21 Mayıs 2016

ARTHUR CULLIPHER ile RÖPORTAJ

Korku filmleri ile ilgili röportaj serüvenimin bu seferki konuğu Arthur Cullipher. Çektiği Headless adlı film aslında Found filminde yer alan kısa bir hikayenin uzun metrajlı hali. Oldukça şiddetli/sert sahneler içeren film, yamyamlık, nekrofili ögeleri üzerine kurulu ve tam bir slasher/gore türü örneği.

Headless filmini izlemeden önce konuya daha hakim olmanız için Found filmini izlemenizi tavsiye ederim. Hatta daha önce yazdığım Found hakkındaki yazımı da buradan okuyabilirsiniz. www.populersinema.com/elestiri/found-hayatim-bir-korku-filmi-28149.htm

Arthur Cullipher, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

AC-Sanırım daha ziyade babamdan. Korku filmlerini çok severdi ve benim de genç yaştan beri ailemle bir çok şeyi izlemeye iznim vardı. Ayrıca eskicileri de çok severdi. 6 ya da 7 yaşındayken beni bir tanesine götürmüştü ve ben de bana bu yolu açan 3 şey almıştım oradan: lastikten bir kurt adam maskesi, büyücülük ve şeytan bilimiyle ilgili bir ansiklopedi ve bir de kapağı olmayan bir Fangoria dergisi. Her aile çocuğuna böyle şeyler almazdı ama benimkiler aldı ve onlara ne kadar teşekkür etsem azdır.

KE- Headless filmi aslında Found filminin içinde yer alan kısa bir hikaye. Bu hikayeyi uzun bir filme dönüştürmek fikri nereden aklınıza geldi?

AC- Geçmişte onun hakkında aslında ileride gerçekten yapmayacağımız bir şey olarak bolca konuşmuştuk. "Found " festivalde başarılı olunca sürekli kendimize aynı soruyu sorduk : Dünya "Headless"ın uzun versiyonunu ne zaman görecekti ? Bir gün Scott geldi ve "Headless"ı yönetmek isteyip istemediğimi sordu. Nathan senaryoyu yazacaktı. Tabii ki cevabım " Yaşasın, işte bu !" oldu. Kickstarter sayesinde yeterli parayı toplayabildik şükür ki.Her projenin yolu bu kadar açık olmaz. Katılımcıların sermayesi olmasaydı" Headless" ortaya çıkamazdı.  

KE- Headless filminin korkutmaktan başka amaçları da var. Filminizde seyirciye anlatılmak istenen nedir?

AC- "Headless" asla kendisine ait olmayan bir dünyayı arayan  bir adamın yolculuğudur. Bir şamanın yer altına doğru yaptığı yolculuktur ama adam geri dönmektense  insan formunda çürüyen bir ruha dönüşmek için orada kalmaya karar vermiştir.Asla olmaması gereken bir dünyanın içine doğmanın reddi hakkında bir filmdir.Şaka yapıyorum. Bir buçuk saat boyunca insanları öldüren bir adam hakkında bir film işte. Bir slasher. Bir hikayesi olmak zorunda değil ;)

KE- Headless korkudan daha çok yamyamlık ve nekrofili içeriyor. Bunlardan dolayı çok tepki aldınız mı?

AC- Kendilerini en ağır korku filmlerine bile dayanıklı bulan bir çok insan sinemadan öfkeli ve mideleri bulanarak ayrıldı. İyi yorumlar kadar kötü yorumlara  da bayılırım ben. "Headless" gerçekten eleştirmesi zor bir film.O bir sanat yapıtı ve bir aşk mektubu. Birden fazla zaman diliminde geçiyor. Özellikle "Found" u bilmeyenlerin yorumlarını duymak çok ilginç. Eğer "Headless" 1978 de vizyona girseydi nasıl bir şey olurduyu bu yorumlar sayesinde bilebiliyorum aslında. Bu yüzden bu öfkenin aslında kasti bir his olduğuna emin olmamakla beraber onu kabul ediyorum. "Headless" 1970 lerdeki o kötü şöhretli filmlerin damarlarındaki o korkunçluğun ta kendisidir aslında. "Found"u  izlediyseniz şayet, neyle uğraştığınızı anlarsınız. Yine de bu film herkes için değil. Bu filme göre olanlar ondan gerçekten hoşlanır. Sanırım bir çok insan filmlerin ne kadar şahsi şeyler olduğunu anlamıyor. Bizim onlarla olan bireysel tecrübemiz diğerlerininkinden çok farklı olabilir. Bazıları için aşırı olan diğerleri için yeterli olmayabilir. Aslında bu filmi neden izliyor olduğunuza bağlı birazda.

KE- Özel efekt uzmanlığından yönetmenliğe geçişiniz nasıl oldu?

AC- İyi bir özel efekt uzmanı zorlu çalışmasının sonuç getirmesini istiyorsa eğer, aynı zamanda iyi bir yönetmen de olmalı. Headless'ten önce 3 kısa film yönettim. Ben öncelikle bir hikaye anlatıcıyım, yani bu durum bir bakıma doğal benim için. Yine de özel efektlerinde benim dokunuşum olmadan herhangi bir şey yönetebileceğimi sanmıyorum.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

AC- Hangi türde olursa olsun film çekmek oldukça emek isteyen bir iş. Fantastik türler hikayelerini anlatabilmek için özel efektlere bağlı olmak durumunda, bu nedenle daha manuel ve sanatsal emek içeren iyi bir anlaşma gerekli. Günün sonunda, en büyük zorluk, en azından bizim seviyemizde, bütün bunları gerçekleştirmek için gerekli parayı bulmak. Satış elemanı olarak çalıştığım bir işim var ve para için diğer insanların filmlerini yapıyorum ki geçinmenin dışında para biriktirebileyim. Bir çok büyük fikrim var ve bunları tevekkeli değil çok daha azı için ekrana getirebilirim. Kitle fonlaması sistemi bunu istismar edenler yüzünden karalandı ve insanlar bu konuda yanmış hissetmekte haklılar. Bu durum beni de kızdırıyor, ama bunu hiçbir zaman istismar etmeyenlerin olduğunu da biliyorum. Ben kitle fonlamasını hiçbir zaman istismar etmedim, ve aslında yapmak istediğim uzak bölge işlerinde bu yöntemi kullanmaya da ihtiyacım var. Örneğin parayı elinde bulunduran birine şöyle bir şey diyorsunuz: "Bu yapım bir kaç çıkış yolu sağlayacak aktör ile hayata geçirilecek ve video oyunu tetikçisi biri ile The Notebook arasında geçiş yapan bir yerlerde olacak." Tahmin et ne olur? Parayı sökülürler. Diğer taraftan eğer Gremlinler ve Videodrome arasında, animatronik kuklalarla, felsefe ve seks ile dolu, adından çok söz edilmeyecek oyuncularla dolu bir yapımdan söz ederseniz bu insanlar para vermemekle kalmayıp, ileride herhangi bir şekilde sizinle iletişime geçmekten de kaçınırlar. Bu gerçekten zor bir oyun.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Arthur Cullipher filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

AC- Öncelikle bu sorunun bir röportajda bana sorulan sorular arasında favorim olduğunu söylememe izin verin. Umarım bunu herkese sorarsınız. Ve aynı zamanda  en azından kısa ve öz bir şekilde cevaplaması da zor bir soru. Benim için, tuhaflığın gereklerini yerine getiren bir takımın parçasıyım. Anlatmayı seçtiğim türdeki hikayelerde bu durum görülebilir olsun diye düşünmek isterim. Şimdiye kadar nerdeyse bütün yetişkin hayatımı yazmış bulunuyorum ve sanırım bu durumun bir mit ve hatta belki de bir felsefe geliştirdiğini söyleyebiliriz. İlişkilerin dehşeti. Canavarlarla seks olduğu kadar, başlı başına canavar olarak seks. Yapay varlıkların içinde yaşayan kin. Büyük ölçekli değişimlerin iması.  Gerçeğin bozulması ya da doğasının yeni anlayış biçiminde korkuyu bulmak. Özgür irade, kaderin söylediği bir yalan. Bunun gibi şeyler. Görsel olarak I SPY çocuk kitapları serisinin büyük bir hayranıyım. Vulva(dişilik organı) şeklinde bir şeyi siz de büyük olasılıkla gizlice gözetlersiniz.

KE En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

AC- Şöyle bir şey var ki, bir parça sanatçıdan ayrıldığında, hiç bir zaman tekrar sanatçının tasarladığı, olmasını niyet ettiği şey olmayacaktır. Şimdilerde, bu durum bireysel beğeninin bir göstergesi ve kültürel bir simgeye dönüşmüş durumda. Artık bu parça, sanatçı hakkında bir şeyler söylemiyor; bunun yerine sanatın sahibi olan kişi hakkında daha çok şey söylüyor. Sanatın sahibi olan kişinin kimliğinin bir parçası oluyor. Bunu söyledikten sonra, tanımlanmak için seçtiğim 3 film Perfume: The Story of a Murderer, Holy Mountain and The Reflecting Skin'dir. Aynı soruyu bana yarın sorun, bu sefer de farklı bir şey söylerim. David Cronenberg ve David Lynch muhtemelen her zaman listemin üst kısımlarında olacaklartır. Ama tabi Rob Zombie'nin de hakkını vermem gerek. Belki tartışmalı bir fikir olacak ama, şimdiye kadar onun yaptığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceledim. En fazla da Lords of Salem için diyebiliriz bunu.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Mayıs 2016

THE HUNDRED-FOOT JOURNEY

    
           
Lasse Hallström çektiği filmlerinden de anlaşılacağı gibi oldukça dokunaklı ve içten filmler yapmayı başarmış bir yönetmendir. Chocolat, Hachiko, Safe Haven gibi filmlerle daha önce karşılaştığımız yönetmen bu sefer Fransız ve Hint mutfağıyla aşkın karıştırılmış halini ortaya koyuyor.

Hikaye Bombay’da yaşayan Hassan(Manish Dayal)’ın başından geçiyor. Küçük yaşta dedesi sayesinde harika yemekler yapmayı öğrenen Hassan, bu ilgisini kendi yeteneğiyle beraber pekiştirmeyi başaran bir genç. Bir gün dedesinin işlettiği restoranda çalışırken meydana gelen bir kaza sonucunda ailesi ile beraber Bombay’dan kalkıp Fransa’nın sakin bir kasabasına yerleşir. Fakat yolda tesadüf eseri karşılaşacağı Marguerite (Charlotte Le Bon) sayesinde Hassan’ın tüm hayatı değişecektir. Bu kısım filmin henüz giriş kısmı; esas olaylar bundan sonra başlıyor. Bir süre sonra yolda gördükleri kırık dökük eski bir mekanı elindeki son paraları ile satın alıp kısa sürede harika bir Hint restoranı haline getiren bu sevimli ve başarılı aile, aynı zamanda restoranın üst katında yaşamaya başlar. Ama ortalık bundan sonra alevlenir, çünkü yolun  tam karşısında (100 adımlık mesafede ki, filmin adı da buradan geliyor) kasabanın en prestijli Fransız mutfağına sahip restoranı “Le Saule Pleureur” bulunmaktadır. Restoran şefi olan Madame Mallory (Helen Mirren) kısa sürede yeni açılan bu restoranın başarısı üzerine oldukça telaşlanır.

The Hundred-Foot Journey (Aşk Tarifi)’de genç oyuncuların yanında yetişkinlerin yani Helen Mirren ve Om Puri’nin mükemmel oyunculuklarının filme olan katkıları çok fazla. Karakterlerin özenle seçilip tam yerine oturtulmuş olması da, yönetmenin Chocolat filmindeki Juliette Binoche ve Alfred Molina nın performanlarını andırıyor. Filmde çalan Fransızca /Hintçe parçalar ise, romantizm yüklü sahnelerdeki harika görüntülerle çok iyi birleştirilmiş. Görüntü yönetmeni Roger Pratt’ın çok iyi bir iş çıkardığı açıkça ortada.

Film yemek yapma sanatının azimle ve yetenekle nerelere gelebileceğini harika bir şekilde anlatılıyor. Ayrıca iki farklı kültüre sahip olan insanların birbirleriyle olan çekişmelerinin başarılı ve etkileyici diyaloglarla harmanlanması da, filme hoş bir tat katmış. Bu sahneleri izlerken adeta yeşilçamın en güzel filmlerinden birisi olan Neşeli Günler’deki turşucular gözümüzün önüne geliyor. Filmdeki yemeklerin özenle ve zevkle yapılmasını seyrettikten sonra kendinizi mutfakta kendinizden geçmiş hamarat bir şekilde bulacağınız kesin. Bu arada Michelin Yıldızı’nın bir restoran için ne kadar önemli bir yer teşkil ettiğini en ince detaylarına kadar filmde bulmak ve öğrenmek mümkün.

The Hundred-Foot Journey’ in konusu her ne kadar klişe olsa da, hikaye önünüze öyle güzel sunuluyor ki, izlerken bunları düşünecek fırsatınız dahi olmuyor. Sıcak, samimi ve duygusal bir film izlemek isteyenlere ilaç gibi gelecek olan Aşk Tarifi, filmdeki yemekler gibi sizde hoş bir tat bırakacak. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

ŞEYDA ŞEN ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yerli/yabancı yönetmen/ oyuncular ile yaptığım röportajlarım yine tam gaz devam ediyor. Bu defaki konuğum kamera arkasından ve setlerden yönetmenliğe geçiş yapan Şeyda Şen. Kendisi tam bir psikolojik/gerilim türü meraklısı. Kadıköy’de buluşup kahve eşliğinde kendisi ile yakın zamanda vizyona girecek olan ilk filmi Sekerat: Son ve korku/gerilim sineması üzerine hoş bir sohbetimiz oldu.

İlginç projeleri ve fikirleri olan Şeyda Şen,  www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak  üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine ilk filminde bol gişeler ve başarılar diliyorum.

KE- Kamera arkası programından ve setlerden yönetmenliğe geçiş nasıl oldu? Bize biraz bahseder misiniz?

ŞŞ- Bu benim belki de sahip olduğum en büyük ve en istikrarlı hayalimdi. Senaryoyu yazdıktan sonra yapımcımız Önder Kayaoğlunun desteğiyle hadi bu senin hikayen en iyi sen anlatabilirsin diyerek bana verdiği cesaretle kendimi monitörün başında buldum. Ben her zaman bir yönetmenin herşeyden önce çok iyi bir izleyici olması gerektiğini düşünürüm. İyi bir yönetmenmiyim, bu sinemaseverlerin takdiri, ancak çok iyi bir izleyici olduğumu söyleyebilirim. 

KE- Türkiye’de sürekli cinli ve büyülü korku filmi çekiliyorken siz ilk filminizde psikolojik bir gerilim filmine el attınız? Neden böyle bir tercihiniz oldu, nereden geliyor gerilim türüne olan merakınız?

ŞŞ- Sinemaseverlerin yeni türleri hakettiğini düşündük elbette, psikolojik gerilim türk sinemasında bir eksikti ve biz bunu tamamlamayı istedik. Birbirinin benzeri olan korku filmlerinden sıkılan sinemaseverlerle psikolojik gerlim türüyle buluşmak istedik. Benim için; psikolojik gerilim sinemanın zekice bir hikaye örgüsüne sahip olması gereken en gizemli türüdür. Ben de o gizemin çekiciliğine kapıldım sanırım.

KE- Sekerat: “Son” nedir? Nereden aklınıza geldi böyle bir isim koymak?

ŞŞ- Sekerat aslında sekerat-ül mevt: yani islamiyette ölüm anındaki kişinin kendinden geçmesi, can çekişmesi halidir. Filmde anlatılandan çok kopmak istemedim filmin ismini koyarken, bu nedenle anlatılan ne ise, aslında filmin ismi de o oldu.

KE- Psikolojik gerilim filmlerinde senaryonun doğru oluşunun yanında en önemli etken iyi bir oyuncu seçimidir. Filminiz için oyuncu seçimi yaparken en çok neye dikkat ettiniz, çok zorlandınız mı seçimlerde?

ŞŞ- Çok haklısınız senaryo ne kadar önemli ise, oyuncunun önemi de yadsınamaz. Bu nedenle oyuncuların da senaryoyu gerçekten istemesi, anlaması ve benimsemesi de bir o kadar önemliydi. Önder Kayaoğlu,  bu konuda tecrübeli bir yapımcı olduğu için açıkçası oyuncu seçiminde çok zorlandık diyemem. Bu film, sıradan kapı çarpmaları veya yüksek seslerle insanları korkutmayı hedeflemedi, ciddi anlamda iyi bir oyunculuk gerektiriyordu. Oyuncularımız karakterleri o kadar benimsediler ki, senaryoyu yazarken kafamda canlanan karakterleri birebir hatta zaman zaman çok daha iyisiyle monitorden izleme keyfini yaşadım. Bu sebeple  çok şanslı olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. İnanılmaz  oyunculuklar izleyeceksiniz.

KE- Filminizin çekimleri başınıza gelen enteresan olaylar varsa bizimle paylaşır mısınız?

ŞŞ- İnanın bu sorunuza cevap verirken büyüler bulduk, cinler musallat oldu, sesler duyduk falan demek isterdim ama maalesef olmadı.J 

KE- Türkiye’deki basma kalıp şeklinde giden cinlerle dolu bir korku filmi anlayışı var. Yakın zamanda bıkkınlık getirerek korku filmi furyasının bitmesine neden olacak olan bu durum nereye kadar sürecek sizce? Sizin filminizde olduğu gibi farklı türlere yer verilmesi gerekmiyor mu artık?

ŞŞ- Bence bu durum artık zaten sürmüyor. İzleyici de sıkıldı ve cinli büyülü çok iyi bir film yapmış dahi olsanız artık önyargıyla yaklaşıyorlar. Evet izlemeye gidiyor belki ama filmden büyük bir beklentisi olmadan “hadi işte izleyelim bari” şeklinde. Ben sinemanın alternatif olmadığı için izlenecek filmlerle dolu olmasını doğru bulmuyorum, sinema bunun için yapılmamalı, izleyiciye gerçekten birşeyler verebilmelisiniz ve bazen ticari kaygılarınızı da ikinci plana atmanız gerekiyor.  Cesaretli olmak, yeni türlerden izleyiciyi mahrum etmemek lazım. Sinemaseverlerin bunu hakettiğini düşünüyorum.

KE- Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz ? İzleyicileri neler bekliyor?

ŞŞ- Sekerat senaryosundan çekim tekniklerine ve müziklerine kadar  sinemaseverlerin karşılığını alabileceği bir film. Gerçek bir psikolojik gerilim. Kendi hayatınızdan da birşeyler bulabileceksiniz çünkü sadece korkutmayı hedeflemedik Sekerat’ın gerçek bir hikayesi var. 3-5 arkadaşın tatil için geldikleri otelde başlarına gelenler değil. Gerçeğin ta kendisi. Korkacaksınız bu çok net. Biz her canlının kaçınılmazı olan ölümü anlattık. Daha korkunç ne olabilir ki?

KE- Yeniden korku/gerilim filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz var mı?

ŞŞ- Elbette. Sekerat son değil bir başlangıç diyerek bu yola çıkıldı. Hedef bundan sonrada sadece psikolojik gerilim türünde devam etmek. Yeni senaryonun sonuna geldim diyebilirim yine hayatın gerçeği, yine işlenmemiş bir konu olan sürpriz bir hikaye geliyor. Önümüzdeki günlerde hazırlıklarına başlamayı planlıyoruz.

KE- Çok korku/gerilim filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

ŞŞ- Çok mu? Ben neredeyse sadece korku ve gerilim izlerim. Bazı izleyiciler için psikolojik gerilim sinemanın en etkileyici türüdür. Benim için de kesinlikle öyle herşeyden önce çok iyi bir izleyiciyimdir. Others benim favorimdir. Kayıp Otoban, Shining, 6.his vs..bu böyle devam edecek gibi görünüyor. En iyisi hemen favori yönetmenlerime geçmek, Shyamalan ve Kubrick hatta filmimizin o meşhur Kubrick açısıyla başladığını söylersem, ne kadar favorim olduğunu daha iyi anlatmış olurum.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

15 Mayıs 2016

80’lerin Unutulmayan 10 Korku Filmi

80’ler, şüphesiz hala adından çokça söz ettiren müzikleri, giyim kuşamı ve filmleri ile kült haline gelmiş bir dönemdir. O dönemde ortaya çıkan tüm filmler o kadar değerlidir ki, halen yeni yönetmenler bile remake (yeniden çevrim) yapımlarla aynı tadı seyirciye tekrar vermeye çalışıyorlar.

Korku filmleri için 80’ler tam bir patlama dönemidir. Teen slasher’lar, korku/komedi’ler ve bilim-kurgu/gerilim türleri için altın bir dönemdir 80’ler. 70’lerin sonundan başlayıp 80’lere kadar uzanan, hatta 90’lara bile taşan korku sinemasının baş tacı olan birçok seriye bu yıllarda rastlanır. Friday the 13th (13.Cuma), Halloween (Cadılar Bayramı), A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kâbusu) gibi devam filmleri çekilen serilerin en can alıcı olanları 80’ler dönemine denk gelir. Bu serilerin baş kötü karakterleri Jason, Michael Myers ve Freddy ise, o günden bugüne kadar hiç değer kaybetmeden tüm korku severlerin birer idolü haline gelmiştir. Örneğin; Friday the 13th: Part 3 (13.Cuma: Bölüm 3), şu anda 3D olarak gösterime giren üç boyutlu korku filmlerinin ilklerinden birisidir.

80’li yıllarda sinemaya gelen filmler şimdiki gibi Amerika ile aynı anda falan uğramazdı bizlere, tam tersine 2-3 hatta 4 sene kadar gecikmeli olarak izlerdik. Sadece dergilerden veya gazetelerden filmlerin Amerika’da oynadığını görüp, Türkiye’ye gelmesi için beklerdik. İşte o arada ortaya çıkan videokaset furyası, birçok filmi izlememize fırsat yarattı. 80’lerin korku sineması, video dönemi ile büyük bir çıkış yakalamıştı. Sadece vizyon filmleri ile sınırlı kalmayan birçok düşük bütçeli yapım, videolar sayesinde tek tek kaset piyasasında yerini almıştır. Bunların arasında bulunan pek çok film, sadece videokaset dönemiyle hatırlansa bile, şu anda o filmlerin izinden giden ve ekmeğini yiyen sayısız korku filmi çekilmiştir.

Korku sineması 80’lerde teknik açıdan da çok önemli bir yere sahiptir. Görsel efektlerin henüz günümüzdeki kadar yaygın olmadığı 80’lerin o kısıtlı imkânlarıyla çekilmiş korku filmlerinin halen çok sevilmesinin nedenlerinden birisi belki de, sahnelerin plastik makyajlarla yapılmış olmasıdır. Plastik makyajların ve o maskelerin yapım aşaması, başlı başına emek gerektiren bir sanattır. CGI’ dan uzak, sade ve itinalı işlerin yaygın olduğu 80’lerin korku filmlerinin yıllar boyu kült olarak kalacağı kesin.

Gelelim 80’lerde çekilmiş yüzlerce korku filminin arasından seçtiğim 10 filme. Bu filmleri seçmem gerçekten zor oldu, o da olsun bu da olsun, yok bu daha iyi derken eleye eleye, sadece bunları size tanıtmaya karar verdim. En azından eski veya yeni kuşakların yazıyı okuduğu zaman, “aaa bunu izlememiştim” dedikleri bir ya da iki film çıkarsa ne mutlu bana. Çocukken sinemada veya videokaset döneminde izlediğim, ardından yıllarca izlemediğim bu değerli filmleri inanın tekrar izlemek çok büyük bir keyif. 80’ler korku filmlerine ilgi duyan herkesin bu listedeki filmleri beğeneceğini umuyorum.





The Burning (1981) - Hepiniz Öleceksiniz

Slasher filmlerin en iyi işlerinden birisi olan The Burning, ölüm sahnelerindeki başarılı makyajları ile de ön planda olan bir filmdir. Blackfoot yaz kampında bekçilik yapan Cropsy’e, kampa gelen çocuklar tarafından kötü bir şaka yapılır. Bu şaka sonrasında feci halde yanan Cropsy, kendini göle atarak tamamen yanmaktan kurtulur ve 5 sene hastanede tedavi görür. Yıllar sonra ise kamp yapmaya gelen her gruptan intikam almaya başlar. Yanma olayının A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kâbusu)’dan, göl sekansı ve kampa gelenleri öldürme hikâyesinin de Friday the 13th (13.Cuma)’dan esinlenerek yazıldığı çok aşikâr. İki filmle de oldukça benzer bir yapıya sahip olan The Burning’in kötü karakteri Cropsy ise, Jason Voorhees’ı andıran tarzıyla dikkat çekiyor. Tony Maylam tarafından çekilen filmde, ufak bir rolde Holly Hunter’ın ilk sinema tecrübesini de görmek mümkün.

The Evil Dead (1981) - Şeytanın Ölüsü

The Evil Dead, 80’lerin en fazla vahşet ve şiddet içeren sahnelerine sahip bir korku filmidir. Bruce Campbell’ın adeta oyunculuk gösterisi yaptığı bu film, tatil için ormandaki bir kulübeye giden öğrencilerin başına gelen korkunç olayları anlatır. Gençler mahzende buldukları ölüler kitabını okuyup üstüne bir de bant kaydını dinlediklerinde, ölü şeytanları ve iblisleri harekete geçirecek olan büyük bir belaya bulaşırlar. Filmin çekimleri sırasında işi yarım bırakan oyuncular olmuş ve yönetmen Sam Raimi, kalan kısımları cansız mankenlerle tamamlamış. Oldukça başarılı makyajların yapıldığı The Evil Dead filmi o yıllarda, filmin kanlı sahnelerinin fazla olmasından ve aşırı şiddet içermesinden dolayı birçok ülkede yasaklanmıştı. Ardından iki tane devam filmi çekilen ve artık tüm dünyada bir kült haline gelmiş olan The Evil Dead serisindeki tek değişmeyen karakter olan Ash (Bruce Campbell), 2015 yapımı 10 bölümlük Ash vs Evil Dead ile de tekrardan hayranlarının karşısına çıkmıştır. Korku filmlerindeki tüm klişeleri kullanmış olan film, aynı zamanda içinde yer alan ince mizah örnekleri ile de seyirciyi hem korkutan, hem de eğlendiren ender yapımlardan birisidir. Kendi adıma konuşacak olursam eğer, 80’lerde izlerken korkudan yarıda bıraktığım ve sonrasında ise kalabalık bir ortamda devam ettiğim bir filmdir The Evil Dead. Bu arada filmin 2013 yılında çekilmiş remake yapımına asla bulaşmayın.

The Entity (1982) - Karabasan

1974 yılında yaşanmış gerçek bir hikâyeden uyarlanmış olan The Entity, 80’lerin en gerçekçi çekilmiş, ürpertici ve sinir bozucu filmidir. Hikâyede, Carla Mogan adındaki bir kadının görünmeyen varlıklar tarafından evde önce dövülüp sonra tecavüze uğraması anlatır. Etrafındaki herkes onun aklını oynattığını düşünür fakat eve gelen araştırmacılar bu işin gerçek olduğunu ve kendisini güçlü bir varlığın ele geçirdiğini anlarlar. Ekibin tek istediği şey kadını bu varlıktan kurtarmaktır. Psikolojik olarak yıkılmış bir kadın olan Carla rolünü canlandıran Barbara Hershey’in filmdeki mükemmel oyunculuğu ise yıllarca konuşulmuştur. Paranormal bir olayı anlatan ve gerçek bir hikâyesi olan The Entity, aynı zamanda peşinden çekilmiş olan benzer birçok filmin senaryosuna da kaynak olmuştur. 80’lerde bu filmi izleyip içerdiği ürpertici sahnelerin etkisinden kurtulamayan çok kişi vardır. Özellikle videokaset furyasının en popüler korku filmleri arasında yer alır.

Poltergeist (1982) - Kötü Ruh

Yapımcılığını Steven Spielberg’in üstlendiği Poltergeist, The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı)’ın yönetmeni Tobe Hooper tarafından çekilmiş kült bir korku filmidir. 80’lerin en çok konuşulan filmlerden birisi olan Poltergeist, evin ufak kız çocuğunu ele geçiren lanetli ruhların hikâyesini anlatıyor. Televizyon sayesinde iletişime geçen bu kötü ruhlar, kısa bir süre sonra kızı kendi taraflarına almaya kalkarlar. Dönemin en iyi çekilmiş efektlerine sahip olan Poltergeist, evin içinde yaşanan fırtına ve ağaçların saldırısı gibi heyecanlı sahneleri ile de, izleyenleri hayran bırakır. Fakat ardından çekilen iki devam filmi asla bu film kadar etkili olmamış ve pek ses getirmemiştir. Yalnız 2015 yapımı Gil Kenan tarafından çekilen yeni Poltergeist bana göre kötü bir remake değil. Çoğu yeni çevrimlerde senaryoya pek sadık kalınmasa da, bu seferki gayet başarılıydı. Filmin, ilk Poltergeist kadar ürkütücü ve de sağlam oyunculukları var, izlenmeye değer.

The Prowler (1981) - Tatil Gecesi

Çocukluğumda İstanbul’daki Beşiktaş Mıstık (Şimdiki BKM) sinemasında izleyip fazlasıyla korktuğum filmlerden biridir The Prowler. Filmin yönetmeni Joseph Zito, sonraki yıllarda Friday The 13th: Final Chapter’ı da çekmiş ve biyografisine sadece iki adet korku filmi eklemiştir. 2.Dünya savaşı sırasında çekilmiş bir belgesel havasında başlayan The Prowler, savaş sonrasında gerçekleşen bir mezuniyet gecesi ile devam ediyor. Ve bu gece elinde tırmığı olan askeri kıyafetli, yüzü maskeli bir katil ortalığı kan gölüne çeviriyor. İşlediği tüm cinayetlerin yanına bir gül bırakan katil, aradan geçen 35 yılın ardından günümüzde yine bir mezuniyet gecesinde ortaya çıkarak katliamına devam ediyor. Neden her cinayete bir gül bırakıyor? Filmdeki peş peşe işlenen şiddetli cinayet sahneleri oldukça gerçekçi ve hiçbir detay atlanmamış. “Gore” türüne uygun olduğunu düşündüğüm The Prowler, seri katil filmlerindeki her klişeyi tek tek ortaya koyan gerilimi ve heyecanı bol bir korku/gerilim örneği. Bu filmi seyretmeyen veya duymamış olan varsa bulsun ve izlesin.

Happy Birthday To Me (1981) - Doğum Günüm Kutlu Olsun (Kanlı Yaşgünü)

 

Yönetmen J. Lee Thompson’ın filmi olan Happy Birthday To Me, benzer birçok filmin alt yapısını oluşturan Slasher tarzının en iyi örneklerindendir. Filme aslında seri katil filmi de diyebiliriz. Çünkü film boyunca devamlı siyah eldivenli bir katil birilerini öldürüyor ve siz de bu cinayetler zincirini çözmeye çalışarak beyin jimnastiği yapıyorsunuz. Başrolde Mary karakteri ile Küçük Ev dizisinden tanıdığımız Melissa Sue Anderson yer alıyor. Film, sorunları olan ve çevresine karşı antipatik davranışlar sergileyen Virginia adındaki bir kızın hikâyesini anlatıyor. Virginia, doğum gününde yaşanan cinayetler yüzünden geçirdiği travmayı tekrardan yaşar ve olaylar farklı bir yönde gelişir. Sürpriz sonla biten filmler furyasının belki de ilklerinden birisi olan Happy Birthday To Me, daha çok videokaset döneminde ilgi görmüş bir korku/gerilim filmidir. O dönemler Doğum Günüm Kutlu Olsun gibi ilgi çekici bir isimle çıkış yapan bu filmi seyretmek isteyenlerin, şu anda Kanlı Yaşgünü adıyla araması gerekiyor. 80’lerin çekim tekniklerine göre oldukça güzel bir iş çıkaran J. Lee Thompson, aynı zamanda filmin kafa karıştıran senaryosu ile de oldukça beğeni toplamıştı.

 

Prom Night (1980) - Balo Gecesi

 

Video döneminde Balo Gecesi adıyla herkesin yakından tanıdığı Prom Night, 1974 yılında dört çocuğun Robin adındaki arkadaşlarını korkutmak isterken öldürmeleri ile başlar. Olayı başka birinin üzerine yıkan bu 4 çocuk, altı yıl sonra bir balo (mezuniyet) gecesinde bir araya gelirler. Bu arada suçu üstüne yıktıkları adam hapisten kaçar ve balo gecesi kısa bir süre sonra katliam gecesine dönüşür. Filmin başrolünde Halloween serisi ile büyük çıkış yakalayan başarılı oyuncu Jamie Lee Curtis yer alıyor. Curtis, ayrıca Prom Night’daki harika performansının yanı sıra, aynı yıllarda The Fog (Sis) ve Terror Train (Dehşet Treni) gibi en popüler korku filmlerinde de oynadı. Bu arada filmin diğer başrolünde ise Airplane (Uçak) ve Naked Gun (Çıplak Silah) filminin komik dedektifi Leslie Nielsen da yer alıyor. Kendisi bu filmde tamamen farklı bir rolde. Prom Night, aslında 80’lerin slasher filmlerinin tüm detaylarını içinde barındıran karma bir film. Her ne kadar diğer filmleri hatırlatan sahnelere sahip olsa da, bu türün meraklıları için kesinlikle izlenmesi gereken bir filmdir. Fakat siz siz olun, 2008 yılındaki yeni çevriminden uzak durun.


 

An American Werewolf in London (1981) - Kurt Adam Londra’da

An American Werewolf in London, sanırım kurt adam efsanesi üstüne yapılmış en iyi filmlerden birisidir. Filmin hikâyesi, Amerikalı iki öğrencinin üzerinden ilerler. Yağmurdan dolayı İngiltere yakınlarında bulunan kasabadaki bir bara sığınan iki genç, orada bulunanların “yoldan ayrılmayın” uyarısını dikkate almayarak yollarına devam ederler. Ve kestirme yollardan birinde ikisi birden ne olduğu belirsiz bir yaratığın saldırısına uğrarlar. Özellikle yine video döneminin en çok sevilen kurt adam filmlerinden birisi olan An American Werewolf in London,  özel efekt uzmanı Rick Baker’ın kurt adama dönüşüm sahnesindeki başarısı ile En İyi Makyaj oscarını kazanmıştır. Blues Brothers (Cazcı Kardeşler), Animal House (Çılgınlar Okulu) ve Beverly Hills Cop III (Sosyete Polisi) filmlerinden tanıdığımız ünlü yönetmen John Landis, diğer filmlerinde kullandığı mizah örneklerini az da olsa, An American Werewolf in London‘ da kullanmayı ihmal etmemiş. Özellikle kurt adam filmlerinden hoşlanan herkesin bu kült filmi mutlaka bir şekilde izlemesi gerekiyor.

Maniac (1980) - Manyak

Maniac, slasher döneminin en çok tartışma konusu olan ve sert sahneleri yüzünden de sansür almış bir seri katil filmidir. Aşırı şiddet içeren cinsel sahneleri ile birçok filme ön ayak olan Maniac’ın, 2012 yılında çekilen vasat bir remake’i de bulunuyor. Çocukken annesi tarafından tacize uğrayan Frank Zito, içinde kalan intikam tutkusunu genç kadınları öldürerek bastırır. Kısa sürede oldukça psikopat bir katil haline dönüşen Zito, öldürdüğü kadınların kafa derilerini yüzer ve saçlarından yaptığı perukları cansız mankenlere giydirerek adeta bir koleksiyon yapar. Oldukça düşük bütçeyle çekilmesine rağmen filmin 80’lerde 6 milyon dolar gibi büyük bir hâsılat yaptığını ve birçok seyircinin de yarısında bırakıp çıktığını hatırlatmakta yarar var. İnsan psikolojisini bozan bir hikâyeye sahip olan Maniac, türün meraklıları için kaçınılmaz bir fırsattır.

The Fog (1980) - Sis

Halloween ve The Thing gibi unutulmayan korku klasiklerinin ustası John Carpenter’ın elinden çıkmış olan The Fog, 1880 yılında batmış olan bir gemideki ölü ruhların yeniden ortaya çıkmasını anlatır. Yıllar önce yapılan bir suikast ile gemideki tüm mürettebatın ölümüne tanıklık eden Antonia Bay kasabası, kuruluşunun 100.yıl kutlamalarını yapmaya hazırlanırken büyük bir sis her yeri kaplar. Ve tekrardan sisle birlikte kasabaya gelen Elizabeth Dane adlı geminin hayaletleri, başta peder Malone olmak üzere tüm kasaba sakinlerinden intikam almak için savaşır. 80’lerin korku sinemasında mükemmel mimikleri ile iyi bir yer edinen ünlü oyuncu Jamie Lee Curtis, The Fog’da yine oldukça başarılı bir performans gösteriyor. Oynadığı yıllarda İstanbul’daki Osmanbey Site sinemasında izlediğim The Fog, bana göre o dönemin en ürkütücü hikâyesine sahip filmlerinden birisidir. John Carpenter, filmin birçok sahnesini beğenmemiş, daha gerçekçi, korkutucu ve kanlı olması için defalarca yeniden çekmiştir. 2005 yılında çekilen yeni versiyonu ise, fazlasıyla kötü eleştirilere maruz kalmış ve orijinal filmi ile kıyaslanamayacak kadar başarısız bir film olmuştur.

Bu Yazım Blue Jean dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.

14 Mayıs 2016

EVERLY


Everly (İntikam Kapanı), mafya tarafından seks köleliğine zorlanmış bir kadının intikam meleğine dönüşmesini anlatıyor. Beş yıl boyunca  acımasız bir Yakuza olan patronu Taiko (Hiroyuki Watanabe) için seks köleliği yapmış olan Everly, evine yollanan bir grup suikastçi ile başa çıkmak zorunda kalıyor. Aniden başlayan ve hızla ilerleyen çatışmalar sonrasında bir savaş merkezi haline gelen apartmanda annesi ve kızını da istemeden olayın içine dahil eden Everly, hem ailesini korumak hem de  kendi özgürlüğünü kurtarmak için eline silahı almasıyla savaş makinası haline dönüşüyor.

Wrong Turn 2 ve Frozen gibi gerilim filmleri ile tanıdığımız Joe Lynch, bu defa bol kanlı bir aksiyona filmine soyunmuş. Filmde, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino filmlerindeki karikatürize edilmiş şiddet sahnelerinin hemen hemen aynısına rastlamak mümkün. Yönetmen mizah ile gerilimi birleştirerek kısıtlı bir mekanda sıkışıp suçlularla savaşan bir kahraman filmi yaratmış.

Film boyunca elinden silahı hiç düşürmeyen Salma Hayek, yirmi yıl öncenin Desperado’sundaki rolüne çok benzeyen bir rolle aksiyona ani bir dönüş yapıyor, hem de ne dönüş! Neredeyse ellisine merdiven dayamış olan Salma Hayek’in vücudunu ve seksapelliğini ön plana çıkaracak şekilde çekimlere yer veren yönetmen, adeta seyirciye oyuncunun hala enerjik ve seksi olduğunu kanıtlıyor. Başlangıçta başrole Kate Hudson düşünülürken çıkan bir anlaşmazlık sonucunda rolü bir şekilde kapan Salma Hayek, sert ve şiddete dayalı aksiyon sahnelerinde gösterdiği solo performans ile izleyiciyi büyülemeyi başarıyor.

Fahişelerin cirit attığı bir ortamda, tamamen öldürmeye odaklı sert bir açılış ile başlayan Everly, ne olduğunu anlamamıza bile fırsat vermeden bizi içine çekiyor. Geneli tek mekanda geçen filmde kendinizi adeta kana bulanmış bir tiyatro oyununda sanıyorsunuz. Makineli tüfek, kılıç, el bombası, bıçak, halat gibi aksiyon ve gerilim filmlerinde bulunan her türlü malzemeyi bol miktarda kullanan Everly’de kısacası söylemek gerekirse kan gövdeyi götürüyor. Tek gecede geçen ve devamlı birilerinin öldüğü 90 dakika boyunca filmini izlettirmeyi başaran Lynch, ileride çok daha sıkı işlere imza atacak gibi görünüyor.

B tipi kara komedi filmlerinin en güzel yanı seyirciye sıkı bir gerilim ve aksiyon sunarken, bir yandan da içindeki mizah ile komik anlar yaşatmasıdır. Kamera açıları sayesinde dar alanlarda geçen hızlı ve tempolu çatışma sahnelerini rahatlıkla izlettiren Everly, bir yandan da kara-komedi filmi şeklindeki itinalı yazılmış diyalogları sayesinde oldukça eğlendiriyor. Türe düşkün olanların çok seveceği Everly, aksiyon kareografisi düzgün, patlaması bol, çizgi roman tadında bir yapım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Mayıs 2016

CAPTAIN AMERICA: CIVIL WAR



Batman v Superman’in üzerinden çok da zaman geçmeden, Captain America v Iron Man de diyebileceğimiz bir kapışma filmiyle daha ortalık şenlendi. Bu defa Marvel filmlerinin neşeli ve renkli havası, Dc Comics filmlerinin karanlık ve kasvetli ortamı ile yine kapışıyor.
Captain America filmlerinin üçüncüsü olan Captain America: Civil War (Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı), soluksuz bir aksiyon sahnesi ile açılarak hız kesmeden sonuna kadar hepimizi ekrana çiviliyor. Avengers: Age of Ultron’ın sonrasında geçen filmde, kahramanlarımız Yenilmezler takımının verdiği zararlar ve ölümlerden dolayı sorumlu tutuluyorlar. Hatırlarsanız bizimkiler Sokovia’da dünyayı kurtarmaya çalışırken gökdelenler havaya uçtu, binalar yıkıldı, arabalar patladı ve ortalık savaş alanına döndü. Şimdi ise, meydana gelen maddi ve manevi hasarlar dönüp dolaşıp bizim kahramanlara patlıyor ve bunun üzerine BM, kendilerinden artık bir antlaşma istiyor. Sokovia antlaşmasına göre, tüm yaptıklarından dolayı sorumlu tutulan kahramanlarımızın BM’in talimatlarına uyması kararı verilince, bölünmeler başlar ve Iron Man ile Captain America fikir ayrılıklarından dolayı birbirlerine düşerler. Sonrasında ise, kısa bir sürede her iki taraf da kendi takımlarını kurarak bir iç savaş başlatırlar.

Marvel filmleri içinde Captain America’nın hikayesinin her zaman bir ağırlığı, politik havası ve ciddiyeti vardır. Özellikle ilk filmden sonra Winter Soldier, sağlam senaryosu ile göz doldurmuştu. Civil War da yine aynı filmin karakteri Bucky’nin üzerinden gidiyor ve yardımcı süper kahramanlar ile birlikte izleyiciye bir “Avengers” tadı veriyor. Captain America: Civil War, durmak bilmeyen temposu, dövüş koreografilerindeki titizliği, aksiyon sahnelerinin görsel ihtişamı ve senaryosunun düzgünlüğü sayesinde, kendisini Marvel filmlerinin içinde önemli bir yere taşıyor. Her ne kadar çizgi-romandaki hikayeden daha farklı olarak çekildiği söylense de, inanın ne seyrederken, ne de bittiğinde umrunuzda bile olmuyor. Çizgi romanda yer alan Civil War savaşında daha politik, daha siyasi ve derin olaylar döngüsü vardır ve ortada sürüsüne bereket kahraman cirit atar. Ama neticede bu bir film, bir bütçe işi, o kadar da uçamayacakları aşikâr. Şu ana kadar bile çekilen Marvel filmleri o kadar çok çıtasını yükselterek ilerliyor ki, gelecek projeleri düşündükçe heyecanlanmadan yapamıyoruz. 80’lerde çizgi-roman okurken “keşke ilerde bu kahramanların hepsinin filmi çekilse” diye içimizden geçirdiğimiz hayallerimizi bizlere o kadar güzel aktarıyor ki Marvel filmleri, kesinlikle yaratıcısı Stan Lee’nin elini öpmek gerek.

Bu filmde katılan Black Panther ve yeni Spiderman’ın seyirciyle buluştuğu sahneler ise çok keyifli. Her iki kahraman da, takımlarına kısa sürede o kadar güzel uyum sağlıyorlar ki, sanki uzun zamandır bizim ekiple birlikteler havası oluşuyor filmde. Spiderman’in çocuk yaşta olması, bizim kahramanlara olan hayranlığı, ergen davranışları ve çok konuşarak durmadan yaptığı espriler aksiyon sahnelerindeki ciddiyeti biraz bozuyor fakat bir o kadar da eğlendiriyor. Bence Marvel filmlerine çok sağlam bir giriş yapıyor yeni bızdık Spiderman. Black Panther ise gerçekten gerek kostümü, gerek özellikleri ile sıradışı ve gösterişli bir kahraman. T’Challa’nın Black Panther oluşunun altında yatan sırrı öğrenmek için 2018’de vizyona girecek olan solo filmini beklemekten başka çaremiz yok tabii ki.

Filmin en heyecan veren sahneleri havaalanındaki her iki tarafın West Side Story tadındaki çete savaşı. Bu muazzam kapışmayı izlerken, sağlam aksiyon sahneleri ile dolu harika bir görsel şölen çıkıyor ortaya. Ant-Man, sevimli ve neşeli tavırlarının yanı sıra, büyüme ve küçülme olayı ile savaş sırasında takıma büyük bir yardım sağlıyor. Iron Man, Captain America ve Black Widow (Romanoff)‘ı ana karakterler olarak kenarda tutarsak eğer, diğer yan kahramanları oluşturan Vision ve Scarlet Witch (Wanda) bu filmle birlikte daha ön plana çıkıyor, Falcon tam manasıyla kendini gösteriyor ve show yapıyor. Hawkeye ve War Machine kısa ama önemli görevleri üstlenerek takımlarına destek veriyorlar. Tüm kahramanların yanında kesinlikle bu filmin en sağlam karakteri bana kalırsa Bucky (Winter Soldier). Film boyunca mükemmel dövüşüyor ve hem iyi, hem kötü karakterinin hakkını tam anlamıyla veriyor. Bu arada az görünseler de, Marisa Tomei ve Martin Freeman gibi iki sevilen oyuncuyu bir Marvel filminde izlemek gayet keyifli.

Yalnız Captain America: Civil War’ın kötü karakterler konusunda biraz sıkıntısı var. Filmin ilk kötüsü olan Crossbones (Rumlow) daha ilk başta kısa sürede harcanırken, diğer kötü adamı oynayan Helmut Zemo (Daniel Brühl) ise, bu kadar görkemli bir Marvel filminde fazlasıyla sönük kalıyor. Final sahnesindeki mükemmel Iron Man ve Captain America kapışması hem çok heyecan veriyor, hem de ikisini o halde görmek biraz içimizi burkuyor.
Captain America: Civil War, beklentilerinizi sonuna kadar karşılayan, ciddiyeti ve mizah dozu ayarında olan, tadı damağınızda kalacak aksiyon sahneleri ile dolu unutulmayacak bir Marvel filmi. En güzeli ise, film bittikten sonra eskiden salonda 2-3 kişi kalırken, şimdi salondan 2-3 kişinin ayrılması. Çünkü artık Marvel fimleri çoğaldı ve hepimiz biliyoruz ki, bir Marvel fanı film bittiğinde salondan çıkmaz. Unutmayın bu filmde iki kere beklemeniz gerekiyor.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

6 Mayıs 2016

OYA KÖKSAL ve VEDAT DİKMETAŞ ile RÖPORTAJ

Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konukları, senaryosu Alper Kıvılcım’a ait olan Şeytanın Çocukları: El Ebyaz filminin yönetmenleri Oya Köksal ve Vedat Dikmetaş. Yakın bir zamanda Kadıköy’de bir cafede buluşup kendileri ile hem filmleri hem de korku sineması üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdim.

Popüler Sinema sitemizde ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevaplayan Oya ve Vedat ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Şeytanın Çocukları: El Ebyaz filmine gişede bol başarı diliyoruz.

KE- İkinizin birlikte yönettiği “Şeytanın Çocukları : El Ebyaz” filminin yapım aşaması nasıl oluştu? Nasıl karar verdiniz bir korku filminde birlikte çalışmaya?

OK- Daha önce Vedat'la "İnfo Medya" da ben yardımcı yönetmen, Vedat’da görüntü yönetmeni olarak birlikte çalışmıştık. Yapımcılarımız bu projeyi bize getirdiklerinde beraber çalışmamızı istediklerini dile getirdiler. Biz de daha önce "Hannas" sinema filminde  birlikte çalıştığımız için uygun gördük.

VD- Biz Oya ile daha önce de birlikte çalışmıştık. Bundan önce aynı ekipte olduğumuz “Hannas; Karanlıkta Saklanan” adlı yapım da yine bir korku filmiydi. Ben görüntü yönetmeniydim. Oya’da yardımcı yönetmendi. Kısacası hem birbirimizi, hem de korku sinemasını tanıyorduk ve yapımcıdan bu yönde bir talep gelince El Ebyaz filmi için süreç başladı.

KE- “El Ebyaz” ne demek? Kısaca bahseder misiniz?

OK- El Ebyaz; şeytanı yani bir nevi düşmanı hepimiz biliriz. Allah ü Teala şeytanı ve ordusunu müminlerin kendisine olan sevgisi artsın diye musallat etmiştir. Çünkü düşman karşısında iken insan, nimet içinde olduğundan daha çok Alla' ı zikreder. Aslında hepimiz çoğu zaman nefsimizle savaşa girmişizdir. Bazen onlar kazanmıştır savaşı bazen biz. İşte bu bizim şeytanla verdiğimiz savaşın ;  peygamberlere ve velilere musallat olanları El Ebyaz' dır.

VD- İslam inancında, insanın bu dünyadaki yaşamsal amacı açık ve kesindir; Allah’a iman etmek. İnsanı bu yoldan saptıransa Şeytan’dır. Yani Şeytan bir nev-i insanın imtihanıdır. Şeytani varlıkların farklı türleri olduğundan bahsedilir. Bunlar çeşitli isimlerle anılırlar. El Ebyaz da bunlardan biridir.

KE- Bize daha once yaptığınız işlerden biraz bahseder misiniz? Yönetmenliğe başlama hikayeniz nasıl gelişti?

OK- 2006 yılında başlayan sinema-dizi serüvenimde çeşitli projelerde çalıştım tabi. ilk  sinema tecrübemi Hasan Karacadağ ile kazandım. 2008 yılında "Semum" filmi hem  Hasan Bey'le hem de korku dünyasıyla tanışmama vesile olmuştur. Daha sonrasında Hasan Bey'le" Dabbe 2" filminde  de birlikte çalıştık. Tabi Türkiye'nin en iyi korku filmi yönetmeni, senaristi ve yapımcısıyla 2. kez çalışmam  korku sinemasını daha yakından analiz etmemi sağladı. Daha sonra uzun bir süre dizilerde çalıştım.Yönetmenliğine ve insanlığına saygı duyduğum Mahsun bey'le ( Kırmızıgül)  "Benim İçin Üzülme" dizi filminde birlikte çalıştık. sonrasında araya bir sit com sıkıştırarak "Çocuklar Duymasın" dizi filminde bir sezonumu tamamladım. Vs. devam eden kariyer hayatım çok renklidir. Yönetmenlik hikayem için çok geriye gitmeye gerek yok. Son iki yıldır Yardımcı Yönetmenlik yaptığım işlerin 2. ekibini çekerek yönetmenliğe  başladım diyebilirim. Tabi aralarda çektiğim tanıtım filmleri de var. Yapımcılarımızdan Tarık  Bey'le ( Karakulak) daha önce 3 projede birlikte çalıştık. Tarık Bey "Şeytanın Çocukları  El Ebyaz" projesini getirdi ve senin çekmeni istiyorum dedi. Ben yönetmenlik için acele eden biri değildim. Hala etmiyorum gerçi. Yönetmen oldun artık sen bitti diye bir şey yoktur. Sürekli araştırmak, okumak, izlemek, bizden ileri olan ülke sinemalarını takip etmek gerekir. Çünkü kurulan dünya, yönetmenin hayal dünyası olduğu için; yönetmen olunmak isteniyorsa  hayallerinin üzerine koyarak başlanılması gerektiği fikrindeyim. Araya aldığım şahsı  fikirlerimden sonra Tarık Bey'in teklifini düşündüm ve korku sinemasına yabancı olmadığım gibi hayal dünyama güvendiğim için kabul ettim.

VD- Yapmış olduğum işler yazmakla bitmez. Sinema filmi ve diziler haricinde birçok klip ve reklam filmi de çektim.

KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

OK- Zorluk, her iş kadar zordu diyemeyeceğim. Filmin gemide geçmesi başlı başına zaman kaybı olmasının yanında her iniş binişlerimiz de korkuyu çekmeden yaşamayı başardığımız doğrudur. :))

VD- Aslına bakarsanız sinema zaten başlı başına zorlukları olan bir iş. Her işte olduğu gibi sinemada da doğası gereği sorunlar yaşanıyor. Bir kere kalabalık bir ekipbin koordine hareket etmesi ve zaman kaybetmeden ilerlemesi gerekiyor. El Ebyaz’ın bildik güçlüklerin yanı sıra gemide geçmesinden kaynaklanan fiili zorlukları oldu. Profesyonel bir ekiple çalışınca bu sıkıntılar en aza iniyor. Biz de kazasız belasız bu süreci atlattık ve çekimlerimizi tamamladık.

KE- Filminizin en önemli özelliği gemide geçen bir hikayesi olması. Bize biraz bahseder misiniz, filminizde diğer korku filmlerinden farklı olan neler var? Seyirciyi neler bekliyor?

OK-Türkiye de bilindiği üzere çeşitli mekanlarda korku-gerilim filmleri çekildi. Fakat biz Türkiye de  bir ilke imza attık ve gemide "Şeytanın Çocukları/El Ebyaz" filmini çektik. Hikayenin gemide geçmesinin dışında dramaturjisi kuvvetli. Oyunculukları sağlam ve daha önce ele alınmamış bir hikaye. Sebebini bilmediğimiz ses efekt duymayacaksınız. Animasyonla ortaya çıkan gerçeküstü varlıklarla karşılaşmayacaksınız. Sağlam oyuncuklarla, temponun düşmediği, heyecanın dorukta olduğu ve final sahnesine kadar merak unsurunu barındıran bir Korku-Gerilim filmi izleyeceklerinin garantisini verebilirim.

VD- Yerli korku sineması deyince, seyircinin aklına klişeler geliyor. Hemen hemen her filmde rastlanan bu klişelerin dışına çıkmak için senaryodan kurguya, karakterlerden çekim tekniklerine kadar pek çok farklılık kattık. Seyirciyi heyecan duygusunu tetikleyecek bir film beklediğini söyleyebilirim. Diğer korku filmlerinden farklı yönlerine çok fazla girmek istemiyorum ki sürprizler bozulmasın.

KE- Film çekmek bir ekip işidir. Herkesin film yapımı sırasında fazlasıyla emeği geçer. İkiniz sette bu ekip ruhunu korumak ve başarılı bir yapım ortaya çıkarmak için neler yaptınız? Cast oluştururken en çok nelere dikkat edersiniz?

OK- Kesinlikle  film çekmek bir ekip işidir. Sizin nezdinizde emeği geçen herkese; Yapımcılarımız Tarık Karakulak ve Serdar Çelik başta olmak üzere; işlerini en iyi şekilde yapan,ışık, görüntü,  ses, set ekibimize ve çok değerli oyuncularımıza teşekkür ederim. Ben ve Vedat ekibimizi kurarken  öncelikli olarak insanlık,saygı ve ve disipline dikkat ettik. Bilindiği üzere çoğu zaman evimizden daha çok mesai arkadaşlarımızla zamanımız geçiyor. Herkes gibi bizde çalıştığımız ortamda huzurlu hale getirmeye çalıştık. Vedat'ın geçmişi bilindiği üzere görüntü yönetmenliği olduğu için ikimiz bir karar aldık. Ve her ikimizde kendi alanlarımızda ilerledik. Kendimizce bir çok iki yönetmenli işlerde ortaya çıkan kaosu önüne geçmiş olduk. Vedat işin teknik kısmına ağırlık verirken, ben de misansen ve oyunculuklar kısmına ağırlık verdim. İllaki birbirimizden fikir alış verişinde bulunduk. Hatta bazı zamanlarda hayal ettiğimiz dünyayı birbirimize kabul ettirmek için uzun çay molaları bile verdiğimiz oldu. :) Oyuncu seçmelerine gelecek olursak; benim için öncelikli olan oyuncuda doğallık. Yani kamerayı, ne çekerken bana, ne de filmi izlemeye gelen seyircilere hissettirmemesidir. Bu konu da fazlasıyla  inandığım başrol oyuncum Merve'yle (Sevi) anlaşmak beni ekstra sevinirdi. İnandığım  oyuncuyla çalışmamın yanında Merve'nin de bana olan güveni birleşince ortaya şahane bir iş çıktı.

VD- Yapımcıdan set fotoğrafçısına kadar herkes bir zincirin halkalarını oluşturuyor. Dolayısıyla sinemada zincirin herhangi bir yerindeki kopma tüm ekibi ve işi etkiler. Biz bütün olarak uyumlu bir ekip olmayı başardık. Herkes egosunu evde bırakıp geldi ve bu elbette işe yansıdı. Tüm ekibe özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ederim. Cast konusu belki de bu işin en can alıcı noktalarından biri çünkü seyirci tüm o seti, kamera arkasındaki koskoca ekibi değil, ekrandaki oyuncuyu izliyor. Bizim seçimlerimiz daha çok gerçeklik duygusunu tatmin etme yönünde oldu. Ekranda görülecek kişilerin oyuncular, rol yapan insanlar değil, ambiyansla bütünleşmiş, işlenen konunun parçası olmayı başarabilmiş karakterler olmasını istedik ve seçimlerimizi bu yönde yaptık.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

OK- Sırada Romantik- Komedi var inşallah. Bundan sonra korku filmi çekerim, başka bir projede yer almam diyemem. Ruhuna inandığım her türlü senaryoyu, yetenekli oyuncularla taçlandırıp hayal dünyamı hayata geçirebilirim.
VD- Sinemayı korku, komedi, polisiye diye ayırmayı sevmiyorum çünkü işi bir bütün olarak, tüm duyguları ile seviyorum. Bundan sonra sadece korku çekerim gibi bir bakış açım yok. Zaten şu an devam eden görüşmelerimden biri komedi, bir diğeri ağır dram. Işin özünde hikâyeyi sevmek var benim için. Bana hitap eden bir hikâye ile karşılaştığımda türüne değil, en etkili şekilde nasıl sinemalaştıracağıma bakarım.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

OK- Hikayeden seyircinin düşmemesi için filmin temposuna çok dikkat edilmeli. Seyircinin dikkatini minumum seviyeye düşürmenin bir çok  sebebi vardır fakat en başta en azından;  sırf bir an korkutmak veya ürkütmek için 90 dakikalık bir filmin ,her 5 dakikasında yapılan ani çıkışlar ve ses efektlerinden kaçınmalı. Çünkü bir süre sonra sıradanlaşan bu efektler izleyicinin bunu alay konusu haline bile getirip, filmden ciddi şekilde kopmasına sebep olacaktır. Hasan Karacadağ ile" Şeytanın Çocukları/El Ebyaz" projesini aldıktan sonra bir araya geldiğimizde bana söylediği ilk şey " Her zaman, zeka seviyesi en üst olan izleyiciyi baz almak zorundasın. " Dedi. Yani ses efektleriyle, ani çıkışlarla bu pek mümkün değil.

VD- Türü ne olursa olsun insanlar bir beklentiyle sinemaya geliyor. Komedi izleyecekse gülmek, korku izleyecekse gerilmek ve konsantre olabilmek istiyor. Sinemada tür ne olursa olsun yapılması gereken ilk şey, seyircinin zekasına saygı duymak. Güldürmek de korkutmak da zeka işidir ve bunun için elbette ani ses efektleri, ani kamera hareketleri yetmez. Bu işin süsüdür, dolgusudur diyebilirim ancak bir korku filmini efektler üzerine inşa edemezsiniz. Bu noktada dikkat edilmesi gereken şey hikâyenin mantıklı ve kurgunun sinema matematiğine uygun olmasıdır.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

OK-Kesinlikle yıkıldı. Bundan 6-7 yıl önce yılda bir veya iki korku filmi vizyona girerdi. Ama son 2-3 yıldır neredeyse 50-60'ı buluyor olması izleyiciye; kıyaslama şansı ve seçme özgürlüğü verdi. Bir de rekabet ortamının son yıllar da daha da kızışması, kalite zorunluğunu getirdiğinden, ön yargılarımızın kırılmasında büyük payı var.

VD- Sinema sanatının kaynağı Batı, bu bir gerçek. Türkiye ve Türkiye gibi ülkeler o sinemayı takip ediyor. Ancak bizim batıdan ayrıldığımız çok önemli bir nokta var; inanç. İnanç, beraberinde olurlar, olmazlar, belli kalıplar getiriyor. Yurtdışında hayaletli yetimhaneleri anlatan pek çok film çekilmiştir. Bizim inancımızda hayalet yok. Bu nedenle bizdeki korku sineması cinler üzerinden gidiyor. Türk seyircisinin yerli korku filmlerine alışması gibi bir durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum çünkü zaten biz bu tip hikâyelerle büyüdük. Cin hikayesi duymadan büyümüş bir çocuk var mıdır? Zannetmiyorum. Dolayısıyla zaten hayatın parçası olan bir konuya alışmak söz konusu olmaz. Burada sorumluluk seyircide değil, sinema çalışanlarında. Yapımcıdan yönetmene, görüntü yönetmeninden oyuncuya kadar korku sinemasının mantığını kavramaktan başka çare yok. Eğer siz ekrana iyi bir iş koyarsanız, o iş zaten hak ettiği değeri bulacaktır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

LOVE , ROSIE

“P.S I Love You” filminin yazarı “Cecelia Ahern” in “Where Rainbows End “adlı kitabından uyarlanmış olan İngiliz/Alman ortak yapımı “Love, Rosie” bir döneme damga vurmuş Meg Ryan ve Julia Roberts’ın filmlerinden aldığımız tadın aynısını veriyor. Önceleri çok da elle tutulur filmler çekmeyen Christina Ditter, bu defa kalbinizi hedef alarak oldukça hoş bir romantik filme imza atmış. Hani bazen karşınıza beklemediğiniz anda bir film çıkar; tanınmamış oyuncuları vardır ve reklamı fazla yapılmamıştır ama seyredince gönlünüzü fetheder ya, işte bu film de öyle bir şey.

Her zaman  duyduğumuz klişe bir anlayış olan “erkek ile kızdan arkadaş olmaz” ilkesinden yola çıkan film , Rosie ve Alex’in inişli çıkışlı 12 yıla serpiştirilmiş hikayesini anlatıyor. Yönetmen erkekle kadın arasındaki dostluğun ilerleyen zamanlarda nasıl aynı kalmadığını ve hassaslaşan duyguların asla bastırılamayacak hale nasıl geldiğini masalsı bir şekilde bize gösteriyor. Çoğu sahnelerde ve olayların akışında When Harry Met  Sally filmini de hatırlamadan yapamıyoruz . Gerçekten de, hayatın akışında başınıza o kadar kalbinizi ısıtan anlar çıkar ki, gece yattığınızda kendinize dünyanın sorusunu sorup, cevaplayıp adeta sınavdan geçersiniz. Tabii ki sonunda geceden size üç şey kalır; koca bir uykusuzluk, güzel bir gülümseme ve  yeni alınan kararların peşinden koşma isteği.

Film boyunca Rosie ve Alex in başından geçen o kadar trajik ve romantik olay var ki,  bunları düşününce zaten ortaya filmin ana teması olan cümleler dökülüyor. “Asla,  pişman olacağım diye hayallerinizin  peşinden gitmemezlik yapmayın. Hayat çok kısa, bazen bizler bile aptallaşabiliyoruz ve gözümüzün önündeki mucizeleri , fırsatları görmeden geçiyor, sonra da buna kader diyoruz. O yüzden en doğru karar için tam zamanı; Susma, erteleme, bekletme “. Bu tarz filmleri seyrettiğinizde, geçmişinizde  yapmakta geç kaldığınız şeyleri gözden geçirirsiniz ve gelecekle ilgili tüm planlarınıza tekrar göz atarsınız. Zaten yönetmenin de amacı sizi ele geçirmek duygularınızla oynamak ve o karaktere sizi taşımak değil mi?

Love,Rosie dramatik sahnelerde tam suratınız düşerken aniden sizi güldüren , sevdiğimiz nostaljik romantik-komediler kıvamında sıcak ve samimi bir film. Oyunculuklar çok doğal, asla zorlama sahneler yok. Bu tarz filmlerinin olmazsa olmazı klişe diyebileceğimiz çok olay kurgusu var tabii ki, ama film o kadar akıcı ve güzel ki, bunlara kafa bile yormuyorsunuz. Ayrıca bazı yan karakterlerin size yaşattığı komik sahneler o dramatik dediğimiz kısımlarda sizin kendinize gelmenize yardımcı oluyor. Romantik-komedilerde seyirciyi filme bağlayan en önemli unsurlardan birisi de kesinlikle müzik seçiminin doğru olmasıdır. Hikayesi 12 seneye yayılmış olan filmin soundtrack’i o kadar başarılı ki, her geçen bir yıla ait özenle seçilmiş parçalar, sahnelerin tüm duygusunu izleyiciye birebir yaşatıyor. Fazla spoiler vermemek için konunun içine dalıp geçen olaylara fazla değinmeye gerek yok, çünkü filmin tadına kendiniz yaşayarak varmalısınız.
Son dönemde çekilen romantik-komedilerin içine hastalık ve ölüm gibi olayları koyup iyice dramatikleştiren Hollywood yapımlarından çok daha farklı, huzurla izleyeceğiniz bir film Love,Rosie. Ayrıca gerçek hayatta her an karşılaşabileceğimiz olayları filmdeki  tüm karakterler ders niteliğinde anlatıyor.  Çok fazla beklenti içine girmeden “Bugün de şöyle güzel bir romantik-komedi filmi izleyip keyif almak istiyorum” diyorsanız, işte bu film tam size göre.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.