korku filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2017

Din ve inanç içerikli korku sinemasına kısa bir bakış


Sinema ile din ilişkisini gözler önüne seren Hollywood sineması, bu işin propagandasını en iyi yapanlardan birisidir. Din ve dini temaları, filmlerin konusuna ya da herhangi bir bölümüne o kadar güzel yedirir ki, izlerken ister istemez siz de o motiflerin büyüsüne kapılırsınız. Bu dini ögeleri içeren film isimlerinin illa The Passion of The Christ (Tutku - Hz. İsa’nın Çilesi), The Message (Çağrı), The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) veya The Ten Commandments (On Emir) gibi anlaşılır olması da gerekmiyor. Örneğin fantastik/bilim-kurgu filmi The Matrix’i izlerken, nasıl Neo (The One - Tek)’ya inanıyorsak, onu bir kurtarıcı olarak görüyorsak, işte burada seyirciye farklı yollardan Mesih kavramı aşılanıyor demektir. Matrix felsefesinin içinde, dini kavramları ve farklı dinleri ortaya çıkaracak pek çok sembol ve unsur  yer almaktadır. Başka bir örnek de George Lucas tarafından yaratılan, dünyayı altına üstüne getiren Star Wars serisidir. Serinin ana kaynağı olan Jedi Şövalyelerini birer dini kaynak olarak gören pek çok kişi, 2001 yılında nüfus kütüklerine kendilerini bu şekilde kaydettirdi. Sosyal medya da bile Jedi dini adında bir dinin olduğuna çok sayıda kişi inandı. Ayrıca bu dini takip eden 100bine yakın kişi de kendilerini her yerde barış savaşçıları adıyla tanıttı. Bu ve buna benzer çok sayıda örnek teşkil eden, din propagandasını gizlice ya da göstere göstere yapan yüzlerce sinema filmi ve belgesel ortaya çıktı ve çıkmaya da devam ediyor. Gün geçtikçe artan bu filmler sayesinde beyazperde, kesinlikle dini inançları empoze edici özelliğini yıllarca korumaya devam edecek gibi gözüküyor.

Kendi inançlarını beyazperde üzerinden aktarmaya çalışan tabii ki sadece Hollywood veya Güney Kore sineması değil. Türk sineması da Hollywood’un temelinde yatan Hristiyan korku ve inanç temalarını, İslami temalara ve kaynaklara taşıyarak son yıllarda pek çok korku filmi ortaya çıkarmıştır. Hollywood, uzun yıllar önce dini ögelerini ve inanç sistemlerindeki cennet, cehennem, şeytan gibi unsurları korku filmlerine başarıyla taşımıştır. Halen şeytan çıkarma üzerine yapılmış en başarılı film olan Exorcist (Şeytan) gibi bir başyapıtın ekmeğini yiyen çok sayıda korku filmi yönetmeni vardır. Yıllar geçtikçe şeytan çıkarma ayinlerinin yer aldığı sayısız Hollywood filmi yapıldı ve din ve korku itinayla korku sinemasında birleştirildi. Hatta kıyamet inancının yer aldığı filmlere de yer verildi. Bu filmleri yaparken Hollywood, her zaman senaryonun tekdüze olmasından kaçındı ve dini ögeleri polisiye ve gerilim/gizem hikayeleri ile güzelce harmanlamayı başardı. Ne yazık ki Türk korku sineması, Hasan Karacadağ imzalı Dabbe serisi ile başlayan cin konulu filmler furyasını, gün geçtikçe gözle görülür şekilde olumsuz yönde ticarete dönüştürdü. Hocaların, büyülerle ya da farklı yollarla içine cin giren kişilerle olan mücadelesi, çekilen tüm filmlerde kendini tekrarlamaya başladı ve halen de devam ediyor. Ayrıca aynı cin hikayelerinin devam etmesinin yanına bir de maddi imkansızlıktan doğan baştan savma görsel efektler de eklenince filmler iyice basitleşmeye başladı. Neredeyse yapımcılar, yönetmen ve senaristler afişinde cin kelimesinin türevleri olmadığı zaman korku filmlerine kimsenin gitmeyeceğine inandılar ve bu durumu da Türk seyircisine inandırdılar. Tabii ki hal böyle olunca, polisiye/gerilim veya gizem üzerine kurulu dini motifleri de içeren sağlam senaryolar yazılamıyor ve Türk korku sineması da maalesef yerinde sayıyor. Son zamanlarda gelişmekte olan İskandinav polisiye/gerilim filmlerinde bile dini unsurlar ve inanç güzel bir şekilde hikayeye serpiştiriliyor. Zamanla sağlam senaryolar yazılırsa sanırım Türk sineması da farklı alt türlerde (gerilim/gizem/polisiye vb. gibi) dini ve islami ögeleri güzelce kullanabilir.

Dini kendine konu edinmiş filmler söz konusu olduğunda mutlaka dini savunan tarihi/savaş yapımları veya belgeseller olması gerekmiyor. Dini anlatan, tanrı inancına yer veren, günahlardan arındırma gibi temel ögeleri içinde barındıran korku/gerilim filmlerine de sıkça rastlamak mümkün. Özellikle korku filmlerinde kilise, rahip, papaz, haç, kutsal su, ayinler vb. gibi din unsurlarının en önemli simgeleri daha ön planda yer almaktadır. Hatta gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan pek çok şeytan çıkarma (Exorcism) üzerine yapılmış film de çekilmiş ve bu filmler diğer korku filmlerine kıyasla izleyenlerin üzerinde daha kalıcı etkiler bırakmıştır.

Dünya sinemasında dini ve inancı sorgulayan fazla sayıda korku filmi yer almaktadır. Aşağıda yer alan filmler, şeytan çıkarma üzerine yapılmış, benzerlerine göre daha inandırıcı ve ürkütücü olan filmlerdir. Bu tür filmleri sevenlerin ilgiyle izleyeceğini düşündüğüm bu yapımlar, gerçekten seyrettikten sonra biraz uyku kaçırtacak cinstendir.

Stigmata, 1999

Film, Stigmata olayını (Hz.İsa’nın çektiği tüm acılara maruz kalınması, el, ayak ve vücutta aniden kanamalar başlaması) yaşayan bir kadını incelemekle görevli bir rahibin mücadelesini anlatır. Dini inancı fazla olan ve kendini dine fazla kaptıran insanlarda rastlanan bir olay olan Stigmata’da, açılan bu yaraların kapanmadığı da söylenir. Olayı yaşayan Frankie adlı kadını canlandıran Patricia Arquette’nin oyunculuğu ise mutlaka görülmelidir. Filmin sonunda ise, bu olayı gerçekten yaşayanlar gösterilir. Oynadığı senelerde çok iyi eleştiriler alan Stigmata, sinema ile dine olan inancı birleştiren en iyi filmlerden birisidir.

The Exorcism of Emily Rose (Şeytan Çarpması,  2005)

Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, 70’lerde Almanya’da yaşamış olan Anneliese Michel adlı bir kızın yaşadığı şeytan çıkarma olayının sinemaya uyarlanmış halidir. Filmde Anneliese, Emily Rose adını almıştır. Emily, üniversiteye gitmek için şehre taşınır. Sabaha karşı 03:00 sularında kapısı açılıp kapanır ve cisimler hareket eder. Olay sadece bununla kalmaz ve kendisinde büyük bir güç hisseder, boğulacak gibi olur. Vücudundaki değişimler devam etmeye başlar, hastaneye kaldırılır fakat olaylar çoğalmaya başlayınca ailesinin yanına döner. Kısa sürede aynı şeyler tekrar yaşanır ve ailesi bunların şeytan çarpması olacağından süphelenip, ayin düzenlemesi için rahip Moore’ı çağırır. Moore saat 03:00’ün şeytanın saati olduğunu söyler ve ayine başlar. Ayin sırasında genç kız ölünce peder suçlu bulunur ve mahkemeye çıkarılır. Bu tür dini-doğaüstü filmlerin arasında en ürpertici ve gerçekçi olanı sanırım bu filmdir. Genç kızın yaşadıkları, erkek sesi ile konuşması, vücudunun deforme oluşu ve değişimi başarıyla canlandırılmıştır. Ayrıca şeytan çıkarma ayini sırasında, Emily'nin vücudundaki altı şeytan, farklı dillerde kendilerini tanıtmıştır.

The Rite (Ayin, 2011)

Yaşanmış bir olaydan esinlenen The Rite, şeytan çıkarma ayinlerine inanmayan ve inançları doğrultusunda hep şüpheci yaklaşan ilahiyat fakültesi öğrencisi Michael Kovak’ın hikayesini anlatır. Etrafındaki tüm rahiplere ve üstlerine karşı gelen Michael’ın, herkes tarafından tanınan, şeytan çıkarma işinin ustası peder Lucas (Anthony Hopkins) ile tanışınca tüm fikirleri değişir. Karşılarına çıkan çok önemli ve korkunç bir vaka karşısında ikilinin tüm inançları sorgulanmaya başlar. Hristiyanlık propagandasının tavan yaptığı film, Hopkins’in mükemmel performansı ile de göz doldurur. Dini inançların, anne ve tanrı sevgisinin şeytani güçleri yok edebileceğini başarılı sahnelerle ve sarsıcı diyaloglarla anlatan The Rite, bu türün benzerleri arasında üst sıralarda yer almayı başarmıştır.

The Possession (Şeytan Tohumu, 2012)

Bir baba-kızın antika bir kutuyu satın aldıktan sonra başlarına gelecek beladan kurtulma hikayesini ele alan The Possession, paranormal olaylar ile başlayıp şeytanın kızı ele geçirmesi ile devam eder. Filmin diğer exorcism temalı filmlerle olan benzerliği göze çarpsa da, şeytan çıkarma ayininde Hristiyan rahip yerine Yahudi Hahamın kullanılması ile farklılık yaratır. Aslında hikaye Yahudilerin Dibbuk kutusu dedikleri kötü ruhları hapseden ufak bir sandık üzerine kurulu. Başında “bir gerçek hikaye” uyarısı yazan The Possession, korkutmayı başaran gerilim dolu sahnelerle yüklü akıcılığını kaybetmeyen bir film.

Deliver Us From Evil (Bizi Kötüden Koru, 2014)

Gizemli, çözülmesi zor ve açıklanamayan bir takım cinayetleri çözmek için bir polis ile şeytan çıkarma konusunda uzman olan bir rahip görevlendirilir. İkili olayları en ince noktasına kadar çözmek için uğraşırken diğer yandan polis Sarchie ise, ailesinin başına musallat olan şeytani güçlerle uğraşır. Polisiye/gizem/gerilim ve korku gibi dört ayrı türü birleştiren film, özellikle sonlara doğru hikayenin akışını değiştiren şeytan çıkarma seansı ile de seyirciden tam not alır. Ayrıca filmde geçen olayların gerçek polis raporlarından ortaya çıktığını da belirtmek gerekiyor. Deliver us from Evil, tanrı inancı olmayan bir polisin şeytan çıkarma olaylarından sonra inancını yeniden gözden geçirmesi gibi dini bir detayı, polisiye bir filme nasıl aktarıldığına iyi bir örnektir.

Not: Yukarıda adı geçen ve seyretmenizi tavsiye ettiğim 5 film öncelikli olanlardır. Bunların yanı sıra, son dönemlerde çekilmiş yine dini inançları fazlasıyla sorgulayan, şeytan çıkarma ayinlerine yer veren bazı filmleri de yazmak istiyorum. Yine türün meraklıları için ideal olan bu filmleri arayıp bulmak ve izlemek size kalıyor. İyi Seyirler…

The Haunting in Connecticut (Lanetli Ev, 2009), The Devil Inside (İçimdeki Şeytan, 2012), The Exorcism of Molly Hartley (2015), The Vatikan Tapes (2015), The Possession of Michael King (2014), The Offering (7.Gün, 2016) …


Bu Yazım GodFather dergisi Ekim-Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır.


30 Mayıs 2016

RADIO SILENCE ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine gönül verenlerle yaptığım röportajlar serisinde bu kez 3 çılgın genç yönetmen var. Matt Bettinelli-Olpin & Tyler Gillett ve Chad Villella adlı yönetmenlerimiz  tüm işlerini ortaklaşa yaptıklarından kendilerine  Radio Silence adını vermişler. Bu grup çalışmalarına ilk başta kısa eğlenceli korku filmleri çekerek başlamış, daha sonra da uzun metrajlı korku/gerilim filmlerine el atmışlar. Radio Silence adındaki bu ekip,  V/H/S, Devil’s Due ve Southbound filmlerini yazmış, yönetmiş hatta filmlerinde oynamışlar.

Sosyal medya üzerinden kendilerine tek tek ulaşıp sohbet etme fırsatı yakaladığımda gördüğüm en önemli şey; her birinin yaptıkları işleri severek ve eğlenerek ortaya çıkarttıklarıydı. Gerçekten çok çılgın fikirleri olan ve değişik işler peşinden koşan bu 3 arkadaş grubu, kesinlikle ilerleyen zamanlarda çok enteresan korku/gerilim filmlerine imza atacaklar gibi gözüküyor.

Radio Silence ekibi, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak  üzere sorduğum soruları beni kırmayıp, bir araya gelerek ortaklaşa cevapladılar. Kendilerine çok teşekkür ediyor başarılar diliyorum.

Radio Silence hakkındaki tüm detaylar için www.hiradiosilence.com web sitesini  ziyaret edebilirsiniz.

KE- Birlikte korku filmleri yapmaya nasıl karar verdiniz? Korku filmi tutkunuz nereden geliyor?

RS- Harika soru! Birlikte çalışmaya 2009 Ekim'inde bizim İnteraktif Macera kısa filmlerimizden biri olan Doğumgünü Partisi'nde (bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=eDn0ow8EzcU) başladık. Aksiyon/Macera/Komedi tarzında başlamamıza rağmen zamanla benzer karanlık espri anlayışına sahip olduğumuzu fark ettik. Kısa filmlerimizden "Dağ Şeytanı Şakası Korkunç Bir Şekilde Başarısız Oldu" (linki burada: https://www.youtube.com/watch?v=5gavMcrpT4U ) yapımcı Brad Miska'nın gözüne takıldı ve bize orijinal V/H/S'nin bir parçası olmayı teklif etti. O zamandan beri korku türündeyiz. Korku türüne olan tutkumuz kendi kişisel korkularımızın üzerine gitmemizden geliyor. 

Yaptığımız herhangi bir şeydeki gibi, bize korkunç gelen ve hakkında kabuslar gördüğümüz alanları ve fikirleri keşfetmek istiyoruz. V/H/S'den Southbond'a kadar keşfettiğimiz bütün konular, üzerine gitmek istediğimiz köklü kişisel korkularımızdan geliyor. Bu korkuların bazıları çok saçma olmasına rağmen, (mesela V/H/S'deki gibi yanlış adrese gitmek) bazıları çok daha ciddi (Southbound'da keşfettiğimiz suçluluk ve pişmanlık hissi gibi). Bunların hepsi kişisel seviyeden gelen şeyler bize. Ayrıca, yaptığımız işlerde biraz komedi ya da mizah anlayışı arayışımızın sebebi de bu. Çünkü hayat tam da böyle, değil mi? Biraz eğlenceli, biraz korkutucu.

KE- Radio Silence olarak korku filmleri yazıyor, yönetiyor ve filmlerde oynuyorsunuz. Nasıl bir iş bölümü yapıyorsunuz? Tartışıyor musunuz hiç?

RS- Her şeyle biz ilgileniyoruz, üretimin her aşamasıyla. Yazılması, yönetilmesi, oyunculuğu, düzenlenmesi, finansmanı ve diğer işle ilgili bütün işlemlerle. Bütçelerin çok çok kısıtlı olduğu bağımsız yapımlar söz konusu olduğunda, üretim kaynaklı sorunlara yaratıcı çözümler bulmak zorundasınız. Bu durum sizi, her şeyi projeye yarar sağlayan şekilde yapmanız konusunda deneyimli hale getiriyor. İşlerle başa çıkmanın eğlenceli bir yolu bu. Setteki iletişim açısından, projeye hepimiz aynı noktada oluncaya kadar hazırlandıktan sonra başlıyoruz. Bu şekilde hızlı ve etkili bir şekilde oyunculuk, yönetme işleri ve çekimleri tamamlayabiliyoruz. Ve bu şekilde bir şey yanlış giderse direkt ietişim kurup düzeltme imkanına sahip olmuş oluyoruz. Mesela bu korkunç kötüydü, hadi tekrar yapalım diyebiliyoruz.

KE- Neden V/H/S’in devam filmlerinde yer almadınız?

RS- V/H/S serisinin bir parçası değildik. Devam filmlerinde yeni korku yönetmenlerine de bir şans vermenin harika olacağını düşündük, bunun dışında başka bir sebebi yok. V/H/S'yi kendi işimizi dünyaya sunmak açısından bir fırsat olarak gördük ve diğerlerine de bu fırsatı tanımak istedik. Bunun yanı sıra V/H/S'nin Sundance'teki galasından aylar sonra Devil's Due filminin ön prodüksiyonu içindeydik. Ve bu da bizim fazlaca zamanımızı aldı.

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu, Neden?

RS- Bana kalırsa en popüler filmimiz ilk işlerimizden Roommate Alien Prank Goes Bad (Linki: https://www.youtube.com/watch?v=gWqI0U3pBdA ) . Bu video dijital ortamda tanınmamızın sağlayan ilk işlerimizden biri. Ayrıca komedi ve korku elementlerini bir araya getirmeyi ne kadar sevdiğimizin de bir nevi temsili. Kısa, sevimli ve beklenmedik bir sona sahip. Ve popülerlik yönünden şimdiye kadar yaptıklarımız arasında en çok izlenen işlerimizden biri.

KE- Filmleriniz yaratırkan ilham aldığınız yönetmenler var mı?

RS- Harika soru daha ! 3 kişi olduğumuz için, ilhamımız korku ve diğer türlerde bir çok farklı yönetmenden geliyor. Bizi en çok etkileyenler büyük yönetmenlerden Steven Spielberg, Martin Scorsese, Stanley Kubrick ve Sam Raimi diyebiliriz. Hayranlık duyduğumuz diğer isimlerden ise Coen Kardeşler, David Fincher ve Christopher Nolan'ı sayabiliriz.
Oldukça başarılı yönetmenlerin işlerinden ilham almanın en güzel yanı, bu işi en iyilerinden öğrenmiş olmak. Fakat yine de o işi sizin yapan, size özel yapan şeylerden de içermeli yaptığınız şey. Sizin dışınızda diğer insanların neler yaptığının ve neden onları sevdiğinizin farkında ve bilgi sahibi olmak çok önemli diye düşünüyorum. Kendinizi temelden eğiterek ve bu temelde bir şeyler ürettiğinizde bir şeylerin yanlış gitmesi imkansız.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

RS- Sette zorlayıcı zamanlar hep olacaktır, ama yeterince hazırlıklıysanız genelde bir şekilde zor durumlarla başa çıkabiliyorsunuz ve krizden fırsat yaratabiliyorsunuz. Bence kendimizle gurur duyduğumuz bir şey varsa o da, sıkıntılı süreçlerle yumuşak ve etkili bir şekilde başa çıkmamızdır. Bu yetkinlik aslında yıllar boyunca ya çok az ya da hiç bütçemiz olmadan çalışmamızdan ve sürekli çıkan farklı farklı problemlere karşı yaratıcı çözümler üretmemizle elde edildi. Problemlerin büyük bir çoğunluğu bütçe kısıtlamaları kaynaklıydı ve bütün projeyi hasara uğratmadan beklentilerimizi ayarlamak için yaratıcı çözümler bulmak zorundaydık.

İnsanların gördüğü tek şey film ve sette ne olursa olsun filmde hataya yer yok. Herkes ve herşey orada filmi sunmak ve olabildiğinde iyi olması için varlar.
Setteki oyuncular, diğer insanlarla uğraşma açısından, basit ve kesin iletişim,  herkesin aynı noktada olduğundan emin olmak gibi zaman zaman çıkan aksaklıkların giderilmesinde çok büyük bir öneme sahip. Herkes orada çalışmak ve iyi zaman geçirmek için var ve herkes projenin olabileceğinin en iyisi olabilmesi için elinden geleni yapıyor. Saygılı olmak ve yaptığı işten keyif almak inanılmaz derecede önemli. Filmler hiç bir zaman tek kişiyle yapılmaz, iyi bir takım ve çevre sahibi olmak kritik öneme sahiptir. Sette geçirdiğimiz en zor zamana gelince; Kaliforniya'da Death Valley'de çekim yapıyorduk, hava inanılmaz sıcaktı ve çölde uzay kıyafetleri içindeydik. Anlayacağınız yaptığımız en akıllıca şey sayılmazdı ve dahası Matt geceyi hastanede geçirmek zorunda kaldı.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

RS- Bizim her zaman aynı anda birden çok projemiz oluyor, çünkü hangisi hayata geçer hiç bilemiyoruz. Hokkabazlık gibi aslında, belli bir zamanda havada uçan birden çok topunuz olmak zorunda. Şu an üzerinde çalıştığımız ve bizi en çok heyecanlandıran işlerimizden birisi aslında bir korku projesi bile değil. Çocuklar için bir program. Bu sahada keşiflerde bulunmayı ve hem profesyonel olarak hem de şirket olarak daha geniş alanlara yayılmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu arada hazırda bir çok korku türünde fikirlerimiz de var ve gelişme sürecinde bekliyor. Onlardan birinin bir sonraki filmimiz olacağına eminim.

KE- En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

RS- Favori filmlerimizden bazıları: The Shining, The Exorcist, JoyRide, It Follows, The Strangers, Ils, You’re Next, Funny Games, Nightmare on Elm Street, The Evil Dead

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

15 Mayıs 2016

80’lerin Unutulmayan 10 Korku Filmi

80’ler, şüphesiz hala adından çokça söz ettiren müzikleri, giyim kuşamı ve filmleri ile kült haline gelmiş bir dönemdir. O dönemde ortaya çıkan tüm filmler o kadar değerlidir ki, halen yeni yönetmenler bile remake (yeniden çevrim) yapımlarla aynı tadı seyirciye tekrar vermeye çalışıyorlar.

Korku filmleri için 80’ler tam bir patlama dönemidir. Teen slasher’lar, korku/komedi’ler ve bilim-kurgu/gerilim türleri için altın bir dönemdir 80’ler. 70’lerin sonundan başlayıp 80’lere kadar uzanan, hatta 90’lara bile taşan korku sinemasının baş tacı olan birçok seriye bu yıllarda rastlanır. Friday the 13th (13.Cuma), Halloween (Cadılar Bayramı), A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kâbusu) gibi devam filmleri çekilen serilerin en can alıcı olanları 80’ler dönemine denk gelir. Bu serilerin baş kötü karakterleri Jason, Michael Myers ve Freddy ise, o günden bugüne kadar hiç değer kaybetmeden tüm korku severlerin birer idolü haline gelmiştir. Örneğin; Friday the 13th: Part 3 (13.Cuma: Bölüm 3), şu anda 3D olarak gösterime giren üç boyutlu korku filmlerinin ilklerinden birisidir.

80’li yıllarda sinemaya gelen filmler şimdiki gibi Amerika ile aynı anda falan uğramazdı bizlere, tam tersine 2-3 hatta 4 sene kadar gecikmeli olarak izlerdik. Sadece dergilerden veya gazetelerden filmlerin Amerika’da oynadığını görüp, Türkiye’ye gelmesi için beklerdik. İşte o arada ortaya çıkan videokaset furyası, birçok filmi izlememize fırsat yarattı. 80’lerin korku sineması, video dönemi ile büyük bir çıkış yakalamıştı. Sadece vizyon filmleri ile sınırlı kalmayan birçok düşük bütçeli yapım, videolar sayesinde tek tek kaset piyasasında yerini almıştır. Bunların arasında bulunan pek çok film, sadece videokaset dönemiyle hatırlansa bile, şu anda o filmlerin izinden giden ve ekmeğini yiyen sayısız korku filmi çekilmiştir.

Korku sineması 80’lerde teknik açıdan da çok önemli bir yere sahiptir. Görsel efektlerin henüz günümüzdeki kadar yaygın olmadığı 80’lerin o kısıtlı imkânlarıyla çekilmiş korku filmlerinin halen çok sevilmesinin nedenlerinden birisi belki de, sahnelerin plastik makyajlarla yapılmış olmasıdır. Plastik makyajların ve o maskelerin yapım aşaması, başlı başına emek gerektiren bir sanattır. CGI’ dan uzak, sade ve itinalı işlerin yaygın olduğu 80’lerin korku filmlerinin yıllar boyu kült olarak kalacağı kesin.

Gelelim 80’lerde çekilmiş yüzlerce korku filminin arasından seçtiğim 10 filme. Bu filmleri seçmem gerçekten zor oldu, o da olsun bu da olsun, yok bu daha iyi derken eleye eleye, sadece bunları size tanıtmaya karar verdim. En azından eski veya yeni kuşakların yazıyı okuduğu zaman, “aaa bunu izlememiştim” dedikleri bir ya da iki film çıkarsa ne mutlu bana. Çocukken sinemada veya videokaset döneminde izlediğim, ardından yıllarca izlemediğim bu değerli filmleri inanın tekrar izlemek çok büyük bir keyif. 80’ler korku filmlerine ilgi duyan herkesin bu listedeki filmleri beğeneceğini umuyorum.





The Burning (1981) - Hepiniz Öleceksiniz

Slasher filmlerin en iyi işlerinden birisi olan The Burning, ölüm sahnelerindeki başarılı makyajları ile de ön planda olan bir filmdir. Blackfoot yaz kampında bekçilik yapan Cropsy’e, kampa gelen çocuklar tarafından kötü bir şaka yapılır. Bu şaka sonrasında feci halde yanan Cropsy, kendini göle atarak tamamen yanmaktan kurtulur ve 5 sene hastanede tedavi görür. Yıllar sonra ise kamp yapmaya gelen her gruptan intikam almaya başlar. Yanma olayının A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kâbusu)’dan, göl sekansı ve kampa gelenleri öldürme hikâyesinin de Friday the 13th (13.Cuma)’dan esinlenerek yazıldığı çok aşikâr. İki filmle de oldukça benzer bir yapıya sahip olan The Burning’in kötü karakteri Cropsy ise, Jason Voorhees’ı andıran tarzıyla dikkat çekiyor. Tony Maylam tarafından çekilen filmde, ufak bir rolde Holly Hunter’ın ilk sinema tecrübesini de görmek mümkün.

The Evil Dead (1981) - Şeytanın Ölüsü

The Evil Dead, 80’lerin en fazla vahşet ve şiddet içeren sahnelerine sahip bir korku filmidir. Bruce Campbell’ın adeta oyunculuk gösterisi yaptığı bu film, tatil için ormandaki bir kulübeye giden öğrencilerin başına gelen korkunç olayları anlatır. Gençler mahzende buldukları ölüler kitabını okuyup üstüne bir de bant kaydını dinlediklerinde, ölü şeytanları ve iblisleri harekete geçirecek olan büyük bir belaya bulaşırlar. Filmin çekimleri sırasında işi yarım bırakan oyuncular olmuş ve yönetmen Sam Raimi, kalan kısımları cansız mankenlerle tamamlamış. Oldukça başarılı makyajların yapıldığı The Evil Dead filmi o yıllarda, filmin kanlı sahnelerinin fazla olmasından ve aşırı şiddet içermesinden dolayı birçok ülkede yasaklanmıştı. Ardından iki tane devam filmi çekilen ve artık tüm dünyada bir kült haline gelmiş olan The Evil Dead serisindeki tek değişmeyen karakter olan Ash (Bruce Campbell), 2015 yapımı 10 bölümlük Ash vs Evil Dead ile de tekrardan hayranlarının karşısına çıkmıştır. Korku filmlerindeki tüm klişeleri kullanmış olan film, aynı zamanda içinde yer alan ince mizah örnekleri ile de seyirciyi hem korkutan, hem de eğlendiren ender yapımlardan birisidir. Kendi adıma konuşacak olursam eğer, 80’lerde izlerken korkudan yarıda bıraktığım ve sonrasında ise kalabalık bir ortamda devam ettiğim bir filmdir The Evil Dead. Bu arada filmin 2013 yılında çekilmiş remake yapımına asla bulaşmayın.

The Entity (1982) - Karabasan

1974 yılında yaşanmış gerçek bir hikâyeden uyarlanmış olan The Entity, 80’lerin en gerçekçi çekilmiş, ürpertici ve sinir bozucu filmidir. Hikâyede, Carla Mogan adındaki bir kadının görünmeyen varlıklar tarafından evde önce dövülüp sonra tecavüze uğraması anlatır. Etrafındaki herkes onun aklını oynattığını düşünür fakat eve gelen araştırmacılar bu işin gerçek olduğunu ve kendisini güçlü bir varlığın ele geçirdiğini anlarlar. Ekibin tek istediği şey kadını bu varlıktan kurtarmaktır. Psikolojik olarak yıkılmış bir kadın olan Carla rolünü canlandıran Barbara Hershey’in filmdeki mükemmel oyunculuğu ise yıllarca konuşulmuştur. Paranormal bir olayı anlatan ve gerçek bir hikâyesi olan The Entity, aynı zamanda peşinden çekilmiş olan benzer birçok filmin senaryosuna da kaynak olmuştur. 80’lerde bu filmi izleyip içerdiği ürpertici sahnelerin etkisinden kurtulamayan çok kişi vardır. Özellikle videokaset furyasının en popüler korku filmleri arasında yer alır.

Poltergeist (1982) - Kötü Ruh

Yapımcılığını Steven Spielberg’in üstlendiği Poltergeist, The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı)’ın yönetmeni Tobe Hooper tarafından çekilmiş kült bir korku filmidir. 80’lerin en çok konuşulan filmlerden birisi olan Poltergeist, evin ufak kız çocuğunu ele geçiren lanetli ruhların hikâyesini anlatıyor. Televizyon sayesinde iletişime geçen bu kötü ruhlar, kısa bir süre sonra kızı kendi taraflarına almaya kalkarlar. Dönemin en iyi çekilmiş efektlerine sahip olan Poltergeist, evin içinde yaşanan fırtına ve ağaçların saldırısı gibi heyecanlı sahneleri ile de, izleyenleri hayran bırakır. Fakat ardından çekilen iki devam filmi asla bu film kadar etkili olmamış ve pek ses getirmemiştir. Yalnız 2015 yapımı Gil Kenan tarafından çekilen yeni Poltergeist bana göre kötü bir remake değil. Çoğu yeni çevrimlerde senaryoya pek sadık kalınmasa da, bu seferki gayet başarılıydı. Filmin, ilk Poltergeist kadar ürkütücü ve de sağlam oyunculukları var, izlenmeye değer.

The Prowler (1981) - Tatil Gecesi

Çocukluğumda İstanbul’daki Beşiktaş Mıstık (Şimdiki BKM) sinemasında izleyip fazlasıyla korktuğum filmlerden biridir The Prowler. Filmin yönetmeni Joseph Zito, sonraki yıllarda Friday The 13th: Final Chapter’ı da çekmiş ve biyografisine sadece iki adet korku filmi eklemiştir. 2.Dünya savaşı sırasında çekilmiş bir belgesel havasında başlayan The Prowler, savaş sonrasında gerçekleşen bir mezuniyet gecesi ile devam ediyor. Ve bu gece elinde tırmığı olan askeri kıyafetli, yüzü maskeli bir katil ortalığı kan gölüne çeviriyor. İşlediği tüm cinayetlerin yanına bir gül bırakan katil, aradan geçen 35 yılın ardından günümüzde yine bir mezuniyet gecesinde ortaya çıkarak katliamına devam ediyor. Neden her cinayete bir gül bırakıyor? Filmdeki peş peşe işlenen şiddetli cinayet sahneleri oldukça gerçekçi ve hiçbir detay atlanmamış. “Gore” türüne uygun olduğunu düşündüğüm The Prowler, seri katil filmlerindeki her klişeyi tek tek ortaya koyan gerilimi ve heyecanı bol bir korku/gerilim örneği. Bu filmi seyretmeyen veya duymamış olan varsa bulsun ve izlesin.

Happy Birthday To Me (1981) - Doğum Günüm Kutlu Olsun (Kanlı Yaşgünü)

 

Yönetmen J. Lee Thompson’ın filmi olan Happy Birthday To Me, benzer birçok filmin alt yapısını oluşturan Slasher tarzının en iyi örneklerindendir. Filme aslında seri katil filmi de diyebiliriz. Çünkü film boyunca devamlı siyah eldivenli bir katil birilerini öldürüyor ve siz de bu cinayetler zincirini çözmeye çalışarak beyin jimnastiği yapıyorsunuz. Başrolde Mary karakteri ile Küçük Ev dizisinden tanıdığımız Melissa Sue Anderson yer alıyor. Film, sorunları olan ve çevresine karşı antipatik davranışlar sergileyen Virginia adındaki bir kızın hikâyesini anlatıyor. Virginia, doğum gününde yaşanan cinayetler yüzünden geçirdiği travmayı tekrardan yaşar ve olaylar farklı bir yönde gelişir. Sürpriz sonla biten filmler furyasının belki de ilklerinden birisi olan Happy Birthday To Me, daha çok videokaset döneminde ilgi görmüş bir korku/gerilim filmidir. O dönemler Doğum Günüm Kutlu Olsun gibi ilgi çekici bir isimle çıkış yapan bu filmi seyretmek isteyenlerin, şu anda Kanlı Yaşgünü adıyla araması gerekiyor. 80’lerin çekim tekniklerine göre oldukça güzel bir iş çıkaran J. Lee Thompson, aynı zamanda filmin kafa karıştıran senaryosu ile de oldukça beğeni toplamıştı.

 

Prom Night (1980) - Balo Gecesi

 

Video döneminde Balo Gecesi adıyla herkesin yakından tanıdığı Prom Night, 1974 yılında dört çocuğun Robin adındaki arkadaşlarını korkutmak isterken öldürmeleri ile başlar. Olayı başka birinin üzerine yıkan bu 4 çocuk, altı yıl sonra bir balo (mezuniyet) gecesinde bir araya gelirler. Bu arada suçu üstüne yıktıkları adam hapisten kaçar ve balo gecesi kısa bir süre sonra katliam gecesine dönüşür. Filmin başrolünde Halloween serisi ile büyük çıkış yakalayan başarılı oyuncu Jamie Lee Curtis yer alıyor. Curtis, ayrıca Prom Night’daki harika performansının yanı sıra, aynı yıllarda The Fog (Sis) ve Terror Train (Dehşet Treni) gibi en popüler korku filmlerinde de oynadı. Bu arada filmin diğer başrolünde ise Airplane (Uçak) ve Naked Gun (Çıplak Silah) filminin komik dedektifi Leslie Nielsen da yer alıyor. Kendisi bu filmde tamamen farklı bir rolde. Prom Night, aslında 80’lerin slasher filmlerinin tüm detaylarını içinde barındıran karma bir film. Her ne kadar diğer filmleri hatırlatan sahnelere sahip olsa da, bu türün meraklıları için kesinlikle izlenmesi gereken bir filmdir. Fakat siz siz olun, 2008 yılındaki yeni çevriminden uzak durun.


 

An American Werewolf in London (1981) - Kurt Adam Londra’da

An American Werewolf in London, sanırım kurt adam efsanesi üstüne yapılmış en iyi filmlerden birisidir. Filmin hikâyesi, Amerikalı iki öğrencinin üzerinden ilerler. Yağmurdan dolayı İngiltere yakınlarında bulunan kasabadaki bir bara sığınan iki genç, orada bulunanların “yoldan ayrılmayın” uyarısını dikkate almayarak yollarına devam ederler. Ve kestirme yollardan birinde ikisi birden ne olduğu belirsiz bir yaratığın saldırısına uğrarlar. Özellikle yine video döneminin en çok sevilen kurt adam filmlerinden birisi olan An American Werewolf in London,  özel efekt uzmanı Rick Baker’ın kurt adama dönüşüm sahnesindeki başarısı ile En İyi Makyaj oscarını kazanmıştır. Blues Brothers (Cazcı Kardeşler), Animal House (Çılgınlar Okulu) ve Beverly Hills Cop III (Sosyete Polisi) filmlerinden tanıdığımız ünlü yönetmen John Landis, diğer filmlerinde kullandığı mizah örneklerini az da olsa, An American Werewolf in London‘ da kullanmayı ihmal etmemiş. Özellikle kurt adam filmlerinden hoşlanan herkesin bu kült filmi mutlaka bir şekilde izlemesi gerekiyor.

Maniac (1980) - Manyak

Maniac, slasher döneminin en çok tartışma konusu olan ve sert sahneleri yüzünden de sansür almış bir seri katil filmidir. Aşırı şiddet içeren cinsel sahneleri ile birçok filme ön ayak olan Maniac’ın, 2012 yılında çekilen vasat bir remake’i de bulunuyor. Çocukken annesi tarafından tacize uğrayan Frank Zito, içinde kalan intikam tutkusunu genç kadınları öldürerek bastırır. Kısa sürede oldukça psikopat bir katil haline dönüşen Zito, öldürdüğü kadınların kafa derilerini yüzer ve saçlarından yaptığı perukları cansız mankenlere giydirerek adeta bir koleksiyon yapar. Oldukça düşük bütçeyle çekilmesine rağmen filmin 80’lerde 6 milyon dolar gibi büyük bir hâsılat yaptığını ve birçok seyircinin de yarısında bırakıp çıktığını hatırlatmakta yarar var. İnsan psikolojisini bozan bir hikâyeye sahip olan Maniac, türün meraklıları için kaçınılmaz bir fırsattır.

The Fog (1980) - Sis

Halloween ve The Thing gibi unutulmayan korku klasiklerinin ustası John Carpenter’ın elinden çıkmış olan The Fog, 1880 yılında batmış olan bir gemideki ölü ruhların yeniden ortaya çıkmasını anlatır. Yıllar önce yapılan bir suikast ile gemideki tüm mürettebatın ölümüne tanıklık eden Antonia Bay kasabası, kuruluşunun 100.yıl kutlamalarını yapmaya hazırlanırken büyük bir sis her yeri kaplar. Ve tekrardan sisle birlikte kasabaya gelen Elizabeth Dane adlı geminin hayaletleri, başta peder Malone olmak üzere tüm kasaba sakinlerinden intikam almak için savaşır. 80’lerin korku sinemasında mükemmel mimikleri ile iyi bir yer edinen ünlü oyuncu Jamie Lee Curtis, The Fog’da yine oldukça başarılı bir performans gösteriyor. Oynadığı yıllarda İstanbul’daki Osmanbey Site sinemasında izlediğim The Fog, bana göre o dönemin en ürkütücü hikâyesine sahip filmlerinden birisidir. John Carpenter, filmin birçok sahnesini beğenmemiş, daha gerçekçi, korkutucu ve kanlı olması için defalarca yeniden çekmiştir. 2005 yılında çekilen yeni versiyonu ise, fazlasıyla kötü eleştirilere maruz kalmış ve orijinal filmi ile kıyaslanamayacak kadar başarısız bir film olmuştur.

Bu Yazım Blue Jean dergisi Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.

2 Şubat 2016

NICHOLAS McCARTHY ile RÖPORTAJ


Korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konuğu benimde favori filmlerimden birisi olan The Pact (Ruh)’ın yönetmeni Nicholas McCarthy. Önce kısa film olarak çektiği 2012 yapımı The Pact’ı daha sonra uzun metrajlı bir filme dönüştüren yönetmenin birde 2014 yapımı At The Devil’s Door (Şeytanın Kapısında) adlı filmi bulunuyor.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Nicholas McCarthy’e teklifimi geri çevirmediği için çok teşekkür ediyorum.


KE- Korku filmi tutkunuz nereden geliyor?

NM- Çocukluğumdan beri korku filmlerine hep ilgi duymuşumdur. İzlediğim ilk filmler Amerikan televizyonlarında gösterilen1950' lerin bilim kurgu yaratık filmleriydi . Onların o dehşetengiz görüntüleri ve fikirleri beni hep büyülemiştir. Sonradan bir daha da kopamadım onlardan.

KE- Senaryosunu da yazdığınız The Pact oldukça başarılı ve farklı bir korku filmi. Filmin hikayesinin çıkış noktası nedir? Bize biraz anlatır mısınız?

NM- THE PACT orijinal olarak 10 dakikalık bir kısa filmdi ve benim de korku filmi atmosferine sahip ilk yönetmeye çalıştığım şeydi aslında. THE PACT 'in kısa filmi tam olarak geleneksel bir korku filmi değildi. Daha çok o türe yakın bir çalışmaydı ve biz hayalet fikrini kullanmış olduk.  Aynı zamanda THE PACT, uğursuz ve karanlık atmosfere sahip bir filmdir. Filmleri finanse eden bir şirket kısa filmi izledi ve benden uzun versiyonunu yönetmemi istedi. Ortaya çıkan uzun metrajlı film ise çok daha geleneksel bir korku filmi oldu.

KE- Devam filmi olan The Pact 2’yi neden siz yönetmediniz?

NM- O sıralar ikinci uzun metrajlı filmimi çekmekle meşguldüm ve başka birinin benim başlatmış olduğum bir şeyde, istediği her şeyi yapabilmesi fikri hoşuma gitti açıkçası. Filmi henüz görmedim.

KE- Son filminiz At The Devil’s Door’ı yazarken etkilendiğiniz filmler oldu mu? Devam filmi olacak mı? Olursa siz mi yönetmeyi düşünüyorsunuz?

NM- AT THE DEVIL'S DOOR, THE PACT filminin hemen ardından yazılıp yönetildi ve hemen hemen aynı kadro kullanıldı. Ama pek düzgün bir iş olmadı ve Amerika'da iyi iş yapmasına rağmen, devam filmi çekilmesine yeterli olmadı. Biz zaten yapıldığı taktirde ortaya garip ve yamuk yumuk bir şeyin çıkacağını biliyorduk ve ben bir devam filmi olabileceğini aklıma bile getirmedim açıkçası. 

KE- Sizce, korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapılmalı?

NM- Bence bir yönetmen, içgüdüsel olarak doğru olduğunu hissettiği şeye önem vermeli; sonrasında iş sizin kendinize ait fikirler, temalar ve görüntülerle zaten son bulur. Gençliğimde bir ara bir aktristi takip ederken kamerayla çekim yaptığımız bir kısa film yapmıştım. Bu, seneler sonra bile beni etkisinde bırakan çok güçlü bir şeydi. Uzun metrajlı filmlerime bakarsanız hep o aynı görüntüyle biter, bir tür mantra gibi. Neden etkili olduğunu tespit etmek güç, ama öyle işte ve yaptığım filmlerde bir tür imza gibi.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

NM-  Evet ! 2016’da yeni bir korku filmi yapıyor olacağım. Ayrıca HOLIDAY adında, yaparken çok keyif aldığım ve seneye gösterilecek olan kısa metrajlı bir korku filmini yeni tamamladım.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Yanında güzel bir hikayede olması gerekmiyor mu? 

NM-  Ürkütücü sahnelerin yanı sıra elle tutulur bir hikayeye mutlaka ihtiyacınız var tabii ki. Ama gelin görün ki mesela PARANORMAL ACTIVITY 1 ve2'de yapımcılar bir hikaye anlatmaya çalıştılar ama bu en az ilgi çeken şeydi. Bütün mesele korkunç ve ürkütücü sahneler. Hikayenin yanında bazı filmlerde bu tarz sahneler filmleri etkili kılan şeyler.

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

NM- Hiç Türk korku filmi izlememiş olmakla beraber elimde bir Türk 'Giallo' sunun  70’lerde popüler olan İtalyan tipi katil kim filmleri DVD si var. Film, aşka susayanlar, seks ve cinayet. Büyük İtalyan Giallo’su “THE STRANGE VICE OF MRS WARDH''ın tekrarı. Etkileyici bir film ve iki filmin de orijinaliyle beraber Türk versiyonunu da izledim.  

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

NM- THE TEXAS CHAINSAW MASSACRE / Tobe Hooper
CAT PEOPLE / Jacques Tourneur

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

24 Ocak 2016

JOHN CARPENTER ile kısa bir RÖPORTAJ


Korku sinemasına hayat veren birçok yerli ve yabancı yönetmenlerle röportaj yaptım. Fakat bu seferki konuğum olan korku ustası Mr.John Carpenter için bir hayli uğraştım doğrusu. Kendisine ulaşmak o kadar kolay olmadı. Sosyal medya üzerinden tanıştığım yönetmen ve oyuncu dostlarımın yardımları ile önce John Carpenter’ın eşinin kurduğu şirketle bağlantıya geçtim. Bu arada müzisyen oğlu Cody Carpenter ile de bağlantıyı kesmedim tabii ki. Yazışmalar yapıldı, fakat o sıralar John Carpenter’’ın, oğlu ile beraber çıkarttıkları albüm ile ilgili çalışmaları vardı ve kendisi çok yoğundu. Bir süre sonra cevap geldi ve kısa olmak şartıyla 5-6 soruyu cevaplayacağını belirtti. Ben o maili okurken önce şaşırdım sonra inanılmaz heyecanladım. O kısım anlatılamaz, yaşanır J. 80’lerden beri kendisinin büyük bir hayranı olarak, John Carpenter ile kısa da olsa bir soru cevap ( bu tam bir röportaj sayılmaz) gerçekleştirdim. Bu bile benim için büyük bir onur. Böyle bir şeyin olabileceğini tahmin bile edemezdim. Sonuçta bahsettiğimiz kişi John Carpenter. Birçok korku filminin çıkışına ön ayak olmuş ve çoğu yönetmenin ilham kaynağı olan bir korku filmleri ustası. Michael Myers’ı yaratan kişi daha ne anlatayım ki
.
Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları o kadar işinin arasında cevaplayan Mr.John Carpenter’a teklifimi geri çevirmediği için çok teşekkür ediyorum.


S1 - “Halloween’in yıllarca kült olarak kalmasındaki en büyük etken nedir? Yaratılan Michael Myers karakteri mi, yoksa devam filmleriyle bütünleşip bir seri haline gelmesi mi?

JC- HALLOWEEN'deki amaç basit bir korku filmi yapmaktı.  Kesinlikle bu karakterdir çünkü, filmin daha derinlerde yatan tematik altyapısı, Michael Myers’ın salt kötülüğün timsali olarak var olmasını gerektiriyordu.

KE  Biyografinize baktığımızda, sadece slasher değil, bilim-kurgu, fantastik, aksiyon gibi farklı türlerde pek çok filme rastlıyoruz. Seçimlerdeki bu titizlik nereden geliyor?

JC- Aslında sadece en beğendiğim filmleri çekmeyi tercih ettim diyebiliriz.

KE- Kendi filmleriniz dahil olmak üzere birçok film ve dizilerin müziklerini de yapıyorsunuz. Oğlunuz Cody Carpenter’da müzisyen ve birlikte güzel bir albümde yaptınız. Müziğe olan tutkunuz nereden geliyor?

JC-  Ben hep müzikle büyüdüm. Babam başarılı bir keman sanatçısıydı. Sanırım benim kabiliyetim de buradan geliyor.

S4- Sizin yarattığınız filmlerin çoğu korku sinemasında bir ilk olma özelliği taşır ve hikayeleriniz birçok yönetmene ilham kaynağı olmuştur. Neden hala iyi bir korku filmi izlemek istediğimizde eski korku filmlerini tercih ediyoruz?

JC- Sinemanın doğuşundan beri korku filmleri her zaman hayatımızın bir parçası olmuştur. Zaman değişirken kültürde beraberinde değişir.  Ama genelde içeriği hep aynıdır. Korku filmlerinin çoğu kötüdür, bazıları ise vasattır ve çok çok azı iyidir. İşte seçimler burada ortaya çıkar. 

KE- Size göre korku filmlerinde hangisi daha önemli? Plastik makyajlar mı CGI mı?

JC-  Evet kesinlikle plastik makyaj ama CGI’da artık çok önemli.

KE- Yeniden korku filmlerine dönmeyi düşünüyor musunuz?

JC- Bu benim işim sinema sektöründe asla asla dememek gerekir.

John Carpenter Filmleri

Captain Voyeur (1969) 
Dark Star (1974) 
Assault on Precinct 13 (1976) 
Halloween (1978) 
Someone's Watching Me! (1978) 
Elvis (1979) 
The Fog (1980) 
Escape from New York (1981) 
The Thing (1982) 
Christine (1983) 
Starman (1984) 
Big Trouble in Little China (1986) 
Prince of Darkness (1987) 
They Live (1988)
 Memoirs of an Invisible Man (1992) 
Body Bags (1993) 
In the Mouth of Madness (1995) 
Village of the Damned (1995) 
Escape from L.A. (1996) 
Vampires (1998) 
Ghosts of Mars (2001) 
The Ward (2010)


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.