RÖPORTAJLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RÖPORTAJLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2017

ADAM MARCUS ile Röportaj


Sean S. Cunningham’ın, 1980 yılında 13. Cuma’yı ortaya çıkardığında peşinden gelecek başarıyı ve yarattığı Jason Voorhees karakterinin yıllar boyu bir korku ikonu olacağını hayal bile ettiğini sanmıyorum. Toplamda 12 filmi çekilen ve dünya çapında büyük bir hasılat yakalayan 13.Cuma serisi, ardında pek çok da ceset bıraktı. Jason Voorhees hikayesinin başlangıç yeri olan ve gençlerin kamp yaptığı Crystal Lake bile günümüzde halen en çok konuşulan korku bölgesi. Bu kampa gelenler ne yazık ki seri katil Jason’ın elinden asla kurtulamadı. Evlerinizin kapısını kitleyin, çadırınızdan çıkmayın ve arabanıza doğru hızlı koşun!. Çünkü çağımızın en büyük korku adamı Jason, elinde uzun bıçağı ile peşinizde. Yapacak pek de bir şey yok aslında, Jason’a ne yaparsanız yapın o diğer filmde yine hayatta. Hatta şehir hayatından sıkılıp Manhattan’a, oradan da uzaya bile gitmişliği var. Yalnız ortada şöyle bir gerçek var ki; Jason’ın hayatta kalması seyircinin fanatikliğine ve isteğine bağlı. Onlar Jason’ı korku kralı yaptıkları müddetçe, senaristler sayesinde tekrardan bir şekilde canlandırıldı. Farklı yönetmenler farklı kurgularla Jason’ı tekrardan ortaya çıkarıp ya da ruhunu yaşatıp seri katil formatından kopartmadılar. Günümüzden 400 yıl sonra geçen bir hikayede (Jason X), uzay gemisinde yarı makine şeklinde Jason bile izledik. Hatta rüyaların seri katili Freddy ile de kapıştı. 13. Cuma serisi 4. filmden sonra artık biraz daha ilginç olmaya başladı. Ölmek bilmeyen maskeli katilimiz Jason’ın lanetli katil ruhu, 9. film olan Jason Goes to Hell: The Final Friday’de vücuttan vücuda geçerek farklı kişileri ele geçirdi. Bu filmin yönetmeni Adam Marcus yaptığım bu röportajda sadece kendi filminin detaylarını değil, Jason karakteri hakkında bilinmeyenleri de anlattı.

Korku/gerilim filmlerine olan düşkünlüğümü, farklı site ve dergilerde yazdığım inceleme, eleştiri ve dosya türündeki yazılarla pekiştirirken, uzun zamandır yerli/yabancı yönetmen/oyuncularla yaptığım röportajlara da yer vermekteyim. Adam Marcus beni kırmadı ve SFX dergisinde yayınlanmak üzere sorduğum soruları içtenlikle cevapladı. Kendisine hem çok teşekkür ediyor hem de yeni korku filmi Secret Santa için başarılar diliyorum.



Korcan E.- Jason Goes To Hell: The Final Friday İlk yönetmenlik deneyiminiz. Başlangıç olarak neden 13.Cuma gibi kült bir serinin devam filmini seçtiniz?

Adam M.– Aslında daha çok Friday beni seçti diyebiliriz. Daha 10 yaşındayken ilk filmden itibaren filmle aramızda bir bağ vardı. Sean S.Cunningham’ın oğlu, Noel ve ben çocukken birbirimizin en yakın arkadaşlarıydık. Ve böylece hep Cunninghamlar’la birlikteydim. Aslında Friday the 13 th, Spring Break ve yaptıkları diğer işlerin birçoğunun yapım sürecinde yoğun bir şekilde onlar için çalıştım. Daha ilk günden işe karışmış buldum kendimi. Gençlik dönemimizde Sean ve Wes Craven’le birlikte bir sürü okumalar yaptım. Onların üzerinde çalıştığı Cunningham’ın senaryo metinlerini okumaya alışmıştım. Hep bir şekilde bu işe dâhil oluyordum.
Sean, ben Connecticut’ta ilk tiyatro şirketimi finanse ederken  -ki bu şirket benim NYU’ya gitmeden önce uzun yıllar boyunca yürüttüğüm, en iyi film ödülünü kazanan öğrenci filmimi yaptığım şirket- inanılmaz yardımcı oldu. Bu film görünürde Jason Goes to Hell işini kazandırdı bana. Çok büyük bir “Friday” hayranıydım bu noktada. Filmlerin her bölümüne, her satırına hâkimdim. NUY’a birlikte gittiğim yazı partnerim Dean Lorey de büyük bir korku hayranıydı. Sonrasında mezun olduğumda Sean S.Cunningham LA’a gelmemi, bir yıllığına onun kölesi olmamı, böylelikle bir şeyi yönetmek için bana bir şans vereceğini söyledi. LA’dayken yapımcı olarak ilk uzun metraj filmime başladım. Sonuç ürünü My Boyfriend’s Back olan Johnny Zombie adında ufak bir film. Disney filmi, benim yazı partnerim Dean’in metinine göre yaptı. Bu fimi yönetecektim ama çok da heveslisi değildim. Bu yüzden Sean da beni başka bir göreve atadı. New Line’ın “Friday Franchise”ın kullanım haklarına ihtiyacı olduğunu söyledi bana. Sonrasında da bir şekilde hokey maskesini filmden çıkarabilmenin bir yolunu bulup bulamayacağımı, böylece filmi hem yazıp hem yönetebileceğimi söyledi. 2 gün sonra sürecin sonucunda Jason Goes to Hell’e dönüşecek taslağı yazdım. İşi aldığımda 21 yaşındaydım. Filmi çektiğimde ise 23.

Korcan E.- Jason’ın lanetinin vücuttan vücuda geçişi oldukça kötü eleştirilere maruz kaldı. Neden Jason karakterini devam ettirmediniz ve böyle bir seçim yaptınız?

Adam M.– Sean S. Cunningham hokey maskesinden ciddi anlamda nefret ediyordu ve bu maskeyi filmden çıkarmak istedi. Bu nedenle vücut olayı maskeden kurtulmanın zorunluluğundan doğdu. Ama ben katil olarak Jason’ı filmde tutmak istedim. Arka plan hikâyesini anlatabileceğimizi ve The Thing’deki gibi vücut değiştirmelerle saklanan Jason’ı daha sinsi bir varlığa dönüştürebileceğimizi hissettim. Benim en büyük problemim şimdiye kadar olan filmlerde hiç kimsenin 50ler’de  boğulan çocuğun nasıl birden gölden fırlayıp çıktığı, çıktığında ise nasıl hala bir çocuk olduğu, yalnızca birkaç hafta içinde nasıl yetişkin bir insan vücuduna evrildiği ve hatta birkaç ay sonra nasıl olup da dev boyutunda bir güreşçiye dönüştüğünün anlatılmamış olmasıydı. Yani bunun bir açıklaması olmalıydı. Bu nedenle ben de bir açıklama arayışına girdim. Evil Dead’deki “Ölülerin Kitabı” da bu şekilde girdi filme. Fikir şöyleydi: Jason’ın annesi Pamela geçmişte karanlıkla bir anlaşma yapmıştır. Böylece sevgili oğlu ona geri döner, ama yaşayan bir ölü olarak. Zombie gibi değil, çok daha kötü bir varlık olarak, ve bu onu Cehennem’in Suikastçisi yapar. Vücudun sıçramasının da sebebi bu.
Fanların ya da eleştirmenlerin reaksiyonundan gördüğüm kadarıyla ben böyle yorumluyorum olanları. Eğer profesyonel güreşçi olan hokey maskeli bir adamın olduğu bir film görmek istiyorsan Jason Goes to Hell’den önce 6 tane film var senin için: 2 tanesi Jason’lı, 1 tanesi Jason kılığına bürünmüş bir ambulans şoförlü, 3 tane de zombi Jason’lı. Bunların arasındaki tek gerçek bağ hepsinin hokey maskesi takıyor oluşundan ibaret. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda benim filmim de Jason karakterini içeriyor. Yalnızca farklı bir maske takıyor ki bu durum da filmi daha zengin bir yola sokuyor. Gerçekten herkesin istediği sadece maske mi? Filmin fanlarının gerçekten tek görmek istediği bir grup karakter yığınını alt eden Jason mı? Hiç merak etmiyorlar mı bu Jason aslında kimdir, nedir? Jason filmlerin hep hayranı oldum ve bir fan olarak daha fazlasını istedim. Bu nedenle de hayranlara daha fazlasını verecek bir kurgu yarattım. Onlara açıklamalar ve yanında yeni zorluklar, sorular getirecek bir şekilde muamele edilmesini istedim, daha zengin karakter arka plan hikayeleriyle mesela. Jason’ın marifetlerinin gerçek açıklaması ve kötülüğün çekirdeğiyle ya da. İzleyicilere şimdiye kadar beklediğim, merak ettiğim her şeyi vermek istedim. Her film sevgi ve nefretle karşılanacaktır ve bu normaldir. Aslında bir yandan da harikadır. Bu sanatın doğasında olan bir şey. Sanat her zaman eleştirilerle vardır. Eleştirmenlerimden istediğim tek şey filme bir kez daha bakmaları, bu kez her sahnede hokey maskesi görmemenin vermiş olduğu öfkenin dağılmış haliyle. Sadece bizim yaptığımız gibi filme odaklanarak. Hatırladığınızdan daha iyi yaşlanmış mı yaşlanmamış mı bir görün. Ve hala beğenmiyorsanız, sorun değil.


Korcan E. - Jason Goes To Hell: The Final Friday’in başlangıcı ile önceki filmin finali arasındaki kopukluğun sebebi nedir?

Adam M.– Sean, Jason Takes Manhattan’dan nefret etti. Ciddi anlamda tiksindi. Aslında, film üzerinde çalışanlardan hiçbirimiz öyle büyük bir hayranı değildik. Jason hiçbir zaman Manhattan’ı ele geçiremedi. Botla Vancouver’a gitti ve Times Meydanı’nda 2 dakika geçirdi. O filmde bazı öldürme sahneleri harikaydı ve birkaç karakter başarılıydı. Ama bütüncül bakarsak serinin en iyilerinden değildi. Bana o filmi boşvermem söylenildi. Varolduğunu bile unutturacak şekilde hem de. Gerçek bu ve ben de henüz 21 yaşındaydım, söylenileni yaptım.

Korcan E.- Jason Goes To Hell: The Final Friday filmindeki ölüm sahneleri diğer filmlere göre fazlasıyla kanlı. Bu sahneleri çekmek titizlik gerektiren bir makyaj istiyor. Bu çekimler sırasında cast ekibi ile yaşadığınız ilginç veya komik olaylar var mı?

Adam M.– Filmlerdeki kariyerim FX’de başladı. New York’da birkaç makyaj sanatçısının altında çalıştım. Goodfellas ve Bonfire of the Vanities gibi filmlerde imzası bulunan Manhattan bağlantılı R/Greenberg firmasında Robert Greenberg altında eğitim aldım. Bu nedenle Jason Goes to Hell’de en sevdiğim şeylerden biri aynı zamanda en iyi arkadaşlarımdan biri olan KNB’nin ve Creature Corps’ın efsanevi ünlüsü Bob Kurtzman ile ölüm sahnelerini tasarlamaktı. Bob ve ben görüntüler üzerinde yorgunluk nedir bilmeden saatlerce çalıştık. Sonrasında da KNB’nin harika ekibi işe başladı ve en akılalmaz ölüm sahnelerini gerçekleştirdi. Serinin en iyilerini diyorum, evet! Basit bir kesme-biçme olmayacaktı, hayır efendim. Bu ölüm sahneleri çılgınca! Tanrı aşkına, adamın biri eriyor filmde! ERİYOR! Bir noktada KNB’deki çocuklar FX’i giydirmeye yardım etmeye bayıldığımı fark ettiler ve KNB’nin B’si Howard Berger bana sette giyebileceğim bol gözlü bir kemerli kılıf yaptı. Bir gözde yapay kan diğer gözde vücut parçaları vs. vardı. Çeşitli sıvıları kaçık ve sapık bir mahkûm gibi etrafa fışkırtabileceğim 2 tane kepçem vardı. Harikaydı! Jason’ı cehenneme çektiğimiz sahnede bir sürü büyük kilden yapılmış kollar vardı. Bir noktada bu kollar muhteşem John D. Lemay tarafından canlandırılınan filmin kahramanı Steven’ı yakalamaya ve aynı zamanda cehenneme çekmeye başladı. Yani yüzeyde kelimenin tam anlamıyla bütün ellere ihtiyacımız vardı. Bu yüzden Greg Nicotero ile kolların nasıl oynatılması gerektiğini göstermek için platformun altına geçtik. Tek problem ise tuttuğumuz şeyin ne olduğunu görmememizdi. Filmin bir yerinde görebileceğiniz gibi kilden kollardan biri John’un poposunu diğeri de kasıklarını tuttu. Poposundaki el Greg’in, kasıklarındaki el ise benim. Ah, film yapımı...

Korcan E.- Neden yönetmenliğe korku filmleri ile devam etmediniz?

Adam M.– Bana birçok korku filmi geldi. Ama hepsi devam filmiydi ve her yaptığım filmin bir parça numarası olmasını istemedim. Hepsini geri çevirdim bu yüzden. Ayrıca Jason Goes to Hell’i bitirmemin hemen ardından New Deal ile 3 bölümlü bir iş teklifi de aldım. Ted Turner stüdyoyu satın almasıyla ve korku türünden çok epik filmlere ağırlık vermek istemesiyle iptal oldu bu iş de. İşe de yaradı. Sonunda Paramount, Fox, RKO ve Lionsgate’in içinde bulunduğu farklı stüdyolara birçok ürün satma imkânım oldu. Ama ben yönetmen olarak beni heyecanlandıran hikâyeler anlatmak istiyordum. Bu nedenle bir romantik komedi ve bir modern western filmi yaptım ve yaratıcılık olarak beni mutlu eden filmler üretmeye devam ettim. Film yapımcılığındaki olay da bu. Yıllarca raflarda kalabilecek bir şey üretiyorsunuz. Belki de uzun yıllarca. Benim parlak partnerim Debra Sullivan(aynı zamanda bir erkeğin evlenebileceği en harika eş oluyor kendisi) ile yazdığım senaryo Momentum geçen sene çekildi. Filmi 22 yıl önce yazmıştık! Korku türüne dönüşümü önümüzdeki sene oldukça büyük bir şekilde yapıyorum, ama sanırım bu konuya röportajın ilerleyen zamanlarında değineceğim.

Korcan E.- Sizce Jason’nin yıllardır çok sevilen bir korku karakteri olmasındaki etken nedir?

Adam M.– Bence Jason’ın bu kadar sevilmesi direkt stili ve yapısı. O öldürür. Bu kadar. Bunun dışında pek bir şey yapmaz. Jaws’daki köpek balığı gibidir o. Onun bahçesine girersen ölürsün. Ayrıca inanılmaz bir şiddete maruz kalmış ve intikam arayan bir çocuk o.  Burada diğer çocukların küçümsemeyle ve rehberlerinin korumayla muamele ettiği sevimli, engelli bir çocuk var. Bu çocuk ölüyor ve annesi öcünü almak için ortaya çıkıyor. Sonra o da bu kahrolası rehberlerden biri tarafından öldürülüyor. Böylece Jason intikam şeytanına dönüşüyor. Gayet basit! Sonra bu canavarı şehre inip kötü davranışlı ergenleri ve boş konuşan yetişkinlerin üstünde izliyoruz. O bütün ergenlerin öfkesinin ete kemiğe bürünmüş hali. Sanırım bu nedenle onu bu kadar çok seviyoruz.

Korcan E.- Yıllar sonra Texas Chainsaw 3D (2013) filminin senaryosunu yazdınız. Yeniden korku filmlerine dönmeyi düşünüyor musunuz? Yeni projeleriniz var mı?

Adam M.– Bu soruya geri döneceğimizi biliyordum! Öncelikle Texas Chainsaw birkaç sebepten dolayı harikaydı: Birincisi, Lionsgate’de çok sevdiğimiz harika insanlarla çalışma fırsatımız oldu. Konu tür filmleri olunca Lionsgate altın standartlara sahip. Gerçekten inanılmaz. Chainsaw’ın ikinci yaptığı ise bizi partnerim Debra ve benim yazdığımız ve yapımcılığını yaptığımız içerikte daha fazla kontrole sahip olma kararına itmesi. Çünkü Chainsaw’ı gördüğümüzde yönetmen ve onun bir arkadaşı yazdığımız birkaç şeyi orijinal bütçenin yarısından daha azıyla çekebilmek için değiştirmişti. Böylece de filmin anlamını yitirmesine sebep olacak bir sürü –hatta en iyi- parçaları atmış oluyorlardı. Üstünde oynanmış bir senaryo yüzünden kötü eleştiri almak pek umrumda olmaz. Bu nedenle Debra ve ben en iyi arkadaşlarımızlarından biri olan Bryan Sexton ile birlikte yeni bir şirket kurduk.  Birlikte Skeleton Crew’ı şekillendirdik.
Skeleton Crew; Deb, Bryan ve ben Val Kilmer ile yıllar önce “Conspiracy” adında bir film yaparken tanıştığımızda kuruldu. Bu filmi çekiyorduk ve filmde çalışan insanlar olarak hayatımızdan nefret ediyorduk. Sonra dedim ki “Niye gerçekte başarılı olmanın tek yolu olan kendi işimizi yapmak varken, içerikte söz sahibi olmadığımız işlerin peşinden koşuyoruz?” Bryan ve Debra da kabul etti bu durumu ve kendi firmamızı kurduk. Diğer bir sebep ise “Bizim endüstirinin Roger Corman’ı nerede?” sorusuydu. Bir filme milyon dolarlar yatırmadan yeni yeteneklerin önünü açacak insanlar kimlerdi? Eğer bir korku filmi çok fazla bilgisayar destekli imajlar içeriyorsa bu korku filmi yapmayı unutmuş birileri demektir. Evil Dead’i milyon dolarlık efektler kullanmadan, işini yapmak için can atan genç makyaj sanatçılarıyla da çekebilirsin. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki bazı yazarlar bir sürü filmin senaryosunu yazmışlar ama kendi yönettikleri bir tane bile filmleri yok. Bu nedenle Skeleton Crew ile yola koyulduk. 3 ana bölümümüz vardı: TV, şu an gerçekleşen 2 tane TV programımız var ama hala görüşmeler devam ettiği için hangileri olduğunu söyleyemiyorum. Daha büyük bütçeli bölümlerimiz de var. Birkaç görselimiz var bu konuda, biri de Lionsgate ile, çok heyecan verici hatta. Ocak gibi çekimlerine başlanılacak. Bir de çok küçük bütçeli bir bölümümüz var ki o da insanlara hayalindeki işi yapmak için fırsat oluşturacak, kariyerlerini başlatacak minik bir filmi çekmeleri için yardımcı olacak.
20 yılı aşkın süredir çektiğim filmlerin yanı sıra oyunculuk, senaryo yazımı ve yönetmenlik üzerine eğitim veriyorum. Her hafta çalıştığım 60’dan fazla öğrencim var. Bazıları Los Angeles’ın en iyi aktörleri. İnanılmaz derecede başarılılar. Birçoğunu görür görmez tanırsınız. Çoğu genelde ufak TV konuk oyuncusu, ya da filmlerde ufak rollerde çalışıyor. Başarılarının hakettiği asıl büyük rollerde göremiyoruz onları. Bu nedenle küçük bütçeli bir filme bir yönetmen getirdiğimiz zaman şöyle diyorum: “65 tane oyuncu senin emrinde. Bir bak bakalım, oyuncu ekibimiz bu.” Christopher Guest’in yapmadığı bir şey değil bu. 14-75 yaş arası değişen bu şahane insan grubu var elimde. Çoklu etnik ve kültürel altyapıya sahip bu harika grup neredeyse her şeyi yapabiliyor. Bu noktada yapılması gereken onlara hayatlarının rolü olabilecek fırsatı vermek. Gerçekten bu insanlara fırsat vermekle alakalı. Skeleton Crew şu anda korku-gerilim filmlerine odaklanmış durumda fakat alanımızı genişletiyoruz. Bir aşk hikayesi, bir bilimkurgu-komedi ve hatta bir müzikal filmimiz var önümüzde. Ülke genelinde farklı işlerimiz var, hatta bir projemiz yarı İspanyolca yarı İngilizce olacak.
Ve bunu kanıtlamak için başlangıç olarak neredeyse yok denecek kadar az zaman ve bütçeyle 2 film çekiyorum. Biri oldukça hardcore bir gerilim. Dread adındaki bu filmi yılın ilerleyen zamanlarında çekiyor olacağım. Ama öncelik Secret Santa adında Ocak’ta çektiğim yeni korku filmimiz. Secret Santa, Skeleton Crew’in ilk filmi. Karımla yazdık, ben de yönettim. Prodüksiyon kısmıyla da mükemmel yapım ortağımız Bryax Sexton ilgilendi. Bu benim dönüş korku filmim olacak. Ve Jason Goes to Hell’deki gibi tamamıyla “gore” bir film yaparken komedi unsurlarına da yer verecek. Yani gerçekten çok “gore” ve kafayı yemiş bir filmden bahsediyorum. Noel’de birbirinden nefret edenler insanlar bir yemekte bir araya geldiğindeki gibi, pis pis sırıtan ve tatilin hatırına birbirine katlanan insanlardan oluşmuş gibi. Bu gecenin farklı olması dışında tabii… Bu gece herkes bilinmeyen bir sebepten ötürü birbiri hakkında ne düşündüklerini söylemeye karar verir. Bunca yıldır gizlenen gerçekler birden masaya dökülür. İstediklerini söylemeye başladıktan sonra istediğini yapmanın da önü açılır. Mesela ırkçı sözlerinden dolayı amcanı öldürmek mi istiyorsun? Durma, devam et, öldür! Kardeşine sözlerini yedirmek mi istiyorsun? Ya da kendi dilini yedirmek? Çok basit, yaptır. Kendileri aynı seçimi yapmışken senin hayatınla ilgili seçimlerini yapmanı engelleyen anne-babanı parçalara mı ayırmak istiyorsun? Sadece onlara denemek ve seni durdurmaları için izin ver. Secret Santa sosyal hayat için ardına saklandığımız davranışlarımızda ve gerçekte içimizde barındırdığımız hislerde gizli: korkunç, gözünü kan bürümüş ve çarpık… Kısacası August:Osage Country.2’nin dişli hali. Hiç daha önce yaptığım bir film için bu kadar heyecanlanmadım. Ayrıca filmde benimle çalışan harika ve başarılı arkadaşlarım oldu. Bob Kurtzman ve Creature Corps Ohio’dan kalktı geldi ve sadece film yapma aşkıyla bu filmde bizimle beraber çalıştı. Yalnızca filmdeki bütün efektleri yapmakla kalmadı, ayrıca ikinci kamerayla çekim yaptı ve baş yapımcım oldu. FX’de çalışan mükemmel film yapımcısı ve aynı zamanda arkadaşım olan Jason Honeycutt filmi çekti. Soundtrack albümümüzü de son 25 yıldır dostum olan, günümüzde de Guardians of Galaxy 2 ve Fast and Furious 8 gibi filmlere büyük ölçekli destekleri olan ama aslında öfkeli bir müzik dâhisi Timothy Ellers yaptı. Bu albüm Skeleton Crew Records etiketiyle çift albüm olarak yayımlanacak.
Söylediğim gibi, bu firma insanların asıl yapmak için doğduğu işleri gerekli yaratıcılık ve desteğin olduğu bir ortamda yapmaları için bir şans. Bir film yapımcısı olarak bu, her zaman yapmak istediğim bir şeydi. Diğer sanatçılara hayallerini yaşamak için bir şans vermek yani.

Korcan E.-  En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

Adam M.– Özel bir sıralama olmadan: The Exorcist, Rosemary’s Baby, Inside, The Thing, Jaws, Evil Dead (orijinal), The Ring, Suspiria, Videodrome, You’re Next, An American Werewolf in London, Halloween, Friday the 13th Part 6, Demons, A Nightmare on Elm Street (Orijinal), Poltergeist (Orijinal), High Tension, The Black Cat (Orijinal), Carrie (Orijinal), The Brood, The Tenant.  Ve şu anda aklıma gelmeyen yaklaşık 100 film daha. Korku türüne bayılıyorum. Hem de hepsine!

Bu Yazım SFX dergisinin Şubat 2017 sayısında yayınlanmıştır. 





3 Şubat 2017

ALEX ESSOE ile Röportaj


Kevin Kolsch ve Dennis Widmyer ikilisinin elinden çıkan Starry Eyes, hayalleri için herşeyi göze alacak kadar hırslı bir garson kızın başına gelen rahatsız edici bir hikayeyi anlatıyor. Hollywood starları gibi şöhret peşinde koşmak, ünlü olmak kim istemez ki? Ama tüm bunların peşinde koşarken de, attığınız her adımın farkında olmalı ve frenleyemediğiniz o acımasız hırsınızın da başınıza iş açmamasına dikkat etmeniz gerekiyor. Kimler sizi yönlendiriyor, ne için görüşmeye çağrılıyorsunuz ve etrafınızda dikkatinizi çeken yanlış olaylar dönüyor mu? Filmin baş kahramanı olan huzursuz ruh hali ve oldukça hırslı bir yapıya sahip Sarah’ın dikkat etmediği noktalar da işte tam bunlar.

Sarah’ın tehlike arz eden hırsından daha güçlü ve ilginç bir yönü daha var. Kendisine olan güveni yok olmaya başladığında ve korkuları ile yalnız kaldığında, odasındaki Hollywood starlarının posterleri adeta alay edermişcesine üstüne üstüne geliyor. Bu durum karşısında Sarah’ın sinir krizleri geçirmesi, saçlarını yolması ve kendisine engel olmaya çalışması ise farklı zamanlarda ürkütücü bir ruh haline büründüğünün göstergesi. Günün birinde Sarah’a oldukça eski ve güçlü bir şirket olan Astreus’un Gümüş Çığlık adındaki bir gerilim filmi için deneme çekimi teklifi geliyor. Şöhret olmayı dört gözle bekleyen Sarah’ınartık  tek yapması gereken tüm hünerlerini ortaya koymak ve seçici ekibin karşısına çıkmak. Karanlık ve ürkütücü bir ortamda gerçekleşen deneme çekimi sırasında, farklı istekleri olan bu seçici ekibin sergilediği sevimsiz haller aslında Sarah’ın pek de hoşuna gitmiyor. Ama hayalleri için ne istenirse yapmaya hazır. Ortaya koyduğu  değişik ve üstün performansı dikkatleri çekiyor ve başrol için seçiliyor. Sarah bu seçme sonrasında aslında şeytani bir şirkete ruhunu teslim etmiş olduğunun farkında değil.

Filmin bundan sonraki kısımlarında ünlü olmak için sadece ruhunu şeytana teslim etmek değil aynı zamanda oyuncunun yataktan da geçmesi gibi klişeleşmiş bir detaya da rastlıyoruz. Bu da Hollywood filmlerine gönderilen bir eleştiri ya da mesaj niteliğinde sayılabilir. Uzun zaman boyunca beklediği bu zaferin ardından Sarah, kendisinden yapılması istenilen her türlü şeyi istemeden de olsa yerine getiriyor. Filmde çok açık şekilde anlatılmasa da, Astreus’ın şeytani bir şirket ve başındaki patronun da bir şeytan gibi tasvir edildiği çok net. Starry Eyes’ın en can alıcı özelliği ise, sıradan bir hikaye gibi giderken  finale yaklaştıkça yükselen bir ivmeyle sarsıcı ve rahatsız edici bir gerilime dönüşmesi. Sarah’ın Astreus tarafından seçilmesinden sonra başına gelen tüm olaylar ve değişim süreci tamamen kendi içindeki şeytani varlıkla savaştığının da bir kanıtı. Bu savaşı verirken Sarah’ın vücudunun gün geçtikçe deforme olmaya başlaması kısa bir süre sonra kendisini tanınmaz bir hale getiriyor. Ardından anlamsızca cinayetler işlenmeye başlıyor, ortalık kan gölüne dönüyor ve Sarah gizemli bir tarikat eşliğinde şeytanla verdiği savaş sonrası adeta yeniden doğuyor. Buradaki yeniden doğuş sahnesi titizlikle hazırlanmış makyajın ön planda olduğu görsel açıdan çok başarılı bir sahne.

Filmin en önemli ve seyredilmesi gereken kısmı Tahran doğumlu Sarah rolünü oynayan Alex Essoe’nin mükemmel performansının geçtiği sahneler. Body Horror dediğimiz vücudun deforme olarak değişim sürecini ele alan bu korku alt-türünün en önemli özelliği kesinlikle oyuncuların iyi seçilmesi. Makyajların yerinde ve itinalı olmasının dışında, değişim süresinde geçen gerilim dolu anları seyirciye en iyi yaşatacak olan kesinlikle oyuncudur. Alex Essoe, filmdeki başarılı oyunculuğu sayesinde pek çok eleştirmen tarafından tam not aldı ve Horrorant Film Festivali tarafından En İyi Kadın Oyuncu seçildi. Ayrıca film de, bazı festivallerden ödülle döndü.

Bu arada Starry Eyes’ı beğenenlerin ve bu tip filmlere ilgi duyanların, yine bir Body Horror türü olan Contracted I ve II’yi seyretmelerini tavsiye ederim. Sıradışı yönetmen David Cronenberg’in filmlerindeki enteresan ve kendine özgü dönüşüm süreçlerini anlattığı hikayelere yakın duran Starry Eyes, korku filminden daha çok gizem/gerilim türüne kayan bir yapım. Hollywood sinema sektörüne güzel eleştirilerde bulunan film, sonlara doğru yaşattığı rahatsız edici gerilim ile de, seyirciyi rahatça ele geçiriyor.

Korku/gerilim filmlerine olan düşkünlüğümü, farklı site ve dergilerde yazdığım inceleme, eleştiri ve dosya türündeki yazılarla pekiştirirken, uzun zamandır da yerli/yabancı yönetmen/oyuncularla yaptığım röportajlara da yer vermekteyim. Bu defa Starry Eyes’ın parlayan yıldızı Alex Essoe ile bir röportaj yaptım. Kendisi beni kırmadı ve GodFather dergisinde yayınlanmak üzere sorduğum soruları içtenlikle cevapladı. Alex Essoe’ye hem dergi, hem de kendi adıma çok teşekkür ediyorum.  


KE- Marcus Dunstan’ın gerilim filmleri gerçekten çok başarılı. The Neigbor’da birlikte çalıştınız. Marcus Dunstan ile beraber aynı sette çalışmak nasıl bir duygu?
                                                          
AE- Marcus’la birbirimize çok çabuk ısındık. İlk görüşmemiz kısa sürede filmler hakkında ayrıntılı bir söyleşiye evrildi. Böylece sete geçtiğimizde oldukça uyumlu bir ikili oluşturduk. Belki de karşılaştığım insanlar arasında en kolay çalışılabilecek olan kişi odur.

KE- Korku/Gerilim filmlerinde oynamak sizi nasıl hissettiriyor?

AE- Harika hissettiriyor, favori filmlerimden bazıları korku-gerilim türünde. Yine de bence The Neighbor korku-gerilimden çok aksiyon-gizem türünde.

KE- Starry Eyes, özenli makyaj isteyen bir film. Vücudun deforme olma sahneleri gerçekten ürkütücü ve makyajlar çok başarılı. Bu sahneleri çekerken hiç zorluk yaşadınız mı?

AE- O kontak lensler takılıyken görmek en büyük ve belki de tek zorluktu. Bazı zamanlar makyaj süresi 5-7 saate kadar çıkabiliyordu ama benim için pek de sorun değildi.

KE- Bugüne kadar rol aldığınız filmlerin içinde en çok beğenilen karakter hangisiydi? Bu karakter ile ilgili İzleyenlerin tepkileri nasıl oldu?

AE- Kesinlikle Starry Eyes’daki Sarah karakteri. Karakter çok köklü değişiklikler geçiriyor, bir oyuncunun engellerle imtihanı gibi. Bence seyirci bu filme oldukça güçlü bir reaksiyon gösterdi.

KE- Rol tekliflerinde karşınıza çıkan senaryolarda en çok neye dikkat edersiniz?

AE- Benim için önemli olan “Hikâye iyi mi, canlandıracağım karakter daha önce içinde bulunmadığım bir yere götürecek mi beni ve yönetmenin yaratıcılığına güvenebilirim gibi hissediyor muyum?”un cevapları.

KE- Starry Eyes filmi ile Horrorant film festivalinde En iyi Kadın Oyuncu Ödülünü kazandınız. Bu başarınızın sırrı nedir?

AE- Teşekkürler. Bence başarının en önemli sırrı işinize bütünüyle bağlı olmak ve canınız çıkana kadar çalışmak, başka türlü başarıya ulaşmanız mümkün değil.

KE- Starry Eyes gibi bir korku filminde oynamak sizi tedirgin etmedi mi? Bu rolün altından kalkamayacağınızı düşündüğünüz oldu mu?

AE- Filme başlamadan hemen önce biraz da olsa tedirgin hissettim tabi ki. Bir tür filminde ilk kez başrolü üstleniyordum. Senaryo ve karaktere resmen âşıktım. Bu yüzden kendi kendime büyük bir stres kaynağıydım. Yine de çekimler başladığı anda deneyimlemenin içinde kaybolmak çok kolaydı. Tabi bu hep birlikte çalıştığımız yönetmenlerin, yapımcının ve ekibin birlikte çalışması harika kişiler olmasından kaynaklanıyordu.

KE- Bundan sonraki projelerinizde sizi yeniden korku filmlerinde görecek miyiz? Yeni projelerinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

AE- Daha yeni Fashionista adında harika bir festivalde Simon Rumley(favori yönetmenlerimden biri)’in yönetmenliğini yaptığı diğer filmimin premieri gerçekleşti.  Gelecek sene vizyona girecek olan Revelers ve Red Island isminde iki filmim daha var ve ikisi için de çok heyecanlıyım. 
KE- Bugüne kadar izlediğiniz filmlerin arasında sizi en çok etkileyen 2 filmi, nedenleriyle birlikte yazabilir misiniz?
AE- Bu fazlasıyla zor bir soru, haha! Bir çok isim geliyor aklıma ama sanırım herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm iki filmin birincisi Toshiya Fujita’dan Lady Snowblood ve Rainer Werner Fassbinder’den The Marriage of Maria Braun. Dünya sinemasında devasa etkisi olan harika iki film ve benim için de tüm zamanların favorileri.

Bu Yazım GodFather dergisi Aralık '16-Ocak 2017 sayısında yayınlanmıştır. 


26 Eylül 2016

LEVAN BAKHIA ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yaptığım röportajlar bu aralar yabancı yönetmen ve oyuncularla devam ediyor. Bu defa 247F ve Landmine Goes Click  adında iki gerilim filmi çekmiş olan Gürcü yönetmen Levan Bakhia ile güzel bir sohbetimiz oldu. Tür filmlerine pek alışık olmayan Gürcistan’dan İngilizce olarak çekilmiş yapımların çıkması ve festivallerde ilgi ile karşılanması gayet güzel bir durum. Bu durumdan oldukça memnun olan yönetmenin psikolojik /gerilim türündeki, rahatsız edici bir yapıya sahip olan son filmi Landmine Goes Click hakkında konuştuk.

Kendisi beni kırmadı ve sorularımı kısa sürede cevapladı. Levan Bakhia’a yeni projelerinde başarılar diliyoruz.

KE- Landmine Goes Click hikayesi nasıl ortaya çıktı? İlham aldığınız filmler oldu mu?

LB- Basit, bu fikir bir çok kez beyin fırtınası yapılmış yüksek konsept fikirlerinden biriydi. Ayrıca benim için önemi olan bir görev ve iş modeli çerçevesinde düşünüldüğünde yapımcılar için -yapımcı olarak ben dâhil- iyiydi. Dahası belirli sınırlandırmalar içinde kendin için önemli olan bir şey yapmaya çalışmak da enteresan bir meydan okuma. Hikayeyi yazma süreci böyle bir şeydi. Bu hikayeyi yazmaya öncesinde 247F’de birlikte çalıştığımız yazar Llyod S. Wagner ile başladık fakat proje bu şekilde yürümedi. 2  yıl sonra Adrian Colussi ve ben başka bir metin üzerinde çalışıyorduk ve onun durumdan yararlanma fikri bir şekilde bize bir veri oluşturdu. Böylece hikayeyi yeniden keşfettik ve artık biliyordum ki bunun benim için önemi büyüktü, çünkü intikam türü ve bu türün psikolojisi konusunda çok meraklıydım. Bilirsin, formül basit, sana bir kurban ve bu kurbanın sonrasında yaptığı korkunç şeyleri gösterirler. İçten içe buna maruz kalan adamların bunu hak ettiğini hisseder ve şiddete katılırsın. O kadar kızarsın ki kurbana yaptıkları için, onlara yapılan işkenceyi onaylar ve hatta bundan zevk alırsın. Bence bu iyi bir ders değil. Bu nedenle bence Adrian çok iyi bir metin yazdı ve Tiflis’te bunun üzerine çalıştık. Adrian aslında Kanada’lı ama bu iş için yazım süreci ve çekimler sırasında bütün bir yılı Gürcistan’da geçirdi. Ayrıca şunu da eklemek istiyorum, Lloyd ile yazdığımız orijinal hikayenin bazı karakter isimleri dışında final versiyonla hiçbir alakası yok. Yine de filmde yazar olarak gösterildi, çünkü eğer onun harika ilk taslağı olmasaydı, hikayenin son hali de olmazdı.

KE- Neden Daniel ile ilgili bir intikam hikayesi yazmadınız? (Landmine Goes Click’in finali için).  Aslında herşey onun yüzünden başladı.

LB- Daniel’e hiçbir zaman geri dönmedim, ikisinin arasında neler oldu kim bilir. Bence intikam yanlış, ne olursa olsun,  ve Daniel şu an bunu biliyor. Ne o, ne de Chris işlerin böyle olmasını, böyle şeyler yapmayı istememişlerdi.

KE- Festivallerde Gürcistan korku filmlerine nasıl tepkiler geliyor?

LB- Bence izleyici bu konuda meraklı. Çünkü çoğunun Gürcistan’dan haberi yok ve birden ortaya tuhaf, Gürcistanlı bir yönetmenden İngilizce çekilmiş bir film çıkıyor. Gürcistan tür filmleriyle bilinmiyor.

KE- Oyuncu seçimlerinde en çok nelere dikkat edersiniz?

LB- Oyuncular her zaman öyküyü yaratmanın en önemli görünüşüdür. Hatta neredeyse bu kadar öneme sahip tek şeydir bile diyebilirim. Oyuncu seçiminde çok özel bir formülüm ya da yaklaşımım yok, çünkü benim için o kadar önemli ki sonunda bu sürecin kendisi bir metot halini alıyor.

KE- 247F ve Landmine Goes Click, aslında korku filmi değiller fakat fazla rahatsız edici ve tansiyon yükselten filmler. Bu tarz hikayelere devam edecek misiniz?

LB- AI (Yapaya Zeka), her şeyin zekası, bilinçlilik, duyarlılık, farkındalık, gerçek ve ZAMAN şu sıralar beni ilgilendiren şeyler. Bakalım bunlardan nasıl bir film çıkar.

KE- Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

LB- Tecavüz sahnesi. Bunu çekmek korkunçtu. Bu olay gerçekten orada yaşanıyordu ve kamera gerçekte nasıl hissettirdiğini tam anlamıyla gösteremez. Ve bu gerçekten korkunçtu. Keşke böyle bir şey kimsenin başına gelmese. Keşke kimse başkasına böyle şeyler yapmasa. Film icabı olsa bile böyle bir şeye tanık olmak berbat bir deneyimdi. Spencer neler yaşadı tahmin bile edemiyorum. Bence bu Kote Tolordava için de çok zordu. Gerçek hayatta çok hoş bir adam, çok tatlı ve sevecendir. Canlandırdığı şeyin gerçek gibi olması için cesaret gerekiyordu. Sanırım ekip, oyuncular ve ben bu sahnenin gerçekleşmesi için birbirimize yeterince güveniyorduk ve sette bu güven ortamı sağlandığı için çok minnettarım.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir “Levan Bakhia” filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

LB- Bilmem. Gerçekten bilmiyorum. Ün peşinde koşmuyorum, ama yavaş yavaş anlıyorum ki film kendimi ifade etmem için bir araç ve dürüst olmak gerekirse ifade edilecek çok fazla şeyim var. Korku türü için belirli bir kalıp var mı? Hayır, bence alakası yok. Türün fanı değilim, umarım kimseyi düş kırıklığına uğratmam. Hatta 247F ya da Landmine’ı klasik görüşe göre bir korku filmi saymam. Yine de bu kalıp , “saunada kilitli kalmak” ya da “mayın tarlasında sıkışıp kalmak” benim stilim midir bilmiyorum, ama bu kurguyu seviyorum. Yine de zorunlu değil tabi ki.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

LB- Favori korku filmim yok ama bir deney yapabilirim. Çocukluğumdan başlayıp hafızamda neler kaldı bakabilirim. Bakalım. Hatırladığım kadarıyla genç ben Hayvan Mezarlığı’ndan çok korkmuştu. Sonra Omen var, birçok seride gerçekten korkutmuştu beni. Televizyondaydı. Halka hafızama kazınan havalı bir deneyimdi, sanırım izlediğimde ilk gençlikten daha büyük falandım. Sonra Shining’i izledim ama izleyiciden çok izlenilmesi gerekli bir klasik olduğu için izledim. Sanırım bu film beni bir şekilde mahvetti. The Others gerçekten çok başarılıydı ve beni korkuttu. Biliyorum 3’ten fazla oldu ama elimden geldiğince soruyu cevaplamaya çalıştım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Eylül 2016

DAN MYRICK ile Röportaj


Yaklaşık bir sene önce başladığım yerli/yabancı yönetmen veya oyuncular ile yaptığım korku filmleri röportajlarım tüm hızıyla devam ediyor. The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmiyle found footage (el kamerası) akımını dünyaya tanıtan yönetmen Dan Myrick (Eduardo Sanchez ile birlikte yönettiler ) ile yaptığım söyleşide aklıma takılan ne varsa sordum.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Dan Myrick’e  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Eduardo Sanchez ile birlikte “found footage” akımının başlangıcı sayılan Blair Witch Project’in bir belgesel şeklinde çekilmesine nasıl karar verdiniz? Nereden çıktı el kamerası ile film çekme fikri?

DM- Ed ve ben 70’lerin “In Search Of” ve “Ancient Astronauts” gibi TV programlarından esinlendik. Bu programlar “sahte” belgesel formatında çekilmişti, ama bize göre oldukça ilgi çekicilerdi.

KE- Blair Witch Project’den sonra birbirine benzeyen fazlasıyla found footage tarzı filmler yapıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce bu kadar fazla film yapmak bu türün kalitesini düşüyor mu?

DM- Tarz bakımından sayıca çok fazla benzer film vardı, ama yalnızca bir kaçı iyi kotarılmıştı. “Paranormal Activity”  aynı format ve türdeki filmler arasında anca 10 yıl sonra yapılabilen ilk başarı hikâyesiydi.

KE- El kamerası ile çekilen filmleri izlerken gözleri çok yorduğu bir gerçek. Bu konuyla ilgili ne gibi tepkiler aldınız? Sizce bunun daha kolay ve rahat izlenebilir bir yöntemi var mı?

DM- Blair Witch gibi bir filmi büyük ekranda izlemek çok zor. Aslında sinema gösterimi için değil, ev videosu olarak çekilmişti. Yine de gösterimin ilk günlerinde sersemlemiş ve hastalanmış insan geri bildirimleri bizim işimize yaradı.

KE- 2008 yapımı The Objective’in konusu farklı ve politik bir bilim-kurgu gerilimi. Hikayesi nasıl ortaya çıktı? Ne gibi araştırmalar yaptınız bu konuda?

DM- The Vimāna (Vimanas) Hindu ve Sanskrit efsanelerinde anlatılan mitolojik uçan saray ya da savaş arabası anlamına geliyor. Bizim ülkemizde UFO fikrini ateşleyen derin mitoloji türünü temsil ediyor. Bu konuda duyduğum öykülerden ve dünyanın bu bölümünden büyülenmiştim ve modern zaman bilim kurgusu için harika bir öncül ve uygun ortam yaratabilecek, aynı zamanda Amerika’nın hakkında hiçbir şey bilmediği çatışmalara girme eğilimi hakkında sosyal bir eleştiri yapabilecek gibi hissettirdi.

KE- Book of Shadows: Blair Witch 2 filmine birlikte destek verdiniz fakat filmi siz yönetmediniz, Neden?

DM- Biz yalnızca karakterlerin bazılarının yaratılmasında görevlendirilmiştik. Dick Beebe ve Joe Berlinger asıl yazarlardı. Ed ve ben başka bir Blair filmi için çok erken olduğunu düşündük, fakat Artisan(o zamanki stüdyo), Blair başarısını kapitalize etmek için zorunlu hissetti ve yeni filmi aceleye getirdi.

KE- Filmografinizde 2008 yılından sonra hiç projeniz yok. Bıraktınız mı sinema sektörünü?

DM- Aslında 2014-2015’te çektiğimiz “Under the Bed” adındaki filmi yeni bitirdim. Film bir kadının evine taşınan takipçi bir sapık hakkında bir gerilim. Yılın ilerleyen zamanlarında vizyona girmesini umuyoruz.

KE- Çok yakında yeni bir Blair Witch (16 September 2016)  filmi geliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, ilk filmin yerini tutar mı sizce?

DM - Bence oldukça eğlenceli olacağa benziyor. Bütün yeni bir izleyici jenerasyonunun Blair mitolojisini deneyimlemesi fikrini seviyorum.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

DM- ‘The Exorcist’ William Friedkin and ‘The Shining’ Stanley Kubrick

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.



12 Ağustos 2016

HASAN GÖKALP ile RÖPORTAJ


Korku filmleriyle ilgili röportajlarımın bu seferki konuğu ilk uzun metrajlı filmi Lanetli Anahtar: Cizlerin Gazabı ile Türk korku sinemasına adım atan Hasan Gökalp. Kendisi ile Kadıköy’de bir cafede buluşup, kendi filminin yanı sıra korku sineması üzerine bol bol sohbet ettik.

Hasan Gökalp, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı, kendisine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ilk filmine bol gişeler diliyoruz.


KE-“Lanetli Anahtar: Cinlerin Gazabı” ilk uzun metrajlı film deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

HG-Ben 12 Yaşımda İstanbul’a geldim. Daha once Batman’da yaşadım ve Mardin’e sık, sık gider gelirdim. Biz küçükken anneannemiz sürekli cin vakalarıyla karşı karşıya gelirdi. Her ne kadar biz çocuk olduğumuz için bizden  gizlemeye çalışsalardıda bir saatten sonra artık kafa bu tür şeylere basmaya başlıyordu. Mardin’de de buna benzer çok hadiseler oldu. Bu sebeptendir ki ilk sinema filmi deneyimimde çok zor olan sektörlerin başı çeken korkuyla başladım.

KE- Filmin tanıtım afişlerinden birisinde yer alan “Daktylos Cinleri” nedir, biraz bilgi verir misiniz? Seyircileri nasıl bir film bekliyor?

HG-Filmin her konusunda yer alan Daktylos cinleri, İda dağında yaşayan “Madenleri en iyi işleyebilen becerikli cinlerdir” Bu cinleri arama motorundan sorguladığınızda haklarında birçok şey çıkıyor ortaya. Bizde bu cinlerle ilgili hadiselere değindik. Korku filmi severleri gerçekten de birçok filmden farklı bir film  bekliyor. Kendimize özgün standartların dışında bir film yaptık.

KE- Filminizin adı önceden Lanetli Anahtar iken, neden sonrasında ek olarak “Cinlerin Gazabı” eklendi? İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HG- Evet doğrusu insanların çoğu Lanetli Anahtar ismini duyunca Hollywood filmi sanmaya başlamışlar. Hatta birçok haber sitelerinde Hollywood tarzı bir film diye manşetlerde yer aldı. Bizde Türk İslam kültüründe hepimizin kabul ettiği cin vakalarına inandığımız için sonrada “Cinlerin Gazabı” olan bir projemi buna kurban ederek seyirciye bir Türk filmi olduğu izlenimleri vermeye başladık. Cinlerim bizim hayatımızdaki yer her zaman etki uyandırıyor. Türk korku filmlerinde cin olmadan olmaz.
.
KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HG-Sette çok ilginç olaylar yaşadık. Hatta bazı hareketler gördük ve biz bunu oyuncularımızdan gizlemek zorunda kaldık. Eğer ki biz oyuncularımızdan saklamasaydık emin olun birgün sonra hastaneden rapor alıp daha sete uğramazlardı. O sebepten gizlemeliydik. Çekim aşamasında oyuncular kadrajdan çıkarlarken sandalyenin biri kendi kendine şidetli bir şekilde hareket etti. O hareket kameraya da yakalandı hata o kısmı kesmedim işe yarasın diye. Gala gecesinde ben söylemeden birçok kişinin gözüne çarpmış ve gerçek olduğunu anlayınca cidden ürperdiler.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HG- Korku filmi çekerken efektlerden çok konuyu korumak gerekir. Çünkü efektler ve sesler bir saatten sonra seyirciyi sıkmaya başlıyor. Bizim film 115 dakika olmasına ragmen hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Film sürerken sürekli insanlar bir sonraki sahneyi merak etmeli. Yani merak hisi bittiği andan itibaren oyuncu sıkılmaya başlar. Bide mantık dışı hareketler olmaması gerekiyor. Yani anlayacağımız insanlar filmi izlerken nedenler aramamalı. Hassas davranmak gerekir, senaryo da çok önemli, bunu işlemek de çok önemli.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim bol cinli korku hikayelerine? Daha farklı “cin” harici yapımlara el atmanın zamanı geldi mi?

HG-Korku filmi seyircisinin çoğu yıllardır takiplerime dayanarak söylüyorum, sosyal medyada cinden başka bişi yok mu diye yakınıyorlar fakat cinden de vazgeçemiyorlar Çünkü bugün bir zombie filmi çekmeye çalışırsanız emin olun saçma şeyler deyip gülmeye başlarlar. Bu sebeptendir ki bizim inancımızda Kuran’daki ayetlere dayanarak cin inancımız korunduğu sürece bu  cin hikayeleri de korkuları da devam eder. Gece yattıklarında ışığı söndürmeden yatanlar bile var korkudan. Bu sebeptendir ki korku filmlerimizde cinler başı çekecek ve yerini korumaya devam edecek.

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca bahseder misiniz?

HG-Evet. İnşallah kısmet olursa “Cinlerin Şerri” İsimli bir korku filmi projem var bunu da çekmeyi planlıyorum. Şartlar ne olursa olsun, Allah ömür verir de nasip ederse bu filmi de çok farklı bir teknikle çekmeyi planlıyorum..

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

HG-İlk izlediğim korku filmlerinden bir tanesi daha çocukken Hayvan Mezarlığı diye bir film var bilirsiniz, Stephen King’in çektiği film. O filmi izlemiştim ve çok etkilenmiştim. Açık konuşmak gerekirse parmakla sayılabilecek birkaç film vardır. Biz Türk korku sineması yönetmenleri ve yapımcıları daha farklı şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye korku film dalında dünyaya kendini ispatlamalıdır. Allah bu sektörde samimiyetiyle dürüstlüğüyle emek harcayanların emeklerini boşa çıkarmasın. Sevgi ve saygılarımı iletiyorum takipçilerimiz ve tüm herkese. Çok Teşekkürler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


27 Temmuz 2016

PADRAIG REYNOLDS ile Röportaj


Korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konuğu benimde favori filmlerimden birisi olan Rites of Spring’iın yönetmeni Padraig Reynolds. Bir kaçırma olayından slasher türüne dönüşen Rites of Spring’in ardından 2016’da çektiği son filmi Worry Dolls (Şeytanın Oyuncakları) ile Padraig Reynolds, bu defa korkuyu seri katil ve oyuncaklarla birleştiriyor.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Padraig Reynolds’a teklifimi geri çevirmediği ve aynı gün içinde cevapları yolladığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?
   
PR- Küçükken babam beni korku filmlerine götürürdü ve bir şekilde onlara aşık oldum. Çok korktuğumu hatırlıyorum ama buna rağmen her saniyesinden de zevk alıyordum. Sonrasında büyüyüp Los Angeles'a taşındım ve film ve TV sektöründe çalışmaya başladım. Korku ve gerilim filmleri yazıp yönetmekten zevk aldığım türden filmlerdi.

KE- Son filminiz Worry Dolls’dan biraz bahseder misiniz? Seyircileri neler bekliyor?

PR- Worry Dolls(Şeytanın Oyuncakları) Canton, Vicksburg ve Natchez Missisipi'de 20 günde çekildi. Film bir seri katil avı sonrası, şehri tüketen, vahşi cinayetlere sebep olan ve bir dedektifi kızının hayatını kurtarmak için zamanla yarışan bir durumla karşı karşıya getiren antik bir lanet ile ilgili. Umarım izleyicileri gerilmiş ve hemen sonra olacakları görmek için heyecan duyacakları inişli çıkışlı bir ruh haline sokabilirim. 


KE- Worry Dolls’un senaryosunu okuduğunuzda, size “işte bu hikaye tam bana göre” dedirten şey neydi? Sizi etkileyen ne oldu?

PR- Hikayenin Voodoo esintileri içeren suç-dram türünde olmasına bayıldım. Voodoo türünde çok fazla film olmaması hoşuma gitti. Böylece taze ve farklı bir şey yapabilme şansı doğuyor çünkü. Ayrıca filmin yazın ortasında ve güneyin derinliklerinde olmasına da bayıldım. Hava yapış yapış, terleten ve cehennem sıcağı diyebileceğimiz cinstenti.  Bence filmin geçtiği mekanlar filme gerçekten otantik bir hava katıyor ve eşsiz bir görünüm veriyor.

KE-İki farklı türün karışımı olan Rites of Spring ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. İki ayrı türün karışımı Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı?

PR- Rites of Spring(2011) ortaya çıktı çünkü, ormanda ortada koşturan çocuklar yerine korku filmine dönüşen bir adam kaçırma filmi fikrinin enteresan olacağını düşündüm. Yine fidyecileri kontrolün kendilerinde olduğunu düşündükleri ama aslında olmadıkları bir yere koymak ilginç olacaktı. Rites of Spring'in esinlenildiği filmler ise Don Segal'in The Black Windmill(1974)'i ve 1981 yapımı bir yılan filmi olan Venom.

KE- Korku filmi çekmenin zorlukları nelerdir ? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

PR- Düşük bütçeli korku filmi çekmek her zaman zordur. Çünkü çok fazla zamanınız ya da özel efekt ve espriniz yoktur. Ayrıca bizim filmde oldukça fazla zaman ve ilgi gerektiren bir köpek ve çocuk vardı. Üretim sürecindeki favorim açılış sekansını çektiğim dönemdi. Görüntü yönetmenim Adam Sampson ve ben gerçekten enerjik bir şey ortaya çıkarmak için işe koyulduk. İzleyicinin adeta aniden gırtlağına yapışan, bütün oyuncuları eşsiz, hızlı ve kanlı bir  biçimde tanıtan bir aksiyon sekansı ile filmin açılışını yapmak istedik. Ayrıca bu sekansı ormanlık alanda terk edilmiş akıl hastanesinde gerçekleştirdik ve bu da fazlasıyla olağanüstüydü.


KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Padraig Reynolds filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

PR- Sanırım sürekli taze ve yeni şeyler yapmaya çalışacağım. Son iki filmim Rites of Spring ve Worry Dolls gerçekten de heyecan duyduğum aynı evrende geçiyor gibi gözüküyorlar. İkili hikaye anlatımı, çılgın şiddet ve eşsiz mekanlar temamı gerçekten sürdürmek istiyorum. Ayrıca bir yönetmen olarak kendimi geliştirmek istiyorum ve bence her yeni film aynı zamanda bir gelişim deneyimi olacak benim için.

KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

PR- Evet... Korku türünü seviyorum ve sonsuza kadar devam etmek istiyorum. Çekimlerine başlayacağım yeni filmimim adı Open 24 Hours(24 Saat Açık) olacak ve bu yıl Ekim ayında çekimlerine başlamayı planlıyoruz. Film tüm gece açık olan benzin istasyonunda iş bulan bir kız ve burada işlerin sarpa sarmasıyla alakalı olacak.

KE- Favori korku filmleriniz nelerdir? Sizi ilk korkutan film hangisiydi?


PR- Favori korku filmim 1974 yapımı olan Texas Chainsaw Massacre. Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmdir. Beni ilk korkutan film ise Friday the 13th(13. Gün)'di. Önceden dediğim gibi babam beni izlemeye götürmüştü. Kancaya takılmıştım. Ödümü patlatmıştı. Çok muhteşem, estetik bir güzellikle çekilmiş ve korkutucu bir film

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
www.populersinema.com/roportaj/rites-of-spring-ve-worry-dolls-filmlerinin-yonetmeni-padraig-reynolds-ile-roportaj-31107.htm