romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2016

THE HUNDRED-FOOT JOURNEY

    
           
Lasse Hallström çektiği filmlerinden de anlaşılacağı gibi oldukça dokunaklı ve içten filmler yapmayı başarmış bir yönetmendir. Chocolat, Hachiko, Safe Haven gibi filmlerle daha önce karşılaştığımız yönetmen bu sefer Fransız ve Hint mutfağıyla aşkın karıştırılmış halini ortaya koyuyor.

Hikaye Bombay’da yaşayan Hassan(Manish Dayal)’ın başından geçiyor. Küçük yaşta dedesi sayesinde harika yemekler yapmayı öğrenen Hassan, bu ilgisini kendi yeteneğiyle beraber pekiştirmeyi başaran bir genç. Bir gün dedesinin işlettiği restoranda çalışırken meydana gelen bir kaza sonucunda ailesi ile beraber Bombay’dan kalkıp Fransa’nın sakin bir kasabasına yerleşir. Fakat yolda tesadüf eseri karşılaşacağı Marguerite (Charlotte Le Bon) sayesinde Hassan’ın tüm hayatı değişecektir. Bu kısım filmin henüz giriş kısmı; esas olaylar bundan sonra başlıyor. Bir süre sonra yolda gördükleri kırık dökük eski bir mekanı elindeki son paraları ile satın alıp kısa sürede harika bir Hint restoranı haline getiren bu sevimli ve başarılı aile, aynı zamanda restoranın üst katında yaşamaya başlar. Ama ortalık bundan sonra alevlenir, çünkü yolun  tam karşısında (100 adımlık mesafede ki, filmin adı da buradan geliyor) kasabanın en prestijli Fransız mutfağına sahip restoranı “Le Saule Pleureur” bulunmaktadır. Restoran şefi olan Madame Mallory (Helen Mirren) kısa sürede yeni açılan bu restoranın başarısı üzerine oldukça telaşlanır.

The Hundred-Foot Journey (Aşk Tarifi)’de genç oyuncuların yanında yetişkinlerin yani Helen Mirren ve Om Puri’nin mükemmel oyunculuklarının filme olan katkıları çok fazla. Karakterlerin özenle seçilip tam yerine oturtulmuş olması da, yönetmenin Chocolat filmindeki Juliette Binoche ve Alfred Molina nın performanlarını andırıyor. Filmde çalan Fransızca /Hintçe parçalar ise, romantizm yüklü sahnelerdeki harika görüntülerle çok iyi birleştirilmiş. Görüntü yönetmeni Roger Pratt’ın çok iyi bir iş çıkardığı açıkça ortada.

Film yemek yapma sanatının azimle ve yetenekle nerelere gelebileceğini harika bir şekilde anlatılıyor. Ayrıca iki farklı kültüre sahip olan insanların birbirleriyle olan çekişmelerinin başarılı ve etkileyici diyaloglarla harmanlanması da, filme hoş bir tat katmış. Bu sahneleri izlerken adeta yeşilçamın en güzel filmlerinden birisi olan Neşeli Günler’deki turşucular gözümüzün önüne geliyor. Filmdeki yemeklerin özenle ve zevkle yapılmasını seyrettikten sonra kendinizi mutfakta kendinizden geçmiş hamarat bir şekilde bulacağınız kesin. Bu arada Michelin Yıldızı’nın bir restoran için ne kadar önemli bir yer teşkil ettiğini en ince detaylarına kadar filmde bulmak ve öğrenmek mümkün.

The Hundred-Foot Journey’ in konusu her ne kadar klişe olsa da, hikaye önünüze öyle güzel sunuluyor ki, izlerken bunları düşünecek fırsatınız dahi olmuyor. Sıcak, samimi ve duygusal bir film izlemek isteyenlere ilaç gibi gelecek olan Aşk Tarifi, filmdeki yemekler gibi sizde hoş bir tat bırakacak. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

22 Mart 2015

UPSIDE DOWN


Çoğu zaman uyurken kafamızda kurduğumuz uçuk bir evren gerçekleşmesi mümkün olmayan sıra dışı olaylar bize uyandığımızda keşke aynı yerde olsak da kaldığımız yerden devam etsek dedirtmiştir. Fantastik olan her türlü film ya da kitap beynimizde gerçekten iyi kurgulanırsa bizi farklı dünyalara paralel evrenlere taşır. Bu tarz yapımlar genelde zihninimizi karıştırıp kurcalar ve  normalden iki kat fazla düşünmemizi sağlar. Paralel evren konusunu kitaplardan sonra artık filmlerde ve dizilerde de sıkça rastlamak rastlamak mümkün. Özellikle 2000 den sonra bu tip filmler ardı ardına çekilmekte ve çok da iyi eleştiriler almakta.

Daha önce Christopher Nolan imzalı “Inception” da gördüğümüz yapışık şehirler mantığı Upside Down’da da yer almakta. Yönetmen Juan Diego Solanos fazla beynimizi yormadan zengin fakir hikayesini bilim kurgu ve romantizm ile harmanlayıp önümüze koyuyor. Film boyunca birbirlerine kavuşmaya çalışan iki sevgiliyi Kirsten Dunst ve Jim Sturgess oynuyor. Yukarı baktığınızda gökyüzü olarak gördüğünüz yerde farklı insanların yaşadığı ayrı  yerçekimine sahip bir dünya olduğunu düşünün. İşte filmin tüm kurgusu bu yapıya sahip. Yukarıda üst sınıfların yer aldığı aristokrat ve daha refah bir toplum yer alırken alt dünya dediğimiz yerde ise ezilmiş ikinci sınıf muamelesi gören bir toplum yer almakta. Üst sınıftakiler Transworld denilen iki dünyayı birbirine bağlayan ve köprü vazifesi gören bir şirket ile alt dünyadan petrol sağlıyor.

Yönetmen  film boyunca sömürgeci bir toplum ve sınıf farkları üzerine bir sistem eleştirisi yapmaktan da kaçınmıyor. İki dünya arasındaki temel kural bir dünyadan diğerine geçiş yasağı olması. Sefaletin kol gezdiği dünyada ailesini ufakken kaybetmiş olan ve teyzesi ile yaşayan Adam bir gün dağın tepesine çıktığında yaptığı kağıt uçak yerçekimine karşı süzülerek üst dünyada yaşayan Eden ın yanına düşer. İki dünyayı birbirine en fazla yakınlaştıran dağ sayesinde  Eden ve Adam daha küçük yaşlarında birbirlerine aşık olurlar. Hem ters yerçekimi  hem de tüm yasaklara rağmen bir halat sayesinde bir şekilde birbirleriyle görüşürler ve bunu devamlı hale getiriler. Fakat günün birinde bir devriye tarafından görülünce Eden aniden yüksekten karların içinde düşer o günden sonra bir daha bu ikili asla görüşemez. Adam yıllarca Eden dan haber almaz ve artık öldüğünü düşünür. Fakat bir gün televizyonda Eden’ı görünce muhteşem zekasını kullanarak üst dünyada ona ulaşmak için elinden geleni yapar.

Filmin ana hikayesi bu hatta buna giriş kısmı diyebiliriz. Bundan sonrasında ise Adam’ın yukarıdaki şirkete nasıl girdiği, nasıl Eden a kavuştuğu ,başına neler geldiği ve finalinde ne gibi sürprizler olduğu anlatılıyor. Filmde gerçekten nerdeyse yerçekimi ile dalga geçecek derecede başarılı sahneler var. Tabii ki mantık dışı olaylar olunca ve bazı hataların da olmaması imkansız. Fakat filmin geneline fantastik olaylar hakim olduğunda seyirciyi bu kısımların fazla yormuyor “Biz farklı dünyaların insanlarıyız” cümlesi üzerine kurulmuş film gerçekten bu klişe yargıyı bize çok harika bir uslupla anlatıyor. Engelleri aşıp sevgilisine kavuşmak için Adam’ın yaptığı fedakarlıklar sırasında zekasının sınırlarını zorladığı zekice planlanmış sahneler gerçekten çok başarılı. Bu kadar özgün ve değişik bir senaryo belli ki daha iyi şekilde pazarlansaydı çok daha farklı olabilirdi. Fazla bilinmeyen geri planda kalan film  60 milyon gibi bir bütçeyle çekilmiş ve sadece 22 milyon hasılat getirmiş. Fakat bazı filmleri seyretmek için hasılat ve puana aldanmamak gerekiyor.

Bazen sinema dünyası iyi takip edildiğinde bunun gibi özgün yapımları diğer filmlerin arasından keşfedip çekip çıkartmak mümkün olabiliyor. “Upside Down” her ne kadar tüm yaratıcı fikirlerine ve görselliğine rağmen olumsuz eleştiriler alsa da birçok sinefil tarafından oldukça beğenildi.Bilim-kurgu olsun,fantastik dünyada geçsin içinde aşk da olsun diyorsanız bu filmi ıskalamamanızda fayda var.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.