eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2017

Collide


Daha önce fazla duyulmamış Shifty ve Welcome to the Punch gibi sıradan filmlere imza atmış olan İngiliz yönetmen Eran Creevy, bu defa Collide (Otoban) ile aksiyonun sınırlarını zorlamayı deniyor. Nefes kesen araba sahneleriyle kaplı filmin arka planında gerçekten iyi bir ekibin yer aldığı aşikar. The Dark Knight Rises ve Inception'daki dublör koordinatörü Tom Struthers ile Skyfall ve Fast & Furious 6 filmlerinin araba sürüş dublörü Ben Collins bu sahnelerin en önemli liderleri.

İngiliz-Alman ortak yapımı olan Collide, klişe bir aşk hikayesini Alman otobanlarına taşıyan temposu yüksek bir film. Konusu ise şöyle; Köln’de gezinen Amerikan hırsızı Casey (Nicholas Hoult), Juliette (Felicity Jones) adında bir kızla tanışır. Kızın yakalandığı hastalığı öğrenince ameliyat için gerekli parayı temin etmek üzere eski alışkanlığına son kez geri döner. Daha önce çalıştığı patronu Geran (Ben Kingsley) ile tehlikeli bir anlaşma yapan Casey’in görevi, acımasız Alman gangster Hegan (Anthony Hopkins)’ın elinden mallarını çalmaktır.

Collide, kesinlikle çok hareketli ve enerjisi yüksek bir film. Aksiyon durmak bilmiyor, fakat yönetmen, hızlı ve gerilimi bol bir film yaratmak isterken, ciddiyetten tamamen uzaklaşmış. Bunun nedeni, hem karakterler arasındaki uyumsuzluk, hem de fazlasıyla mantık dışı sahnelerin yer alması. Hızlı ve Öfkeli serisinde sıkça karşılaştığımız patlayan ve takla atan arabaların enkazından çiziksiz ve kansız çıkabilme yeteneği bu filmde de bolca mevcut. Casey, dakika başı araba parçalıyor ondan ona biniyor, kaçıyor ve kurşunlara asla hedef olmuyor. Aptalca gözüken fazlasıyla sahne mevcut, fakat bu sahneler filmin seyir zevkini köreltmiyor, sadece filmi sıradan ve eğlenceli bir hale dönüştürüyor. Olay yerine polisin daima geç geldiği ve hız sınırının yok olduğu bir otobanda geçen Collide’de, yeni parlamaya başlayan Hoult ve Jones ikilisinin uyuşmazlığı da fazla göze çarpıyor. Mad Max: Fury Road ve Rogue One gibi yüksek bütçeli filmlerde karşımıza çıkan iki oyuncunun, böylesine tv dizisi kılıklı yavan bir yapımda sahte duran iki karaktere bürünmeleri ne derece doğru bilinmez. Bu ikiliyi geçtik, filmin gangsterlerine hayat veren Hopkins & Kingsley gibi Oscarlı en iyi karakter oyuncularının bu filmde işi ne peki? Belki de arada eğlence olsun diye bu tip filmlere katkıda bulunuyorlar. Gerçi Ben Kingsley, Iron Man 3’deki Mandarin karakterini andıran yine çılgın ve deli dolu haliyle filme eğlence katmayı başarıyor. Hopkins ise az ve öz rolünün hakkını tabii ki vermiş.

Yüksek hızdaki araba takip sahneleri ile anılacak olan Collide, içinde türk oyuncunun da yer aldığı Almanların ünlü tv dizisi Alarm for Cobra 11 (Kobra Takibi) ile fazlasıyla benzerlik taşıyor. Hatta bu filmde Kobra Takibi’nde oynamış bir türk oyuncu da yer almış. Bir zamanların vizyon harici sadece video için çekilen vasat ve klişe aksiyon filmleriyle aynı izleri taşıyan Collide’i tavsiye etmek çok doğru değil. Ama iyi vakit geçsin, kafamı dağıtayım, memleketin sıkıntılı durumundan biraz uzak kalayım derseniz keyifli gelebilir.


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır. 

23 Şubat 2017

Hidden Figures


Bill Murray’in huysuz bir adamı canlandırdığı St.Vincent (Benim komşum bir melek, 2014) ile tanığımız yönetmen Theodore Melfi, bu defa gerçek bir olayı kurguladığı Hidden Figures (Gizli Sayılar) ile ortaya çıkıyor. Margot Lee Shetterly’nin “Hidden Figures: The Story of the African-American Women Who Helped Win the Space Race” isimli romanından uyarlanan filmin müziklerine Pharrell Williams da katkıda bulunuyor. Irkçılığın yüksek seviyede olduğu 60’lı yılların başında geçen film, siyah ile beyazın didişmesini fazlasıyla ön plana çıkarırken, seyirciyi de samimiyetten ve duygusallıktan mahrum bırakmıyor.

Hikaye, 1961 yılında ABD’nin Ruslarla uzaya insan yollama yarışı içinde olduğu bir dönemde geçiyor. Aynı zamanda ülkede gözle görülür şekilde siyah beyaz kavgası ve ayrımcılık da almış başını gidiyor. Bu arada matematikçi ve mühendis olan üç dâhi kadın Katherine Johnson (Taraji P. Henson), Mary Jackson (Janelle Monáe) ve Dorothy Vaughan (Octavia Spencer) da, Nasa’ya görev yapmak üzere işe başlarlar. Baş ağrıtan ve sinir bozan bir ayrımcılığın yapıldığı iş ortamında bu üç kadın parlak zekalarını kullanarak Nasa’nın vazgeçilmezi olmak için ellerinden geleni yaparlar.

Tamamı beyazlardan oluşan Nasa’da, çikolata renkli kadınların başarıya koşmak için ellerinden gelen tüm fedakarlığı yaparak, haksızlıkları da görmezden gelmeleri ve alttan almaları o dönem için oldukça cesurca bir davranış. Siyah kadınlar, tuvaletlerinin hatta kahve makinalarının bile ayrı olduğu Nasa gibi büyük bir kuruluşta devamlı mücadele içindeler. Henüz ortada bilgisayar bile yok, yeni yeni IBM Nasa’ya giriyor ve denemeler yapılıyor. IBM’in yapacağı işi, ne yazık ki, Nasa’da dışlanmış ve kendilerine bilgisayar (computer) lakabı takılmış bu dâhi kadınlar, o rahatsız ortamda yapmaya çalışıyorlar. Hidden Figures, anlattığı başarı öyküsünün yanında ırkçılığı yere vururken, beyazların o kadar çabalamasına rağmen her işi yanlış yaptıklarını ve başarısızlıklarını fazlaca ön plana çıkartarak Nasa’yı da acımasızca eleştiriyor. Film boyunca bizim dâhi siyah kadınlar olmasa, uzaya giden araç geri dönemeyecek yörüngesinden sapacak ve Nasa olduğu yerde sayacak gibi bir durum var.

Aralarında kusursuz bir kimya olduğuna inandığımız üç kadın sayesinde analitik geometriden, uzay mühendisliğine kadar matematiksel her türlü bilgi filme güzelce enjekte edilmiş. A Beautiful Mind (Akıl Oyunları, 2001) filmindeki John Nash’in dâhiliğine yakın duran ve kendine hayranlık bıraktıran zeka gösterisi, Hidden Figures’de de yer alıyor. Filmin dramatik yapısı da çok güçlü. Haysiyet, saygı ve sevgi duruşu üç kadının aile yaşantılarına o kadar güzel yansıtılmış ki, gözleriniz dolmadan geçebileceğiniz sahne çok az. Onların aralarındaki içten ve samimi diyalogları, dostluklarının belki de en önemli yapı taşı. Ayrıca iş hayatına ve topluma karşı verdikleri mücadele, aldıkları cesur kararlar, aştıkları engeller  ister istemez seyirci ile karakterler arasında sıkı ve samimi bir bağ oluşturuyor.

Hidden Figures, oyuncu seçimi açısından da dört dörlük bir yapıya sahip. Üç siyahi kadın oyuncu filmin her karesinde gösterdikleri harika performansları ile kariyerinin en iyi işlerine imza atıyorlar. Özellikle Altın Küre’de adaylık kazanan ve daha önce The Help (Duyguların Rengi, 2011) ile Oscar almış Octavia Spencer, Hidden Figures’de yine samimi ve akıllı tavırları ile rolünün hakkını veriyor. Rol dağılımında yönetici olarak görev olan Kevin Costner & Kirsten Dunst dengeli, inandırıcı ve özellikle hikayeyi besleyici oyunculukları ile filme çok katkıda bulunuyorlar.

Nasa’nın vazgeçilmezi olmak üzere yola çıkan, sıkı çalışan, azimli ve üstün zekasını iyi kullanan üç siyahi kadının kariyerlerindeki en büyük yolculuğuna ışık tutan Hidden Figures, şık anlatımı ve gurur verici öyküsü ile unutulmayacak filmler arasındaki yerini alıyor. Bence gerçek başarı öyküleri her zaman izlenir ve seyircisini bulur.


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

2 Şubat 2017

Lion


A Long Way Home adlı kitaptan uyarlanan Lion'ın yönetmenliğini Garth Davis üstlenmiş. Daha önce iki adet televizyon dizisinde emeği geçen yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin  En İyi Film dahil olmak üzere 6 dalda Oscar adaylığı bulunması gerçekten büyük bir başarı. Olayları anlatım tarzı ve öykünün işleyiş biçimi olarak bakıldığında Lion,  tam Oscar koleksiyonuna eklenecek bir film gibi duruyor.

Film, tatlı bir çocuğun evini arayışını anlatan samimi ve sıcak bir hikaye. Saroo (Sunny Pawar), Hindistan'ın Khandwr şehrindeki Ganesh Talai köyünde yaşayan 5 yaşında yoksul bir çocuktur. Ağabeyi Guddu (Abhishek Bharate) ile çalışmaya devam etmek için gece tren istasyonunda uyuyor. Uyandığında ise Guddu'dan ayrılarak kayboluyor. Küçük Saroo uzun bir tren yolculuğu sonrası indiği yerde artık tek başına. Kafası karışık, korkuyor, yabancılardan yardım istiyor, uykuya açık yerler arıyor ve tehditkar her durumdan kaçıyor. Annesinin adını ya da köyünün adını hatırlayamaması ve Bengalce konuşamaması da, onun için çok büyük bir eksi. Ama hayat onun için fazla acımasız davranmıyor ve çok iyi bir aile tarafından evlatlık alınıyor. Ardından evine dönüş için 25 yıllık bir macera başlıyor.

Gücünü hikayesinden çok muazzam oyunculuklardan alan Lion’da gözle görülür derecede kaliteli bir kast seçimi bulunuyor. Filmin tüm sorumluluğunu sırtına alıp koşturan küçük, sevimli ve yetenekli oyuncu Sunny Pawar (Saroo)'ın bu film ilk sinema deneyimi. Kendisi Bombay’da yoksul çocukların bulunduğu bir okulda keşfedilmiş. İlk deneyimi olduğu halde filmde olağanüstü bir performans sergiliyor. Adeta film için seyircinin hafızasında uzun süre yer edecek bir Saroo karakteri yaratılmış. Küçük çocuklara Oscar verilseydi, sanırım Sunny ödülü kimseye kaptırmazdı. Küçük Saroo’nın üstlendiği karakterin filme kattığı duygusallık çok önemli ve filmin geri kalan bölümünde de diğer karakterlerin bu hissiyatı izleyici üstünde devam ettirmesi gerekiyor. İşte burada Dev Patel’e büyük iş düşüyor ve başarılı oyunculuğu, taşıdığı karakterin öyküdeki inandırıcılığına olumlu etki ediyor. Çünkü bu hikaye çok iyi başlıyor, gelişiyor ve sonlanıyor. Aradaki en ufak bir kopukluk seyirciyi filmden tamamen kopartabilir. Nicole Kidman da kısa ve çok önemli bir rolü üstlenirken asla zorlanmıyor. Hatta Saroo ile yaptığı duygu yüklü konuşma filmin en dokunaklı sahnelerinden birisi. Evlat edinmenin inceliklerini ve nedenlerini ele alan bu konuşmalar günümüzdeki tüm aile bireyleri için gerekli olan potansiyel mesajları tek tek sıralıyor. Çünkü insanların farkında olması gereken çok önemli durumlar var. Rooney Mara (Lucy) ise, verilen rolü gereği filmde kenarda kalmış bir oyuncu gibi duruyor. Çünkü Saroo’nın kafasındaki eve dönüş umudu ve aile aşkı Lucy’e olan sevgisinden daha baskın. Bu yüzden Lucy’e gereken ilgiyi gösteremiyor.

Lion, kaybolan bir çocuğun aile üzerinde yarattığı etkiyi, yıllar boyu bekleyişi ve belirsizliği aile bireyleri gözünden değil, küçük çocuk tarafından anlatıyor. Aslında anlatılan hikayeye alıcı gözüyle baktığınızda, bizim Türk filmlerinde sıkça işlenen acıtasyon yüklü yoksulluk üzerine bir olay örgüsü bulunuyor. Yaşanan olaylar gerçek bir öyküye dayansa da, filmin dramatize edilmesi için zorlama olabilecek  çok şey eklendiği ortada. Oscar arayışındaki bir film için Lion’da keşfedilmemiş bir yenilik bulunmuyor. Tüm detaylar dinamik duygu yoğunluğu yaratacak kadar itinayla süslenmiş. Fakat bu durum, akıcı ve güzel işlenip bir de üzerine iyi bir görüntü yönetmenliği eklenince hiç göze batmıyor. Görüntü yönetmeni Grek Fraser, hem Hindistan'ın muazzamlığını hem de ülkenin büyüklüğünü hissettirmek için çarpıcı sahneleri ortaya çıkaran mükemmel bir sinematografiye imza atıyor. Google Earth gibi yeni internet teknolojisi ise, filmin en can alıcı noktasına ışık tutarak kendi reklamını da araya sıkıştırıyor.

İki yarıya bölünmüş olan Lion, iyi insanların ve insani duyguların üzerine işlenmiş çarpıcı bir film. Yaşanmış bir öyküden uyarlandığı için final kısmında yer alan gerçek hayat görüntülerinin gösterildiği sahneler fazlasıyla duygu yüklü. Hindistan’da yıllardır yaşanan dramı ve şaşırtıcı gerçekleri burada öğreniyoruz. O yüzden siz, yanınızdan mendilinizi eksik etmeyin.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Ocak 2017

xXx: Return of Xander Cage


Taking Lives, Disturbia, Eagle Eye ve I Am Number Four gibi farklı türlere imzasını atan D.J.Caruso, bu defa çok ateşli bir aksiyonla kendini gösteriyor. Rob Cohen’in elinden çıkan ilk xXx filminden sonra Vin Diesel’in yüksek ücret istemesi üzerine ikinci film için Ice Cube’la anlaşan yapımcılar seriyi bir felakete taşımıştı. İkinci filmde öldü gösterilen Xander Cage karakteri için artık Vin Diesel ile ne kadara anlaştılarsa geri getirmeyi başardılar. Ama şunu hesaba katmadılar; o artık 50’ye merdiven dayadı ve şu anki fit görünümlü hantal vücudu extreme sporları konu alan atlamalı zıplamalı filmler için çok müsait değil. Bu yüzden de yapımcılar, Diesel tek başına yakın dövüş sahneleri ile boğuşmasın diye yanına bir grup adamı salıvermişler.

Extreme sporlardan ajanlığa terfi etmiş Xander Cage, akıl hocası Gibbons (Samuel L. Jackson)’ın ölümü üzerine CIA operatörü Jane Marke (Toni Collette) tarafından yeni bir göreve atanır. Uyduları yönetip dünyada patlatmak üzere geliştirilmiş Pandora’nın Kutusu adındaki tehlikeli bir aletin peşine düşen Xander Cage, karşısında Xiang (Donnie Yen) ve ekibini bulur. Kısa süre içinde bu ekibin Gibbons tarafından toplandığını anlayan Xander, uçuk kaçık tiplerden oluşan kendi adamlarını da bu ekibe dahil ederek güçlerini ikiye katlar. Zaten bundan sonrası evlere şenlik. Vur patlasın çal oynasın.

D.J.Caruso filmin bazı yerlerinde, kim düşman kim değil gibi kafa karıştıran ufak hamlelerde bulunsa da, çok başarılı olamıyor. Çünkü film, seyircinin öyle bir durumu tahlil edip düşünderecek kadar güçlü bir senaryoya sahip değil. Hatta yüzeysellikten kıvranan hikayenin belki daha keyifli olur diye aralara serpiştirilen mizahı bile kötü. Espriler basit ve sıradan. Xander Cage’in yeniden göreve dönerek aktif hale gelmesi film boyunca esas kahramanın kendisi olacağı anlamına gelmiyor. Yanındaki yedekleme ekibinin filme katkısı çok daha fazla. Donnie Yen’i seriye katmaları çok mantıklı olmuş. Diesel’in altından kalkamayacağı sahnelerde Yen, yeteneğini kullandığı görkemli dövüş koreografileri ile aksiyonu bir nebze eğlenceli hale getirmiş. Gerçekten ekipteki herkes Diesel’den daha faydalı olmuş filme. Kasıntılı bir halde ortada dolaşan ve devamlı sırıtan cool Xander Cage karakteri, bir süre sonra sevimsiz bir hale dönüşüyor. Konuşuyor, taktik veriyor ama işleri yedekleme takımı hallediyor.

xXx: Return of Xander Cage (Yeni Nesil Ajan: Xander Cage'in Dönüşü), gerçeklikten çok uzakta gezinen, yerçekimine meydan okuyan mantık dışı extreme sahnelerle donatılmış ve aksiyonun dozunu fazla kaçırmış bir film. Köprüden tırlara atla üstünde koş, motorla sörf yap, üstüne bir de araba çarpsın yerlerde sürün tamam da bari biraz terle falan yüzünde bir çizik olsun. James Bond filmlerinde, Mission: Impossible ve Fast and Furious serisinde teknolojik akıllı aksiyon sahneleri doludur. Ama bu filmlerin alt metni sağlamdır, senaryosu iyi yazılmıştır ve içindeki mizah ile birlikte izlendiğinde o uçuk kaçık aksiyon sizi rahatsız etmez. İyi hikaye/yerinde aksiyon formülü bu filme de doğru uygulanmış olsaydı, belki çok daha keyifli olabilirdi. 

Görülen şu ki, Vin Diesel’in dövmeli kaslı vücudunun arkasına sığınarak pazarlama tekniğini çok iyi kullanan bir film xXx: Return of Xander Cage. Filmin Donnie Yen sayesinde sadece Amerika değil Asya gişelerini de hedef aldığı çok belli. Şu anda yapılacak tek şey, daha üzücü bir manzara ile karşılaşmamak için bu seriyi fazla uzatmadan sonlandırmak. Ice Cube’ın yapamadığını Vin Diesel geri döner yapar mantığı ne yazık ki tutmamış. Vakit geçsin, hareketli bir film olsun izleyelim diye düşünenlere tavsiyem, The Expendables’ı bulun baştan izleyin daha mantıklı.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Ocak 2017

Queen of Katwe


"Katwe'nin Kraliçesi: Hayat, Satranç ve Olağanüstü Bir Kızın Büyük Usta Olma Rüyasına Dair Bir Hikâye" adlı kitaptan uyarlanan Queen of Katwe, hintli kadın yönetmen Mira Nair’ın elinden ilham verici bir hikayeye dönüşmüş. İzlerken Cool Runnings (Üşütük Popolar, 1993)’ı hatırlayacağınız filmde bu defa, komedinin yerine karakter odaklı bir çalışmaya yer verilmiş. Merkezine Phiona (Madina Nalwanga) adlı bir kızı yerleştiren Queen of Katwe, diğer biyografik/spor filmlerinin tersine bu defa fiziksel değil zihinsel bir sporu yani santrancı ön plana çıkarıyor. Uzak bir coğrafyadan gerçek bir başarı öyküsünü anlatan Disney yapımı bu film, aslında oldukça dramatik bir yapıya sahip.

Filmin hikayesi Uganda’daki Katwe gecekondusunda ailesi ile birlikte yaşayan Phiona’nın santranç öğrendikten sonra yaşamını değiştirmek üzere vereceği kararlar üzerine kurulu. Babası olmayan Phiona, kardeşlerini geçindirmek için annesi ile birlikte çalışıp, mısır satıyor. Okuma yazma bilmeyen Phiona, dünyanın en yardımsever koçu tarafından keşfedildikten sonra bir santranç programına katılır. Zaman geçtikçe ustalaşmaya başlayan Phiona, kendisindeki pratik zekayı da keşfetmesiyle birlikte hayatını değiştirmek ve Uganda’yı temsil etmek için Dünya santranç turnuvalarına hazırlanır.

Disney filmleri denince akla, renkli peri masalları ya da sıcacık ve samimi aile filmleri gelir. Bu defa yine Afrika görüntüleriyle dolu rengarenk bir aile filmine ve fazla karikatürize edilmemiş bir başarı hikayesine tanık oluyoruz. Disney filmi olduğundan gecekondu bölgelerini ele alan siyasi mesajlara fazla ağırlık verilmediği de bir gerçek. Bunun yerine zorlu ve korkunç çalışma ortamlarının içinden çıkan bir karakterin liderliğe yükselişine odaklanılıyor. Ufak yaştaki öğrencileri eğiten koçun onların pozitif olabilmeleri ve başarıyla tanışabilmeleri için başvurduğu mizahi yöntemler ise filme neşe katıyor. Kazanmaya odaklı her spor filminde olduğu gibi yine heyecanlanıyoruz ve yine gözler doluyor. Uganda’da yaşayan ve fakir bir bölgeden gelen Phiona ile zengin çocuklardan oluşan rakip oyuncular arasındaki kültür farkı da filmde fazla göze batmadan eleştiriliyor. Oueen of Katwe, basit ve sonu tahmin edilebilir bir film olmasına rağmen seyirciyi sıkmadan kendisine bağlayacak çok fazla detaya sahip. Sadece santranç turnuvalarını ön plana çıkaran uzun ve durağan sahnelerle dolu bir film değil. Aile içinde yaşanan dramatik olaylar ve yaşam mücadelesi en az filmin ana hikayesi kadar önem taşıyor.

Yönetmen Mira Nair, içinde bulunduğu kötü koşullardan ötürü hiç kimsenin öğrenme hakkından mahrum kalmamasını ileri süren fazlaca detayı filme güzelce yerleştirmiş. Ayrıca 20 yıldan fazla Uganda’da yaşayan Nair, buradaki fahişelik, yoksulluk  gibi ögeleri sıkça göstermeyi tercih etmiyor ve seyircinin ana karaktere acımasını değil o karakterle gurur duyulması için elinden geleni yapıyor. Filmin en baskın karakterlerinden birisi de çocukları için ölmeye hazır bir anne olan Nukka (Lupita Nyong’o). Yeri geldiğinde sert ve eleştiren ama asla bulunduğu içler acısı duruma rağmen onları ihmal etmeyen çok iyi bir anne. Yönetmenin kadın olmasının da filme çok katkısı olduğunu düşünüyorum. Niar neredeyse filmin tüm yükünü anne-kız, Nukka ve Phiona’nın sırtına taşımış, hatta hikayeye yön veren bu iki kadın, filmi daha otantik bir hale getirmiş. Sonuç olarak satranç, “küçük olanı büyük yapabilen” bir spordur mesajını veren Queen of Katwe, azim ve başarı öykülerine ilgi duyanların zevkle izleyeceği bir film.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


30 Aralık 2016

Incarnate



Journey 2: The Mysterious Island ve San Andreas gibi gibi aksiyon/macera filmleriyle tanıdığımız Brad Peyton, bu defa enteresan bir korku/gerilim filmiyle karşımıza çıkıyor. Bir bedene bağlanmış olan varlık yani vücut bulma eylemi anlamına Incarnate (Enkarne) bu filmde tam anlamını kazanmış durumda.

Film, seneler önce geçirdiği bir trajedi sonrası insanların zihinlere girerek içindeki şeytanı ya da varlığı çıkartabilme yeteneğine sahip olan Dr. Seth Ember’ın hikayesine dayanıyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum olarak yaşayan Ember, aslında yaptığı işlemin bir şeytan çıkarma olduğuna değil, tamamen bilimsel bir duruma dayandığına inanıyor. İki asistanı ile birlikte çalışan Ember, zihinlerine girdiği kişiyi kurtarırken içerdeki kötü varlığı bir şekilde yanıltarak ve tuzak kurarak yok etmeye uğraşıyor. Ember, kendisinden yardım isteyen bir kadının çocuğunu kurtarmak için yeteneğini kullanmaya başladığında, yıllar önce yaşadığı trajediye sebep olan şeytanla karşılaşınca, hem kendi intikamını almak, hem de çocuğu bu şeytani varlıktan yok etmek için savaşa başlar.

Exorcist ile başlayan şeytan çıkarma üzerine kurulu, dini inançların ve sembollerin yer aldığı fazlasıyla korku filmi çekildi. Hollywood, her seferinde yataktan havalanan, vücudu kıvrılan, kemikleri çatırdayarak şekilden şekile giren insan kılığındaki şeytanı, farklı modellemelerle karşımıza çıkardı ve devam da ediyor. Incarnate’de olay biraz daha farklı; bu defa bir pederin elinde incil ve haç yok. Hatta tam tersine film, “her içine iblis giren Vatikan usülü şeytan çıkarma ayini yapılarak kurtulmaz, bu iş tamamen bilime dayalı bir durumdur “ demek istiyor. Yani zihnin sınırları arasında sıkışıp kalmanın bir sakıncası yoktur ve hayal gücü hem kötülük, hem de iyilik için kullanılabilir. Enkarne olayı bir bakıma filmde küçük çocuğun zihninde psikolojik bir yolculuk yapma durumunu ele alıyor.

Film, çok güzel bir konuyu anlatmak istemesine rağmen, ne yazık ki genelinde tek mekanda sıkışıp kalmasından ve karakterlerin vasatlığından dolayı yarı pişmiş bir şekilde duruyor. Inception ve Exorcist gibi iki büyük yapımın temellerini sırtında taşıyan Incarnate (Şeytanın Oğlu), Brad Peyton’ın elinde maalesef yarım yamalak kalmış. Sürekli tek düze giden ve temposunu bir türlü arttırmayı başaramayan filmin tüm ilgi çeken kısmı son 15 dakikada hayat buluyor. Final bölümü bir nebze filmin vasatlığını unutturuyor olsa da, böylesine ilginç bir konunun harcandığı gerçeğini değiştirmiyor. Korkutmak ya da gerginlik yaratacak pek unsurun olmadığı Incarnate’in tüm yükü Aaron Eckhart’ın üstünde toplanmış. Kendisine verilen rolün hakkını yerine getirmek için çok çabalıyor. Ufak çocuğun da başarılı olduğunu sayarsak onun dışındaki tüm karakterlerin oyunculuğu fazlasıyla sıradan ve çok sığ. Bu ruhsuz karakterler gerçekçi olamadıklarından dolayı da, filmin duygusal yerlerine hiçbir katkı sağlayamıyorlar. Dr. Ember dışında filmi seyirciye bağlayacak güçlü karakterler yazılmamış olması filmin en büyük eksiği.  Ayrıca siyah gözler ve havalanma sahneleri seyiriciyi korkutmaya ya da heyecanlandırmaya yetmiyor maalesef.

Anlatmak istediği güzel bir öykü varken bunu iyi kullanamayan Brad Peyton’ın elinden çıkan Incarnate, kalitesi düşük, heyecanı az fakat seyredilmeyecek kadar da kötü değil. Supernatural dizisinin pek çok bölümünde buna benzer konular işlenmiş hatta düşük bütçelerle çekilmesine rağmen hikayeler daha gerçekçi ve kaliteli ele alınmıştır. Şeytan çıkarma hikayesini fantastik bir şekilde zihinde yolculuk olayına bağlayarak değişiklik yaratmaya çalışan Incarnate, ne yazık ki tam bir “seyret, unut” filmi.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


18 Aralık 2016

Rogue One: A Star Wars Story


Rogue One: A Star Wars Story, daha önce seyrettiğimiz Star Wars filmlerinden çok daha farklı olduğu halde taşıdığı nostaljik ruhu ile Episode IV:A New Hope’a bağlı kalmayı başarıyor. A New Hope’un açılış jeneriğinde bahsedilen “Ölüm Yıldızı’nın planları asiler tarafından çalınmıştır” cümlesinin uzun metrajlı halini anlatan Rogue One, ilk üçlemeye duyduğu saygıyı izleyenlere çok iyi yansıtıyor.

Yazıda uzun uzun Star Wars tarihinden bahsetmeye gerek yok, artık Şok ya da Bim’e uğrayan herkes en azından kara cübbeli adamı, beyaz kostümlü askerleri, ışın kılıçlarını, robotları vs. muhtelif ürünlerde görüyor. Merak eden zaten filmleri izlemiş, çoktan karakterleri ve savaşları çözmüştür. Yönetmen Gareth Edwards, Episode III ile IV arasında geçen bir yan hikayeyi ele alarak, daha önce hiç karşılaşmadığımız karakterlerle bile bir Star Wars filmi yapılabileceğini ustalıkla gösteriyor. Yıllar sonra A New Hope’daki bir cümleden yola çıkarak bu kadar retro formüllerle dolu epik bir uzay filmi yapmak çok akıllıca bir hareket. Ölüm Yıldızı planlarının çalındığı zaten biliniyordu fakat, arkasında bu kadar güçlü bir operasyonla yürütülen dev bir savaşın olduğunu kestirmemiz imkansızdı.

Rogue One, Ölüm Yıldızı projesinin uzmanı olan Galen Erso’nun kızı Jyn ve ekibine verdiği görevi anlatıyor. Jyn, Cassian, Bodhi, Baze, Chirrut ve yanlarındaki savaş droidi K-2’den kurulu bu ekibin görevi, Ölüm Yıldızının planlarını bir şekilde ele geçirip asilerin merkezine taşımak. Ekipdekiler gayet akıllı ve dövüş konusunda uzmanlar. Özellikle güç hassayeti konusunda takıntılı ve uzak-doğu dövüşleriyle kendini savunan kör bilge adam Chirrut (Donnie Yen) daha önce Star Wars filmlerinde karşımıza çıkan savaşçılardan çok farklı. Kendine özgü tekniği olan ve içinde hissettiği güç ile kendisini yönlendiren Chirrut, filmin en enteresan asisi. Başrol oyuncusu Jyn (Felicity Jones), Force Awakens’deki gibi yine bir kadın. İsyancı ve savaşçı olmasının altında tabii ki geçmişinde yaşadığı bazı sıkıntılar yatıyor. Rolüne uygun mu evet, göze batan bir yanı yok. Rogue One’da bana göre üstlendiği karakter ile uyuşmayan tek adam Cassian’ı oynayan Diego Luna. Görünüşte Han Solo tarzına yakın duran bir hali var fakat ne yazık ki oyunculuğu yanından bile geçmiyor. Mads Mikkelsen ve Forest Whiteaker’ın ise, az ama öz olan oyunculukları filmi renklendirmeye yetmiş. Ekibin droidi K2’nin zekice esprileri ve asilere olan bağlılığı C3PO ile fazlasıyla bağdaşıyor. Daha önce Return of the Jedi’da Endor gezegeninde asileri yönetmiş olan deneyimli Mon Mothma’yı, Leia’yı evlatlık alan Bail Organa’yı ve Ölüm Yıldızının önemli karakteri Vali Tarkin’i yeniden görmek çok keyifli. Ayrıca kısacık da olsa Darth Vader ile karşılaşmak filmin en önemli unsuru.

Bu arada Gareth Edwards, filmin pek çok sahnesinde  arka plana eski tanıdık karakterleri bolca yerleştirmeyi başarmış. Dikkatli izlediğinizde Cantina Bar’ın müdavimleri olan değişik yaratıkları, Hoth gezeninin Wampa’sı ve gözlemci droidi, Jabba’nın dansçısı vb. gibi nostaljik karakterleri eftrafta yakalamanız mümkün. Filmin hikayesi kesinlikle çok dikkatlice ve kusursuz işlenmiş ki, zaten filmin finaline doğru bunu rahatlıkla anlıyorsunuz. İlk yarısı planlama ve organize olma yolunda ilerleyen Rogue One, ikinci yarı üstüne yapışan ağırlığı silkeleyerek donanımlı ve görkemli bir aksiyona dönüşüyor. AT-AT, AT-ST’ler ve Deathtrooper’lar sahildeki tropik ortamda asilerle savaşırken, yukarıda ise, X-Wing ve U-Wing’ler imparatorun Tie Fighter’ları ile kıyasıya bir mücadele içine giriyorlar. Uzaydaki savaş sahnelerinden tutun da, asi pilotların kıyafetlerine, gemilerin ve trooperların tasarımlarına kadar her detay tam bir retro havasında. A New Hope’daki çekim tekniklerine çok yakın duran uzaydaki savaş sahneleri adeta büyülüyor. İçinizden “Şimdi oldu bu film, yavaştan ilk filme bağlanıyor” derken, sarsıcı ve muhteşem bir final sürprizi ile birlikte “İşte Star Wars budur” diye bağırmak geliyor içinizden. Artık gözleriniz mi dolar, ağlar mısınız bilemem, bu içinizde taşıdığınız Star Wars aşkı ile ilgili.

Rogue One, adeta tanımadığımız karakterler ile orijinal Star Wars ruhunun güzelce harmanlanmasından oluşturulan bir ana yemek olarak önümüze çıkıyor. Yanında eski üçlemenin nostaljik sosları da var. Yemeğin sonuna doğru ise, tepemizden bir Empire Strikes Back rüzgarı da esmiyor değil hani. Kısacası Gareth Edwards, içinde Jedi’lar ve Jar Jar Binks’ler olmadan kısacık bir yan öyküyü epik bir Space Western haline başarıyla dönüştürmüş. Hem de tüm eski tatları seyirciye vererek. 


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

26 Kasım 2016

HACKSAW RIDGE


“Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını”


Gelibolu ve Bir Zamanlar Askerdik (We Were Soldiers) gibi savaş filmlerinde oyuncu olarak seyrettiğimiz ünlü aktör Mel Gibson, bu defa ilginç bir savaş/dramasını beyazperdeye taşıyor. Yönetmen koltuğuna daha önce oturmuş olan Gibson, Cesur Yürek (Braveheart) gibi oldukça başarılı bir filmle kendini kanıtlamış, ardından dini meseleleri fazlasıyla sorgulayan yapımlara yönelmişti. Özellikle Hz. İsa’nın Çilesi (The Passion of the Christ) filminde aşırı dini propaganda yapması Gibson için hiç de iyi olmamıştı.Hem film oldukça kötü eleştirildi, hem de Gibson Yahudi karşıtı olarak neredeyse ağır laflarla linç edildi. Sinema dünyasında bir kenara atılan ve kariyeri için karanlık bir döneme giren Mel Gibson, çektiği son filmi Apocalypto’dan tam 10 yıl sonra huylu huyundan vazgeçmez misali yine dini olguları içine yerleştirdiği Hacksaw Ridge(Savaş Vadisi) ile geri döndü.

Hacksaw Ridge, Okinawa’da bulunan Japonların savunduğu geçilmesi zor bir tepe. Bu tepeyi ele geçirmeye çalışan Amerikan askerlerinin 1945 yılında verdiği kanlı mücadeleyi anlatan film içinde gerçek bir öyküyü de barındırıyor. Desmond Doss, savaşta sihhiye olarak görev almak isteyen ve gönüllü olarak orduya yazılan bir genç. Tek istediği savaş sırasında silaha dokunmamak ve eline almamak. Şiddet, öldürmek gibi kavramlar Desmond’ın dini ve ahlaki fikirlerine çok ters düşen bir olgu. Bunun içinde kendine göre geçerli sebepleri var fakat önemli olan bu durumu ordudaki üst rütbelilere nasıl anlatacağı.
Filmin ana hikayesi aslında diğer savaş filmlerinde sıkça gördüğümüz savaşalım Japonları yenelim Amerika yine kazansın değil. Olaylar tamamen İncille yatıp kalkan dinine bağlı, savaş karşıtı, yakın zamanda evlenmeyi düşünen sevimli, hassas ve yardımsever Desmond’ın üstüne kurulu. Savaş boyunca eline hiç silah almadan sadece inançlarıyla hareket eden, cephede tek başına kalarak tüm yaralılara yardım eden Desmond’ın nasıl gerçek bir kahraman olduğunu başarıyla anlatan bir film Hacksaw Rıdge. Yaptığı tüm fedakarlıklarla ordunun gönlünü fetheden ve tarihe ilk “vicdani retçi” olarak adını yazdıran alçakgönüllü Desmond Doss’ın bu dramatik hikayesi gerçekten savaş filmlerinde çok rastlanan bir durum değil.

Filmin ilk yarısı alkolik baba, dini inançları kuvvetli bir anne ve kardeşi ile birlikte yaşayan, sıhhiyeci olmak isteyen ama bunun eğitimini almak yerine sadece kitap okuyarak öğrenen Desmond’ın orduya yazılması ve kendini kabul ettirme mücadelesi üzerine kurulu. İlk yarıda Mel Gibson’ın Desmond karakterini ön plana çıkartmak ve seyirciye sevdirmek için dramayla eğlenceyi bir arada tutması kesinlikle doğru bir karar. Filmde eğer Desmond karakterine içiniz ısınmazsa yandınız, çünkü Hacksaw Ridge tamamen onun üstüne kurulu. Amazing Spider man’den tanıdığımız uzun boylu ve boyunlu, sevimli suratlı Andrew Garfield’ın Desmond rolünün hakkını verdiğini söylemek gerek. Özellikle cephede gösterdiği oyunculuğu çok başarılı. Bu arada ordudaki eğitim sahneleri, sert davranışlar ve şiddete maruz kalınması gibi pekçok sahne Full Metal Jacket’ı da aklımıza getirmiyor değil.

Filmin ikinci yarısı ise, yavaş ilerleyen gidişi tersine çeviren sert, sarsıcı ve bol kanlı savaş sahneleriyle dolu. Bu kısımda Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan) filminde gördüğümüz kol, bacak ve gövdelerin havada uçuştuğu sekansların daha uzun sürdüğü ve muazzam bir çekim tekniğiyle süslenmiş görkemli bir savaş manzarası ile karşı karşıya kalıyoruz. Gibson’ın özellikle çok fazla önem verdiği bu savaş sahnelerinin fazlasıyla gerçekçi olmasında tabi ki görüntü yönetmeni Simon Duggan’ın da payı çok büyük. Sinemada izlerken adeta o vadidesiniz. Patlayan el bombaları yanınızdan geçen kurşun sesleri çok gerçekçi. Görüntüler inanılmaz. Bu sahneleri zamanında Medal of Honor oyununu oynayanlar çok daha iyi anlayacaklardır. Japon mevzilerine saldırı, onların sığınaklarını yok etme çabalası, birebir dövüşler ve savaş stratejisi belirleme gibi pekçok sahne direk Medal of Honor oyunu ile neredeyse aynı. Oyuncu seçimleri ise, asla göze batmıyor. Sam Worthington ve Luke Bracey üstlendikleri rolleri için gayet iyi düşünülmüş. Genelde komedi filmlerinden tanıdığımız, aslında oyunculuğunun yanı sıra yapımcılık ve senaristlik de yapan (benim pek sevmediğim) Vince Vaughn bile filmde hiç sırıtmıyor.

2.Dünya savaşı sırasında yaşanan dini inançları ön planda olan böylesine dramatik bir hikayeyi savaş filmine (özellikle savaşa sahnelerinin arasına bile)  güzelce çiçek gibi yerleştirmek tam Mel Gibson’a yakışan bir iş. Hatta asıl anlatmak istediği ise, şiddetin ve savaşın destelenip desteklenmediği değil, inançların günlük yaşamın dışında savaşta bile çok işe yaradığı. Gibson’ın filmin gerçek hikayesinin altında yatan “savaş sırasında herkes birbirini öldürürken bir kişi de kimseyi öldürmeden hayat kurtarsa nasıl olur, neden olmasın ki” mantığını çok benimsediği ve bunu da seve seve hatta kendini vererek filme yansıttığı bir gerçek.

Hacksaw Ridge, onur, sevgi,inanç , kahramanlık ve vicdan üzerine kurulu yeri geldiğinde gözleri dolduracak kadar etkili, görkemli savaş sahneleri ile yüklü son zamanların en iyi ve en sarsıcı savaş dramalarından birisi. Umarız Mel Gibson’ın yönetmenlik adına geri dönüşü sayılan bu filmi gerektiği ilgiyi görür ve Gibson sinema dünyasından yitirdiği kredisine tekrar kavuşur. Hatta akademinin de gözünden kaçmazsa seviniriz.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Ekim 2016

DESIERTO


Babası Alfonso Cuaron’la birlikte yazdıkları Gravity ile ön plana çıkan Jonas Cuaron’ın yönettiği 2015 yapımı Desierto (Çöl), adı üstünde sadece çölde geçen bir film. 2016 FilmEkimi’nde gösterilen film, Gael Garcia Bernal ve Jeffrey Dean Morgan gibi iki kaliteli oyuncuyu da içinde barındırıyor. Amerika’ya kaçak giriş yapmaya çalışan Meksikalı mültecilerin peşinde olan oldukça rahatsız bir adamın hikayesine odaklanan Desierto, düşmeyen temposu ile keyifle izleniyor.

Beyaz bir Amerikalı elinde sniperı ile çölde Amerika’nın yolunu tutan Meksikalı vatandaşları teker teker indirir. Attığını vuran baş belası Amerikalının yanında, çölün sıcaklığı, yılanlar ve dev kaktüsler mülteciler için birer engel olmaktan çıkmıştır artık. Kurtulabilenlerin yaşam savaşı verdiği bu amansız çölde yapılması gereken tek şey hızlı olmaktır.

Desierto, her ne kadar vermek istediği mesajı anlatabilen bir film olsa da, senaryosunda eksiklerin olduğu bir gerçek. Amerikalının yabancı düşmanlığı üstüne hiçbir detaya yer verilmemesi ve karakterlerin fazla yüzeysel olarak kalması filmin en büyük eksilerinden. Bu adam kimdir?, Neden bu vatandaşları vuruyor?, bilinmiyor. Adamın psikolojisinin bozuk olduğunu sadece bir iki davranışından çözmeye kalkıyoruz ve kendi kendimizce varsayımlarda bulunuyoruz. Mekan olarak sadece çöl seçimi ve bunun filmde çok iyi kullanılması görüntü yönetmeninin de başarısını ön plana çıkarmış. Bunun yanı sıra Desierto’nun  gerilimli atmosferinin yaratılmasındaki en önemli etken titizce hazırlanmış olan müzikleri. Gerçekten kedi fare oyunu haline gelen bu kovalamacadaki temponun düşmemesini Woodkid’in nefis müzikleri sağlıyor.

Filmi izlerken ne yazık ki, kimler ölecek, kimler yaşayacak finalde kim kapışacak gibi birçok detayı tahmin etmek mümkün. Görülmemiş enteresan bir hikayesi yok filmin. Hatta yakın zamanda izlediğimiz Michael Douglas’ın çölde terör estirdiği filmi Beyond The Reach’i de anında aklımıza getirecek kadar klişe bir senaryosu var. Filmin en önemli unsuru ve en iyi oyuncusu başroldeki kurt köpeği. Sahibinin her dediğini yapan deli gibi koşturan ve mülteci avlayan bir köpek, yani tam bir “Atıl Kurt”. Cujo’dan beri gördüğüm en iyi oyuncu köpek bu filmde. Hatta filmin en gerilim yaratan kısımları da, köpeğin tam gaz koşarak insanları kovaladığı sahneler. Az sayıdaki oyunculara gelirsek; Jeffrey Dean Morgan tamam olmuş role çok uygun da, Gael Garcia Bernal (Amores Perros, The Motorcycle Diaries, Bad Education) gibi karakteristik rolleri başarıyla oynayan (benim de çok beğendiğim bir oyuncudur) ve biyografisinde özenle seçilmiş filmleri bulunan başarılı aktörün bu filmde işi ne? Bu film heyecanlı temposuyla öne çıkan, gerilim dolu bir film olabilir ama, klişe senaryosu bana göre kesinlikle Gael G.B’e göre değil.

Tatmin edici bir finali olmayan Desierto, sıradan bir hikayesi olmasına rağmen gerçekten seyirciyi ekrana bağlayan, hızlı ve gerilimli ilerleyen kucağınızda çekirdekle iyi giden bir film. Çok beklenti içine girmeden izlerseniz keyif alabilirsiniz.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

28 Eylül 2016

SIBERIAN EDUCATION


Ülkemizde  olduğu kadar tüm dünyada beğeni kazanmış sıcacık , içi yaşam dolu bir film olan Mediaterraneo ( Akdeniz )’nun yönetmeni  Gabriele Salvatores’in yönettiği Siberian Education ( Sibirya Mafyası) farklı bir tarzda , suç ve dostluk üzerine oldukça etkileyici bir film.  Akdeniz’den sonraki yirmi iki senelik bir zaman diliminde oldukça değişik filmlerle karşımıza çıkan Salvatores’in çok da popüler olmuş yapımlara imza attığını söylemek mümkün değil. Fakat bu defa kamerasını farklı bir yöne çeviren Salvatores , Siberian Education’da ele aldığı tarih kokan önemli bir konu ile yeniden adından sıkça söz ettireceğe benziyor. Nikolai Lilin’in 1980 yılında yazdığı aynı adlı romanından esinlenerek yazılmış olan film , Transnistria’da yaşayan Urka adında bir cemiyetin içindeki suç olaylarını konu alıyor.

Siberian Education’ın  geçtiği yer Sovyetler birliği dönemi ve Güney Rusya . Eziyet görmüş çeşitli ailelerin bolca yer aldığı Sibirya, her ne kadar şiddete dayalı farklı grupların kontrolü altında olsa bile Sibiryalılar, fakir bir topluluk olmasının yanı sıra en fazla korkulan kesimdir. Burada yaşayan bir mafya örgütünün başında bulunan Kuzya Dede , şiddet görmüş bir toplumun bilge temsilcisi olarak anılmaktadır. Kendi torunu Kolyma ve kan kardeşi Gagarin’i mafya örgütüne yakışır bir biçimde yetiştiren Kuzya, aynı zamanda kendilerine Sibirya gibi tehlikenin kol gezdiği bir yerde nasıl hayatta kalınması gerektiğine dair de öğütler verir.

Siberian Education aslında her ne kadar şuç olaylarına ışık tutan bir film olsa da Kolyma ,Gagarin ve arkadaşlarının el ele verdiği bir grubun iniş ve çıkışlarla dolu dramatik yaşamlarını anlatıyor.  Aslında filmin en önemli kısımlarını oluşturan dostluk, bağlılık ve ihanet gibi önemli değerlere ayırmış olan Salvatores, döneme imzasını vurmuş olan diktatör Stalin’e de bolca politik göndermeler yapmayı ihmal etmiyor. Genç yaştan beri suç işlemeye karşı eğitilen Sibirya halkının bir baş kaldırı simgesi olan dövmeler, filmde sıkı sık karşımıza çıkıyor. Peter Stormare ise, filmde dönemin en ünlü dövmecisi “Ink” rolünde oldukça başarılı. Çocuk oyuncuların bile performanslarının  asla göze batmadığı Siberian Education’ın en büyük şansı  usta oyuncu John Malkovich’in filmin ana karakteri Kuzya’yı canlandırması.

Sibiryalılar’ın yaşam tarzı her ne kadar şiddete dayalı da olsa, yine etrafta polise karşı direnen, gelenek ve göreneklerine bağlı, dövme sanatına çok düşkün bir topluluk olarak görülmektedirler. İtalyan mafyalarının genel yapısını oluşturan aile ve onur temasını bol bol gözümüze sokmaktan kaçınmayan Salvatores, filmi geçmiş ve gelecekten sahnelerle  ayırarak karmaşadan uzak çok daha anlaşılır ve sade bir hale getirmiş. Filmin en güzel yerlerinde çalan Emir Kusturica tarzı müzikler, seyirciyi biraz olsun karanlık atmosferin hakim olduğu sahnelerden uzaklaştırıp, karlarla kaplı beyaz bir ortamda rahatlamasını sağlıyor. Özellikle lunapark sahnesinde çalan David Bowie’nin “Absolute Beginners” parçası izleyiciye çok keyifli anlar yaşatıyor.

Başlarda bir belgesel havasında ilerleyen Siberian Education, ortalarına doğru suç ,din, aile meseleleri ve kardeşlik üzerine kurulu olaylar örgüsünde ilerleyerek isabetli bir finale doğru gidiyor. Politik yönüyle de ağır basan bir film olmasına karşın asla seyirciyi sıkmayan sonuna kadar ilgi ile kendini izlettirmeyi başaran, çarpıcı diyalogların ve sahnelerin yer aldığı bir suç draması Siberian Education. Farklı bir film izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken ve aklınızın bir köşesine yer edecek kadar itinalı çalışılmış bu yapıma bir şans vermek size kalmış. 
     
Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

16 Eylül 2016

TRAIN TO BUSAN


2000’li yıllarda yükselmeye başlayan uzak doğu korku filmleri, aralarında kaliteli olduğu kadar oldukça vasat yapımlara da el attı. Bizde olduğu gibi, uzak doğuda da aynı sistem ön planda tabii ki. Önüne gelen bol hayaletli korku filmi çekti. Uzadıkça kendini tekrarlayan The Grudge (Garez) serisine benzer pek çok klişesi bol, vasat yapım ortalarda dolaşır oldu. Ben o aralar, hepsi birbirinin aynısı ve asla ayırt edilemeyen her çekik gözlü oyuncunun bulunduğu korku filmlerini izler olmuştum, ama bir süre sonra yavaştan uzaklaştım. Yalnız son yıllarda Güney Kore sinemasında gerilim ve dramanın iç içe olduğu harika filmler ortaya çıkmaya başladı ve yeniden aralarda rastladığım iyi filmlere göz atar oldum. Sadece gerilim ve korku değil, savaş, felaket, intikam ve slasher (seri katil) türündeki filmler de bolca ortaya döküldü. Özellikle The Terror Live (2013) ve The Flu (2013) filmlerini çok başarılı buldum. Hollywood filmlerinden aşağı kalmayan başarılı efektleri ve gerçekçi savaş sahneleri ile göz dolduran Tae Guk Gi (The Brotherhood of War, 2004) ve Mai Wei (My Way, 2011)’i de savaş filmi sevenlere tavsiye etmeden geçmeyelim.

Gelelim öncesinde iki adet anime çeken Sang-ho Yeon’ın, ilk uzun metrajlı film deneyimi olan Train to Busan (Busan Treni,2016)’a. Gerçekten zombi kıyamet filmleri diye tanımladığımız film furyasının içinde iyi bir yere sahip olacak kadar sıkı bir yapım var karşımızda. Film, ülkede salgının başladığı sırada durumdan haberdar olmayan bir grup yolcunun Busan’a giden hızlı trendeki macerasına odaklanıyor. Öyle bir macera ki bu, durmak bilmiyor ve film de trenle aynı hızda ilerliyor. Tren yolculuğu sırasında ülkede inanılmaz bir kaos başlıyor ve kimyasal bir sızıntıdan doğan salgın giderek büyüyor. Ve bu salgına yakalanan bir genç, trene gizlice kendini atınca film orada başlıyor ve sonuna kadar bitmek bilmeyen bir yaşam mücadelesi ile devam ediyor. Lise beyzbol takımı, sinir sisteminizi alt-üst edecek tren şefi, korkak iş adamı bir baba-ufak kızı ve hamile eşiyle yolculuk eden iri kıyım, kas torbası bir eşten oluşan grup, filmin ön plana çıkan karakterleri.
Filmde aslında salgına yakalananlara zombi demek yanlış olur. Enfekte olan insanlar sadece sese duyarlılar ve karanlıkta göremiyorlar. Film boyunca da, birbirlerini ısırmaya meyilli değişime uğramış insanlar görüyoruz. Yalnız asla The Walking Dead’deki gibi yavaş yürüyen walkerlar yok ortada. Parçalanan etler, bağırsaklar ve kan revan bir görüntü kalabalığına da yer verilmemiş. Isırılan insanların ani değişimleri, hızlı hareket etmeleri ve koşturmaları filmin gerilimin dozunu fazlasıyla arttırmış. Zombilerin makyajları da, Hollywood filmlerini aratmayacak kadar son derece başarılı. Gerçekten 2 saatlik süre boyunca filmdeki heyecanın dozu asla azalmadığı gibi, sonlara doğru ise yükselişe geçiyor. Sadece aksiyon ve gerilim dolu bir zombi filmi değil Train to Busan. Hikayenin içine güzelce dramatik ögeler de itinayla yerleştirilmiş. Fedakarlık, bencillik, yardımseverlik ve ihanet gibi pek çok farklı kavram da, film boyunca seyirciye eşlik ediyor. Tam gaz devam eden yaşam mücadelesinin yanında, bencil bir baba ve kızı arasındaki ilişki, aile üzerine kurulu güzel mesajlar veren şık diyaloglar da filme renk katıyor.

Train to Busan’daki oyunculuklara gelirsek, en önemli kısmı The Flu (2013)’daki gibi sevimli ve harika performans gösteren minik kız çocuğu (Soo-ann Kim) oluşturuyor. Bunun yanı sıra başrol sayılan bencil babanın (Yoo Gong) performansının yerine, iri kıyım eş dediğimiz Dong-seok Ma’nın oyunculuğu çok daha fazla göz dolduruyor. Filmin hikayesine göre dağıtılmış olan farklı karakterlerin, seyirciye o heyecanın arasında değişik duygular yaşatması kesinlikle doğru düşünülmüş bir olay. İzlerken en azından o diyalogların ve planların yapıldığı kısımlarda biraz da olsa nefes alıyorsunuz.

Yönetmen Sang-ho Yeon, salgının çıkışı ve yayılması ile ilgili fazla detaya girmeden direk filmi gerilimle ve bol aksiyonla süslemiş. Filmin bazı yerlerinde World War Z’yi andıran çekimler ve üst-üste yığılan balık istifi şeklindeki zombilere de rastlamak mümkün. İlk başlarda çekik gözlü oyuncularımızın değişime uğrama sahneleri biraz komik dursa da, bir süre sonra başlayan ve hızlanan gerilimle birlikte bu yadırgama hadisesi unutulup gidiyor. Filmin en can alıcı ve en iyi çekilmiş sahneleri bana göre, zombilerle dolu vagonları tek tek aşmak için grubun verdiği mücadele bölümü. The Walking Dead’den her ne kadar alışkın olsak da bu duruma, bir Güney Kore filminde bu kadar itinalı çekilmiş sahnelere rastlanması şık olmuş.

Train to Busan, son zamanlarda izlediğim, bitmek bilmeyen aksiyonu ve yaşattığı gerilimi ile unutulması zor bir film oldu benim için. Güney Kore filmlerini sevmeseniz bile ön yargılı davranmayın, korelilerin itici şivesini ve konuşmalarını bir kenara bırakıp izlemeye başlayın. Pek çok Hollywood yapımı zombi filmlerinden kat kat üstün bir film. Salgın, virüs, kıyamet ve zombi temalı filmlere düşkün olanlara Train to Busan, ilaç gibi gelecektir. Bu arada bir zombi filminde ağlanır mı diye düşünmeyin elbette ağlanır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

7 Eylül 2016

LANDMINE GOES CLICK


Gürcistan yapımı Landmine Goes Click, Levan Bakhia tarafından yazılmış ve yönetilmiş enteresan geçişleri olan rahatsız bir film. 2015 yılında Porto kentinde düzenlenen Fantasporto korku filmleri festivalinde Gürcistan dahil olmak üzere Portekiz ve Macaristan yapımı değişik korku filmleri yer aldı. Landmine Goes Click’de bu festivalden En İyi Seyirci Ödülü’nü alarak geri dönmüş bir yapım. Bakhia, daha önce Beka Jguburia ile birlikte saunada geçen ve yine psikolojiyi alt üst eden orta derecede bir gerilim filmi olan 247F (247 Fahrenheit)’e el atmıştı. Filmde gençlerin saunada kilitli kalışı ve artan ısı artışı karşısında fiziksel ve psikolojik güçlerinin sınırlarını zorlaması durumu, ister istemez izleyici de filmin içine taşımıştı.

Landmine Goes Click ise, üç gencin Gürcistan’daki eski bir savaş alanına kamp yapmaya gidişi ile başlıyor. Evlenme kararı alan Alicia ve Daniel’ın mutluluklarını yanlarındaki en yakın dostları Chris’de onlarla paylaşır. Güzel ve eğlenceli bir gecenin ardından herşey güzel giderken, Chris gündüz bir mayına basar. Hareket ettiği an patlamaya hazır olan bu mayın ve üzerindeki Chris, az sonra başlayacak olaylar zincirinin en büyük temel kaynağı haline gelir. Kısa bir süre sonra gerginlik artar, arkadaşlıklar tekrar gözden geçirilir, ortalık karışır ve Alicia ile Chris çaresizlik içinde yalnız başlarına kalırlar. Chris ayağının altındaki mayından kurtulmayı düşünürken, ne yapacağını bilemeyen Alicia’nın başına ise, farklı bir bela musallat olur. Artık ortada iki büyük sorun vardır. Film hakkında izleyeceklere fazla spoiler vermemek için, en önemli detaylarına fazla girmeden yazmak gerekiyor. O yüzden konuyu burada, yani ortasında kesmek yeterli olacak diye düşünüyorum.

Yönetmen Bakhia, hikayenin başlarda mayın üstüne kurulu ve bol diyaloglarla beslenmiş bir gerilim filmi gibi gözükmesini gayet güzel sağlamış. Filmin ortasına kadar “Olaylar hep böyle mi gidecek?” sıkıntısına girdiğiniz anda, yönetmen ustaca bir manevrayla birlikte hayatta kalma mücadelesini sert bir intikam olayına dönüştürüyor. İçinde bulundukları o stres dolu ortamda, ne yapacaklarını bilemedikleri bir durumla karşılaşan ve gittikçe sıkıntılı dakikalarla boğuşan Alicia ve Chris’in yerine ise, maalesef kendinizi koyamadan duramıyorsunuz. Ölüm korkusundan o an kendinizi feda etmenin dışında nasıl kurtulursunuz ve en akıllıca seçim nedir?, Ben olsaydım ne yapardım? sorusunu film boyunca ve özellikle finalde kendinize bol bol soruyorsunuz.

Bakhia düşük bütçeli olan bu filmi iki farklı kısıma ayırmış; Mayın ve İntikam. “Kimden, ne için intikam alınması gerekiyor?” cevabını almak için de, sizin yerinizde olsam fragmanı bile izlemeden direk filme başlardım. Ne yazık ki fragmanlar, kimi zaman neredeyse filmin tamamını hakkında gerekli ipuçlarını verebiliyor.

Ayrıca filmde elle tutulur derecede bir oyunculuk gösterisi yok, hatta tamamen amatör oyuncuların yer aldığı bir yapım gibi duruyor. Çekimlerin de çok titizce olduğu söylenemez. Ama diyaloglar kesinlikle doğaçlama yapılmış kadar iyi ve bu da gerilimin şiddetini arttırıyor. Levian Bakhia, film boyunca “I Spit on your Grave” havasını seyirciye koklatarak ilerlerken, en önemli kısmı finale saklıyor ve gerilimi açık alandan kapalı mekana taşıyarak “Funny Games” tarzında bitiriyor. Dostluk, ihanet, saldırganlık, işkence ve intikam gibi pek çok karışık duyguyu içinde barındıran Landmine Goes Click, bana göre rahatsız edici ve şiddet içeren filmler kervanına rahatlıkla girer. Türün meraklıları için tavsiye edilir, yalnız sinirden dişlerinizi çok sıkmayın!

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Ağustos 2016

THE PYRAMID


Sinemanın Indiana Jones’la başlayan arkeolojik sırlar üzerine yapılmış filmler furyası yıllar sonra The Mummy serisi ile yeniden canlanmıştı. Bir süreliğine durulan bu tarz filmler son birkaç yıldır yerini yeraltı tünellerinde ya da mağaralarda geçen klostrofobik yapımlara bıraktı. Gregory Levessaur'un ilk yönetmenlik deneyimi olan The Pyramid (Piramitin Laneti)’de,  daha önce senaryolarını yazdığı “The Hill Have Eyes”, “Mirrors” ve “Haute Tension” gibi gerilim ve vahşet yüklü filmlerdeki tarzını devam ettirdiğini söylemek mümkün.  Blair Witch Project’le başlayıp “Paranormal Activity” ile devam eden ve artık neredeyse her korku filminde karşılaştığımız el kamerası çekimlerini kullanmayı ihmal etmeyen yönetmen, filmde kendine özgü çekim tarzı ile adeta bir belgesel havası yaratmış. Bu arada el kamerası çekimlerinin benzer filmlere göre seyirciyi fazla rahatsız etmediğini söylemek mümkün.

Filmin konusu tamamen bir keşif üzerine kurulu. Tarihin en önemli keşiflerinden birini ortaya çıkarmak üzere Mısır çöllerinde araştırma yapan arkeolog grubu, yıllar öncesinden beri gömülü kalan dev bir piramidi açığa çıkarır. Ancak tam bu sırada Mısır'da yaşanan halk hareketleri artınca, bölgeden ayrılmaları istenir. Kazı alanından ayrılmak üzere son hazırlıklar yapılırken araştırma robotu ile piramide son bir bakış atmak isteyen ekip mağarada bir canlı görünce işler değişir. Ortamdan uzaklaşmak yerine meslek aşkının peşine düşen ekip karanlık piramidin içinde korkunç bir maceraya atılır.

Levessaur, “The Pyramid”de, filmin sonuna kadar sürdürdüğü gizem sayesinde seyircinin filmden kopmasını engellemiş. Yeraltında geçen filmlerin en belirgin özelliği olan havasız, sessiz ve insanın içini karartan gergin atmosferi gayet güzel kullanan yönetmen, filmin akıcı havasını bozacak her şeyden itinayla kaçınmış. Korku filmlerinde sık sık rastladığımız yeşil tondaki gece görüşü çekimleri, aniden geçen yaratık mı yoksa insan mı olduğunu asla anlamadığımız bir varlık, ürkütücü hırlamalar gibi bir dolu klişe sahnenin yer aldığı The Pyramid’in hikayesi Mısır mitolojisine de bağlanıyor. Efektlerin çok da başarılı olmadığı “The Pyramid”, bubi tuzakları, gizli geçitler gibi heyecan yaratan detaylarla yine de izleyiciyi kendine çekmeyi başarıyor.

Mitolojik bir konuyu gerilimle süsleyen “The Pyramid”, en lezzetli yerlerini kısıtlı dakikalara sığdıran ve güzel başlayıp basitçe sona eren bir film.  Çok beklenti içine girilmeden izlendiğinde türün meraklılarını memnun edebilir.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Ağustos 2016

SUICIDE SQUAD


Aylardır ard arda çıkan fragmanlar sayesinde neredeyse filmin tamamını izlediğimiz Suicide Squad (Gerçek Kötüler), yurtdışı ve yurtiçinden de aldığı olumsuz eleştirileri sanırım bir nebze de olsa hak ediyor gibime geliyor. Beklentilerimizi oldukça üst seviyeye taşımış olan filmi seyrettiğimizde, uzun metrajlı bir video cliple karşılaşıyoruz. Çalan parçaların, filmin karanlık havasına, karakter tanıtımlarına ve aksiyon sahnelerine yakıştığını söylemek mümkün. Ama bu güzel hareket, filmin doyurucu olmasına yetmiyor maalesef. Açılışta tek tek sırayla karakterlerin tanıtımı ve Batman’in onları yakalayıp kodese tıkma şekli gayet güzeldi ve ağzımıza bir parça bal sürmeyi başardı. Ama ardından sürekli müzikle süslenmiş (hatta diyalogların bile arkasında durmadan çalan bir müzik söz konusu) bir kötüler kalabalığı ve ne yazık ki bomboş bir hikaye ile karşılaşınca biraz dumura uğradık açıkçası.

Marvel mi?, Dc Comics mi? kapışmalarına fazla girmek istemesek de ortaya çıkan işler, sonuçlar ve eleştiriler, Marvel’in açık ara ile önde olduğunu kanıtlıyor. Avengers ya da Civil War’da da kalabalık bir ekip kötüleri yok eder ama ortada elle tutulur bir hikaye vardır, özellikle Captain America: Winter Soldier ve Civil War bunlara çok iyi birer örnektir. Kahramanlar arasında yapılan esprili diyaloglar çok daha şahanedir, çok daha eğlendirir. Suicide Squad’a baktığımız da ise sevimsiz oldukları kadar espriden de yoksun (Harley Quinn hariç) bir suçlu takımı geziniyor ortada. Hadi ortada senaryo yok, bari güzel elle tutulur birkaç karakterler arası hoş espri olsaydı. Dc’nin baştan beri süregelen Gotham City’nin karanlık havasını ve daha çok gece çekilmiş aksiyonları sevdiğini, bunları da filmlerine yedirdiğini zaten biliyoruz, hatta Marvel filmleri içinde renk cümbüşü gibi yakıştırmalar da yapıldı her yerde (kurban olun o renkli Marvel filmlerine). Batman ve Superman gibi iki önemli  karakteri elinde bulunduran ve Justice League için hazırlıklarını yapmaya başlayan ( ki bunun için de çok geç kalındı bence) Dc Comics, Suicide Squad ile iyi bir bomba patlatmaya hazırken, ne yazık ki bu gösterişli bomba ellerinde patladı.

Filmin olmayan konusu ise şudur: Aralarında üstün yetenekleri de olan kötüleri toplayıp, kafalarına kaçmasın diye minik bombalar enjekte etmiş Amanda Waller (Viola Davis) ve Rick Flag (Joel Kinnaman: The Killing dizisinin suratsızı ve yeni dönem Robocop’ın içine eden adam) eşliğindeki birim, hem Joker’i hem de şehirde kıvırta kıvırta dolaşan ve ortalığı yerle bir eden büyücü Enchantress ve devasa kardeşini yok etmek için uğraşırlar. Bu uğraş içinde kendilerine, bizim sevimsiz kötülerden oluşan bir ekip olan Suice Squad (İntihar Timi anlamında)’ı kurarlar. Ekibin, hatta filmin en büyük artısı sempatik tavırları ve hareketleri ile kendini sevdiren çizgi-romanlardaki tiplemeye en yakın olan Harley Quinn (Margot Robbie) karakteri. Kendisi için neredeyse filmde torpil geçilmiş, çünkü bütün güzel espriler ve dövüş sahneleri onun üzerine yazılmış sanki. Diğer ağır topumuz da yetenekli oyunculuğu ile göz dolduran Will Smith yani Deadshot. Özellikle ultra nişancı tekniğiyle üstlerine gelen tüm yaratıkları tek başına hızlıca yere serdiği sahne gayet güzeldi. Diğer kötülerimiz Boomerang (Jai Courtney), Diablo ( Jay Hernandez) ve Killer Croc (Adewale Akinnuoye-Agbaje) ise takımın en sönük kalan kötüleri. Flag’ı korumaya çalışan beyaz maskeli Katana’nın ise, ne yaptığını anlayamadan zaten film bitiyor. Şehirdeki kargaşanın arasında neyi koruyor, kimin yanında takılıyor anlayamıyoruz. Ekibin arasında bir bağlılık olmadığı gibi “evet biz bir takımız” gibi bir beraberlik de yaşanmıyor. Kendi başlarına takılan suçlu görünümlü enteresan bir ekip var ortada. Çizgi-romanların üstün güçlere sahip büyücüsü Enchantress ise, filme sadece görsellik katıyor, bunun dışında kötü karakter olarak kesinlikle başarısız. Oldu bittiye getirilmiş ufak bir iki hamleyle yok edilmesi de, yine filmin en büyük eksilerinden.

Yani sonuç olarak filmden Harley Quinn ve Deadshot’ı çıkart, film olsun sana bir bölümlük aksiyon dizisi. Bu arada çim adam kılıklı Joker’i unuttuk sanmayın. Bir sene öncesinden bolca reklamı yapılan, yere göğe sığdırılamayan hatta bugüne kadarki en iyi Joker dedikleri karakter, maalesef bugüne kadarki tüm Jokerleri mumla aratıyor. Güzelim Jared Leto bile Joker rolüyle kurtaramamış filmi. Joker olmak ne yazık ki, ağzına gülen surat yapmak ve güvenliğe bomba şeklinde hediye paket fırlatmak değildir. Nasıl olması gerektiğini zaten Jack Nicholson ve Heath Ledger zamanında itinayla sergilemiştir. David Ayer’in daha önce yönetmen olarak yaptığı filmlere de çok sıcak bakmayan birisi olarak, neden bu kadar zor bir Dc uyarlamasının altına girdiğini de anlamak mümkün değil. Training Day gibi başarılı bir filmi yazmış olan Ayer, en azından daha güçlü bir yazara devredebilirdi senaryo işini. Aralara katılan dramatik sahneler, filmin olmayan hikayesinden fazlasıyla kopuk duruyor.

Aksiyon sahneleri, çatışmalar tabii ki oldukça görkemli ve göz dolduruyor, çekim teknikleri güzel ama yine de Suicide Squad, her zaman Harley Quinn ile anılacak ve bir süre sonra da unutulup gidecek bir film. Kötü bir film olarak nitelendirmek yanlış olur, ama beklentileri asla karşılamayan vasatın biraz üstünde bir yapım. Eğlenmek ve güzel vakit geçirmek için seyredilebilir. Unutmadan filmin soundtrack’i gerçekten çok iyi, parçalar özenle seçilmiş. Keşke bu özeni karakterlere ve senaryoya da yansıtsalardı, tadından yenmezdi. Son dip not: Yazılardan sonra ayrılmayın!

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


9 Ağustos 2016

SINISTER


Bir korku filmini izlemeden önce yönetmenine bakarım diyenlerdenseniz, o zaman Scott Derrickson’ın yaptığı korku filmlerine biraz göz atalım. 1990 yılında Hellraiser: Inferno ile yönetmenliğe başlayan Derrickson, 2005 yılında rüyalarımıza giren, mahkemesi bol, sinir bozucu ve gerçek bir olaydan uyarlanmış şeytan çıkarma filmi “The Exorcism of Emily Rose” ile ortalığı karıştırdı. Başarılı olan bu filmin ardından 2014 yılında “Deliver Us From Evil” ile seri cinayetleri şeytan çıkarma olaylarıyla birleştirdi ve ortaya sıkı bir bir polisiye/gerilim filmi çıkarttı. Uğursuzluk ve felaket getirici anlamına gelen Sinister (Lanet) ise, yönetmenin bu iki filmin arasında çektiği 2012 yapımı bir korku/gerilim denemesi. Hikayesi çok da değişik olmamakla beraber yine de seyirciyi  ürperten bir atmosferi vardır Sinister’ın. Hatta filmin giriş kısmındaki sahne zaten baştan size filmde başınıza gelecekler hakkında biraz göz kırpar. Sinister, çok da yabancı olmadığımız klasik bir şablon olan; yeni eve taşınan aile teması üzerinden ilerleyen bir konuya sahip.

Suç ve gerilim romanları ile tanınan bir yazar, ailesi ile birlikte yeni bir eve taşınır. Yazar Ellison Oswalt evde bulduğu bir takım film makaralarını izlemeye başladıktan sonra evin geçmişine ait sırlarına vakıf olur. Videoları izledikçe daha da tuhaflaşmaya başlayan yazar, kendisini tamamen bu işe adayıp ailesinden bu sırları saklar. Bir yandan yeni romanı için kaynak bulduğuna sevinirken bir yandan da geçmişteki olayların perde arkasını araştıran Ellison, gitgide hırslanmaya ve aile içinde gerginlik yaratacak kadar kendini iyice kaptırmaya başlar. Araştırmasına yardımcı olarak bir polisi de yanına alan Ellison, cinayetler zincirini çözmeye başladıkça kendisini ve ailesini lanetli bir varlık karşısında tehlikeye attığını fark etmez.

Seyrettikçe daha fazla ipucu ile seyirciyi meraklandıran bir yapıya sahip olan  Sinister, korkudan çok gerilimle gizemi harmanlayan bir film. Filmin başlarında yazarın durumunu gözlemlediğimizde Sinister, The Shining'e yakın bir çizgide dursa da ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılıyor.  Aslında her korku filminde gözümüze çarpan klişeleri içinde barındıran karanlık bir film. Odalarda gezinirken ya da tavan arası kontrolü yapılırken bile ışıkların asla açılmadığı, sadece fenerle gezilen bir evde tabii ki zifiri karanlık bir atmosfer hakim oluyor. Durum böyle olunca da, film başından sonuna kadar nereden ne çıkacak şüphesiyle seyirciyi koltuğa çiviliyor. Filmin ortalarına kadar ilerleyişinde fazla bir değişiklik yokken, finale doğru gizemli hava sirkülasyonu yerini gerilime bırakıyor. Ve yaşanan olayların yavaş yavaş açığa çıkmasıyla birlikte gerginliğin hızı daha da artıyor.

Sinister, korku/gerilim  türüne bir değişiklik katmasa bile hızlı kurgusunun yanı sıra yönetmenin sade ve özenli çalışmasıyla ilerde hatırlanacak bir film olmayı başarmış. Filmde hırslı ve başarılı bir yazar olan Ellison karakterini canlandıran Ethan Hawke bugüne kadar yer aldığı rollerin dışında artık korku/gerilim filmlerinde de rahatlıkla oynayabileceğini kanıtlamış. Hem şaşırtıcı hem de ürkütücü bir şekilde ilerleyen film, bir başyapıt değil belki ama, sizi son dakikaya kadar ekran karşısında esir edecek kadar gizemi ve gerilimi yerinde bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.