türk korku filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk korku filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2016

ŞEYDA ŞEN ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yerli/yabancı yönetmen/ oyuncular ile yaptığım röportajlarım yine tam gaz devam ediyor. Bu defaki konuğum kamera arkasından ve setlerden yönetmenliğe geçiş yapan Şeyda Şen. Kendisi tam bir psikolojik/gerilim türü meraklısı. Kadıköy’de buluşup kahve eşliğinde kendisi ile yakın zamanda vizyona girecek olan ilk filmi Sekerat: Son ve korku/gerilim sineması üzerine hoş bir sohbetimiz oldu.

İlginç projeleri ve fikirleri olan Şeyda Şen,  www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak  üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine ilk filminde bol gişeler ve başarılar diliyorum.

KE- Kamera arkası programından ve setlerden yönetmenliğe geçiş nasıl oldu? Bize biraz bahseder misiniz?

ŞŞ- Bu benim belki de sahip olduğum en büyük ve en istikrarlı hayalimdi. Senaryoyu yazdıktan sonra yapımcımız Önder Kayaoğlunun desteğiyle hadi bu senin hikayen en iyi sen anlatabilirsin diyerek bana verdiği cesaretle kendimi monitörün başında buldum. Ben her zaman bir yönetmenin herşeyden önce çok iyi bir izleyici olması gerektiğini düşünürüm. İyi bir yönetmenmiyim, bu sinemaseverlerin takdiri, ancak çok iyi bir izleyici olduğumu söyleyebilirim. 

KE- Türkiye’de sürekli cinli ve büyülü korku filmi çekiliyorken siz ilk filminizde psikolojik bir gerilim filmine el attınız? Neden böyle bir tercihiniz oldu, nereden geliyor gerilim türüne olan merakınız?

ŞŞ- Sinemaseverlerin yeni türleri hakettiğini düşündük elbette, psikolojik gerilim türk sinemasında bir eksikti ve biz bunu tamamlamayı istedik. Birbirinin benzeri olan korku filmlerinden sıkılan sinemaseverlerle psikolojik gerlim türüyle buluşmak istedik. Benim için; psikolojik gerilim sinemanın zekice bir hikaye örgüsüne sahip olması gereken en gizemli türüdür. Ben de o gizemin çekiciliğine kapıldım sanırım.

KE- Sekerat: “Son” nedir? Nereden aklınıza geldi böyle bir isim koymak?

ŞŞ- Sekerat aslında sekerat-ül mevt: yani islamiyette ölüm anındaki kişinin kendinden geçmesi, can çekişmesi halidir. Filmde anlatılandan çok kopmak istemedim filmin ismini koyarken, bu nedenle anlatılan ne ise, aslında filmin ismi de o oldu.

KE- Psikolojik gerilim filmlerinde senaryonun doğru oluşunun yanında en önemli etken iyi bir oyuncu seçimidir. Filminiz için oyuncu seçimi yaparken en çok neye dikkat ettiniz, çok zorlandınız mı seçimlerde?

ŞŞ- Çok haklısınız senaryo ne kadar önemli ise, oyuncunun önemi de yadsınamaz. Bu nedenle oyuncuların da senaryoyu gerçekten istemesi, anlaması ve benimsemesi de bir o kadar önemliydi. Önder Kayaoğlu,  bu konuda tecrübeli bir yapımcı olduğu için açıkçası oyuncu seçiminde çok zorlandık diyemem. Bu film, sıradan kapı çarpmaları veya yüksek seslerle insanları korkutmayı hedeflemedi, ciddi anlamda iyi bir oyunculuk gerektiriyordu. Oyuncularımız karakterleri o kadar benimsediler ki, senaryoyu yazarken kafamda canlanan karakterleri birebir hatta zaman zaman çok daha iyisiyle monitorden izleme keyfini yaşadım. Bu sebeple  çok şanslı olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. İnanılmaz  oyunculuklar izleyeceksiniz.

KE- Filminizin çekimleri başınıza gelen enteresan olaylar varsa bizimle paylaşır mısınız?

ŞŞ- İnanın bu sorunuza cevap verirken büyüler bulduk, cinler musallat oldu, sesler duyduk falan demek isterdim ama maalesef olmadı.J 

KE- Türkiye’deki basma kalıp şeklinde giden cinlerle dolu bir korku filmi anlayışı var. Yakın zamanda bıkkınlık getirerek korku filmi furyasının bitmesine neden olacak olan bu durum nereye kadar sürecek sizce? Sizin filminizde olduğu gibi farklı türlere yer verilmesi gerekmiyor mu artık?

ŞŞ- Bence bu durum artık zaten sürmüyor. İzleyici de sıkıldı ve cinli büyülü çok iyi bir film yapmış dahi olsanız artık önyargıyla yaklaşıyorlar. Evet izlemeye gidiyor belki ama filmden büyük bir beklentisi olmadan “hadi işte izleyelim bari” şeklinde. Ben sinemanın alternatif olmadığı için izlenecek filmlerle dolu olmasını doğru bulmuyorum, sinema bunun için yapılmamalı, izleyiciye gerçekten birşeyler verebilmelisiniz ve bazen ticari kaygılarınızı da ikinci plana atmanız gerekiyor.  Cesaretli olmak, yeni türlerden izleyiciyi mahrum etmemek lazım. Sinemaseverlerin bunu hakettiğini düşünüyorum.

KE- Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz ? İzleyicileri neler bekliyor?

ŞŞ- Sekerat senaryosundan çekim tekniklerine ve müziklerine kadar  sinemaseverlerin karşılığını alabileceği bir film. Gerçek bir psikolojik gerilim. Kendi hayatınızdan da birşeyler bulabileceksiniz çünkü sadece korkutmayı hedeflemedik Sekerat’ın gerçek bir hikayesi var. 3-5 arkadaşın tatil için geldikleri otelde başlarına gelenler değil. Gerçeğin ta kendisi. Korkacaksınız bu çok net. Biz her canlının kaçınılmazı olan ölümü anlattık. Daha korkunç ne olabilir ki?

KE- Yeniden korku/gerilim filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz var mı?

ŞŞ- Elbette. Sekerat son değil bir başlangıç diyerek bu yola çıkıldı. Hedef bundan sonrada sadece psikolojik gerilim türünde devam etmek. Yeni senaryonun sonuna geldim diyebilirim yine hayatın gerçeği, yine işlenmemiş bir konu olan sürpriz bir hikaye geliyor. Önümüzdeki günlerde hazırlıklarına başlamayı planlıyoruz.

KE- Çok korku/gerilim filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

ŞŞ- Çok mu? Ben neredeyse sadece korku ve gerilim izlerim. Bazı izleyiciler için psikolojik gerilim sinemanın en etkileyici türüdür. Benim için de kesinlikle öyle herşeyden önce çok iyi bir izleyiciyimdir. Others benim favorimdir. Kayıp Otoban, Shining, 6.his vs..bu böyle devam edecek gibi görünüyor. En iyisi hemen favori yönetmenlerime geçmek, Shyamalan ve Kubrick hatta filmimizin o meşhur Kubrick açısıyla başladığını söylersem, ne kadar favorim olduğunu daha iyi anlatmış olurum.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

6 Mayıs 2016

OYA KÖKSAL ve VEDAT DİKMETAŞ ile RÖPORTAJ

Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konukları, senaryosu Alper Kıvılcım’a ait olan Şeytanın Çocukları: El Ebyaz filminin yönetmenleri Oya Köksal ve Vedat Dikmetaş. Yakın bir zamanda Kadıköy’de bir cafede buluşup kendileri ile hem filmleri hem de korku sineması üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdim.

Popüler Sinema sitemizde ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevaplayan Oya ve Vedat ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Şeytanın Çocukları: El Ebyaz filmine gişede bol başarı diliyoruz.

KE- İkinizin birlikte yönettiği “Şeytanın Çocukları : El Ebyaz” filminin yapım aşaması nasıl oluştu? Nasıl karar verdiniz bir korku filminde birlikte çalışmaya?

OK- Daha önce Vedat'la "İnfo Medya" da ben yardımcı yönetmen, Vedat’da görüntü yönetmeni olarak birlikte çalışmıştık. Yapımcılarımız bu projeyi bize getirdiklerinde beraber çalışmamızı istediklerini dile getirdiler. Biz de daha önce "Hannas" sinema filminde  birlikte çalıştığımız için uygun gördük.

VD- Biz Oya ile daha önce de birlikte çalışmıştık. Bundan önce aynı ekipte olduğumuz “Hannas; Karanlıkta Saklanan” adlı yapım da yine bir korku filmiydi. Ben görüntü yönetmeniydim. Oya’da yardımcı yönetmendi. Kısacası hem birbirimizi, hem de korku sinemasını tanıyorduk ve yapımcıdan bu yönde bir talep gelince El Ebyaz filmi için süreç başladı.

KE- “El Ebyaz” ne demek? Kısaca bahseder misiniz?

OK- El Ebyaz; şeytanı yani bir nevi düşmanı hepimiz biliriz. Allah ü Teala şeytanı ve ordusunu müminlerin kendisine olan sevgisi artsın diye musallat etmiştir. Çünkü düşman karşısında iken insan, nimet içinde olduğundan daha çok Alla' ı zikreder. Aslında hepimiz çoğu zaman nefsimizle savaşa girmişizdir. Bazen onlar kazanmıştır savaşı bazen biz. İşte bu bizim şeytanla verdiğimiz savaşın ;  peygamberlere ve velilere musallat olanları El Ebyaz' dır.

VD- İslam inancında, insanın bu dünyadaki yaşamsal amacı açık ve kesindir; Allah’a iman etmek. İnsanı bu yoldan saptıransa Şeytan’dır. Yani Şeytan bir nev-i insanın imtihanıdır. Şeytani varlıkların farklı türleri olduğundan bahsedilir. Bunlar çeşitli isimlerle anılırlar. El Ebyaz da bunlardan biridir.

KE- Bize daha once yaptığınız işlerden biraz bahseder misiniz? Yönetmenliğe başlama hikayeniz nasıl gelişti?

OK- 2006 yılında başlayan sinema-dizi serüvenimde çeşitli projelerde çalıştım tabi. ilk  sinema tecrübemi Hasan Karacadağ ile kazandım. 2008 yılında "Semum" filmi hem  Hasan Bey'le hem de korku dünyasıyla tanışmama vesile olmuştur. Daha sonrasında Hasan Bey'le" Dabbe 2" filminde  de birlikte çalıştık. Tabi Türkiye'nin en iyi korku filmi yönetmeni, senaristi ve yapımcısıyla 2. kez çalışmam  korku sinemasını daha yakından analiz etmemi sağladı. Daha sonra uzun bir süre dizilerde çalıştım.Yönetmenliğine ve insanlığına saygı duyduğum Mahsun bey'le ( Kırmızıgül)  "Benim İçin Üzülme" dizi filminde birlikte çalıştık. sonrasında araya bir sit com sıkıştırarak "Çocuklar Duymasın" dizi filminde bir sezonumu tamamladım. Vs. devam eden kariyer hayatım çok renklidir. Yönetmenlik hikayem için çok geriye gitmeye gerek yok. Son iki yıldır Yardımcı Yönetmenlik yaptığım işlerin 2. ekibini çekerek yönetmenliğe  başladım diyebilirim. Tabi aralarda çektiğim tanıtım filmleri de var. Yapımcılarımızdan Tarık  Bey'le ( Karakulak) daha önce 3 projede birlikte çalıştık. Tarık Bey "Şeytanın Çocukları  El Ebyaz" projesini getirdi ve senin çekmeni istiyorum dedi. Ben yönetmenlik için acele eden biri değildim. Hala etmiyorum gerçi. Yönetmen oldun artık sen bitti diye bir şey yoktur. Sürekli araştırmak, okumak, izlemek, bizden ileri olan ülke sinemalarını takip etmek gerekir. Çünkü kurulan dünya, yönetmenin hayal dünyası olduğu için; yönetmen olunmak isteniyorsa  hayallerinin üzerine koyarak başlanılması gerektiği fikrindeyim. Araya aldığım şahsı  fikirlerimden sonra Tarık Bey'in teklifini düşündüm ve korku sinemasına yabancı olmadığım gibi hayal dünyama güvendiğim için kabul ettim.

VD- Yapmış olduğum işler yazmakla bitmez. Sinema filmi ve diziler haricinde birçok klip ve reklam filmi de çektim.

KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

OK- Zorluk, her iş kadar zordu diyemeyeceğim. Filmin gemide geçmesi başlı başına zaman kaybı olmasının yanında her iniş binişlerimiz de korkuyu çekmeden yaşamayı başardığımız doğrudur. :))

VD- Aslına bakarsanız sinema zaten başlı başına zorlukları olan bir iş. Her işte olduğu gibi sinemada da doğası gereği sorunlar yaşanıyor. Bir kere kalabalık bir ekipbin koordine hareket etmesi ve zaman kaybetmeden ilerlemesi gerekiyor. El Ebyaz’ın bildik güçlüklerin yanı sıra gemide geçmesinden kaynaklanan fiili zorlukları oldu. Profesyonel bir ekiple çalışınca bu sıkıntılar en aza iniyor. Biz de kazasız belasız bu süreci atlattık ve çekimlerimizi tamamladık.

KE- Filminizin en önemli özelliği gemide geçen bir hikayesi olması. Bize biraz bahseder misiniz, filminizde diğer korku filmlerinden farklı olan neler var? Seyirciyi neler bekliyor?

OK-Türkiye de bilindiği üzere çeşitli mekanlarda korku-gerilim filmleri çekildi. Fakat biz Türkiye de  bir ilke imza attık ve gemide "Şeytanın Çocukları/El Ebyaz" filmini çektik. Hikayenin gemide geçmesinin dışında dramaturjisi kuvvetli. Oyunculukları sağlam ve daha önce ele alınmamış bir hikaye. Sebebini bilmediğimiz ses efekt duymayacaksınız. Animasyonla ortaya çıkan gerçeküstü varlıklarla karşılaşmayacaksınız. Sağlam oyuncuklarla, temponun düşmediği, heyecanın dorukta olduğu ve final sahnesine kadar merak unsurunu barındıran bir Korku-Gerilim filmi izleyeceklerinin garantisini verebilirim.

VD- Yerli korku sineması deyince, seyircinin aklına klişeler geliyor. Hemen hemen her filmde rastlanan bu klişelerin dışına çıkmak için senaryodan kurguya, karakterlerden çekim tekniklerine kadar pek çok farklılık kattık. Seyirciyi heyecan duygusunu tetikleyecek bir film beklediğini söyleyebilirim. Diğer korku filmlerinden farklı yönlerine çok fazla girmek istemiyorum ki sürprizler bozulmasın.

KE- Film çekmek bir ekip işidir. Herkesin film yapımı sırasında fazlasıyla emeği geçer. İkiniz sette bu ekip ruhunu korumak ve başarılı bir yapım ortaya çıkarmak için neler yaptınız? Cast oluştururken en çok nelere dikkat edersiniz?

OK- Kesinlikle  film çekmek bir ekip işidir. Sizin nezdinizde emeği geçen herkese; Yapımcılarımız Tarık Karakulak ve Serdar Çelik başta olmak üzere; işlerini en iyi şekilde yapan,ışık, görüntü,  ses, set ekibimize ve çok değerli oyuncularımıza teşekkür ederim. Ben ve Vedat ekibimizi kurarken  öncelikli olarak insanlık,saygı ve ve disipline dikkat ettik. Bilindiği üzere çoğu zaman evimizden daha çok mesai arkadaşlarımızla zamanımız geçiyor. Herkes gibi bizde çalıştığımız ortamda huzurlu hale getirmeye çalıştık. Vedat'ın geçmişi bilindiği üzere görüntü yönetmenliği olduğu için ikimiz bir karar aldık. Ve her ikimizde kendi alanlarımızda ilerledik. Kendimizce bir çok iki yönetmenli işlerde ortaya çıkan kaosu önüne geçmiş olduk. Vedat işin teknik kısmına ağırlık verirken, ben de misansen ve oyunculuklar kısmına ağırlık verdim. İllaki birbirimizden fikir alış verişinde bulunduk. Hatta bazı zamanlarda hayal ettiğimiz dünyayı birbirimize kabul ettirmek için uzun çay molaları bile verdiğimiz oldu. :) Oyuncu seçmelerine gelecek olursak; benim için öncelikli olan oyuncuda doğallık. Yani kamerayı, ne çekerken bana, ne de filmi izlemeye gelen seyircilere hissettirmemesidir. Bu konu da fazlasıyla  inandığım başrol oyuncum Merve'yle (Sevi) anlaşmak beni ekstra sevinirdi. İnandığım  oyuncuyla çalışmamın yanında Merve'nin de bana olan güveni birleşince ortaya şahane bir iş çıktı.

VD- Yapımcıdan set fotoğrafçısına kadar herkes bir zincirin halkalarını oluşturuyor. Dolayısıyla sinemada zincirin herhangi bir yerindeki kopma tüm ekibi ve işi etkiler. Biz bütün olarak uyumlu bir ekip olmayı başardık. Herkes egosunu evde bırakıp geldi ve bu elbette işe yansıdı. Tüm ekibe özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ederim. Cast konusu belki de bu işin en can alıcı noktalarından biri çünkü seyirci tüm o seti, kamera arkasındaki koskoca ekibi değil, ekrandaki oyuncuyu izliyor. Bizim seçimlerimiz daha çok gerçeklik duygusunu tatmin etme yönünde oldu. Ekranda görülecek kişilerin oyuncular, rol yapan insanlar değil, ambiyansla bütünleşmiş, işlenen konunun parçası olmayı başarabilmiş karakterler olmasını istedik ve seçimlerimizi bu yönde yaptık.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

OK- Sırada Romantik- Komedi var inşallah. Bundan sonra korku filmi çekerim, başka bir projede yer almam diyemem. Ruhuna inandığım her türlü senaryoyu, yetenekli oyuncularla taçlandırıp hayal dünyamı hayata geçirebilirim.
VD- Sinemayı korku, komedi, polisiye diye ayırmayı sevmiyorum çünkü işi bir bütün olarak, tüm duyguları ile seviyorum. Bundan sonra sadece korku çekerim gibi bir bakış açım yok. Zaten şu an devam eden görüşmelerimden biri komedi, bir diğeri ağır dram. Işin özünde hikâyeyi sevmek var benim için. Bana hitap eden bir hikâye ile karşılaştığımda türüne değil, en etkili şekilde nasıl sinemalaştıracağıma bakarım.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

OK- Hikayeden seyircinin düşmemesi için filmin temposuna çok dikkat edilmeli. Seyircinin dikkatini minumum seviyeye düşürmenin bir çok  sebebi vardır fakat en başta en azından;  sırf bir an korkutmak veya ürkütmek için 90 dakikalık bir filmin ,her 5 dakikasında yapılan ani çıkışlar ve ses efektlerinden kaçınmalı. Çünkü bir süre sonra sıradanlaşan bu efektler izleyicinin bunu alay konusu haline bile getirip, filmden ciddi şekilde kopmasına sebep olacaktır. Hasan Karacadağ ile" Şeytanın Çocukları/El Ebyaz" projesini aldıktan sonra bir araya geldiğimizde bana söylediği ilk şey " Her zaman, zeka seviyesi en üst olan izleyiciyi baz almak zorundasın. " Dedi. Yani ses efektleriyle, ani çıkışlarla bu pek mümkün değil.

VD- Türü ne olursa olsun insanlar bir beklentiyle sinemaya geliyor. Komedi izleyecekse gülmek, korku izleyecekse gerilmek ve konsantre olabilmek istiyor. Sinemada tür ne olursa olsun yapılması gereken ilk şey, seyircinin zekasına saygı duymak. Güldürmek de korkutmak da zeka işidir ve bunun için elbette ani ses efektleri, ani kamera hareketleri yetmez. Bu işin süsüdür, dolgusudur diyebilirim ancak bir korku filmini efektler üzerine inşa edemezsiniz. Bu noktada dikkat edilmesi gereken şey hikâyenin mantıklı ve kurgunun sinema matematiğine uygun olmasıdır.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

OK-Kesinlikle yıkıldı. Bundan 6-7 yıl önce yılda bir veya iki korku filmi vizyona girerdi. Ama son 2-3 yıldır neredeyse 50-60'ı buluyor olması izleyiciye; kıyaslama şansı ve seçme özgürlüğü verdi. Bir de rekabet ortamının son yıllar da daha da kızışması, kalite zorunluğunu getirdiğinden, ön yargılarımızın kırılmasında büyük payı var.

VD- Sinema sanatının kaynağı Batı, bu bir gerçek. Türkiye ve Türkiye gibi ülkeler o sinemayı takip ediyor. Ancak bizim batıdan ayrıldığımız çok önemli bir nokta var; inanç. İnanç, beraberinde olurlar, olmazlar, belli kalıplar getiriyor. Yurtdışında hayaletli yetimhaneleri anlatan pek çok film çekilmiştir. Bizim inancımızda hayalet yok. Bu nedenle bizdeki korku sineması cinler üzerinden gidiyor. Türk seyircisinin yerli korku filmlerine alışması gibi bir durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum çünkü zaten biz bu tip hikâyelerle büyüdük. Cin hikayesi duymadan büyümüş bir çocuk var mıdır? Zannetmiyorum. Dolayısıyla zaten hayatın parçası olan bir konuya alışmak söz konusu olmaz. Burada sorumluluk seyircide değil, sinema çalışanlarında. Yapımcıdan yönetmene, görüntü yönetmeninden oyuncuya kadar korku sinemasının mantığını kavramaktan başka çare yok. Eğer siz ekrana iyi bir iş koyarsanız, o iş zaten hak ettiği değeri bulacaktır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Nisan 2016

HASAN KARACADAĞ - MAGİ filmi Röportajı

KE- Nazilerden Babil’e kadar uzanan gizemli bir hikayesi olan Magi filmi nasıl ortaya çıktı, nedir Magi?

HK- Magi’yi tasarlarken şöyle düşündüm; Öyle bir şey yapmalıyım ki, hem bizden olmalı, hem de yabancılar anlayabilmeli. Neticede uluslararası piyasaya çıkma hedefinde bir film olacaktı bu. Yüzlerce fikirle boğuşurken,hepsini tek bir potada eritince, diğer filmlerime nazaran daha sakin ama daha tehlikeli bir konu ortaya çıktı.
Geçmişte de yaptığım filmlerin temel esin kaynağıdır; Babil, Sümer, Akkad ve Asur kültürü. İnsanlığa dair tüm hikayelerin ölümsüz yuvasıdır,Mezopotamya.Zaten Magi kelimesi Babil kökenlidir ve önce Mısır ardından Yunan kültürü aracılığıyla batıya Magic olarak geçmiştir. Ama Magi’nin anlamı büyü değildir. İnsanın sahip olduğu şeytani potansiyeli anlatır. Magi kelimesi için; Hitler gibi tarihin gördüğü etli-kemikli-ruhlu büyük bir şeytanın beynine gizlenen tüm kötülüklerin gıdasıdır da diyebiliriz. Nazilerin nasıl olur da şeytana tapar gibi,Hitler’in güdümüne girdiklerini düşündüğüm bir dönemde aniden aklıma gelen bir fikirle ilk kıvılcım oluşmuştu. Sonrasında kafamda şekillenen bu öyküyü günümüze taşıdım.

KE- Magi’de diğer korku filmlerinizin dışında kalan bir film. Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz Türk korku sineması seyircisine? İzleyicileri neler bekliyor?
HK- Magi, Amerikan standartlarına göre yüksek bütçeli bir film değil, ama onların devasa bütçelerle yapamadıklarına soyunan taze bir kan. Mezotopamya’nın derinliklerine gizlenmiş , batının bir türlü anlayamadığı bize has karanlık noktalara değinen ve batılı izleyiciye bir doğulunun penceresinden metafizik dünyayı anlatmaya soyunmuş bir film. Seyirci Alaaddin’in lambasına hapsettikleri cinlerin, şeytanların ve gulyabanilerin gerçek öyküsüyle karşılaşacak. Film, benim diğer öykülerimden elbette farklı bir düzlemde ve yeni bir konsepte sahip; o açıdan Türk izleyicileri de sürpriz bir film bekliyor.

KE- Michael Madsen ve Stephen Baldwin gibi yabancı oyuncuları oynatmanızın belli bir nedeni var mı?

HK- Michael Madsen, Tarantino’nun en büyük şaheseri olan Reservoir Dogs filminden beri beni büyüleyen bir oyuncu, inanılmaz bir aurası var. Senaryo’yu kendisine bir şekilde ulaştırdım ve okur okumaz bana dönüş yapıp, çok etkilendiğini söyledi. Aynı şekilde Stephen Baldwin’de kendisine tesadüfen ulaştırılan senaryoyu epey beğendi ve benimle direkt skype üzerinden konuşmak istediğini iletti. Baldwin; kendisine önerdiğim karakter üzerinde çok yoğunlaştı, bu beni şaşırtmıştı, çünkü Türkiye’de çoğu oyuncunun, bir filmde arz-ı endam edecekleri karaktere bakışları genelde son derece pasifize bir düzlemde ilerliyor. İkisiyle de son derece profesyonelce çalıştık. Bir de hep söylerim; korku sineması, oyunculuğun arenasıdır diye. Bu adamlarda bunun farkında ve rollerini son derece ciddiye alarak icra ettiler. Neticede, ikisini de daha önce görmediğimiz bir şekilde izleyeceğiz, istediğim de buydu zaten. Michael Madsen filmden sonra bana şöyle dedi; ’’Sen ve hikayen, benim doğulu toplumlara olan bakışımı değiştirdi !’’

KE- Magi’nin çekimleri sırasında sette başınıza gelen ilginç olaylar var mı?

HK- Keşke olsaydı hemen haber yaptırırdım J

KE- Magi ile ilgili mekan  araştırması yaparken nelere dikkat ettiniz? Özellikle aradığınız ve kafanızda oluşan mekanı bulmak için neler yapıyorsunuz?

HK- Mekan mevzusu,Türkiye’de film yapmaya başladığımdan beri en büyük derdim. Bu konuda Türkiye sanıldığı gibi bir mekan cenneti filan değil.Her yer talan edilmiş,tarihi mekanlarda sahne çekmek imkansız, köy diye bişey kalmamış, her taraf çirkinlik abidesi betonlara esir edilmiş, iğrenç restorasyonlar, bir o kadar itici boyalar, renkler, kablolar direkler vs vs. Ben senaryomu yazarken mekanları birebir hayal ederim. Tarihi bir mekansa eğer, gerçek yerleri kullanmak isterim, bir villa ise hikayemdeki karakterlere ve kamera hareketlerime göre bir yer ararım, köyse tam bir Anadolu köyü ararım. Ama dediğim gibi, tarihi kültürel mimari yapıyı koruyamıyoruz. Dolayısıyla da ben mekan konusunda çok sıkıntı çekiyor ve bazen film yapmaktan vazgeçecek raddeye geliyorum. Magi filminde de benzer sıkıntıları yaşadım ama ekip çok iyi çalıştı ve belki de bu ülkede,  bu film için bulunabilecek en iyi yerler seçildi.

KE- Magi filmini oluştururken esinlendiğiniz korku filmi yönetmeni veya filmi oldu mu ? Korku sinemasında en beğendiğiniz ve örnek aldığınız kimler var?

HK- Magi’deki birinci esin kaynağım Hitler’in bizzat kendisidir. O dönemde karabüyü’ye merak saran Hitler ve çevresine dair epey belgesel izledim. Tarihin tanıdığı en büyük diktatörün, bir büyücü gibi hareket etmesi beni en şok eden detaylardan birisidir. Zaten Magi konu olarak dünyada ilk defa işleniyor. Babil, Anadolu ve Hitler bağlantısı, bir takım gerçeklerle beraber tamamen benim hayal gücümün ürünü. Son dönemde beni etkileyen bir yönetmenden söz edemiyorum ama geçenlerde izlediğim The Witch isimli filmi dahiyane buldum diyebilirim. Söz konusu filmin, korku sahnelerinden ziyade ; ‘’insan-şeytan-din-yalan ve aile’’ kavramına getirdiği yaklaşımı çok başarılıydı.

KE- Son olarak genel bir soru sormak istiyorum. Cin ögesini fazlasıyla yanlış kullanan çok vasat korku filmleri var ortada. Ve bu yapımlar gerçekten Türk korku sinemasını yanlış yöne doğru götürüyor. Türkiye’deki cin konulu korku filmlerini başlatan birisi olarak bu konu hakkında ne söylemek isterseniz?

HK- Evet, bu şu anda ciddi bir sorun gibi görünüyor. Ama bence, ondan önce konuşmamız gereken daha önemli bir sorun var. Beni rahatsız eden tüm korku filmlerinin cin-köy-büyü temalı olması değil, esas sorun; korku sinemasını küçümseyen, basit zanneden zihniyette yatıyor. Bu işe bulaştığımdan beri korku türünün sinemanın en zoru olduğunu, çok ciddi bir altyapı gerektirdiğini ve meselenin bütçe değil özünde sinemaya hakim olunması gerektiğini söyledim. Bir korku sinemacısı türe ve türün gelişimine çok hakim olmalı ama aynı zamanda ‘’iyi sinema filmi’’ kavramına da aşina olmalı.1950-60-70-80-90’ların sinema akımlarını ve bu akımların zirvelerini dahi iyi analiz edebilmeli, senaryo gücü olmalı, korku-gerilim-mistik-bilimkurgu sinemasının ülke ülke, kültür kültür gelişimini bilmeli, bu alanlarda yazılmış roman hikaye makale belgesel gibi literatüre hakim olmalı, kamera ışık kurgu bilgisi oturmuş olmalı. Bir sinemacıdaTüm bunların ortalama bazda olması bile, onun vasat altı bir film yapmasını engeller. İyi bir korku filmi yapmanın temel şartı korku sinemasına hem aşık olmak, hem de hakim olmakta yatıyor. Benim filmlerim gişe yapıyor diye “işte formül bu, çok basit , hadi biz de çekelim” zihniyetinin başarılı olamadığı aşikar iken, hala ona meyilli işlerin çıkmasında sanırım paragöz yapımcıların da parmağı var. Ben genç sinemacı arkadaşlarımı asla suçlamak istemem, neticede hepsi hayallerinin peşinde koşan ve belirli bir iddia ile ortaya çıkan insanlar. Biz de zamanında böyleydik. Belki hala da öyleyiz. Onlardan tek ricam bu işi daha fazla önemsemeleri ve çok kolay olduğu fikrini beyninden söküp atmaları.

Ben cin konusuna hakim olduğum ve bunu dünyada yeni bir korku ikonu haline getirmek ideali taşıdığım için ısrarlı ve planlı bir politika üzerinden gittim. Yeni Türk korku filmi çekenler de kendi idealleri ve kendi hakim oldukları, hatta ve hatta kendi korkularını bile bize anlatsalar çok çok daha iyi şeyler yapacaklar aslında. Bu türün Türkiye’de gelişmesini en çok isteyen benim ve tavsiyelerim de tamamen genç sinemacıların doğru bir düzleme girmesine yöneliktir. Bu filmleri yıkalım, asalım keselim, aforoz edelim ile olmaz bu iş. Türkiye’de çok sağlam korku sineması kalemleri-eleştirmenleri-yazarları var. Bu arkadaşların kalemleriyle de bu gençlere yol göstermesi gerekiyor.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Nisan 2016

HÜRCAN EMRE YILMAZER ile RÖPORTAJ


Yerli/yabancı yönetmen/oyuncular ile korku filmleri üzerine yaptığım röportaj macerasının bu seferki konuğu, Azem üçlemesinin son filmi olan Azem 3: Cin Tohumu filminin yönetmeni Hürcan Emre Yılmazer. 2.filmin çekimlerinde görüntü yönetmeni olarak görev alan Hürcan Emre, bu defa son filmde yönetmenlik koltuğuna oturuyor. Senaryosunu Türkiye’nin birçok yerinden gönderilen kayıt, belge ve cin hikayelerinden seçen film, aynı zamanda bu uygulama ile de bir ilke imza atmış oluyor.

Hürcan Emre ile Kadıköy’deki buluşup sıcak kahve eşliğinde bol bol sohbet ettik ve kendisi beni kırmayıp Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum tüm soruları cevapladı.

Hürcan Emre Yılmazer’a ilk uzun metrajlı korku filminde iyi gişeler ve bol başarılar diliyor, teşekkür ediyorum.

KE- Bize biraz kendinizden bahseder misiniz, hangi projelerde yer aldınız? Nasıl başladı yönetmenlik kariyeriniz?

HEY- 2007 senesiydi sanırım. Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve İletişim tasarımı bölümünde okurken okulumuzda Müzik klübünün düzenlediği partiye Portecho adlı müzik gurubu gelmişti. O zamanlar sinema klübünde aktif bir üye olduğum ve daha yeni klübe yeni bir kamera aldırdığımız için Sony hvr v1 modeli kamerayı denemeyek için iyi fırsat olduğunu düşünüp grubun videosunu çekmiştim. Daha yeni yeni tanıştığım AdobePremiere ile kendime göre bir montaj yapıp myspace (o zamanlar myspace vardı) üzerinden guruba yollamıştım. Çok hoşlarına gitmiş olacak ki Deniz ve Tan beni yanlarına çağırdılar ve bir klip projeleri olduğunu benim çekmemi istediklerini söylediler. Ve böylece ilk kez kamerayı zevkin yanında para kazanmak için kullanmaya başlamış oldum. Bundan sonra pek çok gurubun klibini çektim. Bunlardan çoğu adı duyulmamış guruplar olmasına karşın Duman ve Gökhan Türkmen listede başı çekenler arasında. Zamanla okulun aynı bölümünden mezun olmuş arkadaşlarla küçük ekipler kurmaya ve bunlarla ekibimizi daha profesyonel hale getirip klip işlerinin yanında önce viral daha sonra ise daha büyük bütçeli reklamlar çekmeye başladık. Yönetmenlik kariyerim kısaca bu şekilde başladı diyebiliriz

KE- Volkan Akbaş, Erdinç Kazımoğlu ve siz. Neden Azem adı altında bir Türk korku filmi serisi tek bir yönetmenin elinden çıkmıyor da , hepsinde farklı yönetmenler yer aldı?

HEY- Bizim Azem serisiyle yapmaya çalıştığımız şey çok farklı. Yapımcılar, kültürümüz dolayısıyla konu olarak bir birine yakın korku filmler yapıyorken bir de yönetmen sürekli aynı olmasın diye düşündüler. Her defasında taze bir bakış açısı yeni bir uslup denemek istemişler. Bundan dolayı da her filmin yönetmeni ayrı. Ve büyük ihtimalle serinin bundan sonra gelecek filmlerinin de yönetmenleri de farklı olacaktır.  

KE- Azem ne demek ? Cin karası, Cin Garezi ve bu son filmde Cin Tohumu. İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin her defasında seriye eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HEY- Daha ilk senaryo için araştırma yapılırken görmüşler ki Azem; Eski Arap Yarımadasında kullanılan en kuvvetli büyünün ismi. Yapılması da bozulması da oldukça zor. Tüm insanlık tarihi boyunca sadece 11 kişinin bu büyüyü yapabildiği eski kaynaklarda geçiyor. Öyle bir büyüki bozulabilmesinin tek bir yolu var, o da bu büyüde aracı olarak kullanılan ruhani varlığın yani cinin eceli ile ölmesi. Cinlerin ömürleri de oldukça uzun olduğu için musallatlık aileden aileye hatta nesilden nesile şeklinde devam ediyor. Azem serilerinin her biri içinde Cin kelimesi öne çıkıyor, ama ben bunun direk gişe kaygısı olduğunu düşünmüyorum. Sanırım beyazperdeye taşınan yaşanmış hikayelerin senaryolaştığında filmi anlatan en uygun kelime bu olduğu için tercih edeiliyor.

KE- Azem serisi sanırım her defasında çıtayı daha fazla yükseltiyor. Sizin filminiz seriyi nasıl etkileyecek, izleyicileri nasıl bir film bekliyor?

HEY- Bir filmin (korku ya da değil) film olabilmesi için önce iyi bir hikayesi olması gerekiyor. İyi hikaye olmadan iyi film olamaz. İstediğiniz kadar efektler yapın en pahalı ekibi ekipmanı toplayın yine de hikayesi düzgün olmayan bir filmin tutması neredeyse olanaksız. Bu filmin farkı ise tam bu noktada ortaya çıkmaya başlıyor.Filmin ön çalışmasında sosyal medya üzerinden pek çok insana ulaşıp onlardan bize başlarından geçen olayları yollamalarını istedik. Bunların arasından en etkileyici olanları inceleyip seçtiğimiz olayı , hikaye yapısına oturtarak senaryolaştırdık. Bu da bizim çok iyi hikaye akışı olan gerçekten korkutucu bir film yapmamıza olanak sağladı. 

KE- Sosyal medya ortamlarında en çok merak edilen, hatta bana da çok gelen bir soruyu sormak istiyorum. Genelde filmler oynadıktan bir süre sonra dvd si çıkıyor ya da sizlerin tercihine göre internete yükleniyor, bu bir gerçek. Azem serisinin 3.filmi vizyona giriyor ama hala serinin diğer 2 filmi ortada yok. Neden piyasaya sürülmedi? Bununla ilgili sanırım bir planlarınız vardır, açıklar mısınız?

HEY- Bu aslında sanırım yapımcıların kendi tercihleri, ama şunu biliyorum ki ilk film çekilmeden önce bile eğer seri olmayı başarırsa 3.filmden sonra tüm serinin aynı anda DVD-TV ve internet ortamlarında olmasını istediler. Bu nedenle televizyon satışları bile hiç yapılmadı. Ama 3. Filmden sonra tüm seriyi tüm platformlarda izleyebileceksiniz. Hatta anlaşmaları bile yapıldı…

KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HEY- Filmin yapım aşamasında bizi en çok zorlayan hava şartlarıydı. Dış çekimler bizi o kadar zorladı ki çekimler bitip İstanbul'a döndükten ancak 2 ay sonra ayak parmaklarımın hisleri geri gelmeye başladı. Bir sahnemizde güneş çıkana kadar 7 saatlik çekimimizi hava yağmurlu başlayıp yarım saat içinde kar yağıp 2 saat sonra da güneş çıktıp karları erittiği için tekrar çekmemiz gerekti. Sosyal medya üzerinden başlatılan bir kampanya ile beş binden fazla yaşanmış hikâye toplandı. Bunların içinden en iddialısı Kızılırmak kenarında eski bir köyde yaşanmış olandı. Çekimleri yaptığımız köydeki her evin nerdeyse bir hikâyesi var. Koca köyde ekip olarak yaklaşık dört hafta boyunca yalnız kalmak oldukça zordu. Azem serilerinin özelliği bu ama çekim aşaması her zaman zor olur çünkü gerçek mekânlarda çekimler yapılır hatta siz ekip olarak insanların terk ettiği bu mekânlarda haftalarca kalmak zorunda kalırsınız. Birkaç arkadaşımız o kadar gerildiler ki çekimleri tamamlayamadan, geri döndüler. Azem serileri bunu her filminde yaşıyor. Aşırı korku yüzünden ekipten ayrılanlar oluyor. Tuhaf bir olay yaşamamıza gerek kalmıyor zira uğraştığımız şey başlı başına ilginç bir durum zaten. Civar köylülerle yapılan röportajlar sosyal medyada yayınlandı, köy hakkında bilgi edinmek isteyenler o videodan öğrenebilir. Azem 3 Cin Tohumu resmi facebok sayfasında bu video mevcut. Bu deneyimi ekip olarak uzunca bir süre unutmayacağız sanırım.


KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HEY- Önceki söylediğim gibi, bana göre filmin film olarak kabul görebilmesi için en büyük etken hikaye. Yaşanmış olayları hikayenize konu edebilirsiniz ya da sıfırdan yazabilirsiniz hikayenizin yapısı güçlü ve akıcı olduğu sürece seyirci içine girdiği maceradan kopmayacaktır. Ani çıkış ve efektler, yavaş yavaş gererek seyirciyi sona hazırlamalar zaten korku filmlerinin yapısında olan noktalar. Hikayede düzgün yerleştirildiği sürece bu noktalar arkasına sığınılan ucuz kandırmacalardan ziyade hikayeye güç katan, seyirciyi heyecanlandırıp maceranın daha da içine sokan etkenler haline gelicektir. Biz bu filmde bunu başardığımızı düşünüyoruz.  

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

HEY- Türk seyircileri arasında belli bir korku filmi izleyici kitlesinin kemikleştiğini düşünüyorum. Son zamanlarda o kadar çok korku filmi çıktı ki artık seyirciler korku filmi türünde de seçicileşip iyi filmi kötü filmden ayırt edip iyi filmde edindikleri deneyimi diğer filmlerde de edinmek ister oldular. Artık sadece filmin nekadar korkutucu olduğuna değil  oyunculuklara ve hikayeye de daha çok dikkat ediyorlar. Korkutucu olup hikaye olmazsa, ya da hikaye olup yeterince korkutmazsa film onlar için yetersiz kalıyor. Umarım bizim filmimiz onları her yönden tatmin edicektir. Herkese selamlar.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Mart 2016

LÜTFÜ EMRE ÇİÇEK ile RÖPORTAJ


Türkiye’den ve yurtdışından yerli/yabancı yönetmenler ve oyuncularla yaptığım röportajlarımın bu defaki konuğu, psikolojik gerilim filmlerine meraklı,  çektiği gerilim yüklü kısa filmleri ile tanınan yönetmen Lütfü Emre Çiçek. ABD Screamfest ve İtalya Ravenna Nightmare film festivallerinde oldukça ilgi gören lk uzun metrajlı filmi Naciye  Türkiye’de ilk defa !f İstanbul’da gösterilmişti. Gördüğü ilgi üzerine vizyonda da yerini alan filmin başrolünde ise,  usta oyuncu Derya Alabora yer alıyor.

Kendisi ile bol bol korku/gerilim filmleri üzerine sohbet ettiğim Lütfü Emre Çiçek hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine bana vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Naciye filmine gişede bol başarı diliyorum.

KE- Korku/gerilim filmlerine olan ilginiz nereden geliyor? Bize biraz sinema sektöründe yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

LEÇ- Çocukluğumda babam ile birlikte kendi beğendiği klasik korku filmlerini birlikte izlerdik. Kendinin zaten geniş bir sinema koleksiyonu var, çok sık da sinemaya götürürdü. Korku filmlerinin bana yaşattığı gerilim ve adrenalin çok hoşuma giderdi, ki hala güzel korku filmleri bana aynı heyecanı yaşatıyor. İlk kısa filmlerim de bu türde. New York'ta yaşarken ağırlıklı kurgu ve kameramanlık olmak üzere bir çok kısa film setinde farklı pozisyonlarda çalıştım. Düşük bütçeli bir uzun metraj korku filmi setinde production assistant lık yaparak ilk set deneyimimi gerçeklestirmiştim. Naciye'den önce kısa filmlerimden bir tanesinden esinlenerek ilk uzun senaryomu yazdım, Atlanta Film Festivali'nin senaryo yarışmasını kazandı, başka bir kaç yarışmada da derece aldı. Sonra Naciye'yi yazdım. Sektöre katkım şimdilik bundan ibaret :)
 
KE- Çektiğiniz kısa korku/gerilim filmlerinden sonra hikayesini de yazdığınız ilk uzun metrajlı filminiz olan Naciye, ABD Screamfest ve İtalya Ravenna Nightmare film festivallerinde oldukça ilgi gördü. Nasıl yakaladı bu başarıyı Naciye filmi, sırrı nedir?

LEÇ- Kusursuz bir film olmamasına rağmen bence Naciye, benim türe olan sevgimi ve hakkındaki bilgimi öne çıkaran bir film oldu. Rosemary’s Baby’den İnside a kadar bir çok filme göndermeler var. Bu tanıdık öğeleri ‘türk’ tınıları ile birleştiğinde yabancı korku gerilim severlerin hem çabuk ısınıp kavrayabileceği aynı zamanda da farklı bir doku keşfedebildiği bir film Naciye. 

KE- Filmin adının “Naciye” olması, Türkiye’deki korku filmlerine verilen isimlerin yanında çok farklı duruyor. Bizler genelde filmin adının yanına “Cin” koymayı severiz ki, film biraz daha iş yapar hale gelsin diye. Siz neden böyle birşeyi tercih etmediniz?

LEÇ- Biz Naciye'yi bir korku filmi çekiyoruz yaklaşımıyla değil, insanların aklında kalacak, ekranda gördüklerinde ürpertecek ve merak uyandıracak bir karakter yaratıp canlandırma amacıyla çektik. Filmdeki gerilimin kaynağı ve en karizmatik karakteri Naciye. Filmi izlemeyenlere garip gelebilir ancak izledikten sonra filmin adının başka bir şey olamayacağını da anlayacaklardır. 

KE- 11dk lık kısa filminiz Mac & Cheese ile oldukça benzer yanları var Naciye’nin. Oradaki karakteri ve hikayeyi geliştirip Büyükada’ya taşımış gibi bir durum söz konusu sanki. Doğru mudur, yanılıyor muyum ?

LEÇ- İlk soruda bahsettiğim senaryo aslında Mac & Cheese filminin uzun hikayesi. Ben orta yaşlı psikolojisi bozuk kadınların cinnet geçirme süreçlerini anlatan hikayeler gerek filmlerde, gerek gerçek hayatta çok ilgimi çekiyor. Ve aksiyonları ne kadar vahşi olursa olsun eğer akıl durumlarını anlayabiliyorsam sempati kurmadan edemiyorum. O yüzden bu benzerlik özellikle bu iki filmimde bariz görülebilir. Eminim ilerdeki filmlerimde de bu benzerliği görebileceksiniz
.
KE- Filminizin baş karakteri olan Naciye’yi başarıyla canlandıran Derya Alabora’yı seçmenizin bir nedeni var mı? Nasıl oldu bu güzel oyuncu seçimi?

LEÇ- Oyuncu seçimi sırasında Naciye için hep bir tanınmış isim olmasını hayal etmiştik. Casting direktörümüz ile yaptığımız çalışmada Derya Alabora'nın ismi öne çıktı. Senaryoyu okuduktan sonra da kabul etti. Birlikte senaryo üzerine çalışmaya başladığımızda karakteri birlikte oluşturduk değişiklikler yaptık. Eğer başka bir oyuncu olsaydı Naciye farklı bir karakter olacaktı ancak şu anda Derya hanımdan başkasını düşünemiyorum hepimizi etkileyen çok değişik ve az diyalogla bir çok farklı duygu ve gerilim yaşatan bir karakter ortaya çıktı Derya Alabora sayesinde.

KE- Yurtdışında korku filmlerine olan ilgi ve alaka ile burayı kıyaslarsanız eğer, ne gibi farklılıklar var? Çok vardır da, en azından önemli olanları belirtirseniz sevinirim.

LEÇ- Benim farkettiğim en büyük fark yurtdışındaki korku algısının aslında bir çok genre yı bir araya getirebilmesi. Önce de bahsettiğim Inside gibi daha gory ve extreme filmler yanında The Others gibi daha dramatik veya Nightmare on Elm Street gibi kara komediye kaçan korku spectrumunda farklı noktalarda  bir çok film var. Birkaç örnek dışında Türk korku filmlerinin aynı formülü tekrar ettiğini düşünüyorum maalesef.

KE- Filmin çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç olaylar oldu mu sette?

LEÇ- Bengi'yi oynayan Esin Harvey'nin kafasına neredeyse kocaman bir beton blok düşüyordu, azıcık bir mesafe ile ıskaladı. Çok düşünmek bile istemiyorum hepimiz için ve başta Esin olmak üzere şok edici bir andı.

KE- Naciye aslında tam bir psikolojik/gerilim filmi. Çekimleri ve müzikleri de gayet güzel. Ne söylemek isterseniz Türk korku filmleri izleyicisine filminiz ile ilgili?

LEÇ- Alışık oldukları türk korku filmi beklentisi ile giderlerse filme hayal kırıklığına uğrayabilirler. Kan ve vahşetti minimal tutup gerilimi gitgide artan ve rahatsız edici bir film yapmak istedik. Tabi ki Naciye karakterinin de akıllarında kalmasını hedefliyoruz bu film ile. Ben yabancı özentisi bir film değil, benim hayran duyduğum korku filmlerine göndermeler yapan bir Türk filmi yapmak istedim. 

KE- En sevdiğiniz ve etkilendiğiniz korku/gerilim filmleri/yönetmenleri nelerdir?

LEÇ- Bana film öner desen Rosemary's Baby, The Hand That Rocks the Cradle, İnside, Starry Eyes şu anda aklıma ilk gelen filmler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Mart 2016

GÜLŞAH ÇÖMOĞLU & FAHRİ ÖZTEZCAN ile RÖPORTAJ


Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlarımın bu defaki konukları İfritin Diyeti: Cinnia filminin oyuncuları Gülşah Çömoğlu ve Fahri Öztezcan. Moda’da buluşup kahve eşliğinde bol bol sohbet ettiğim iki oyuncumuz da, yaptıkları işten çok keyif aldıklarını özellikle hikayenin gerçek olmasının filme büyük katkısı olacağını dile getirdiler.

Gülşah ve Fahri ikilisi, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar. Her iki yönetmene de bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve İfritin Diyeti: Cinnia filmine gişede bol başarı diliyoruz.

KE- Kendinizden ve oyunculuk deneyiminizden kısaca bahseder misiniz?

GÇ- 1986 yılında ankarada doğdum . Oyunculuk eğitimimi Bilkent Üniversitesi Mssf bölümünde 2009 yılında tamamladım. 5 yıl Fox tv’de yayınlanan Unutma Beni adlı dizide Asuman karakterini canlandırdıktan sonra İstanbula taşındım  ve 2 yıl Star Tv’ de yayınlanan Aşkın Bedeli adlı dizide Dicle karakterini oynadım. Ankaradayken ise devlet tiyatrosunda  3 yıl çalıştım. Şu anda ise, Mimar Sinan Güzel Sanatlar  lisesinde kadrolu olarak oyunculuk üzerine hocalık yapıyorum.

FÖ- Ben Bilecik'in Pazaryeri ilçesinin Demirköy köyünde 1980 yılında doğdum. Bilecik Anadolu Lisesini bitirdikten sonra Eskişehir Anadolu Ünv. İ.İ.B.F İşletme bölünde okudum. 2002 yılında istanbul a gelip 2004 yılında Yeditepe Ünv. G.S.F Tiyatro bölümüne girdim. Okul döneminde çeşitli dizilerde bölüm oyunculuğu ve reji asistanlığı yaptım ama daha çok profesyonel tiyatrolarda roller aldım. Önce çocuk tiyatrolarında sonra da, diğer özel tiyatrolarda oynadım. Bu dönemde Zincir Bozan, Pars, Kanalizasyon gibi sinema filmlerinde de rol aldım. 2012 yılında Amerika' ya gittim ve bir süre orda yaşadım. 2013 yılında Aşkın Bedeli dizisi ve ardından halen devam eden Diriliş dizilerinde oynadım.

KE- İfritin Diyeti: Cinnia filminde canlandırdığınız karakter hakkında kısa bir bilgi alabilir miyiz?

- Filmde Elif karakterini canlandırdım . Elif, Gediz de doğup büyümüş ve anneannesiyle yaşayan halk evinde el işi eğitmeni. İyi niyetli sevecen kasabalı ama kültürlü bir kız. Murat’a aşıktır ve onunla evlilik hayali kurmaktadır.     

FÖ- Canlandırdığım Yusuf karakteri en yakın arkadaşı ile birlikte küçük bir kasabada beraber yaşıyorlar. Yusuf içine kapanık ve durgun bir genç ancak Murat’ın nişanlısı Elif’e aşık olması onu bu durgun halinden daha başka bir adama dönüştürüyor. Daha fazla Yusuf u anlatmak sanırım film ile ilgili çok ciddi detay vermek olur.

KE-  Filmin gerçekten yaşanmış bir olaydan kurgulandığını biliyoruz. Gerçek yaşam öyküsünü anlatan bir korku/gerilim filminde yer almak nasıl bir duygu? Diğer film türlerine göre zorlukları var mı?

GÇ- İfritin Diyeti: Cinnia benim ilk sinema filmi tecrübem, o yüzden benim için yeri apayrı olacak her zaman . İlk sinema filmimin bir korku filmi olacağını gerçekten hissediyordum. Genelde filmlerin reklamları olsun diye gerçek hikayeden alıntıdır yalanı söylenir ama bu filmin asla yalanı yok . Zaten hayatından yola çıktığımız hoca her zaman her soruya açık. Bizleri de çekimlerde ziyaret etti, sağolsun. Korku filminde oynamak elbetteki zormuş, ruhunuz yoruluyor sürekli tedirgin oluyorsunuz ayrıca duasız uyuduğum tek bir gecem bile olmadı.

FÖ- Hem zor hem de kolay yanları var. Zor kısmı karakteri en doğru şekilde canlandırabilmek. Her ne kadar bir biyografi olmasa da olaylardaki kişilik gerçek. Onların hayatındaki bir kesiti canlandırıyoruz ve bu yüzden gerçeğe olması gerektiği kadar sadık, kişileri rencide etmeyecek kadar özenli olmalısınız. Kolay kısmı ise,  canladırdığınız kişilerin deneyimlerinden o sırada setten yararlanıp, yardım alabiliyor olmanız. Hatta bilgiye direk ağızdan alıp detaylandırmak için zaman kaybetmemeniz. Ben korku sinemasının özellikle bu tür filmelerin varlıpından çok memnunum hatta içinde olmaktan da çok keyif aldım. Benim için çok güzel bir deneyimdi.

KE- Filmin çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç veya korkutucu olaylar varsa bizimle paylaşır mısınız?

GÇ- Yaşadığım bir olay var. Oda arkadaşım Ebru ile gerçekten aklım başımdan gidecek gibi oldu ve bu olayı paylaşmak istemiyorum çünkü o gün ikimizde o konuyu kapattık. Sebebi ise tekrar yaşamak istememem.

FÖ- Yusuf ve Murat’ın evleri özellikle çok ürkütücüydü. Gece çekimleri sirasında o evde oldukça tuhaf şeyler yaşadık ve ekip olarak hatta başka mekanlarda da. Ben anlatılmasına karşıyım bu tür durumların, bence fazla dillendirmemek lazım ama neredeyse bizde filmdeki kadar olmasa da farklı deneyimler yaşadık diyebilirim.

KE- Korku filminde oynayacağınızı öğrendiğinizde tedirginlik yaşadınız mı hiç?
Rol tekliflerinde karşınıza çıkan senaryolarda en çok nelere dikkat edersiniz?

GÇ- Tedirginlik ne kelime! Ben 1 hafta Özgür Özberk’i atlattım çünkü korkudan senaryoyu okuyamadım :) ilk okuma provasında adam akıllı odaklanıp okudum . Ama herhangi bir ön çalışma yapmadım ve herşey doğal olsun istedim. Çünkü ilk tepkim ilk korku çığlığım nasıl çıkıcaksa öyle olsun istiyordum. Ayrıca hiç birşey de izlemedim etkisi altında kalmamak için. Sadece yanıma yasin ve cevşen alıp Kütahyaya gittim. Önce senaryonun beni çok etkilemesi ve o senaryoya inanmam lazım ki, o hikayeye o karaktere seyirciyi inandırabileyim.  

FÖ- Hiç tedirginlik yaşamadım hatta heyecanlandım. Tanıdığım ve sevdiğim arkadaşlarımla böyle bir işte olmak çok heyecan verdi bana. Farklı roller canlandırmak benim için çok önemli. Özellikle karakterin senaryo sürecindeki evrimi benim için çok değerli. Oynadığım karakterin başrol kahraman ya da kötü olması değil ama ne kadar yaşadığı ya da nefes aldığı önemli.

KE- Devamlı cinler, büyüler ya da doğaüstü varlıklar olsun birçok film piyasaya çıkıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Bir süre sonra seyirciyi bıktırır mı bu konular? Yoksa bu rekabet daha mı iyi oluyor Türk korku sineması için?

GÇ- Herhalde dünya üzerinde cinlerle en çok ilgilenen toplumlardanız. Gerçekten ürkütücü zaten bu konu ama bende uydurma hikayelerden çok sıkıldım. Bizim filmimizi diğer filmlerden ayıran en büyük özellik konusunun olması ve bu hikayenin gerçek olması.

FÖ- Sanırım bizim kültürümüzdeki korku ögeleri batıya göre daha fazla ve daha güçlü ancak biz daha bunları keşfetmiş değiliz. Ne yazık ki kullanamıyoruz. Aynı kısır döngüde kısılıp kalmışız. Biraz Anadolu’yu gezersek ne hikayeler ne olaylarla karşılaşırız. Ancak korku sinemAsının bizim ülkemizde yoğunlaşması güzel bu yüzden de bırakabileceğimizi hiç sanmıyorum. Maceradan, aksiyondan, aşktan nasıl bıkmıyorsak, korkudan da sinema bazında bıkmayız, ama konuların acilen çeşitlenmesi lazım. Bunun için de yapımcı ve senaristlerden ricam gerçek hikayerlerin üstüne gitsin ve Anadoluyu gezsinler.

KE- İki yönetmenle birlikte çalışmanın zorlukları var mı? Nasıl bir uyum içindeydiniz sette? Biraz ekip ruhundan ve set ortamından bahseder misiniz?

GÇ- Özgür Özberk benim Aşkın Bedeli dizisinden arkadaşımdı zaten. Dünya tatlısıdır kimseyi kırmaz incitmez. Şahin Yiğit ile de sette tanıştım. O da inanılmaz sakin anlayışlı ve oyuncuyu motive eden bi yönetmen. Ekip ruhu inanılmazdı . Kendi aramızda çok yardımlaştık ve kimse birbirinden desteğini esirgemedi. Kimse “Bu benim işim değil, bana ne” demedi. 20 gün boyunca güle eğlene zaman zaman korka korka çekim yaptık. Çünkü bu film aslında prodüksiyon işi değil bir gönül işiydi.

FÖ- Hiç iki yönetmenle çalışıyor gibi olmadı açıkçası. Tek fikirde birleşmiş bir ekip vardı orda ve bu yüzden de kısa sürede tamamladık filmi. Daha önce beraber çalışmış ve birbirini tanıyan bir ekip şehir dışında beraber çalışıp beraber yiyip beraber hareket edince tam bir bütün olduk, arada ufak aksaklıklar çıksa da üstesinden beraber geldik.

KE- Yeniden bir korku filminde rol almak ister misiniz? Yakın zamanda yeni film projeleriniz var mı?

GÇ- Tabiki isterim içime sinen bişey olursa.Hem de tecrübe sahibi oldum artık. Şu anda sinema filmi çalışmam ne yazıkki yok.

FÖ- Daha önce de dediğim gibi ben karakterin senaryodaki sürecine ve evrimine bakıyorum. Bu yüzden senaryonun yanı sıra yönetmenin film ile ilgili düşüncesini ve karaktere bakış açısını bilmek benim için önemli. İşte bu yüzden de korku ya da macera ya da polisiye olması bir şey değiştirmez. Başka projeler için görüşmelerimiz var ancak kesinleşip sonuçlanmadan açıklamak doğru olmaz.

KE- Korku filmleri izlemeyi sever misiniz? Korku filmlerine ait en sevdiğiniz birkaç yabancı filmi yazar mısınız?

FÖ- Özellikle korku tercih ederim diyemem ama izlerim. Bazen arkadaşlarla korku geceleri yaparız bu da hoş oluyor. Mesela Elm Sokağı serisi benim için halen kült olma özelliğini korur bir de Garez i sayabilirim.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.