aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2017

Collide


Daha önce fazla duyulmamış Shifty ve Welcome to the Punch gibi sıradan filmlere imza atmış olan İngiliz yönetmen Eran Creevy, bu defa Collide (Otoban) ile aksiyonun sınırlarını zorlamayı deniyor. Nefes kesen araba sahneleriyle kaplı filmin arka planında gerçekten iyi bir ekibin yer aldığı aşikar. The Dark Knight Rises ve Inception'daki dublör koordinatörü Tom Struthers ile Skyfall ve Fast & Furious 6 filmlerinin araba sürüş dublörü Ben Collins bu sahnelerin en önemli liderleri.

İngiliz-Alman ortak yapımı olan Collide, klişe bir aşk hikayesini Alman otobanlarına taşıyan temposu yüksek bir film. Konusu ise şöyle; Köln’de gezinen Amerikan hırsızı Casey (Nicholas Hoult), Juliette (Felicity Jones) adında bir kızla tanışır. Kızın yakalandığı hastalığı öğrenince ameliyat için gerekli parayı temin etmek üzere eski alışkanlığına son kez geri döner. Daha önce çalıştığı patronu Geran (Ben Kingsley) ile tehlikeli bir anlaşma yapan Casey’in görevi, acımasız Alman gangster Hegan (Anthony Hopkins)’ın elinden mallarını çalmaktır.

Collide, kesinlikle çok hareketli ve enerjisi yüksek bir film. Aksiyon durmak bilmiyor, fakat yönetmen, hızlı ve gerilimi bol bir film yaratmak isterken, ciddiyetten tamamen uzaklaşmış. Bunun nedeni, hem karakterler arasındaki uyumsuzluk, hem de fazlasıyla mantık dışı sahnelerin yer alması. Hızlı ve Öfkeli serisinde sıkça karşılaştığımız patlayan ve takla atan arabaların enkazından çiziksiz ve kansız çıkabilme yeteneği bu filmde de bolca mevcut. Casey, dakika başı araba parçalıyor ondan ona biniyor, kaçıyor ve kurşunlara asla hedef olmuyor. Aptalca gözüken fazlasıyla sahne mevcut, fakat bu sahneler filmin seyir zevkini köreltmiyor, sadece filmi sıradan ve eğlenceli bir hale dönüştürüyor. Olay yerine polisin daima geç geldiği ve hız sınırının yok olduğu bir otobanda geçen Collide’de, yeni parlamaya başlayan Hoult ve Jones ikilisinin uyuşmazlığı da fazla göze çarpıyor. Mad Max: Fury Road ve Rogue One gibi yüksek bütçeli filmlerde karşımıza çıkan iki oyuncunun, böylesine tv dizisi kılıklı yavan bir yapımda sahte duran iki karaktere bürünmeleri ne derece doğru bilinmez. Bu ikiliyi geçtik, filmin gangsterlerine hayat veren Hopkins & Kingsley gibi Oscarlı en iyi karakter oyuncularının bu filmde işi ne peki? Belki de arada eğlence olsun diye bu tip filmlere katkıda bulunuyorlar. Gerçi Ben Kingsley, Iron Man 3’deki Mandarin karakterini andıran yine çılgın ve deli dolu haliyle filme eğlence katmayı başarıyor. Hopkins ise az ve öz rolünün hakkını tabii ki vermiş.

Yüksek hızdaki araba takip sahneleri ile anılacak olan Collide, içinde türk oyuncunun da yer aldığı Almanların ünlü tv dizisi Alarm for Cobra 11 (Kobra Takibi) ile fazlasıyla benzerlik taşıyor. Hatta bu filmde Kobra Takibi’nde oynamış bir türk oyuncu da yer almış. Bir zamanların vizyon harici sadece video için çekilen vasat ve klişe aksiyon filmleriyle aynı izleri taşıyan Collide’i tavsiye etmek çok doğru değil. Ama iyi vakit geçsin, kafamı dağıtayım, memleketin sıkıntılı durumundan biraz uzak kalayım derseniz keyifli gelebilir.


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır. 

12 Mart 2017

Kong: Skull Island


Siyah-beyaz versiyonla başlayan dev goril King Kong efsanesi yıllar boyu farklı çevrimleriyle izleyicinin karşısına çıkmıştı. Teknolojinin hız kesmeden ilerleyişi ve görsel efektlerin durdurulamayan başarısı, King Kong’u da olumlu etkiledi. Her çekilen filmde dev goril bir öncekinden daha gerçekçi bir halde karşımıza çıktı. Jordan Vogt-Roberts’ın elinden çıkan son versiyon Kong: Skull Island (Kong: Kafatası Adası)’da gorilin boyutu diğer filmlere göre devasa bir şekle dönüşmüş durumda. Adadaki eşsiz doğa manzaralarının güzelliklerini gerçekçi olarak seyirciye yansıtmak için yönetmen ve ekibi, Oahu, Hawaii, Avustralya Gold Coast ve Vietnam’a giderek çekimleri gerçekleştirmişler ve daha önce hiçbir filmde gösterilmeyen yerler keşfetmişler. Kamera arkasında ise, pek çok dev bütçeli yapımlarda yer alan mükemmel bir ekip çalışmış. Kong dahil olmak üzere tüm yaratıkların oldukça gerçekçi olmasında oscar ödüllü görsel efekt uzmanı Stephen Rosenbaum’ın da payı çok büyük. Ayrıca kostüm tasarımı ve makyajlardaki titizlik, filmin her sahnesine olumlu olarak yansımış.

Vietnam savaşı sonrasında geçen Kong: Skull Island, bir grup araştırmacı ekibin yanlarına aldıkları askeri güç ile birlikte, Pasifik’te yer alan ve daha önce keşfedilmemiş bir adaya olan yolculuklarını konu alıyor. Helikopterle adaya giriş yapan ekibe, dakika bir gol bir, adanın bekçisi ve kralı Kong mükemmel bir şekilde “Hoşgeldiniz partisi” veriyor, ama ne parti, anlatılmaz izlenir. Ve olanlar olduktan sonra sağ kalanları adada harika sürprizler bekliyor. Apartman boyundaki Kong bir yana, dev yaratıklar, sürüngenler uçanı koşanı ne ararsanız bu esrarengiz ormanda bulunuyor. Jurassic Park’ın değişik versiyonu adeta, sahne aynı yaratıklar farklı. Vietnam temalı savaş filmi şekline bürünmüş, fakat içinde bolca yaratık ve aksiyon bulunduran bir film bu. Çalan parçalar bile size o dönemi ve savaş psikolojisini gayet iyi yansıtıyor.

İlk yarıda ekibin ormanda ne yapmak istedikleri, Kong’dan kaçış planları yer alırken ikinci yarı hikaye oldukça klişe bir hale dönüşüyor ve yaratıklar şöleni başlıyor. Hikaye ne kadar klişe de olsa, görsel efektlerin başarısı ve aksiyonun dozu o kadar seviyeli ki, gözünüzü bile kırpmadan seyrediyorsunuz. Ekipte her zaman olduğu gibi tabi ki, ayrı fikirler ve iyiler kötüler olayı bulunmakta. Savaştan yeni çıkmış askerlerin daha ilk dakikalarda fazlasıyla kayıp vermesi ve bu durumu bir intikam meselesi haline getiren askeri güç ile diğer sivil ekip arasındaki gerginlik aslında filmi daha izlenir hale getiriyor. Sivil ekipte yer alan ve en tehlikeli anlarda bile görüntü yakalamaya çalışan fotoğrafçı Mason rolünde oscar ödüllü Brie Larson yer alıyor. Filmin tek kadını olan Mason ne yazık ki, diğer King Kong filmlerinde olduğu kadar bizim dev goril ile uzun ve sağlam bir duygusal bağ kuramıyor. Zaten yaşam savaşı vermekten kızımızın Kong’a ne dans ne de kur yapacak vakti yok, kaldı ki filmin de böyle bir amacı hiç yok. Çünkü tamamen canını kurtar şeklinde bir film bu. Mason’ın yanında gezinen üst düzey asker James Conrad (Tom Hiddleston) ise, sivillerin arasında en mantıklı düşüneni. Ama biz nedense film boyunca ne Brie Larson ne de Tom Hiddleston ile en ufak bir etkileşim veya bir yakınlık kuramıyoruz. İkisinin de oyunculukları, Samuel L. Jackson ve John J. Reilly’in yanında fazla sönük kalmış. Adada yıllardır yaşayan kendisine zaman yolcusu denilen bilge ve akıllı eski asker Hank Marlow’ı canlandıran John J. Reilly, tüm oyunculardan çok daha iyi performans sergiliyor. Film kesinlikle Hank’in çıkışından sonra daha neşeli bir şekle dönüşüyor. Özellikle ekibin Hank ile olan sohbetlerinde Amerika’nın savaş politikasını içeren bolca göndermeler de yer almakta. Aslında yaratıklar ve aksiyon dedik ama, hikayenin merkezinde 2. Dünya savaşı ve Amerika-Vietnam soğuk savaşı yatıyor.


Böyle bir savaş temasına, böyle bir hikayenin güzelce yedirilerek aksiyonu bol dev bütçeli bir film olarak sunulması gayet iyi bir fikir. Güzel müzikler eşliğinde seyir keyfi yüksek olan ve seyircinin beklentilerini tatmin eden Kong: Skull Island, finalde yer alan ve uzun süren bir boss fight/kapışma sahnesi ile de göz dolduruyor. Ayrıca film, IMAX kalitesiyle izlendiğinde efektlerin ve seslerin hakkını tam olarak izleyiciye veriyor ve siz de o cehenneme dönüşen adada her anı birebir yaşıyorsunuz. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


18 Aralık 2016

Rogue One: A Star Wars Story


Rogue One: A Star Wars Story, daha önce seyrettiğimiz Star Wars filmlerinden çok daha farklı olduğu halde taşıdığı nostaljik ruhu ile Episode IV:A New Hope’a bağlı kalmayı başarıyor. A New Hope’un açılış jeneriğinde bahsedilen “Ölüm Yıldızı’nın planları asiler tarafından çalınmıştır” cümlesinin uzun metrajlı halini anlatan Rogue One, ilk üçlemeye duyduğu saygıyı izleyenlere çok iyi yansıtıyor.

Yazıda uzun uzun Star Wars tarihinden bahsetmeye gerek yok, artık Şok ya da Bim’e uğrayan herkes en azından kara cübbeli adamı, beyaz kostümlü askerleri, ışın kılıçlarını, robotları vs. muhtelif ürünlerde görüyor. Merak eden zaten filmleri izlemiş, çoktan karakterleri ve savaşları çözmüştür. Yönetmen Gareth Edwards, Episode III ile IV arasında geçen bir yan hikayeyi ele alarak, daha önce hiç karşılaşmadığımız karakterlerle bile bir Star Wars filmi yapılabileceğini ustalıkla gösteriyor. Yıllar sonra A New Hope’daki bir cümleden yola çıkarak bu kadar retro formüllerle dolu epik bir uzay filmi yapmak çok akıllıca bir hareket. Ölüm Yıldızı planlarının çalındığı zaten biliniyordu fakat, arkasında bu kadar güçlü bir operasyonla yürütülen dev bir savaşın olduğunu kestirmemiz imkansızdı.

Rogue One, Ölüm Yıldızı projesinin uzmanı olan Galen Erso’nun kızı Jyn ve ekibine verdiği görevi anlatıyor. Jyn, Cassian, Bodhi, Baze, Chirrut ve yanlarındaki savaş droidi K-2’den kurulu bu ekibin görevi, Ölüm Yıldızının planlarını bir şekilde ele geçirip asilerin merkezine taşımak. Ekipdekiler gayet akıllı ve dövüş konusunda uzmanlar. Özellikle güç hassayeti konusunda takıntılı ve uzak-doğu dövüşleriyle kendini savunan kör bilge adam Chirrut (Donnie Yen) daha önce Star Wars filmlerinde karşımıza çıkan savaşçılardan çok farklı. Kendine özgü tekniği olan ve içinde hissettiği güç ile kendisini yönlendiren Chirrut, filmin en enteresan asisi. Başrol oyuncusu Jyn (Felicity Jones), Force Awakens’deki gibi yine bir kadın. İsyancı ve savaşçı olmasının altında tabii ki geçmişinde yaşadığı bazı sıkıntılar yatıyor. Rolüne uygun mu evet, göze batan bir yanı yok. Rogue One’da bana göre üstlendiği karakter ile uyuşmayan tek adam Cassian’ı oynayan Diego Luna. Görünüşte Han Solo tarzına yakın duran bir hali var fakat ne yazık ki oyunculuğu yanından bile geçmiyor. Mads Mikkelsen ve Forest Whiteaker’ın ise, az ama öz olan oyunculukları filmi renklendirmeye yetmiş. Ekibin droidi K2’nin zekice esprileri ve asilere olan bağlılığı C3PO ile fazlasıyla bağdaşıyor. Daha önce Return of the Jedi’da Endor gezegeninde asileri yönetmiş olan deneyimli Mon Mothma’yı, Leia’yı evlatlık alan Bail Organa’yı ve Ölüm Yıldızının önemli karakteri Vali Tarkin’i yeniden görmek çok keyifli. Ayrıca kısacık da olsa Darth Vader ile karşılaşmak filmin en önemli unsuru.

Bu arada Gareth Edwards, filmin pek çok sahnesinde  arka plana eski tanıdık karakterleri bolca yerleştirmeyi başarmış. Dikkatli izlediğinizde Cantina Bar’ın müdavimleri olan değişik yaratıkları, Hoth gezeninin Wampa’sı ve gözlemci droidi, Jabba’nın dansçısı vb. gibi nostaljik karakterleri eftrafta yakalamanız mümkün. Filmin hikayesi kesinlikle çok dikkatlice ve kusursuz işlenmiş ki, zaten filmin finaline doğru bunu rahatlıkla anlıyorsunuz. İlk yarısı planlama ve organize olma yolunda ilerleyen Rogue One, ikinci yarı üstüne yapışan ağırlığı silkeleyerek donanımlı ve görkemli bir aksiyona dönüşüyor. AT-AT, AT-ST’ler ve Deathtrooper’lar sahildeki tropik ortamda asilerle savaşırken, yukarıda ise, X-Wing ve U-Wing’ler imparatorun Tie Fighter’ları ile kıyasıya bir mücadele içine giriyorlar. Uzaydaki savaş sahnelerinden tutun da, asi pilotların kıyafetlerine, gemilerin ve trooperların tasarımlarına kadar her detay tam bir retro havasında. A New Hope’daki çekim tekniklerine çok yakın duran uzaydaki savaş sahneleri adeta büyülüyor. İçinizden “Şimdi oldu bu film, yavaştan ilk filme bağlanıyor” derken, sarsıcı ve muhteşem bir final sürprizi ile birlikte “İşte Star Wars budur” diye bağırmak geliyor içinizden. Artık gözleriniz mi dolar, ağlar mısınız bilemem, bu içinizde taşıdığınız Star Wars aşkı ile ilgili.

Rogue One, adeta tanımadığımız karakterler ile orijinal Star Wars ruhunun güzelce harmanlanmasından oluşturulan bir ana yemek olarak önümüze çıkıyor. Yanında eski üçlemenin nostaljik sosları da var. Yemeğin sonuna doğru ise, tepemizden bir Empire Strikes Back rüzgarı da esmiyor değil hani. Kısacası Gareth Edwards, içinde Jedi’lar ve Jar Jar Binks’ler olmadan kısacık bir yan öyküyü epik bir Space Western haline başarıyla dönüştürmüş. Hem de tüm eski tatları seyirciye vererek. 


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

14 Mayıs 2016

EVERLY


Everly (İntikam Kapanı), mafya tarafından seks köleliğine zorlanmış bir kadının intikam meleğine dönüşmesini anlatıyor. Beş yıl boyunca  acımasız bir Yakuza olan patronu Taiko (Hiroyuki Watanabe) için seks köleliği yapmış olan Everly, evine yollanan bir grup suikastçi ile başa çıkmak zorunda kalıyor. Aniden başlayan ve hızla ilerleyen çatışmalar sonrasında bir savaş merkezi haline gelen apartmanda annesi ve kızını da istemeden olayın içine dahil eden Everly, hem ailesini korumak hem de  kendi özgürlüğünü kurtarmak için eline silahı almasıyla savaş makinası haline dönüşüyor.

Wrong Turn 2 ve Frozen gibi gerilim filmleri ile tanıdığımız Joe Lynch, bu defa bol kanlı bir aksiyona filmine soyunmuş. Filmde, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino filmlerindeki karikatürize edilmiş şiddet sahnelerinin hemen hemen aynısına rastlamak mümkün. Yönetmen mizah ile gerilimi birleştirerek kısıtlı bir mekanda sıkışıp suçlularla savaşan bir kahraman filmi yaratmış.

Film boyunca elinden silahı hiç düşürmeyen Salma Hayek, yirmi yıl öncenin Desperado’sundaki rolüne çok benzeyen bir rolle aksiyona ani bir dönüş yapıyor, hem de ne dönüş! Neredeyse ellisine merdiven dayamış olan Salma Hayek’in vücudunu ve seksapelliğini ön plana çıkaracak şekilde çekimlere yer veren yönetmen, adeta seyirciye oyuncunun hala enerjik ve seksi olduğunu kanıtlıyor. Başlangıçta başrole Kate Hudson düşünülürken çıkan bir anlaşmazlık sonucunda rolü bir şekilde kapan Salma Hayek, sert ve şiddete dayalı aksiyon sahnelerinde gösterdiği solo performans ile izleyiciyi büyülemeyi başarıyor.

Fahişelerin cirit attığı bir ortamda, tamamen öldürmeye odaklı sert bir açılış ile başlayan Everly, ne olduğunu anlamamıza bile fırsat vermeden bizi içine çekiyor. Geneli tek mekanda geçen filmde kendinizi adeta kana bulanmış bir tiyatro oyununda sanıyorsunuz. Makineli tüfek, kılıç, el bombası, bıçak, halat gibi aksiyon ve gerilim filmlerinde bulunan her türlü malzemeyi bol miktarda kullanan Everly’de kısacası söylemek gerekirse kan gövdeyi götürüyor. Tek gecede geçen ve devamlı birilerinin öldüğü 90 dakika boyunca filmini izlettirmeyi başaran Lynch, ileride çok daha sıkı işlere imza atacak gibi görünüyor.

B tipi kara komedi filmlerinin en güzel yanı seyirciye sıkı bir gerilim ve aksiyon sunarken, bir yandan da içindeki mizah ile komik anlar yaşatmasıdır. Kamera açıları sayesinde dar alanlarda geçen hızlı ve tempolu çatışma sahnelerini rahatlıkla izlettiren Everly, bir yandan da kara-komedi filmi şeklindeki itinalı yazılmış diyalogları sayesinde oldukça eğlendiriyor. Türe düşkün olanların çok seveceği Everly, aksiyon kareografisi düzgün, patlaması bol, çizgi roman tadında bir yapım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Mart 2016

LONDON HAS FALLEN


Air Force One, In the Line of Fire , White House Down gibi ABD başkanına suikast temalı filmlere 2013 yılında bir de Olympus Has Fallen eklenmişti. Gerard Butler (Mike Banning) Beyaz Saray’a yapılan saldırıda Başkanı (Aaron Eckhart) patlamalardan, mermilerden uzak tutmaya çalışan ve bunun yanında iyi de dövüşen bir korumayı canlandırmıştı. Bu sene vizyona giren ve ilk filmin neredeyse devamı sayılan London Has Fallen (Kod adı: Londra)’da ise, yine aynı koruma ve aynı Başkan bu defa Londrada saldırıya uğruyor.
Hikaye de şöyle; İngiltere başkanının ölümü üzerine tüm dünya liderleri bu büyük cenaze içinLondra’da toplanır. Ama bu toplantı sırasında Londra’nın her bir köşesi önceden planlanmış inanılmaz bir suikast girişimi ile yerle bir olur. Yalan değil tabir doğru, gerçekten Londra yerle bir olur. Hedeflenen liderlerin başında gelen ABD başkanı tabii ki, koruması Mike’ın yetenekleri sayesinde orda oraya koşturarak hayatta kalmaya çalışır. Peşindeki teröristlerden köşe bucak kaçan ikilinin, Londra’da konumlanmış gizli istihbarat MI6’in başındaki ajan Riley’a güvenmekten başka çareleri yoktur.

London Has Fallen, ilk filmin kesinlikle iki kat daha üstünde bir yapım. Aslına bakarsak ilk filmin başında bulunan Antonia Fuqua çok başarılı filmlere imza atmış bir yönetmen. Bu filmde karşımıza çıkan Babak Najafi ise, çok fazla adını duyurmamış olmasına rağmen, yine de aksiyonu düzgün, heyecanı bol ve efektleri asla göze batmayan bir yapımla karşımıza çıkıyor. Filmin başında yer alan suikast esnasındaki patlamaların Londra’yı yıkıma uğrattığı sahneler ve ardından dur durak bilmeyen kovalamaca dolu aksiyon planları gerçekten nefesleri kesiyor. Ayrıca aralarda yer alan ve bu tarz filmlerin kaçınılmazı olan esprilerin dozu ayarında olduğundan  işin cılkını çıkartmaktan çok filmi eğlenceli hale dönüştürüyor. O kadar patlamanın olduğu bir yerde ve onlarca adam peşinden mermileri savururken o şakalar nereden akla gelir, o da ayrı.

İlk filmde de yer alan Morgan Freeman’ı yine renk kattığı London Has Fallen, aslında her zamanki gibi harika kurgulanmış bir Amerikan propagandası filmi. Daha önce yaptıklarından dolayı Abd’den nefret eden ve intikam için mükemmel planlar yapan bir terörist ordusu ve Abd ordusunun hepsini duman etmesi. Bunlar zaten bilinen gerçekler ama ne yazık ki, bunların hiçbirisi seyirciyi bu filmden soğutmaya yetmiyor. Her ne kadar filmin ikinci yarısı, ilk başına göre klişeleşmiş tek kişilik ordu kıvamına bürünse de, Gerard Butler’ın iyi performansı, güzel koruma taktikleri ve görsel olarak çok iyi çekimlerin yer aldığı çatışma sahneleri sayesinde film artı puanları topluyor.

“Bu tip filmlerden bıkmam, Başkan olsun, çatışma olsun, biri onu korusun, etraf patlasın, arabalar havada uçsun, iki de yakın dövüş olsun, daha ne isterim “ diyen herkesin bayılacağı ve çok keyif alacağı bir olmuş London Has Fallen. Meraklılarına mısır menüsü ile tavsiye edilir. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.