korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2017

Din ve inanç içerikli korku sinemasına kısa bir bakış


Sinema ile din ilişkisini gözler önüne seren Hollywood sineması, bu işin propagandasını en iyi yapanlardan birisidir. Din ve dini temaları, filmlerin konusuna ya da herhangi bir bölümüne o kadar güzel yedirir ki, izlerken ister istemez siz de o motiflerin büyüsüne kapılırsınız. Bu dini ögeleri içeren film isimlerinin illa The Passion of The Christ (Tutku - Hz. İsa’nın Çilesi), The Message (Çağrı), The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) veya The Ten Commandments (On Emir) gibi anlaşılır olması da gerekmiyor. Örneğin fantastik/bilim-kurgu filmi The Matrix’i izlerken, nasıl Neo (The One - Tek)’ya inanıyorsak, onu bir kurtarıcı olarak görüyorsak, işte burada seyirciye farklı yollardan Mesih kavramı aşılanıyor demektir. Matrix felsefesinin içinde, dini kavramları ve farklı dinleri ortaya çıkaracak pek çok sembol ve unsur  yer almaktadır. Başka bir örnek de George Lucas tarafından yaratılan, dünyayı altına üstüne getiren Star Wars serisidir. Serinin ana kaynağı olan Jedi Şövalyelerini birer dini kaynak olarak gören pek çok kişi, 2001 yılında nüfus kütüklerine kendilerini bu şekilde kaydettirdi. Sosyal medya da bile Jedi dini adında bir dinin olduğuna çok sayıda kişi inandı. Ayrıca bu dini takip eden 100bine yakın kişi de kendilerini her yerde barış savaşçıları adıyla tanıttı. Bu ve buna benzer çok sayıda örnek teşkil eden, din propagandasını gizlice ya da göstere göstere yapan yüzlerce sinema filmi ve belgesel ortaya çıktı ve çıkmaya da devam ediyor. Gün geçtikçe artan bu filmler sayesinde beyazperde, kesinlikle dini inançları empoze edici özelliğini yıllarca korumaya devam edecek gibi gözüküyor.

Kendi inançlarını beyazperde üzerinden aktarmaya çalışan tabii ki sadece Hollywood veya Güney Kore sineması değil. Türk sineması da Hollywood’un temelinde yatan Hristiyan korku ve inanç temalarını, İslami temalara ve kaynaklara taşıyarak son yıllarda pek çok korku filmi ortaya çıkarmıştır. Hollywood, uzun yıllar önce dini ögelerini ve inanç sistemlerindeki cennet, cehennem, şeytan gibi unsurları korku filmlerine başarıyla taşımıştır. Halen şeytan çıkarma üzerine yapılmış en başarılı film olan Exorcist (Şeytan) gibi bir başyapıtın ekmeğini yiyen çok sayıda korku filmi yönetmeni vardır. Yıllar geçtikçe şeytan çıkarma ayinlerinin yer aldığı sayısız Hollywood filmi yapıldı ve din ve korku itinayla korku sinemasında birleştirildi. Hatta kıyamet inancının yer aldığı filmlere de yer verildi. Bu filmleri yaparken Hollywood, her zaman senaryonun tekdüze olmasından kaçındı ve dini ögeleri polisiye ve gerilim/gizem hikayeleri ile güzelce harmanlamayı başardı. Ne yazık ki Türk korku sineması, Hasan Karacadağ imzalı Dabbe serisi ile başlayan cin konulu filmler furyasını, gün geçtikçe gözle görülür şekilde olumsuz yönde ticarete dönüştürdü. Hocaların, büyülerle ya da farklı yollarla içine cin giren kişilerle olan mücadelesi, çekilen tüm filmlerde kendini tekrarlamaya başladı ve halen de devam ediyor. Ayrıca aynı cin hikayelerinin devam etmesinin yanına bir de maddi imkansızlıktan doğan baştan savma görsel efektler de eklenince filmler iyice basitleşmeye başladı. Neredeyse yapımcılar, yönetmen ve senaristler afişinde cin kelimesinin türevleri olmadığı zaman korku filmlerine kimsenin gitmeyeceğine inandılar ve bu durumu da Türk seyircisine inandırdılar. Tabii ki hal böyle olunca, polisiye/gerilim veya gizem üzerine kurulu dini motifleri de içeren sağlam senaryolar yazılamıyor ve Türk korku sineması da maalesef yerinde sayıyor. Son zamanlarda gelişmekte olan İskandinav polisiye/gerilim filmlerinde bile dini unsurlar ve inanç güzel bir şekilde hikayeye serpiştiriliyor. Zamanla sağlam senaryolar yazılırsa sanırım Türk sineması da farklı alt türlerde (gerilim/gizem/polisiye vb. gibi) dini ve islami ögeleri güzelce kullanabilir.

Dini kendine konu edinmiş filmler söz konusu olduğunda mutlaka dini savunan tarihi/savaş yapımları veya belgeseller olması gerekmiyor. Dini anlatan, tanrı inancına yer veren, günahlardan arındırma gibi temel ögeleri içinde barındıran korku/gerilim filmlerine de sıkça rastlamak mümkün. Özellikle korku filmlerinde kilise, rahip, papaz, haç, kutsal su, ayinler vb. gibi din unsurlarının en önemli simgeleri daha ön planda yer almaktadır. Hatta gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan pek çok şeytan çıkarma (Exorcism) üzerine yapılmış film de çekilmiş ve bu filmler diğer korku filmlerine kıyasla izleyenlerin üzerinde daha kalıcı etkiler bırakmıştır.

Dünya sinemasında dini ve inancı sorgulayan fazla sayıda korku filmi yer almaktadır. Aşağıda yer alan filmler, şeytan çıkarma üzerine yapılmış, benzerlerine göre daha inandırıcı ve ürkütücü olan filmlerdir. Bu tür filmleri sevenlerin ilgiyle izleyeceğini düşündüğüm bu yapımlar, gerçekten seyrettikten sonra biraz uyku kaçırtacak cinstendir.

Stigmata, 1999

Film, Stigmata olayını (Hz.İsa’nın çektiği tüm acılara maruz kalınması, el, ayak ve vücutta aniden kanamalar başlaması) yaşayan bir kadını incelemekle görevli bir rahibin mücadelesini anlatır. Dini inancı fazla olan ve kendini dine fazla kaptıran insanlarda rastlanan bir olay olan Stigmata’da, açılan bu yaraların kapanmadığı da söylenir. Olayı yaşayan Frankie adlı kadını canlandıran Patricia Arquette’nin oyunculuğu ise mutlaka görülmelidir. Filmin sonunda ise, bu olayı gerçekten yaşayanlar gösterilir. Oynadığı senelerde çok iyi eleştiriler alan Stigmata, sinema ile dine olan inancı birleştiren en iyi filmlerden birisidir.

The Exorcism of Emily Rose (Şeytan Çarpması,  2005)

Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, 70’lerde Almanya’da yaşamış olan Anneliese Michel adlı bir kızın yaşadığı şeytan çıkarma olayının sinemaya uyarlanmış halidir. Filmde Anneliese, Emily Rose adını almıştır. Emily, üniversiteye gitmek için şehre taşınır. Sabaha karşı 03:00 sularında kapısı açılıp kapanır ve cisimler hareket eder. Olay sadece bununla kalmaz ve kendisinde büyük bir güç hisseder, boğulacak gibi olur. Vücudundaki değişimler devam etmeye başlar, hastaneye kaldırılır fakat olaylar çoğalmaya başlayınca ailesinin yanına döner. Kısa sürede aynı şeyler tekrar yaşanır ve ailesi bunların şeytan çarpması olacağından süphelenip, ayin düzenlemesi için rahip Moore’ı çağırır. Moore saat 03:00’ün şeytanın saati olduğunu söyler ve ayine başlar. Ayin sırasında genç kız ölünce peder suçlu bulunur ve mahkemeye çıkarılır. Bu tür dini-doğaüstü filmlerin arasında en ürpertici ve gerçekçi olanı sanırım bu filmdir. Genç kızın yaşadıkları, erkek sesi ile konuşması, vücudunun deforme oluşu ve değişimi başarıyla canlandırılmıştır. Ayrıca şeytan çıkarma ayini sırasında, Emily'nin vücudundaki altı şeytan, farklı dillerde kendilerini tanıtmıştır.

The Rite (Ayin, 2011)

Yaşanmış bir olaydan esinlenen The Rite, şeytan çıkarma ayinlerine inanmayan ve inançları doğrultusunda hep şüpheci yaklaşan ilahiyat fakültesi öğrencisi Michael Kovak’ın hikayesini anlatır. Etrafındaki tüm rahiplere ve üstlerine karşı gelen Michael’ın, herkes tarafından tanınan, şeytan çıkarma işinin ustası peder Lucas (Anthony Hopkins) ile tanışınca tüm fikirleri değişir. Karşılarına çıkan çok önemli ve korkunç bir vaka karşısında ikilinin tüm inançları sorgulanmaya başlar. Hristiyanlık propagandasının tavan yaptığı film, Hopkins’in mükemmel performansı ile de göz doldurur. Dini inançların, anne ve tanrı sevgisinin şeytani güçleri yok edebileceğini başarılı sahnelerle ve sarsıcı diyaloglarla anlatan The Rite, bu türün benzerleri arasında üst sıralarda yer almayı başarmıştır.

The Possession (Şeytan Tohumu, 2012)

Bir baba-kızın antika bir kutuyu satın aldıktan sonra başlarına gelecek beladan kurtulma hikayesini ele alan The Possession, paranormal olaylar ile başlayıp şeytanın kızı ele geçirmesi ile devam eder. Filmin diğer exorcism temalı filmlerle olan benzerliği göze çarpsa da, şeytan çıkarma ayininde Hristiyan rahip yerine Yahudi Hahamın kullanılması ile farklılık yaratır. Aslında hikaye Yahudilerin Dibbuk kutusu dedikleri kötü ruhları hapseden ufak bir sandık üzerine kurulu. Başında “bir gerçek hikaye” uyarısı yazan The Possession, korkutmayı başaran gerilim dolu sahnelerle yüklü akıcılığını kaybetmeyen bir film.

Deliver Us From Evil (Bizi Kötüden Koru, 2014)

Gizemli, çözülmesi zor ve açıklanamayan bir takım cinayetleri çözmek için bir polis ile şeytan çıkarma konusunda uzman olan bir rahip görevlendirilir. İkili olayları en ince noktasına kadar çözmek için uğraşırken diğer yandan polis Sarchie ise, ailesinin başına musallat olan şeytani güçlerle uğraşır. Polisiye/gizem/gerilim ve korku gibi dört ayrı türü birleştiren film, özellikle sonlara doğru hikayenin akışını değiştiren şeytan çıkarma seansı ile de seyirciden tam not alır. Ayrıca filmde geçen olayların gerçek polis raporlarından ortaya çıktığını da belirtmek gerekiyor. Deliver us from Evil, tanrı inancı olmayan bir polisin şeytan çıkarma olaylarından sonra inancını yeniden gözden geçirmesi gibi dini bir detayı, polisiye bir filme nasıl aktarıldığına iyi bir örnektir.

Not: Yukarıda adı geçen ve seyretmenizi tavsiye ettiğim 5 film öncelikli olanlardır. Bunların yanı sıra, son dönemlerde çekilmiş yine dini inançları fazlasıyla sorgulayan, şeytan çıkarma ayinlerine yer veren bazı filmleri de yazmak istiyorum. Yine türün meraklıları için ideal olan bu filmleri arayıp bulmak ve izlemek size kalıyor. İyi Seyirler…

The Haunting in Connecticut (Lanetli Ev, 2009), The Devil Inside (İçimdeki Şeytan, 2012), The Exorcism of Molly Hartley (2015), The Vatikan Tapes (2015), The Possession of Michael King (2014), The Offering (7.Gün, 2016) …


Bu Yazım GodFather dergisi Ekim-Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır.


30 Aralık 2016

Incarnate



Journey 2: The Mysterious Island ve San Andreas gibi gibi aksiyon/macera filmleriyle tanıdığımız Brad Peyton, bu defa enteresan bir korku/gerilim filmiyle karşımıza çıkıyor. Bir bedene bağlanmış olan varlık yani vücut bulma eylemi anlamına Incarnate (Enkarne) bu filmde tam anlamını kazanmış durumda.

Film, seneler önce geçirdiği bir trajedi sonrası insanların zihinlere girerek içindeki şeytanı ya da varlığı çıkartabilme yeteneğine sahip olan Dr. Seth Ember’ın hikayesine dayanıyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum olarak yaşayan Ember, aslında yaptığı işlemin bir şeytan çıkarma olduğuna değil, tamamen bilimsel bir duruma dayandığına inanıyor. İki asistanı ile birlikte çalışan Ember, zihinlerine girdiği kişiyi kurtarırken içerdeki kötü varlığı bir şekilde yanıltarak ve tuzak kurarak yok etmeye uğraşıyor. Ember, kendisinden yardım isteyen bir kadının çocuğunu kurtarmak için yeteneğini kullanmaya başladığında, yıllar önce yaşadığı trajediye sebep olan şeytanla karşılaşınca, hem kendi intikamını almak, hem de çocuğu bu şeytani varlıktan yok etmek için savaşa başlar.

Exorcist ile başlayan şeytan çıkarma üzerine kurulu, dini inançların ve sembollerin yer aldığı fazlasıyla korku filmi çekildi. Hollywood, her seferinde yataktan havalanan, vücudu kıvrılan, kemikleri çatırdayarak şekilden şekile giren insan kılığındaki şeytanı, farklı modellemelerle karşımıza çıkardı ve devam da ediyor. Incarnate’de olay biraz daha farklı; bu defa bir pederin elinde incil ve haç yok. Hatta tam tersine film, “her içine iblis giren Vatikan usülü şeytan çıkarma ayini yapılarak kurtulmaz, bu iş tamamen bilime dayalı bir durumdur “ demek istiyor. Yani zihnin sınırları arasında sıkışıp kalmanın bir sakıncası yoktur ve hayal gücü hem kötülük, hem de iyilik için kullanılabilir. Enkarne olayı bir bakıma filmde küçük çocuğun zihninde psikolojik bir yolculuk yapma durumunu ele alıyor.

Film, çok güzel bir konuyu anlatmak istemesine rağmen, ne yazık ki genelinde tek mekanda sıkışıp kalmasından ve karakterlerin vasatlığından dolayı yarı pişmiş bir şekilde duruyor. Inception ve Exorcist gibi iki büyük yapımın temellerini sırtında taşıyan Incarnate (Şeytanın Oğlu), Brad Peyton’ın elinde maalesef yarım yamalak kalmış. Sürekli tek düze giden ve temposunu bir türlü arttırmayı başaramayan filmin tüm ilgi çeken kısmı son 15 dakikada hayat buluyor. Final bölümü bir nebze filmin vasatlığını unutturuyor olsa da, böylesine ilginç bir konunun harcandığı gerçeğini değiştirmiyor. Korkutmak ya da gerginlik yaratacak pek unsurun olmadığı Incarnate’in tüm yükü Aaron Eckhart’ın üstünde toplanmış. Kendisine verilen rolün hakkını yerine getirmek için çok çabalıyor. Ufak çocuğun da başarılı olduğunu sayarsak onun dışındaki tüm karakterlerin oyunculuğu fazlasıyla sıradan ve çok sığ. Bu ruhsuz karakterler gerçekçi olamadıklarından dolayı da, filmin duygusal yerlerine hiçbir katkı sağlayamıyorlar. Dr. Ember dışında filmi seyirciye bağlayacak güçlü karakterler yazılmamış olması filmin en büyük eksiği.  Ayrıca siyah gözler ve havalanma sahneleri seyiriciyi korkutmaya ya da heyecanlandırmaya yetmiyor maalesef.

Anlatmak istediği güzel bir öykü varken bunu iyi kullanamayan Brad Peyton’ın elinden çıkan Incarnate, kalitesi düşük, heyecanı az fakat seyredilmeyecek kadar da kötü değil. Supernatural dizisinin pek çok bölümünde buna benzer konular işlenmiş hatta düşük bütçelerle çekilmesine rağmen hikayeler daha gerçekçi ve kaliteli ele alınmıştır. Şeytan çıkarma hikayesini fantastik bir şekilde zihinde yolculuk olayına bağlayarak değişiklik yaratmaya çalışan Incarnate, ne yazık ki tam bir “seyret, unut” filmi.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


26 Eylül 2016

LEVAN BAKHIA ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yaptığım röportajlar bu aralar yabancı yönetmen ve oyuncularla devam ediyor. Bu defa 247F ve Landmine Goes Click  adında iki gerilim filmi çekmiş olan Gürcü yönetmen Levan Bakhia ile güzel bir sohbetimiz oldu. Tür filmlerine pek alışık olmayan Gürcistan’dan İngilizce olarak çekilmiş yapımların çıkması ve festivallerde ilgi ile karşılanması gayet güzel bir durum. Bu durumdan oldukça memnun olan yönetmenin psikolojik /gerilim türündeki, rahatsız edici bir yapıya sahip olan son filmi Landmine Goes Click hakkında konuştuk.

Kendisi beni kırmadı ve sorularımı kısa sürede cevapladı. Levan Bakhia’a yeni projelerinde başarılar diliyoruz.

KE- Landmine Goes Click hikayesi nasıl ortaya çıktı? İlham aldığınız filmler oldu mu?

LB- Basit, bu fikir bir çok kez beyin fırtınası yapılmış yüksek konsept fikirlerinden biriydi. Ayrıca benim için önemi olan bir görev ve iş modeli çerçevesinde düşünüldüğünde yapımcılar için -yapımcı olarak ben dâhil- iyiydi. Dahası belirli sınırlandırmalar içinde kendin için önemli olan bir şey yapmaya çalışmak da enteresan bir meydan okuma. Hikayeyi yazma süreci böyle bir şeydi. Bu hikayeyi yazmaya öncesinde 247F’de birlikte çalıştığımız yazar Llyod S. Wagner ile başladık fakat proje bu şekilde yürümedi. 2  yıl sonra Adrian Colussi ve ben başka bir metin üzerinde çalışıyorduk ve onun durumdan yararlanma fikri bir şekilde bize bir veri oluşturdu. Böylece hikayeyi yeniden keşfettik ve artık biliyordum ki bunun benim için önemi büyüktü, çünkü intikam türü ve bu türün psikolojisi konusunda çok meraklıydım. Bilirsin, formül basit, sana bir kurban ve bu kurbanın sonrasında yaptığı korkunç şeyleri gösterirler. İçten içe buna maruz kalan adamların bunu hak ettiğini hisseder ve şiddete katılırsın. O kadar kızarsın ki kurbana yaptıkları için, onlara yapılan işkenceyi onaylar ve hatta bundan zevk alırsın. Bence bu iyi bir ders değil. Bu nedenle bence Adrian çok iyi bir metin yazdı ve Tiflis’te bunun üzerine çalıştık. Adrian aslında Kanada’lı ama bu iş için yazım süreci ve çekimler sırasında bütün bir yılı Gürcistan’da geçirdi. Ayrıca şunu da eklemek istiyorum, Lloyd ile yazdığımız orijinal hikayenin bazı karakter isimleri dışında final versiyonla hiçbir alakası yok. Yine de filmde yazar olarak gösterildi, çünkü eğer onun harika ilk taslağı olmasaydı, hikayenin son hali de olmazdı.

KE- Neden Daniel ile ilgili bir intikam hikayesi yazmadınız? (Landmine Goes Click’in finali için).  Aslında herşey onun yüzünden başladı.

LB- Daniel’e hiçbir zaman geri dönmedim, ikisinin arasında neler oldu kim bilir. Bence intikam yanlış, ne olursa olsun,  ve Daniel şu an bunu biliyor. Ne o, ne de Chris işlerin böyle olmasını, böyle şeyler yapmayı istememişlerdi.

KE- Festivallerde Gürcistan korku filmlerine nasıl tepkiler geliyor?

LB- Bence izleyici bu konuda meraklı. Çünkü çoğunun Gürcistan’dan haberi yok ve birden ortaya tuhaf, Gürcistanlı bir yönetmenden İngilizce çekilmiş bir film çıkıyor. Gürcistan tür filmleriyle bilinmiyor.

KE- Oyuncu seçimlerinde en çok nelere dikkat edersiniz?

LB- Oyuncular her zaman öyküyü yaratmanın en önemli görünüşüdür. Hatta neredeyse bu kadar öneme sahip tek şeydir bile diyebilirim. Oyuncu seçiminde çok özel bir formülüm ya da yaklaşımım yok, çünkü benim için o kadar önemli ki sonunda bu sürecin kendisi bir metot halini alıyor.

KE- 247F ve Landmine Goes Click, aslında korku filmi değiller fakat fazla rahatsız edici ve tansiyon yükselten filmler. Bu tarz hikayelere devam edecek misiniz?

LB- AI (Yapaya Zeka), her şeyin zekası, bilinçlilik, duyarlılık, farkındalık, gerçek ve ZAMAN şu sıralar beni ilgilendiren şeyler. Bakalım bunlardan nasıl bir film çıkar.

KE- Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

LB- Tecavüz sahnesi. Bunu çekmek korkunçtu. Bu olay gerçekten orada yaşanıyordu ve kamera gerçekte nasıl hissettirdiğini tam anlamıyla gösteremez. Ve bu gerçekten korkunçtu. Keşke böyle bir şey kimsenin başına gelmese. Keşke kimse başkasına böyle şeyler yapmasa. Film icabı olsa bile böyle bir şeye tanık olmak berbat bir deneyimdi. Spencer neler yaşadı tahmin bile edemiyorum. Bence bu Kote Tolordava için de çok zordu. Gerçek hayatta çok hoş bir adam, çok tatlı ve sevecendir. Canlandırdığı şeyin gerçek gibi olması için cesaret gerekiyordu. Sanırım ekip, oyuncular ve ben bu sahnenin gerçekleşmesi için birbirimize yeterince güveniyorduk ve sette bu güven ortamı sağlandığı için çok minnettarım.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir “Levan Bakhia” filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

LB- Bilmem. Gerçekten bilmiyorum. Ün peşinde koşmuyorum, ama yavaş yavaş anlıyorum ki film kendimi ifade etmem için bir araç ve dürüst olmak gerekirse ifade edilecek çok fazla şeyim var. Korku türü için belirli bir kalıp var mı? Hayır, bence alakası yok. Türün fanı değilim, umarım kimseyi düş kırıklığına uğratmam. Hatta 247F ya da Landmine’ı klasik görüşe göre bir korku filmi saymam. Yine de bu kalıp , “saunada kilitli kalmak” ya da “mayın tarlasında sıkışıp kalmak” benim stilim midir bilmiyorum, ama bu kurguyu seviyorum. Yine de zorunlu değil tabi ki.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

LB- Favori korku filmim yok ama bir deney yapabilirim. Çocukluğumdan başlayıp hafızamda neler kaldı bakabilirim. Bakalım. Hatırladığım kadarıyla genç ben Hayvan Mezarlığı’ndan çok korkmuştu. Sonra Omen var, birçok seride gerçekten korkutmuştu beni. Televizyondaydı. Halka hafızama kazınan havalı bir deneyimdi, sanırım izlediğimde ilk gençlikten daha büyük falandım. Sonra Shining’i izledim ama izleyiciden çok izlenilmesi gerekli bir klasik olduğu için izledim. Sanırım bu film beni bir şekilde mahvetti. The Others gerçekten çok başarılıydı ve beni korkuttu. Biliyorum 3’ten fazla oldu ama elimden geldiğince soruyu cevaplamaya çalıştım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

16 Eylül 2016

TRAIN TO BUSAN


2000’li yıllarda yükselmeye başlayan uzak doğu korku filmleri, aralarında kaliteli olduğu kadar oldukça vasat yapımlara da el attı. Bizde olduğu gibi, uzak doğuda da aynı sistem ön planda tabii ki. Önüne gelen bol hayaletli korku filmi çekti. Uzadıkça kendini tekrarlayan The Grudge (Garez) serisine benzer pek çok klişesi bol, vasat yapım ortalarda dolaşır oldu. Ben o aralar, hepsi birbirinin aynısı ve asla ayırt edilemeyen her çekik gözlü oyuncunun bulunduğu korku filmlerini izler olmuştum, ama bir süre sonra yavaştan uzaklaştım. Yalnız son yıllarda Güney Kore sinemasında gerilim ve dramanın iç içe olduğu harika filmler ortaya çıkmaya başladı ve yeniden aralarda rastladığım iyi filmlere göz atar oldum. Sadece gerilim ve korku değil, savaş, felaket, intikam ve slasher (seri katil) türündeki filmler de bolca ortaya döküldü. Özellikle The Terror Live (2013) ve The Flu (2013) filmlerini çok başarılı buldum. Hollywood filmlerinden aşağı kalmayan başarılı efektleri ve gerçekçi savaş sahneleri ile göz dolduran Tae Guk Gi (The Brotherhood of War, 2004) ve Mai Wei (My Way, 2011)’i de savaş filmi sevenlere tavsiye etmeden geçmeyelim.

Gelelim öncesinde iki adet anime çeken Sang-ho Yeon’ın, ilk uzun metrajlı film deneyimi olan Train to Busan (Busan Treni,2016)’a. Gerçekten zombi kıyamet filmleri diye tanımladığımız film furyasının içinde iyi bir yere sahip olacak kadar sıkı bir yapım var karşımızda. Film, ülkede salgının başladığı sırada durumdan haberdar olmayan bir grup yolcunun Busan’a giden hızlı trendeki macerasına odaklanıyor. Öyle bir macera ki bu, durmak bilmiyor ve film de trenle aynı hızda ilerliyor. Tren yolculuğu sırasında ülkede inanılmaz bir kaos başlıyor ve kimyasal bir sızıntıdan doğan salgın giderek büyüyor. Ve bu salgına yakalanan bir genç, trene gizlice kendini atınca film orada başlıyor ve sonuna kadar bitmek bilmeyen bir yaşam mücadelesi ile devam ediyor. Lise beyzbol takımı, sinir sisteminizi alt-üst edecek tren şefi, korkak iş adamı bir baba-ufak kızı ve hamile eşiyle yolculuk eden iri kıyım, kas torbası bir eşten oluşan grup, filmin ön plana çıkan karakterleri.
Filmde aslında salgına yakalananlara zombi demek yanlış olur. Enfekte olan insanlar sadece sese duyarlılar ve karanlıkta göremiyorlar. Film boyunca da, birbirlerini ısırmaya meyilli değişime uğramış insanlar görüyoruz. Yalnız asla The Walking Dead’deki gibi yavaş yürüyen walkerlar yok ortada. Parçalanan etler, bağırsaklar ve kan revan bir görüntü kalabalığına da yer verilmemiş. Isırılan insanların ani değişimleri, hızlı hareket etmeleri ve koşturmaları filmin gerilimin dozunu fazlasıyla arttırmış. Zombilerin makyajları da, Hollywood filmlerini aratmayacak kadar son derece başarılı. Gerçekten 2 saatlik süre boyunca filmdeki heyecanın dozu asla azalmadığı gibi, sonlara doğru ise yükselişe geçiyor. Sadece aksiyon ve gerilim dolu bir zombi filmi değil Train to Busan. Hikayenin içine güzelce dramatik ögeler de itinayla yerleştirilmiş. Fedakarlık, bencillik, yardımseverlik ve ihanet gibi pek çok farklı kavram da, film boyunca seyirciye eşlik ediyor. Tam gaz devam eden yaşam mücadelesinin yanında, bencil bir baba ve kızı arasındaki ilişki, aile üzerine kurulu güzel mesajlar veren şık diyaloglar da filme renk katıyor.

Train to Busan’daki oyunculuklara gelirsek, en önemli kısmı The Flu (2013)’daki gibi sevimli ve harika performans gösteren minik kız çocuğu (Soo-ann Kim) oluşturuyor. Bunun yanı sıra başrol sayılan bencil babanın (Yoo Gong) performansının yerine, iri kıyım eş dediğimiz Dong-seok Ma’nın oyunculuğu çok daha fazla göz dolduruyor. Filmin hikayesine göre dağıtılmış olan farklı karakterlerin, seyirciye o heyecanın arasında değişik duygular yaşatması kesinlikle doğru düşünülmüş bir olay. İzlerken en azından o diyalogların ve planların yapıldığı kısımlarda biraz da olsa nefes alıyorsunuz.

Yönetmen Sang-ho Yeon, salgının çıkışı ve yayılması ile ilgili fazla detaya girmeden direk filmi gerilimle ve bol aksiyonla süslemiş. Filmin bazı yerlerinde World War Z’yi andıran çekimler ve üst-üste yığılan balık istifi şeklindeki zombilere de rastlamak mümkün. İlk başlarda çekik gözlü oyuncularımızın değişime uğrama sahneleri biraz komik dursa da, bir süre sonra başlayan ve hızlanan gerilimle birlikte bu yadırgama hadisesi unutulup gidiyor. Filmin en can alıcı ve en iyi çekilmiş sahneleri bana göre, zombilerle dolu vagonları tek tek aşmak için grubun verdiği mücadele bölümü. The Walking Dead’den her ne kadar alışkın olsak da bu duruma, bir Güney Kore filminde bu kadar itinalı çekilmiş sahnelere rastlanması şık olmuş.

Train to Busan, son zamanlarda izlediğim, bitmek bilmeyen aksiyonu ve yaşattığı gerilimi ile unutulması zor bir film oldu benim için. Güney Kore filmlerini sevmeseniz bile ön yargılı davranmayın, korelilerin itici şivesini ve konuşmalarını bir kenara bırakıp izlemeye başlayın. Pek çok Hollywood yapımı zombi filmlerinden kat kat üstün bir film. Salgın, virüs, kıyamet ve zombi temalı filmlere düşkün olanlara Train to Busan, ilaç gibi gelecektir. Bu arada bir zombi filminde ağlanır mı diye düşünmeyin elbette ağlanır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Eylül 2016

DAN MYRICK ile Röportaj


Yaklaşık bir sene önce başladığım yerli/yabancı yönetmen veya oyuncular ile yaptığım korku filmleri röportajlarım tüm hızıyla devam ediyor. The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmiyle found footage (el kamerası) akımını dünyaya tanıtan yönetmen Dan Myrick (Eduardo Sanchez ile birlikte yönettiler ) ile yaptığım söyleşide aklıma takılan ne varsa sordum.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Dan Myrick’e  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Eduardo Sanchez ile birlikte “found footage” akımının başlangıcı sayılan Blair Witch Project’in bir belgesel şeklinde çekilmesine nasıl karar verdiniz? Nereden çıktı el kamerası ile film çekme fikri?

DM- Ed ve ben 70’lerin “In Search Of” ve “Ancient Astronauts” gibi TV programlarından esinlendik. Bu programlar “sahte” belgesel formatında çekilmişti, ama bize göre oldukça ilgi çekicilerdi.

KE- Blair Witch Project’den sonra birbirine benzeyen fazlasıyla found footage tarzı filmler yapıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce bu kadar fazla film yapmak bu türün kalitesini düşüyor mu?

DM- Tarz bakımından sayıca çok fazla benzer film vardı, ama yalnızca bir kaçı iyi kotarılmıştı. “Paranormal Activity”  aynı format ve türdeki filmler arasında anca 10 yıl sonra yapılabilen ilk başarı hikâyesiydi.

KE- El kamerası ile çekilen filmleri izlerken gözleri çok yorduğu bir gerçek. Bu konuyla ilgili ne gibi tepkiler aldınız? Sizce bunun daha kolay ve rahat izlenebilir bir yöntemi var mı?

DM- Blair Witch gibi bir filmi büyük ekranda izlemek çok zor. Aslında sinema gösterimi için değil, ev videosu olarak çekilmişti. Yine de gösterimin ilk günlerinde sersemlemiş ve hastalanmış insan geri bildirimleri bizim işimize yaradı.

KE- 2008 yapımı The Objective’in konusu farklı ve politik bir bilim-kurgu gerilimi. Hikayesi nasıl ortaya çıktı? Ne gibi araştırmalar yaptınız bu konuda?

DM- The Vimāna (Vimanas) Hindu ve Sanskrit efsanelerinde anlatılan mitolojik uçan saray ya da savaş arabası anlamına geliyor. Bizim ülkemizde UFO fikrini ateşleyen derin mitoloji türünü temsil ediyor. Bu konuda duyduğum öykülerden ve dünyanın bu bölümünden büyülenmiştim ve modern zaman bilim kurgusu için harika bir öncül ve uygun ortam yaratabilecek, aynı zamanda Amerika’nın hakkında hiçbir şey bilmediği çatışmalara girme eğilimi hakkında sosyal bir eleştiri yapabilecek gibi hissettirdi.

KE- Book of Shadows: Blair Witch 2 filmine birlikte destek verdiniz fakat filmi siz yönetmediniz, Neden?

DM- Biz yalnızca karakterlerin bazılarının yaratılmasında görevlendirilmiştik. Dick Beebe ve Joe Berlinger asıl yazarlardı. Ed ve ben başka bir Blair filmi için çok erken olduğunu düşündük, fakat Artisan(o zamanki stüdyo), Blair başarısını kapitalize etmek için zorunlu hissetti ve yeni filmi aceleye getirdi.

KE- Filmografinizde 2008 yılından sonra hiç projeniz yok. Bıraktınız mı sinema sektörünü?

DM- Aslında 2014-2015’te çektiğimiz “Under the Bed” adındaki filmi yeni bitirdim. Film bir kadının evine taşınan takipçi bir sapık hakkında bir gerilim. Yılın ilerleyen zamanlarında vizyona girmesini umuyoruz.

KE- Çok yakında yeni bir Blair Witch (16 September 2016)  filmi geliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, ilk filmin yerini tutar mı sizce?

DM - Bence oldukça eğlenceli olacağa benziyor. Bütün yeni bir izleyici jenerasyonunun Blair mitolojisini deneyimlemesi fikrini seviyorum.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

DM- ‘The Exorcist’ William Friedkin and ‘The Shining’ Stanley Kubrick

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.



29 Ağustos 2016

THE PYRAMID


Sinemanın Indiana Jones’la başlayan arkeolojik sırlar üzerine yapılmış filmler furyası yıllar sonra The Mummy serisi ile yeniden canlanmıştı. Bir süreliğine durulan bu tarz filmler son birkaç yıldır yerini yeraltı tünellerinde ya da mağaralarda geçen klostrofobik yapımlara bıraktı. Gregory Levessaur'un ilk yönetmenlik deneyimi olan The Pyramid (Piramitin Laneti)’de,  daha önce senaryolarını yazdığı “The Hill Have Eyes”, “Mirrors” ve “Haute Tension” gibi gerilim ve vahşet yüklü filmlerdeki tarzını devam ettirdiğini söylemek mümkün.  Blair Witch Project’le başlayıp “Paranormal Activity” ile devam eden ve artık neredeyse her korku filminde karşılaştığımız el kamerası çekimlerini kullanmayı ihmal etmeyen yönetmen, filmde kendine özgü çekim tarzı ile adeta bir belgesel havası yaratmış. Bu arada el kamerası çekimlerinin benzer filmlere göre seyirciyi fazla rahatsız etmediğini söylemek mümkün.

Filmin konusu tamamen bir keşif üzerine kurulu. Tarihin en önemli keşiflerinden birini ortaya çıkarmak üzere Mısır çöllerinde araştırma yapan arkeolog grubu, yıllar öncesinden beri gömülü kalan dev bir piramidi açığa çıkarır. Ancak tam bu sırada Mısır'da yaşanan halk hareketleri artınca, bölgeden ayrılmaları istenir. Kazı alanından ayrılmak üzere son hazırlıklar yapılırken araştırma robotu ile piramide son bir bakış atmak isteyen ekip mağarada bir canlı görünce işler değişir. Ortamdan uzaklaşmak yerine meslek aşkının peşine düşen ekip karanlık piramidin içinde korkunç bir maceraya atılır.

Levessaur, “The Pyramid”de, filmin sonuna kadar sürdürdüğü gizem sayesinde seyircinin filmden kopmasını engellemiş. Yeraltında geçen filmlerin en belirgin özelliği olan havasız, sessiz ve insanın içini karartan gergin atmosferi gayet güzel kullanan yönetmen, filmin akıcı havasını bozacak her şeyden itinayla kaçınmış. Korku filmlerinde sık sık rastladığımız yeşil tondaki gece görüşü çekimleri, aniden geçen yaratık mı yoksa insan mı olduğunu asla anlamadığımız bir varlık, ürkütücü hırlamalar gibi bir dolu klişe sahnenin yer aldığı The Pyramid’in hikayesi Mısır mitolojisine de bağlanıyor. Efektlerin çok da başarılı olmadığı “The Pyramid”, bubi tuzakları, gizli geçitler gibi heyecan yaratan detaylarla yine de izleyiciyi kendine çekmeyi başarıyor.

Mitolojik bir konuyu gerilimle süsleyen “The Pyramid”, en lezzetli yerlerini kısıtlı dakikalara sığdıran ve güzel başlayıp basitçe sona eren bir film.  Çok beklenti içine girilmeden izlendiğinde türün meraklılarını memnun edebilir.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

9 Ağustos 2016

SINISTER


Bir korku filmini izlemeden önce yönetmenine bakarım diyenlerdenseniz, o zaman Scott Derrickson’ın yaptığı korku filmlerine biraz göz atalım. 1990 yılında Hellraiser: Inferno ile yönetmenliğe başlayan Derrickson, 2005 yılında rüyalarımıza giren, mahkemesi bol, sinir bozucu ve gerçek bir olaydan uyarlanmış şeytan çıkarma filmi “The Exorcism of Emily Rose” ile ortalığı karıştırdı. Başarılı olan bu filmin ardından 2014 yılında “Deliver Us From Evil” ile seri cinayetleri şeytan çıkarma olaylarıyla birleştirdi ve ortaya sıkı bir bir polisiye/gerilim filmi çıkarttı. Uğursuzluk ve felaket getirici anlamına gelen Sinister (Lanet) ise, yönetmenin bu iki filmin arasında çektiği 2012 yapımı bir korku/gerilim denemesi. Hikayesi çok da değişik olmamakla beraber yine de seyirciyi  ürperten bir atmosferi vardır Sinister’ın. Hatta filmin giriş kısmındaki sahne zaten baştan size filmde başınıza gelecekler hakkında biraz göz kırpar. Sinister, çok da yabancı olmadığımız klasik bir şablon olan; yeni eve taşınan aile teması üzerinden ilerleyen bir konuya sahip.

Suç ve gerilim romanları ile tanınan bir yazar, ailesi ile birlikte yeni bir eve taşınır. Yazar Ellison Oswalt evde bulduğu bir takım film makaralarını izlemeye başladıktan sonra evin geçmişine ait sırlarına vakıf olur. Videoları izledikçe daha da tuhaflaşmaya başlayan yazar, kendisini tamamen bu işe adayıp ailesinden bu sırları saklar. Bir yandan yeni romanı için kaynak bulduğuna sevinirken bir yandan da geçmişteki olayların perde arkasını araştıran Ellison, gitgide hırslanmaya ve aile içinde gerginlik yaratacak kadar kendini iyice kaptırmaya başlar. Araştırmasına yardımcı olarak bir polisi de yanına alan Ellison, cinayetler zincirini çözmeye başladıkça kendisini ve ailesini lanetli bir varlık karşısında tehlikeye attığını fark etmez.

Seyrettikçe daha fazla ipucu ile seyirciyi meraklandıran bir yapıya sahip olan  Sinister, korkudan çok gerilimle gizemi harmanlayan bir film. Filmin başlarında yazarın durumunu gözlemlediğimizde Sinister, The Shining'e yakın bir çizgide dursa da ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılıyor.  Aslında her korku filminde gözümüze çarpan klişeleri içinde barındıran karanlık bir film. Odalarda gezinirken ya da tavan arası kontrolü yapılırken bile ışıkların asla açılmadığı, sadece fenerle gezilen bir evde tabii ki zifiri karanlık bir atmosfer hakim oluyor. Durum böyle olunca da, film başından sonuna kadar nereden ne çıkacak şüphesiyle seyirciyi koltuğa çiviliyor. Filmin ortalarına kadar ilerleyişinde fazla bir değişiklik yokken, finale doğru gizemli hava sirkülasyonu yerini gerilime bırakıyor. Ve yaşanan olayların yavaş yavaş açığa çıkmasıyla birlikte gerginliğin hızı daha da artıyor.

Sinister, korku/gerilim  türüne bir değişiklik katmasa bile hızlı kurgusunun yanı sıra yönetmenin sade ve özenli çalışmasıyla ilerde hatırlanacak bir film olmayı başarmış. Filmde hırslı ve başarılı bir yazar olan Ellison karakterini canlandıran Ethan Hawke bugüne kadar yer aldığı rollerin dışında artık korku/gerilim filmlerinde de rahatlıkla oynayabileceğini kanıtlamış. Hem şaşırtıcı hem de ürkütücü bir şekilde ilerleyen film, bir başyapıt değil belki ama, sizi son dakikaya kadar ekran karşısında esir edecek kadar gizemi ve gerilimi yerinde bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

27 Temmuz 2016

PADRAIG REYNOLDS ile Röportaj


Korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konuğu benimde favori filmlerimden birisi olan Rites of Spring’iın yönetmeni Padraig Reynolds. Bir kaçırma olayından slasher türüne dönüşen Rites of Spring’in ardından 2016’da çektiği son filmi Worry Dolls (Şeytanın Oyuncakları) ile Padraig Reynolds, bu defa korkuyu seri katil ve oyuncaklarla birleştiriyor.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Padraig Reynolds’a teklifimi geri çevirmediği ve aynı gün içinde cevapları yolladığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?
   
PR- Küçükken babam beni korku filmlerine götürürdü ve bir şekilde onlara aşık oldum. Çok korktuğumu hatırlıyorum ama buna rağmen her saniyesinden de zevk alıyordum. Sonrasında büyüyüp Los Angeles'a taşındım ve film ve TV sektöründe çalışmaya başladım. Korku ve gerilim filmleri yazıp yönetmekten zevk aldığım türden filmlerdi.

KE- Son filminiz Worry Dolls’dan biraz bahseder misiniz? Seyircileri neler bekliyor?

PR- Worry Dolls(Şeytanın Oyuncakları) Canton, Vicksburg ve Natchez Missisipi'de 20 günde çekildi. Film bir seri katil avı sonrası, şehri tüketen, vahşi cinayetlere sebep olan ve bir dedektifi kızının hayatını kurtarmak için zamanla yarışan bir durumla karşı karşıya getiren antik bir lanet ile ilgili. Umarım izleyicileri gerilmiş ve hemen sonra olacakları görmek için heyecan duyacakları inişli çıkışlı bir ruh haline sokabilirim. 


KE- Worry Dolls’un senaryosunu okuduğunuzda, size “işte bu hikaye tam bana göre” dedirten şey neydi? Sizi etkileyen ne oldu?

PR- Hikayenin Voodoo esintileri içeren suç-dram türünde olmasına bayıldım. Voodoo türünde çok fazla film olmaması hoşuma gitti. Böylece taze ve farklı bir şey yapabilme şansı doğuyor çünkü. Ayrıca filmin yazın ortasında ve güneyin derinliklerinde olmasına da bayıldım. Hava yapış yapış, terleten ve cehennem sıcağı diyebileceğimiz cinstenti.  Bence filmin geçtiği mekanlar filme gerçekten otantik bir hava katıyor ve eşsiz bir görünüm veriyor.

KE-İki farklı türün karışımı olan Rites of Spring ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. İki ayrı türün karışımı Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı?

PR- Rites of Spring(2011) ortaya çıktı çünkü, ormanda ortada koşturan çocuklar yerine korku filmine dönüşen bir adam kaçırma filmi fikrinin enteresan olacağını düşündüm. Yine fidyecileri kontrolün kendilerinde olduğunu düşündükleri ama aslında olmadıkları bir yere koymak ilginç olacaktı. Rites of Spring'in esinlenildiği filmler ise Don Segal'in The Black Windmill(1974)'i ve 1981 yapımı bir yılan filmi olan Venom.

KE- Korku filmi çekmenin zorlukları nelerdir ? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

PR- Düşük bütçeli korku filmi çekmek her zaman zordur. Çünkü çok fazla zamanınız ya da özel efekt ve espriniz yoktur. Ayrıca bizim filmde oldukça fazla zaman ve ilgi gerektiren bir köpek ve çocuk vardı. Üretim sürecindeki favorim açılış sekansını çektiğim dönemdi. Görüntü yönetmenim Adam Sampson ve ben gerçekten enerjik bir şey ortaya çıkarmak için işe koyulduk. İzleyicinin adeta aniden gırtlağına yapışan, bütün oyuncuları eşsiz, hızlı ve kanlı bir  biçimde tanıtan bir aksiyon sekansı ile filmin açılışını yapmak istedik. Ayrıca bu sekansı ormanlık alanda terk edilmiş akıl hastanesinde gerçekleştirdik ve bu da fazlasıyla olağanüstüydü.


KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Padraig Reynolds filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

PR- Sanırım sürekli taze ve yeni şeyler yapmaya çalışacağım. Son iki filmim Rites of Spring ve Worry Dolls gerçekten de heyecan duyduğum aynı evrende geçiyor gibi gözüküyorlar. İkili hikaye anlatımı, çılgın şiddet ve eşsiz mekanlar temamı gerçekten sürdürmek istiyorum. Ayrıca bir yönetmen olarak kendimi geliştirmek istiyorum ve bence her yeni film aynı zamanda bir gelişim deneyimi olacak benim için.

KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

PR- Evet... Korku türünü seviyorum ve sonsuza kadar devam etmek istiyorum. Çekimlerine başlayacağım yeni filmimim adı Open 24 Hours(24 Saat Açık) olacak ve bu yıl Ekim ayında çekimlerine başlamayı planlıyoruz. Film tüm gece açık olan benzin istasyonunda iş bulan bir kız ve burada işlerin sarpa sarmasıyla alakalı olacak.

KE- Favori korku filmleriniz nelerdir? Sizi ilk korkutan film hangisiydi?


PR- Favori korku filmim 1974 yapımı olan Texas Chainsaw Massacre. Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmdir. Beni ilk korkutan film ise Friday the 13th(13. Gün)'di. Önceden dediğim gibi babam beni izlemeye götürmüştü. Kancaya takılmıştım. Ödümü patlatmıştı. Çok muhteşem, estetik bir güzellikle çekilmiş ve korkutucu bir film

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
www.populersinema.com/roportaj/rites-of-spring-ve-worry-dolls-filmlerinin-yonetmeni-padraig-reynolds-ile-roportaj-31107.htm

8 Temmuz 2016

CARNAGE PARK


2016 yapımı Carnage Park, “Pod” ve “Darling” gibi enteresan filmlerle adını duyurmuş olan Michael Keating’in yazıp yönettiği son filmi. Diğer filmlerine göre oldukça farklı ve sıradışı bir yapısı olan Carnage Park, izlerken pek çok filmi de aklınıza getiriyor. Açılış sahnesi başta olmak üzere, filmin renk ve müzik seçimleri, ses tasarımı, hatta yazı stilleri bile tamamen Tarantino filmleri kıvamında. The Hills Have Eyes’daki (Tepenin Gözleri) gibi yüksek kontraslı kızıl rengin hakim olduğu bir çölde geçen Carnage Park’ın sinematografisi gerçekten takdire değer.

1978 yılında bir banka soygunu sırasında iki kişi tarafından rehin alınan bir kızın (Vivian) içine düştüğü dehşeti anlatan filmin, ilk sahnesinden son ana kadar temposu hiç düşmüyor. İlk başlarda soygun filmi gibi başlayıp, ortasından itibaren piskopat bir şekle dönüşen film, gerçekten içten içe artan bir gerilime sahip. Vivian’ın soygunculardan kurtulma çabası sırasında verdiği mücadelenin yanına, ilerleyen dakikalarda bambaşka bir bela daha ekleniyor. Bu bela, California’nın Carnage Park adındaki arazisinin belli bir kesimini kapatarak kendine mekan edinen vatansever eski bir asker olan Wyatt’dır. Elindeki sniper silahı ile etrafa dehşet saçan ve akli dengesi yerinde olmayan Wyatt, hem soyguncular hem de Vivian için tam bir kabus olur.

Soygun ve rehine olayı ile başlayıp, suç filmi havasında ilerleyen film sonrasında, Leatherface’in yaşadığı ürkütücü eve benzeyen bir mekana taşınarak adeta farklı bir tarza geçiyor. Eğlence parkına gelindiğinde, etraftaki hoparlörlere yansıyan müzik ve ses tasarımı izleyenlerin sinirini bozacak kadar da başarılı. Gaz maskeli Wyatt ile Vivian arasında geçen kedi-fare kovalamacasını andıran tünel sahneleri ise, My Bloody Valentine (Sevgililer Günü Katliamı) tadında. Ayrıca tünelde devamlı yanıp sönen ışıklar ve kızın karanlıktaki çaresizliği, gerilimin dozunu yükselterek filmi finale kadar taşıyor.

The Last Exorcism I ve II’de izlediğimiz Ashley Bell devamlı kaçan, hırpalanan ve hayatta kalmak için her türlü çılgınlığı göze alan vahşi bayan kahraman rolüne bürünerek gayet iyi bir iş çıkarmış. Filmin merkezine oturtulan mücadeleci  kadın karakter, gerilim filmlerinde sıkça rastladığımız saçma sapan davranışları olan, sürekli ayağı takılıp düşen modellerin aksine bu defa tam bir savaşçı, tam bir femme fatale.

Ani ve hızlı bir girişle başlayan Carnage Park’ın, aralara yerleştirilen kısa flashbackleri, konunun dağılmasını önleyerek hikayenin bütünlüğü de koruyor. Baştan sona kadar ilginç bir şekilde ilerleyen filmin en büyük artısı ise, farklı türlere geçiş yaparak yarattığı tarzı koruması. Tabii ki içinde korku/gerilim filmlerinde yer alan pek çok klişe sahne mevcut, fakat filmin kendine ait bir stile sahip olması ve ilginç sekansları barındırması, bu klişelerin göze batmasını azaltıyor. Yönetmen Michael Keating, kısa olan filmin süresini, soygunun nedenine, piskopat Wyatt’ın nasıl o hale geldiğine ve karakterlerin tahlillerine harcamayarak, bu süreyi tamamen hızlı ve akıcı bir tempo için kullanmış. Böylece film boyunca durağan sahne neredeyse yok. En heyecanlı ve aksiyonu bol sahneler, filmin son 20 dakikasına sığdırılmamış. Tam tersine film boyunca devamlı bir koşturmaca ve sessiz bir gerilim mevcut. Final sahnesi ise, çok fazla tatmin edici olmamasına rağmen yine de vasatın üstünde. Hatta yazılardan sonra çıkan klasikleşmiş bir sahne, devam filminin geleceğini de işaret ediyor.

Carnage Park’ın, korku gerilim filmleri arasında çok büyük yer edinecek kadar bir şöhreti olmayacak belki, ama en azından yönetmenin değişik bir tarzı deneyerek hikayeyi farklı yere taşıması açısından seyredilmeyi hak ediyor. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

14 Haziran 2016

DEMONIC


Korku-gerilim filmlerini en iyi pazarlama yöntemi olan “… filmlerinin yapımcısından ya da yönetmeninden”  cümlesi artık bir moda haline geldi. Kendini kanıtlamış olan yönetmenlerin adını afişin bir kenarında gördüğümüzde ne yapıp edip o filmi bir şekilde izlediğimiz bir gerçek. İşte James Wan bu konuda son yılların en güzel örneklerinden birisi. Saw I-II-III ‘in yanında The Conjuring ve İnsidious gibi başarılı filmleri yöneterek korku filmi kitlesinin gözünde artık belli bir yeri olan James Wan bu defa Demonic’e yapımcı olarak katkıda bulunuyor. Kendisinin perili evler ve korku seansları üzerine oldukça işi çözmüş olduğu gerçeği Demonic’te kendini gösteriyor. Yönetmen Will Canon’ın kendi tarzındaki kurgusal yaklaşımı ve James Wan’ın paranormal olayları klişeden farklı boyuta taşıması filmin tüm havasını değiştiriyor.

Hikaye, geçmişte Louisiana’da bir evde yaşanmış olan korkunç bir olayın sır perdesini araştırmak isteyen bir grup gencin etrafında geçiyor. Evde daha önce gerçekleşmiş sonu katliamla biten bir ruh çağırma seansından yıllar sonra tekrar bu evle bağlantısı olan bir gencin sorgusuyla ile başlıyor film.  Cinayetler hakkında birçok bilgiye sahip olan John filmin kilit noktasını oluşturuyor ve o anlattıkça olaylar daha da karmaşık bir hal almaya başlıyor. Evde bulunan kameraları izleyerek anlatılanları bir mantık zincirine oturtmaya çalışan polisin kafası ne kadar karışıyorsa seyircinin de kafası bir o kadar bulanıyor.

Geçmiş-günümüz ikilemi şeklinde ilerleyen Demonic, başından sonuna kadar akıcılığını hiç kaybetmiyor tam tersine gizemi daha da arttırıyor. Başlarda klişe gibi ilerleyen filmin temposunun düşmemesinin en güçlü sebebi korku/gerilim unsurlarının polisiyeyle birleştirilmesi. Seyirciyi ister istemez sorgulama sırasında anlatılanlar doğrultusunda yönlendiren film,  aslında verdiği ipuçlarıyla finale doğru şaşırmamız için bizi farklı fikirlere yönlendirmeyi başarıyor. James Wan’ın el attığı diğer filmler gibi oldukça karanlık bir atmosfere sahip olan Demonic, sonlara doğru tahmin edilenlerin dışında sürprizlerle dolu bir hal alıyor. Demonic’i seyrederken eski birçok filmi hatırlamanız mümkün. Korku-gerilim filmlerinin çoğu temel olarak birbirine benziyor, önemli olan biraz değişiklik katarak filmi farklı bir hale getirebilmek. Demonic’te bunu az çok başarabilmiş bir film olsa gerek ki, içinde öykünün derinliğini çıkartacak ne ararsanız var. Perili ev, paranormal olaylar, ruh çağıran gençler, cinayetler, kameralar ve bunların peşinde bir polis ekibi ile bir psikiyatrist.

Aniden sıçratma özelliğine sahip her türlü efektin yerli yerinde olduğu Demonic’de genç oyuncuların performanslarının çok iyi olduğunu söylemek zor. Mario Bello ( Dr. Elizabeth Klein )’nun sorgulamayı yapan psikiyatristi ve Frank Grillo ( Dedektif Mark Lewis )’nun olayın peşindeki bir polisi canlandırdığı Demonic , tam anlamıyla ortaya karışık, vasatın üstünde ve hafiften sürprizli bir film olmuş. Piyasada birbirine benzeyen bolca gerilim filmi varken, bu defa daha karmaşık ve enteresan bir şeyler olsun diyenler için Demonic beklentinizi karşılar.


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

4 Haziran 2016

Seyredilmesi Gereken 10 İspanyol Gerilim Filmi


Son dönemde kendini fazlasıyla tekrar eden Hollywood korku/gerilimlerinden sıkılanlar için hazırladığım 2000'li yıllara ait 10 adet İspanyol gerilim filmi listesi.

Rec – (2007)
Yönetmen- Jaume Balaguero

Gerilimden daha çok  korku filmi olarak kendini kanıtlamış olan REC İspanyol sinemasının vazgeçilmezidir.  Peşinden çekilen devam filmleri  bu kadar başarılı olmasa da, yine kendini izlettirmiştir. Bir yayın muhabirinin itfaiye ekibiyle beraber katıldığı çekim macerasının bir salgın yüzünden karantinaya alınmış bir apartmanda son bulmasını anlatan REC’in neredeyse tamamı el kamerası tarafından çekilen kayıttan ( Filmin adı da buradan gelmektedir “RECord” ) ibarettir. Gerilim dozu oldukça yüksek olan filmi tabiî ki,  Hollywood boş durmayarak Carantina adıyla yeniden canlandırmıştır. Fakat size tavsiyem ilk ve orijinal olan bu yapımı seyretmenizdir.

Los Cronocrimenes – Time Crimes (2007)
Yönetmen- Nacho Vigalondo

Zamanda yolculuk ve paradokslar üzerine kurulu  olan filmi aslında bir seri cinayet filmi olarak da görebiliriz. Hikaye Hector un ormanda çıplak bir kızın başında elinde makaslı maskeli bir adamı görmesiyle başlıyor. Ardından olayın içine giren Hector kendisini bir zaman döngüsünde buluyor. Senaryo ve kurgunun mükemmelliği ile seyirciye adeta beyin jimnastiği yaptıran film diğer gerilim filmlerinden çok daha farklı bir yapıya sahip. Bu türün meraklıları için kaçırılmayacak bir yapım.


El Orfanato –The Orphanage (2007)
Yönetmen- Juan Antonio Bayona

Yapımcılığını Gullierme Del Toro’nun üstlendiği film,  güzel bir malikaneye kurulmuş yetimhanede geçiyor. Ortada hayali kahramanlar, evin önceki gizemi ,ani kapı kapanışları, gaipten gelen sesler gibi klasikleşmiş korku filmi klişelerinin de bulunduğu bir hikaye var fakat anlatım ve oyunculuk  iyi olunca film kendisini Hollywood yapımlarından bir tık daha üste çıkartıyor. .Özellikle Belen Rueda’nın anne rolündeki başarısı filme  aynı zamanda dramatik bir hava katıyor. Eşe dosta tavsiye edebileceğiniz sıkı bir gerilim filmi “Yetimhane”.


Los Ojos de Julia – Julia’s Eyes  (2010)
Yönetmen- Guillem Morales

Blindness gibi körlük üzerine yapılmış etkileyici filmler kervanına rahatlıkla girebilecek kadar başarılı bir film Julia’nın Gözleri.  Sonunda körlüğe kadar gidecek olan göz hastalığına sahip iki kardeşten birisi olan Julia kız kardeşinin ölümü üzerine olayın intihar değil de cinayet olduğunu düşünür. Film sonuna kadar acaba ne olacak sorusuyla sizi boğuşturuyor. Filme ayrı hava katan Julia’nın gözünden izlediğimiz bakış açısı kısımları çok başarılı. Ortalamanın çok üzerinde bol merak uyandıran sıkı bir gerilim filmi izlemek istiyorsanız bu film tam size göre.


Mientras Duermes –Sleep Tight (2011)
Yönetmen- Jaume Baleguero

“Ölüm Uykusu”,  mutsuz bir apartman görevlisinin piskopat yaşantısını anlatan oldukça enteresan bir konusu olan film.  Hikaye bize Cesar’ın kendisine yapışmış olan mutsuzluğunu başkasının mutluğuna karşı nasıl kullandığını anlatıyor. Bir apartman dairesinde yaşanan olaylar sırasında, sessizliğin hakim olduğu sahnelerdeki ürkütücülüğü ön planda tutan yönetmen seyirciyi adeta gerilim sınavından geçiriyor. Görmeniz gereken bu film aynı zamanda tüm toplum için gerçekten iyi de bir ders niteliğinde.


La Piel Que Habito – The Skin I Live in (2011)
Yönetmen- Pedro Almodovar

Genelde farklı türlerde filmler yapan Pedro Almodovar, bu sefer birçok film festivalinden bolca ödülle dönmüş psikolojik bir gerilim filmiyle karşımıza çıkıyor. Antonio Banderas’ı işinde çığır açan bir estetik cerrah rolünde izlerken adeta filmin sonuna kadar onunla beraber tüm yaptıklarını yaşıyoruz. Adım adım cinsiyet, kimlik ve beden kavramlarının nasıl bir gerilime dönüştüğünü Almodovar farkıyla izliyorsunuz. Tüm gerilim filmlerinin dışında oldukça farklı bir senaryoya sahip bu film asla kaçırılmaması gereken bir yapım.


La Cara Oculta – The Hidden Face (2011)
Yönetmen- Andres Baiz

Filmimiz Adrian,Belen ve Fabian üçlüsünün gizem dolu hayatları üzerine kurulmuş bir aşk ve ihanet öyküsü. Hakettiği kadar güzel bir kurguya sahip sonuna kadar sizi merak içinde bırakan bir film “Saklı Yüz”. Az sayıda oyuncu ve kısıtlı mekan filmlerinden birisi olan film için ancak dramatik bir romantik -gerilim diyebiliriz. Ne demek istediğimizi filmi izledikten sonra anlayacaksınız.


El Cuerpo – The Body (2012)
Yönetmen- Oriol Paulo

Yönetmenin ilk uzun metrajli filmi olan “Ceset”, morgdan kaybolan bir iş kadının cesetinin arkasındaki  sır perdesini anlatıyor. Kurgusundan dolayı adeta seyirciyle saklambaç oynayan filmin final sahnesine kadar neler olup bittiğini anlamanız biraz zor. Seyirciyi ters köşeye yatıran filmler furyasının başında gelebilecek kadar güçlü bir senaryoya sahip. Başrolde Yetimhane ve Julia’nın Gözleri’nden tanıdığımız başarılı oyuncu Belen Rueda yer almakta.


Insensibles  (2012)
Yönetmen- Juan Carlos Medina

“İncendies” ( İçimdeki Yangın) den sonra yine çarpıcı bir final üzerine kurulmuş  film olan “Duyarsız”, iki ayrı hikayeyi içinde barındırıyor. İlk olarak İspanya’daki savaş döneminde akıl hastanesindeki çocukların fiziksel acı çekmeye karşı duyarsızlaştırılmaları anlatılmakta. İkinci hikayede ise, ilik nakline ihtiyacı olan bir beyin cerrahının biyolojik anne-babasını araması konu ediliyor .Özellikle akıl hastanesindeki karanlık ve ürkütücü atmosferiyle ön plana çıkan bu film türünün meraklıları için oldukça garip bir yapım.


Los Ultimas Dias – The Last Days (2013)
Yönetmen- David & Alex Pastor

Salgın filmleri ile ün yapan  yönetmen yine enteresan bir bilim/kurgu gerilim filmine hayat veriyor. Gelecek yıllarda geçen filmde açık alanlara çıkınca havayla temas halinde ölümle sonuçlanan bir salgın yer almakta ve  insanlar bu yüzden kapalı mekanlarda yaşamaktadırlar. Koşturmaca ile dolu heyecan yaratma peşinde olan yönetmen sonuna kadar sizi ekrana çivileyerek bunu başarıyor. “Son Günler”,  bu tarz gerilim severler için iyi bir örnek .

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.