fragman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fragman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2017

Collide


Daha önce fazla duyulmamış Shifty ve Welcome to the Punch gibi sıradan filmlere imza atmış olan İngiliz yönetmen Eran Creevy, bu defa Collide (Otoban) ile aksiyonun sınırlarını zorlamayı deniyor. Nefes kesen araba sahneleriyle kaplı filmin arka planında gerçekten iyi bir ekibin yer aldığı aşikar. The Dark Knight Rises ve Inception'daki dublör koordinatörü Tom Struthers ile Skyfall ve Fast & Furious 6 filmlerinin araba sürüş dublörü Ben Collins bu sahnelerin en önemli liderleri.

İngiliz-Alman ortak yapımı olan Collide, klişe bir aşk hikayesini Alman otobanlarına taşıyan temposu yüksek bir film. Konusu ise şöyle; Köln’de gezinen Amerikan hırsızı Casey (Nicholas Hoult), Juliette (Felicity Jones) adında bir kızla tanışır. Kızın yakalandığı hastalığı öğrenince ameliyat için gerekli parayı temin etmek üzere eski alışkanlığına son kez geri döner. Daha önce çalıştığı patronu Geran (Ben Kingsley) ile tehlikeli bir anlaşma yapan Casey’in görevi, acımasız Alman gangster Hegan (Anthony Hopkins)’ın elinden mallarını çalmaktır.

Collide, kesinlikle çok hareketli ve enerjisi yüksek bir film. Aksiyon durmak bilmiyor, fakat yönetmen, hızlı ve gerilimi bol bir film yaratmak isterken, ciddiyetten tamamen uzaklaşmış. Bunun nedeni, hem karakterler arasındaki uyumsuzluk, hem de fazlasıyla mantık dışı sahnelerin yer alması. Hızlı ve Öfkeli serisinde sıkça karşılaştığımız patlayan ve takla atan arabaların enkazından çiziksiz ve kansız çıkabilme yeteneği bu filmde de bolca mevcut. Casey, dakika başı araba parçalıyor ondan ona biniyor, kaçıyor ve kurşunlara asla hedef olmuyor. Aptalca gözüken fazlasıyla sahne mevcut, fakat bu sahneler filmin seyir zevkini köreltmiyor, sadece filmi sıradan ve eğlenceli bir hale dönüştürüyor. Olay yerine polisin daima geç geldiği ve hız sınırının yok olduğu bir otobanda geçen Collide’de, yeni parlamaya başlayan Hoult ve Jones ikilisinin uyuşmazlığı da fazla göze çarpıyor. Mad Max: Fury Road ve Rogue One gibi yüksek bütçeli filmlerde karşımıza çıkan iki oyuncunun, böylesine tv dizisi kılıklı yavan bir yapımda sahte duran iki karaktere bürünmeleri ne derece doğru bilinmez. Bu ikiliyi geçtik, filmin gangsterlerine hayat veren Hopkins & Kingsley gibi Oscarlı en iyi karakter oyuncularının bu filmde işi ne peki? Belki de arada eğlence olsun diye bu tip filmlere katkıda bulunuyorlar. Gerçi Ben Kingsley, Iron Man 3’deki Mandarin karakterini andıran yine çılgın ve deli dolu haliyle filme eğlence katmayı başarıyor. Hopkins ise az ve öz rolünün hakkını tabii ki vermiş.

Yüksek hızdaki araba takip sahneleri ile anılacak olan Collide, içinde türk oyuncunun da yer aldığı Almanların ünlü tv dizisi Alarm for Cobra 11 (Kobra Takibi) ile fazlasıyla benzerlik taşıyor. Hatta bu filmde Kobra Takibi’nde oynamış bir türk oyuncu da yer almış. Bir zamanların vizyon harici sadece video için çekilen vasat ve klişe aksiyon filmleriyle aynı izleri taşıyan Collide’i tavsiye etmek çok doğru değil. Ama iyi vakit geçsin, kafamı dağıtayım, memleketin sıkıntılı durumundan biraz uzak kalayım derseniz keyifli gelebilir.


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır. 

19 Ocak 2017

Queen of Katwe


"Katwe'nin Kraliçesi: Hayat, Satranç ve Olağanüstü Bir Kızın Büyük Usta Olma Rüyasına Dair Bir Hikâye" adlı kitaptan uyarlanan Queen of Katwe, hintli kadın yönetmen Mira Nair’ın elinden ilham verici bir hikayeye dönüşmüş. İzlerken Cool Runnings (Üşütük Popolar, 1993)’ı hatırlayacağınız filmde bu defa, komedinin yerine karakter odaklı bir çalışmaya yer verilmiş. Merkezine Phiona (Madina Nalwanga) adlı bir kızı yerleştiren Queen of Katwe, diğer biyografik/spor filmlerinin tersine bu defa fiziksel değil zihinsel bir sporu yani santrancı ön plana çıkarıyor. Uzak bir coğrafyadan gerçek bir başarı öyküsünü anlatan Disney yapımı bu film, aslında oldukça dramatik bir yapıya sahip.

Filmin hikayesi Uganda’daki Katwe gecekondusunda ailesi ile birlikte yaşayan Phiona’nın santranç öğrendikten sonra yaşamını değiştirmek üzere vereceği kararlar üzerine kurulu. Babası olmayan Phiona, kardeşlerini geçindirmek için annesi ile birlikte çalışıp, mısır satıyor. Okuma yazma bilmeyen Phiona, dünyanın en yardımsever koçu tarafından keşfedildikten sonra bir santranç programına katılır. Zaman geçtikçe ustalaşmaya başlayan Phiona, kendisindeki pratik zekayı da keşfetmesiyle birlikte hayatını değiştirmek ve Uganda’yı temsil etmek için Dünya santranç turnuvalarına hazırlanır.

Disney filmleri denince akla, renkli peri masalları ya da sıcacık ve samimi aile filmleri gelir. Bu defa yine Afrika görüntüleriyle dolu rengarenk bir aile filmine ve fazla karikatürize edilmemiş bir başarı hikayesine tanık oluyoruz. Disney filmi olduğundan gecekondu bölgelerini ele alan siyasi mesajlara fazla ağırlık verilmediği de bir gerçek. Bunun yerine zorlu ve korkunç çalışma ortamlarının içinden çıkan bir karakterin liderliğe yükselişine odaklanılıyor. Ufak yaştaki öğrencileri eğiten koçun onların pozitif olabilmeleri ve başarıyla tanışabilmeleri için başvurduğu mizahi yöntemler ise filme neşe katıyor. Kazanmaya odaklı her spor filminde olduğu gibi yine heyecanlanıyoruz ve yine gözler doluyor. Uganda’da yaşayan ve fakir bir bölgeden gelen Phiona ile zengin çocuklardan oluşan rakip oyuncular arasındaki kültür farkı da filmde fazla göze batmadan eleştiriliyor. Oueen of Katwe, basit ve sonu tahmin edilebilir bir film olmasına rağmen seyirciyi sıkmadan kendisine bağlayacak çok fazla detaya sahip. Sadece santranç turnuvalarını ön plana çıkaran uzun ve durağan sahnelerle dolu bir film değil. Aile içinde yaşanan dramatik olaylar ve yaşam mücadelesi en az filmin ana hikayesi kadar önem taşıyor.

Yönetmen Mira Nair, içinde bulunduğu kötü koşullardan ötürü hiç kimsenin öğrenme hakkından mahrum kalmamasını ileri süren fazlaca detayı filme güzelce yerleştirmiş. Ayrıca 20 yıldan fazla Uganda’da yaşayan Nair, buradaki fahişelik, yoksulluk  gibi ögeleri sıkça göstermeyi tercih etmiyor ve seyircinin ana karaktere acımasını değil o karakterle gurur duyulması için elinden geleni yapıyor. Filmin en baskın karakterlerinden birisi de çocukları için ölmeye hazır bir anne olan Nukka (Lupita Nyong’o). Yeri geldiğinde sert ve eleştiren ama asla bulunduğu içler acısı duruma rağmen onları ihmal etmeyen çok iyi bir anne. Yönetmenin kadın olmasının da filme çok katkısı olduğunu düşünüyorum. Niar neredeyse filmin tüm yükünü anne-kız, Nukka ve Phiona’nın sırtına taşımış, hatta hikayeye yön veren bu iki kadın, filmi daha otantik bir hale getirmiş. Sonuç olarak satranç, “küçük olanı büyük yapabilen” bir spordur mesajını veren Queen of Katwe, azim ve başarı öykülerine ilgi duyanların zevkle izleyeceği bir film.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


26 Kasım 2016

HACKSAW RIDGE


“Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını”


Gelibolu ve Bir Zamanlar Askerdik (We Were Soldiers) gibi savaş filmlerinde oyuncu olarak seyrettiğimiz ünlü aktör Mel Gibson, bu defa ilginç bir savaş/dramasını beyazperdeye taşıyor. Yönetmen koltuğuna daha önce oturmuş olan Gibson, Cesur Yürek (Braveheart) gibi oldukça başarılı bir filmle kendini kanıtlamış, ardından dini meseleleri fazlasıyla sorgulayan yapımlara yönelmişti. Özellikle Hz. İsa’nın Çilesi (The Passion of the Christ) filminde aşırı dini propaganda yapması Gibson için hiç de iyi olmamıştı.Hem film oldukça kötü eleştirildi, hem de Gibson Yahudi karşıtı olarak neredeyse ağır laflarla linç edildi. Sinema dünyasında bir kenara atılan ve kariyeri için karanlık bir döneme giren Mel Gibson, çektiği son filmi Apocalypto’dan tam 10 yıl sonra huylu huyundan vazgeçmez misali yine dini olguları içine yerleştirdiği Hacksaw Ridge(Savaş Vadisi) ile geri döndü.

Hacksaw Ridge, Okinawa’da bulunan Japonların savunduğu geçilmesi zor bir tepe. Bu tepeyi ele geçirmeye çalışan Amerikan askerlerinin 1945 yılında verdiği kanlı mücadeleyi anlatan film içinde gerçek bir öyküyü de barındırıyor. Desmond Doss, savaşta sihhiye olarak görev almak isteyen ve gönüllü olarak orduya yazılan bir genç. Tek istediği savaş sırasında silaha dokunmamak ve eline almamak. Şiddet, öldürmek gibi kavramlar Desmond’ın dini ve ahlaki fikirlerine çok ters düşen bir olgu. Bunun içinde kendine göre geçerli sebepleri var fakat önemli olan bu durumu ordudaki üst rütbelilere nasıl anlatacağı.
Filmin ana hikayesi aslında diğer savaş filmlerinde sıkça gördüğümüz savaşalım Japonları yenelim Amerika yine kazansın değil. Olaylar tamamen İncille yatıp kalkan dinine bağlı, savaş karşıtı, yakın zamanda evlenmeyi düşünen sevimli, hassas ve yardımsever Desmond’ın üstüne kurulu. Savaş boyunca eline hiç silah almadan sadece inançlarıyla hareket eden, cephede tek başına kalarak tüm yaralılara yardım eden Desmond’ın nasıl gerçek bir kahraman olduğunu başarıyla anlatan bir film Hacksaw Rıdge. Yaptığı tüm fedakarlıklarla ordunun gönlünü fetheden ve tarihe ilk “vicdani retçi” olarak adını yazdıran alçakgönüllü Desmond Doss’ın bu dramatik hikayesi gerçekten savaş filmlerinde çok rastlanan bir durum değil.

Filmin ilk yarısı alkolik baba, dini inançları kuvvetli bir anne ve kardeşi ile birlikte yaşayan, sıhhiyeci olmak isteyen ama bunun eğitimini almak yerine sadece kitap okuyarak öğrenen Desmond’ın orduya yazılması ve kendini kabul ettirme mücadelesi üzerine kurulu. İlk yarıda Mel Gibson’ın Desmond karakterini ön plana çıkartmak ve seyirciye sevdirmek için dramayla eğlenceyi bir arada tutması kesinlikle doğru bir karar. Filmde eğer Desmond karakterine içiniz ısınmazsa yandınız, çünkü Hacksaw Ridge tamamen onun üstüne kurulu. Amazing Spider man’den tanıdığımız uzun boylu ve boyunlu, sevimli suratlı Andrew Garfield’ın Desmond rolünün hakkını verdiğini söylemek gerek. Özellikle cephede gösterdiği oyunculuğu çok başarılı. Bu arada ordudaki eğitim sahneleri, sert davranışlar ve şiddete maruz kalınması gibi pekçok sahne Full Metal Jacket’ı da aklımıza getirmiyor değil.

Filmin ikinci yarısı ise, yavaş ilerleyen gidişi tersine çeviren sert, sarsıcı ve bol kanlı savaş sahneleriyle dolu. Bu kısımda Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan) filminde gördüğümüz kol, bacak ve gövdelerin havada uçuştuğu sekansların daha uzun sürdüğü ve muazzam bir çekim tekniğiyle süslenmiş görkemli bir savaş manzarası ile karşı karşıya kalıyoruz. Gibson’ın özellikle çok fazla önem verdiği bu savaş sahnelerinin fazlasıyla gerçekçi olmasında tabi ki görüntü yönetmeni Simon Duggan’ın da payı çok büyük. Sinemada izlerken adeta o vadidesiniz. Patlayan el bombaları yanınızdan geçen kurşun sesleri çok gerçekçi. Görüntüler inanılmaz. Bu sahneleri zamanında Medal of Honor oyununu oynayanlar çok daha iyi anlayacaklardır. Japon mevzilerine saldırı, onların sığınaklarını yok etme çabalası, birebir dövüşler ve savaş stratejisi belirleme gibi pekçok sahne direk Medal of Honor oyunu ile neredeyse aynı. Oyuncu seçimleri ise, asla göze batmıyor. Sam Worthington ve Luke Bracey üstlendikleri rolleri için gayet iyi düşünülmüş. Genelde komedi filmlerinden tanıdığımız, aslında oyunculuğunun yanı sıra yapımcılık ve senaristlik de yapan (benim pek sevmediğim) Vince Vaughn bile filmde hiç sırıtmıyor.

2.Dünya savaşı sırasında yaşanan dini inançları ön planda olan böylesine dramatik bir hikayeyi savaş filmine (özellikle savaşa sahnelerinin arasına bile)  güzelce çiçek gibi yerleştirmek tam Mel Gibson’a yakışan bir iş. Hatta asıl anlatmak istediği ise, şiddetin ve savaşın destelenip desteklenmediği değil, inançların günlük yaşamın dışında savaşta bile çok işe yaradığı. Gibson’ın filmin gerçek hikayesinin altında yatan “savaş sırasında herkes birbirini öldürürken bir kişi de kimseyi öldürmeden hayat kurtarsa nasıl olur, neden olmasın ki” mantığını çok benimsediği ve bunu da seve seve hatta kendini vererek filme yansıttığı bir gerçek.

Hacksaw Ridge, onur, sevgi,inanç , kahramanlık ve vicdan üzerine kurulu yeri geldiğinde gözleri dolduracak kadar etkili, görkemli savaş sahneleri ile yüklü son zamanların en iyi ve en sarsıcı savaş dramalarından birisi. Umarız Mel Gibson’ın yönetmenlik adına geri dönüşü sayılan bu filmi gerektiği ilgiyi görür ve Gibson sinema dünyasından yitirdiği kredisine tekrar kavuşur. Hatta akademinin de gözünden kaçmazsa seviniriz.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Ekim 2016

DESIERTO


Babası Alfonso Cuaron’la birlikte yazdıkları Gravity ile ön plana çıkan Jonas Cuaron’ın yönettiği 2015 yapımı Desierto (Çöl), adı üstünde sadece çölde geçen bir film. 2016 FilmEkimi’nde gösterilen film, Gael Garcia Bernal ve Jeffrey Dean Morgan gibi iki kaliteli oyuncuyu da içinde barındırıyor. Amerika’ya kaçak giriş yapmaya çalışan Meksikalı mültecilerin peşinde olan oldukça rahatsız bir adamın hikayesine odaklanan Desierto, düşmeyen temposu ile keyifle izleniyor.

Beyaz bir Amerikalı elinde sniperı ile çölde Amerika’nın yolunu tutan Meksikalı vatandaşları teker teker indirir. Attığını vuran baş belası Amerikalının yanında, çölün sıcaklığı, yılanlar ve dev kaktüsler mülteciler için birer engel olmaktan çıkmıştır artık. Kurtulabilenlerin yaşam savaşı verdiği bu amansız çölde yapılması gereken tek şey hızlı olmaktır.

Desierto, her ne kadar vermek istediği mesajı anlatabilen bir film olsa da, senaryosunda eksiklerin olduğu bir gerçek. Amerikalının yabancı düşmanlığı üstüne hiçbir detaya yer verilmemesi ve karakterlerin fazla yüzeysel olarak kalması filmin en büyük eksilerinden. Bu adam kimdir?, Neden bu vatandaşları vuruyor?, bilinmiyor. Adamın psikolojisinin bozuk olduğunu sadece bir iki davranışından çözmeye kalkıyoruz ve kendi kendimizce varsayımlarda bulunuyoruz. Mekan olarak sadece çöl seçimi ve bunun filmde çok iyi kullanılması görüntü yönetmeninin de başarısını ön plana çıkarmış. Bunun yanı sıra Desierto’nun  gerilimli atmosferinin yaratılmasındaki en önemli etken titizce hazırlanmış olan müzikleri. Gerçekten kedi fare oyunu haline gelen bu kovalamacadaki temponun düşmemesini Woodkid’in nefis müzikleri sağlıyor.

Filmi izlerken ne yazık ki, kimler ölecek, kimler yaşayacak finalde kim kapışacak gibi birçok detayı tahmin etmek mümkün. Görülmemiş enteresan bir hikayesi yok filmin. Hatta yakın zamanda izlediğimiz Michael Douglas’ın çölde terör estirdiği filmi Beyond The Reach’i de anında aklımıza getirecek kadar klişe bir senaryosu var. Filmin en önemli unsuru ve en iyi oyuncusu başroldeki kurt köpeği. Sahibinin her dediğini yapan deli gibi koşturan ve mülteci avlayan bir köpek, yani tam bir “Atıl Kurt”. Cujo’dan beri gördüğüm en iyi oyuncu köpek bu filmde. Hatta filmin en gerilim yaratan kısımları da, köpeğin tam gaz koşarak insanları kovaladığı sahneler. Az sayıdaki oyunculara gelirsek; Jeffrey Dean Morgan tamam olmuş role çok uygun da, Gael Garcia Bernal (Amores Perros, The Motorcycle Diaries, Bad Education) gibi karakteristik rolleri başarıyla oynayan (benim de çok beğendiğim bir oyuncudur) ve biyografisinde özenle seçilmiş filmleri bulunan başarılı aktörün bu filmde işi ne? Bu film heyecanlı temposuyla öne çıkan, gerilim dolu bir film olabilir ama, klişe senaryosu bana göre kesinlikle Gael G.B’e göre değil.

Tatmin edici bir finali olmayan Desierto, sıradan bir hikayesi olmasına rağmen gerçekten seyirciyi ekrana bağlayan, hızlı ve gerilimli ilerleyen kucağınızda çekirdekle iyi giden bir film. Çok beklenti içine girmeden izlerseniz keyif alabilirsiniz.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

16 Eylül 2016

TRAIN TO BUSAN


2000’li yıllarda yükselmeye başlayan uzak doğu korku filmleri, aralarında kaliteli olduğu kadar oldukça vasat yapımlara da el attı. Bizde olduğu gibi, uzak doğuda da aynı sistem ön planda tabii ki. Önüne gelen bol hayaletli korku filmi çekti. Uzadıkça kendini tekrarlayan The Grudge (Garez) serisine benzer pek çok klişesi bol, vasat yapım ortalarda dolaşır oldu. Ben o aralar, hepsi birbirinin aynısı ve asla ayırt edilemeyen her çekik gözlü oyuncunun bulunduğu korku filmlerini izler olmuştum, ama bir süre sonra yavaştan uzaklaştım. Yalnız son yıllarda Güney Kore sinemasında gerilim ve dramanın iç içe olduğu harika filmler ortaya çıkmaya başladı ve yeniden aralarda rastladığım iyi filmlere göz atar oldum. Sadece gerilim ve korku değil, savaş, felaket, intikam ve slasher (seri katil) türündeki filmler de bolca ortaya döküldü. Özellikle The Terror Live (2013) ve The Flu (2013) filmlerini çok başarılı buldum. Hollywood filmlerinden aşağı kalmayan başarılı efektleri ve gerçekçi savaş sahneleri ile göz dolduran Tae Guk Gi (The Brotherhood of War, 2004) ve Mai Wei (My Way, 2011)’i de savaş filmi sevenlere tavsiye etmeden geçmeyelim.

Gelelim öncesinde iki adet anime çeken Sang-ho Yeon’ın, ilk uzun metrajlı film deneyimi olan Train to Busan (Busan Treni,2016)’a. Gerçekten zombi kıyamet filmleri diye tanımladığımız film furyasının içinde iyi bir yere sahip olacak kadar sıkı bir yapım var karşımızda. Film, ülkede salgının başladığı sırada durumdan haberdar olmayan bir grup yolcunun Busan’a giden hızlı trendeki macerasına odaklanıyor. Öyle bir macera ki bu, durmak bilmiyor ve film de trenle aynı hızda ilerliyor. Tren yolculuğu sırasında ülkede inanılmaz bir kaos başlıyor ve kimyasal bir sızıntıdan doğan salgın giderek büyüyor. Ve bu salgına yakalanan bir genç, trene gizlice kendini atınca film orada başlıyor ve sonuna kadar bitmek bilmeyen bir yaşam mücadelesi ile devam ediyor. Lise beyzbol takımı, sinir sisteminizi alt-üst edecek tren şefi, korkak iş adamı bir baba-ufak kızı ve hamile eşiyle yolculuk eden iri kıyım, kas torbası bir eşten oluşan grup, filmin ön plana çıkan karakterleri.
Filmde aslında salgına yakalananlara zombi demek yanlış olur. Enfekte olan insanlar sadece sese duyarlılar ve karanlıkta göremiyorlar. Film boyunca da, birbirlerini ısırmaya meyilli değişime uğramış insanlar görüyoruz. Yalnız asla The Walking Dead’deki gibi yavaş yürüyen walkerlar yok ortada. Parçalanan etler, bağırsaklar ve kan revan bir görüntü kalabalığına da yer verilmemiş. Isırılan insanların ani değişimleri, hızlı hareket etmeleri ve koşturmaları filmin gerilimin dozunu fazlasıyla arttırmış. Zombilerin makyajları da, Hollywood filmlerini aratmayacak kadar son derece başarılı. Gerçekten 2 saatlik süre boyunca filmdeki heyecanın dozu asla azalmadığı gibi, sonlara doğru ise yükselişe geçiyor. Sadece aksiyon ve gerilim dolu bir zombi filmi değil Train to Busan. Hikayenin içine güzelce dramatik ögeler de itinayla yerleştirilmiş. Fedakarlık, bencillik, yardımseverlik ve ihanet gibi pek çok farklı kavram da, film boyunca seyirciye eşlik ediyor. Tam gaz devam eden yaşam mücadelesinin yanında, bencil bir baba ve kızı arasındaki ilişki, aile üzerine kurulu güzel mesajlar veren şık diyaloglar da filme renk katıyor.

Train to Busan’daki oyunculuklara gelirsek, en önemli kısmı The Flu (2013)’daki gibi sevimli ve harika performans gösteren minik kız çocuğu (Soo-ann Kim) oluşturuyor. Bunun yanı sıra başrol sayılan bencil babanın (Yoo Gong) performansının yerine, iri kıyım eş dediğimiz Dong-seok Ma’nın oyunculuğu çok daha fazla göz dolduruyor. Filmin hikayesine göre dağıtılmış olan farklı karakterlerin, seyirciye o heyecanın arasında değişik duygular yaşatması kesinlikle doğru düşünülmüş bir olay. İzlerken en azından o diyalogların ve planların yapıldığı kısımlarda biraz da olsa nefes alıyorsunuz.

Yönetmen Sang-ho Yeon, salgının çıkışı ve yayılması ile ilgili fazla detaya girmeden direk filmi gerilimle ve bol aksiyonla süslemiş. Filmin bazı yerlerinde World War Z’yi andıran çekimler ve üst-üste yığılan balık istifi şeklindeki zombilere de rastlamak mümkün. İlk başlarda çekik gözlü oyuncularımızın değişime uğrama sahneleri biraz komik dursa da, bir süre sonra başlayan ve hızlanan gerilimle birlikte bu yadırgama hadisesi unutulup gidiyor. Filmin en can alıcı ve en iyi çekilmiş sahneleri bana göre, zombilerle dolu vagonları tek tek aşmak için grubun verdiği mücadele bölümü. The Walking Dead’den her ne kadar alışkın olsak da bu duruma, bir Güney Kore filminde bu kadar itinalı çekilmiş sahnelere rastlanması şık olmuş.

Train to Busan, son zamanlarda izlediğim, bitmek bilmeyen aksiyonu ve yaşattığı gerilimi ile unutulması zor bir film oldu benim için. Güney Kore filmlerini sevmeseniz bile ön yargılı davranmayın, korelilerin itici şivesini ve konuşmalarını bir kenara bırakıp izlemeye başlayın. Pek çok Hollywood yapımı zombi filmlerinden kat kat üstün bir film. Salgın, virüs, kıyamet ve zombi temalı filmlere düşkün olanlara Train to Busan, ilaç gibi gelecektir. Bu arada bir zombi filminde ağlanır mı diye düşünmeyin elbette ağlanır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Ağustos 2016

SUICIDE SQUAD


Aylardır ard arda çıkan fragmanlar sayesinde neredeyse filmin tamamını izlediğimiz Suicide Squad (Gerçek Kötüler), yurtdışı ve yurtiçinden de aldığı olumsuz eleştirileri sanırım bir nebze de olsa hak ediyor gibime geliyor. Beklentilerimizi oldukça üst seviyeye taşımış olan filmi seyrettiğimizde, uzun metrajlı bir video cliple karşılaşıyoruz. Çalan parçaların, filmin karanlık havasına, karakter tanıtımlarına ve aksiyon sahnelerine yakıştığını söylemek mümkün. Ama bu güzel hareket, filmin doyurucu olmasına yetmiyor maalesef. Açılışta tek tek sırayla karakterlerin tanıtımı ve Batman’in onları yakalayıp kodese tıkma şekli gayet güzeldi ve ağzımıza bir parça bal sürmeyi başardı. Ama ardından sürekli müzikle süslenmiş (hatta diyalogların bile arkasında durmadan çalan bir müzik söz konusu) bir kötüler kalabalığı ve ne yazık ki bomboş bir hikaye ile karşılaşınca biraz dumura uğradık açıkçası.

Marvel mi?, Dc Comics mi? kapışmalarına fazla girmek istemesek de ortaya çıkan işler, sonuçlar ve eleştiriler, Marvel’in açık ara ile önde olduğunu kanıtlıyor. Avengers ya da Civil War’da da kalabalık bir ekip kötüleri yok eder ama ortada elle tutulur bir hikaye vardır, özellikle Captain America: Winter Soldier ve Civil War bunlara çok iyi birer örnektir. Kahramanlar arasında yapılan esprili diyaloglar çok daha şahanedir, çok daha eğlendirir. Suicide Squad’a baktığımız da ise sevimsiz oldukları kadar espriden de yoksun (Harley Quinn hariç) bir suçlu takımı geziniyor ortada. Hadi ortada senaryo yok, bari güzel elle tutulur birkaç karakterler arası hoş espri olsaydı. Dc’nin baştan beri süregelen Gotham City’nin karanlık havasını ve daha çok gece çekilmiş aksiyonları sevdiğini, bunları da filmlerine yedirdiğini zaten biliyoruz, hatta Marvel filmleri içinde renk cümbüşü gibi yakıştırmalar da yapıldı her yerde (kurban olun o renkli Marvel filmlerine). Batman ve Superman gibi iki önemli  karakteri elinde bulunduran ve Justice League için hazırlıklarını yapmaya başlayan ( ki bunun için de çok geç kalındı bence) Dc Comics, Suicide Squad ile iyi bir bomba patlatmaya hazırken, ne yazık ki bu gösterişli bomba ellerinde patladı.

Filmin olmayan konusu ise şudur: Aralarında üstün yetenekleri de olan kötüleri toplayıp, kafalarına kaçmasın diye minik bombalar enjekte etmiş Amanda Waller (Viola Davis) ve Rick Flag (Joel Kinnaman: The Killing dizisinin suratsızı ve yeni dönem Robocop’ın içine eden adam) eşliğindeki birim, hem Joker’i hem de şehirde kıvırta kıvırta dolaşan ve ortalığı yerle bir eden büyücü Enchantress ve devasa kardeşini yok etmek için uğraşırlar. Bu uğraş içinde kendilerine, bizim sevimsiz kötülerden oluşan bir ekip olan Suice Squad (İntihar Timi anlamında)’ı kurarlar. Ekibin, hatta filmin en büyük artısı sempatik tavırları ve hareketleri ile kendini sevdiren çizgi-romanlardaki tiplemeye en yakın olan Harley Quinn (Margot Robbie) karakteri. Kendisi için neredeyse filmde torpil geçilmiş, çünkü bütün güzel espriler ve dövüş sahneleri onun üzerine yazılmış sanki. Diğer ağır topumuz da yetenekli oyunculuğu ile göz dolduran Will Smith yani Deadshot. Özellikle ultra nişancı tekniğiyle üstlerine gelen tüm yaratıkları tek başına hızlıca yere serdiği sahne gayet güzeldi. Diğer kötülerimiz Boomerang (Jai Courtney), Diablo ( Jay Hernandez) ve Killer Croc (Adewale Akinnuoye-Agbaje) ise takımın en sönük kalan kötüleri. Flag’ı korumaya çalışan beyaz maskeli Katana’nın ise, ne yaptığını anlayamadan zaten film bitiyor. Şehirdeki kargaşanın arasında neyi koruyor, kimin yanında takılıyor anlayamıyoruz. Ekibin arasında bir bağlılık olmadığı gibi “evet biz bir takımız” gibi bir beraberlik de yaşanmıyor. Kendi başlarına takılan suçlu görünümlü enteresan bir ekip var ortada. Çizgi-romanların üstün güçlere sahip büyücüsü Enchantress ise, filme sadece görsellik katıyor, bunun dışında kötü karakter olarak kesinlikle başarısız. Oldu bittiye getirilmiş ufak bir iki hamleyle yok edilmesi de, yine filmin en büyük eksilerinden.

Yani sonuç olarak filmden Harley Quinn ve Deadshot’ı çıkart, film olsun sana bir bölümlük aksiyon dizisi. Bu arada çim adam kılıklı Joker’i unuttuk sanmayın. Bir sene öncesinden bolca reklamı yapılan, yere göğe sığdırılamayan hatta bugüne kadarki en iyi Joker dedikleri karakter, maalesef bugüne kadarki tüm Jokerleri mumla aratıyor. Güzelim Jared Leto bile Joker rolüyle kurtaramamış filmi. Joker olmak ne yazık ki, ağzına gülen surat yapmak ve güvenliğe bomba şeklinde hediye paket fırlatmak değildir. Nasıl olması gerektiğini zaten Jack Nicholson ve Heath Ledger zamanında itinayla sergilemiştir. David Ayer’in daha önce yönetmen olarak yaptığı filmlere de çok sıcak bakmayan birisi olarak, neden bu kadar zor bir Dc uyarlamasının altına girdiğini de anlamak mümkün değil. Training Day gibi başarılı bir filmi yazmış olan Ayer, en azından daha güçlü bir yazara devredebilirdi senaryo işini. Aralara katılan dramatik sahneler, filmin olmayan hikayesinden fazlasıyla kopuk duruyor.

Aksiyon sahneleri, çatışmalar tabii ki oldukça görkemli ve göz dolduruyor, çekim teknikleri güzel ama yine de Suicide Squad, her zaman Harley Quinn ile anılacak ve bir süre sonra da unutulup gidecek bir film. Kötü bir film olarak nitelendirmek yanlış olur, ama beklentileri asla karşılamayan vasatın biraz üstünde bir yapım. Eğlenmek ve güzel vakit geçirmek için seyredilebilir. Unutmadan filmin soundtrack’i gerçekten çok iyi, parçalar özenle seçilmiş. Keşke bu özeni karakterlere ve senaryoya da yansıtsalardı, tadından yenmezdi. Son dip not: Yazılardan sonra ayrılmayın!

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


12 Ağustos 2016

HASAN GÖKALP ile RÖPORTAJ


Korku filmleriyle ilgili röportajlarımın bu seferki konuğu ilk uzun metrajlı filmi Lanetli Anahtar: Cizlerin Gazabı ile Türk korku sinemasına adım atan Hasan Gökalp. Kendisi ile Kadıköy’de bir cafede buluşup, kendi filminin yanı sıra korku sineması üzerine bol bol sohbet ettik.

Hasan Gökalp, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı, kendisine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ilk filmine bol gişeler diliyoruz.


KE-“Lanetli Anahtar: Cinlerin Gazabı” ilk uzun metrajlı film deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

HG-Ben 12 Yaşımda İstanbul’a geldim. Daha once Batman’da yaşadım ve Mardin’e sık, sık gider gelirdim. Biz küçükken anneannemiz sürekli cin vakalarıyla karşı karşıya gelirdi. Her ne kadar biz çocuk olduğumuz için bizden  gizlemeye çalışsalardıda bir saatten sonra artık kafa bu tür şeylere basmaya başlıyordu. Mardin’de de buna benzer çok hadiseler oldu. Bu sebeptendir ki ilk sinema filmi deneyimimde çok zor olan sektörlerin başı çeken korkuyla başladım.

KE- Filmin tanıtım afişlerinden birisinde yer alan “Daktylos Cinleri” nedir, biraz bilgi verir misiniz? Seyircileri nasıl bir film bekliyor?

HG-Filmin her konusunda yer alan Daktylos cinleri, İda dağında yaşayan “Madenleri en iyi işleyebilen becerikli cinlerdir” Bu cinleri arama motorundan sorguladığınızda haklarında birçok şey çıkıyor ortaya. Bizde bu cinlerle ilgili hadiselere değindik. Korku filmi severleri gerçekten de birçok filmden farklı bir film  bekliyor. Kendimize özgün standartların dışında bir film yaptık.

KE- Filminizin adı önceden Lanetli Anahtar iken, neden sonrasında ek olarak “Cinlerin Gazabı” eklendi? İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HG- Evet doğrusu insanların çoğu Lanetli Anahtar ismini duyunca Hollywood filmi sanmaya başlamışlar. Hatta birçok haber sitelerinde Hollywood tarzı bir film diye manşetlerde yer aldı. Bizde Türk İslam kültüründe hepimizin kabul ettiği cin vakalarına inandığımız için sonrada “Cinlerin Gazabı” olan bir projemi buna kurban ederek seyirciye bir Türk filmi olduğu izlenimleri vermeye başladık. Cinlerim bizim hayatımızdaki yer her zaman etki uyandırıyor. Türk korku filmlerinde cin olmadan olmaz.
.
KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HG-Sette çok ilginç olaylar yaşadık. Hatta bazı hareketler gördük ve biz bunu oyuncularımızdan gizlemek zorunda kaldık. Eğer ki biz oyuncularımızdan saklamasaydık emin olun birgün sonra hastaneden rapor alıp daha sete uğramazlardı. O sebepten gizlemeliydik. Çekim aşamasında oyuncular kadrajdan çıkarlarken sandalyenin biri kendi kendine şidetli bir şekilde hareket etti. O hareket kameraya da yakalandı hata o kısmı kesmedim işe yarasın diye. Gala gecesinde ben söylemeden birçok kişinin gözüne çarpmış ve gerçek olduğunu anlayınca cidden ürperdiler.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HG- Korku filmi çekerken efektlerden çok konuyu korumak gerekir. Çünkü efektler ve sesler bir saatten sonra seyirciyi sıkmaya başlıyor. Bizim film 115 dakika olmasına ragmen hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Film sürerken sürekli insanlar bir sonraki sahneyi merak etmeli. Yani merak hisi bittiği andan itibaren oyuncu sıkılmaya başlar. Bide mantık dışı hareketler olmaması gerekiyor. Yani anlayacağımız insanlar filmi izlerken nedenler aramamalı. Hassas davranmak gerekir, senaryo da çok önemli, bunu işlemek de çok önemli.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim bol cinli korku hikayelerine? Daha farklı “cin” harici yapımlara el atmanın zamanı geldi mi?

HG-Korku filmi seyircisinin çoğu yıllardır takiplerime dayanarak söylüyorum, sosyal medyada cinden başka bişi yok mu diye yakınıyorlar fakat cinden de vazgeçemiyorlar Çünkü bugün bir zombie filmi çekmeye çalışırsanız emin olun saçma şeyler deyip gülmeye başlarlar. Bu sebeptendir ki bizim inancımızda Kuran’daki ayetlere dayanarak cin inancımız korunduğu sürece bu  cin hikayeleri de korkuları da devam eder. Gece yattıklarında ışığı söndürmeden yatanlar bile var korkudan. Bu sebeptendir ki korku filmlerimizde cinler başı çekecek ve yerini korumaya devam edecek.

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca bahseder misiniz?

HG-Evet. İnşallah kısmet olursa “Cinlerin Şerri” İsimli bir korku filmi projem var bunu da çekmeyi planlıyorum. Şartlar ne olursa olsun, Allah ömür verir de nasip ederse bu filmi de çok farklı bir teknikle çekmeyi planlıyorum..

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

HG-İlk izlediğim korku filmlerinden bir tanesi daha çocukken Hayvan Mezarlığı diye bir film var bilirsiniz, Stephen King’in çektiği film. O filmi izlemiştim ve çok etkilenmiştim. Açık konuşmak gerekirse parmakla sayılabilecek birkaç film vardır. Biz Türk korku sineması yönetmenleri ve yapımcıları daha farklı şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye korku film dalında dünyaya kendini ispatlamalıdır. Allah bu sektörde samimiyetiyle dürüstlüğüyle emek harcayanların emeklerini boşa çıkarmasın. Sevgi ve saygılarımı iletiyorum takipçilerimiz ve tüm herkese. Çok Teşekkürler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


9 Ağustos 2016

SINISTER


Bir korku filmini izlemeden önce yönetmenine bakarım diyenlerdenseniz, o zaman Scott Derrickson’ın yaptığı korku filmlerine biraz göz atalım. 1990 yılında Hellraiser: Inferno ile yönetmenliğe başlayan Derrickson, 2005 yılında rüyalarımıza giren, mahkemesi bol, sinir bozucu ve gerçek bir olaydan uyarlanmış şeytan çıkarma filmi “The Exorcism of Emily Rose” ile ortalığı karıştırdı. Başarılı olan bu filmin ardından 2014 yılında “Deliver Us From Evil” ile seri cinayetleri şeytan çıkarma olaylarıyla birleştirdi ve ortaya sıkı bir bir polisiye/gerilim filmi çıkarttı. Uğursuzluk ve felaket getirici anlamına gelen Sinister (Lanet) ise, yönetmenin bu iki filmin arasında çektiği 2012 yapımı bir korku/gerilim denemesi. Hikayesi çok da değişik olmamakla beraber yine de seyirciyi  ürperten bir atmosferi vardır Sinister’ın. Hatta filmin giriş kısmındaki sahne zaten baştan size filmde başınıza gelecekler hakkında biraz göz kırpar. Sinister, çok da yabancı olmadığımız klasik bir şablon olan; yeni eve taşınan aile teması üzerinden ilerleyen bir konuya sahip.

Suç ve gerilim romanları ile tanınan bir yazar, ailesi ile birlikte yeni bir eve taşınır. Yazar Ellison Oswalt evde bulduğu bir takım film makaralarını izlemeye başladıktan sonra evin geçmişine ait sırlarına vakıf olur. Videoları izledikçe daha da tuhaflaşmaya başlayan yazar, kendisini tamamen bu işe adayıp ailesinden bu sırları saklar. Bir yandan yeni romanı için kaynak bulduğuna sevinirken bir yandan da geçmişteki olayların perde arkasını araştıran Ellison, gitgide hırslanmaya ve aile içinde gerginlik yaratacak kadar kendini iyice kaptırmaya başlar. Araştırmasına yardımcı olarak bir polisi de yanına alan Ellison, cinayetler zincirini çözmeye başladıkça kendisini ve ailesini lanetli bir varlık karşısında tehlikeye attığını fark etmez.

Seyrettikçe daha fazla ipucu ile seyirciyi meraklandıran bir yapıya sahip olan  Sinister, korkudan çok gerilimle gizemi harmanlayan bir film. Filmin başlarında yazarın durumunu gözlemlediğimizde Sinister, The Shining'e yakın bir çizgide dursa da ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılıyor.  Aslında her korku filminde gözümüze çarpan klişeleri içinde barındıran karanlık bir film. Odalarda gezinirken ya da tavan arası kontrolü yapılırken bile ışıkların asla açılmadığı, sadece fenerle gezilen bir evde tabii ki zifiri karanlık bir atmosfer hakim oluyor. Durum böyle olunca da, film başından sonuna kadar nereden ne çıkacak şüphesiyle seyirciyi koltuğa çiviliyor. Filmin ortalarına kadar ilerleyişinde fazla bir değişiklik yokken, finale doğru gizemli hava sirkülasyonu yerini gerilime bırakıyor. Ve yaşanan olayların yavaş yavaş açığa çıkmasıyla birlikte gerginliğin hızı daha da artıyor.

Sinister, korku/gerilim  türüne bir değişiklik katmasa bile hızlı kurgusunun yanı sıra yönetmenin sade ve özenli çalışmasıyla ilerde hatırlanacak bir film olmayı başarmış. Filmde hırslı ve başarılı bir yazar olan Ellison karakterini canlandıran Ethan Hawke bugüne kadar yer aldığı rollerin dışında artık korku/gerilim filmlerinde de rahatlıkla oynayabileceğini kanıtlamış. Hem şaşırtıcı hem de ürkütücü bir şekilde ilerleyen film, bir başyapıt değil belki ama, sizi son dakikaya kadar ekran karşısında esir edecek kadar gizemi ve gerilimi yerinde bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

6 Haziran 2016

WARCRAFT


Warcraft (İki Dünyanın İlk Karşılaşması), tüm dünyada milyonlarca fanatiği olan Blizzard firmasının 1994 yılında ürettiği bilgisayar oyunundan uyarlanan fantastik bir macera filmi. Başlarda, yönetmen Duncan Jones’ın önceki işlerindeki kadar büyük bütçeli ve CGI’ların fazlasıyla cirit attığı dev bir öykünün altından nasıl kalkacağı aslında düşündürmüştü. Moon ve Source Code, kaliteli ve senaryosu çok düzgün filmlerdi, fakat Jones’ın üstlendiği Warcraft, oldukça görkemli, detaylı ve incelik isteyen müthiş bir iş. Sonuç olarak öykünün işlenişi, efektleri ve her türlü ayrıntısı ile ortaya çok iyi bir film çıkartan Duncan Jones, bu destansı uyarlamanın ilk filminin altından başarıyla kalkıyor.

Warcraft’ın oyunuyla fazla haşır neşir olmayan birisi olarak, direkt filmiyle bu fantastik dünyaya giriş yaptığımdan, özellikle yabancı basında yer alan fanatiklerin olumsuz eleştirileri beni pek ilgilendirmedi açıkçası. İçeriğinde inanılmaz ayrıntılar barındıran bu büyük oyunun, yıllar sonra bir film olarak beyazperdede karşımıza çıkması bile, tüm olumsuzlukları bir kenara bırakın, harika bir olay.

Film, insanların yer aldığı Azeroth krallığı ile ülkelerini terk eden ve kendilerine yeni bir yer arayışında olan Ork’ların arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Büyüyle açılan bir geçitten geçen ve insanların başına bela olan Ork’lar da, aslında kendi aralarında ikiye bölünmüş vaziyetteler. Bir yanda “Fel” adındaki büyük bir güç ve onun sağ kolu olan vahşi “Gul’dan” ın yönettiği Horde sınıfı, diğer yanda ise, daha çok aile kavramıyla yaşayan barışa yatkın bir Ork sınıfı var. Azeroth tarafında ise, Kral Llane,  hem başarılı bir koruyucu hem de komutan olan Lothar ve Medivh adında, aynı zamanda muhafız olarak da bilinen bir büyücü bulunuyor. Filmin en önemli karakterlerinden birisi de, Azeroth’lular  tarafından esir alınan insan ve Ork arası bir dişi olan Garona.

Devam filmleri çekilecek olan Warcraft’ın en güzel yanı, çok itinalı ve düzgün bir şekilde seriye giriş yapmış olması. Film boyunca LOTR’daki orta dünya ırklarının neredeyse çoğuyla karşılaşmak ve yaratılan fantastik dünyadan dolayı Warcraft’ı  LOTR ile kıyaslamak mümkün. Film, LOTR’daki kadar derin ve dolu bir senaryoya sahip değil. Fakat kesinlikle ne hikayenin gidişinde ne de görsellikte göze batan bir taraf yok, hatta beklentimin çok da üstünde çıktı. Hikayenin ana temelini oluşturan Ork’ların yanı sıra, Elf’ler ve Hobbit vâri cüceler de ortada sıkça geziniyor. Oyuna bakıldığında çok karışık gibi gözükse de Warcraft filmi, karakterlerin düzgün tanıtımı, senaryonun çorba olmadan sade bir şekilde ilerleyişi sayesinde hiçbir karışıklık barındırmıyor.

Karakterler için seçilmiş oyuncuların çok iyi planlanmış olması filmin izlenebilirliğini daha da arttırıyor. Filmde, Dominic Cooper Kral Llane’a, MI: Ghost Protocol’ın güzeli Paula Patton Garona’ya, daha çok karakteristik roller ile tanıdığımız, benim de çok sevdiğim Ben Foster büyücü Medivh’e ve “Vikings” dizisinin kralı Ragnar’ı oynayan Travis Fimmel ise Azeroth komutanı Lothar’a hayat veriyor. Özellikle Travis Fimmel’in Vikings dizisinde canlandırdığı Ragnar Lothbrok’ın kendine özgü hareketlerini ve mükemmel bakışını birebir Lothar karakterine taşıdığını fark etmemek mümkün değil. Ayrıca karakterlerin arasındaki diyaloglar net ve anlaşılır durumda olduğundan hikayeye konsantre olmak daha da kolaylaşıyor.

Ork’ların her birinin detayları o kadar şık ve gerçekçi tasarlanmış ki, bilgisayar ortamında yapılmış olduğunu bile düşünmek çok zor. Filmin her karesini izlerken, CGI’ın teknolojik boyutlarının nereye geldiği de çok iyi anlaşılıyor. Irkların, hayvanların, karakterlerin kostümleri, mekanların ve ortamın renkleri, görsel estetiği LOTR’i aratmayacak kadar mükemmel yaratılmış. Warcraft, sadece aksiyon ve görselliğin ön planda olduğu bir film değil aslında. Sömürgeleştirilmekte olan bir halkın, topraklarını korumak üzere verdiği savaş sırasında her iki tarafta yaşanan dramatik olaylar da filmin arasına serpiştirilmiş durumda. Bir arada yaşama çabaları, büyücülerin savaşı, taraf seçimleri, ihanet, merhametsiz hükümdar, bencillik, nehire bırakılan bir bebek vb. gibi detaylar sürmekte olan savaşın yanında, hikayeyi daha duygusal ve destansı bir hâle getirmeye çalışıyor. Finalde ise, zaten serinin devam filmleri için açık kapı bırakılmış durumda.

120 dakikanızı asla boşa harcatmayacak, epik ve fantastik bir dünyanın içinde yer almak isterseniz, Warcraft bu imkanları ayağınıza getiriyor. İnternet ortamını, Dvd’sini veya Blu Ray’ini beklemeyin, kıyın paranıza ve IMAX’de izleyin. Sonra tekrarını evinizde yaparsınız.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Mayıs 2016

THE HUNDRED-FOOT JOURNEY

    
           
Lasse Hallström çektiği filmlerinden de anlaşılacağı gibi oldukça dokunaklı ve içten filmler yapmayı başarmış bir yönetmendir. Chocolat, Hachiko, Safe Haven gibi filmlerle daha önce karşılaştığımız yönetmen bu sefer Fransız ve Hint mutfağıyla aşkın karıştırılmış halini ortaya koyuyor.

Hikaye Bombay’da yaşayan Hassan(Manish Dayal)’ın başından geçiyor. Küçük yaşta dedesi sayesinde harika yemekler yapmayı öğrenen Hassan, bu ilgisini kendi yeteneğiyle beraber pekiştirmeyi başaran bir genç. Bir gün dedesinin işlettiği restoranda çalışırken meydana gelen bir kaza sonucunda ailesi ile beraber Bombay’dan kalkıp Fransa’nın sakin bir kasabasına yerleşir. Fakat yolda tesadüf eseri karşılaşacağı Marguerite (Charlotte Le Bon) sayesinde Hassan’ın tüm hayatı değişecektir. Bu kısım filmin henüz giriş kısmı; esas olaylar bundan sonra başlıyor. Bir süre sonra yolda gördükleri kırık dökük eski bir mekanı elindeki son paraları ile satın alıp kısa sürede harika bir Hint restoranı haline getiren bu sevimli ve başarılı aile, aynı zamanda restoranın üst katında yaşamaya başlar. Ama ortalık bundan sonra alevlenir, çünkü yolun  tam karşısında (100 adımlık mesafede ki, filmin adı da buradan geliyor) kasabanın en prestijli Fransız mutfağına sahip restoranı “Le Saule Pleureur” bulunmaktadır. Restoran şefi olan Madame Mallory (Helen Mirren) kısa sürede yeni açılan bu restoranın başarısı üzerine oldukça telaşlanır.

The Hundred-Foot Journey (Aşk Tarifi)’de genç oyuncuların yanında yetişkinlerin yani Helen Mirren ve Om Puri’nin mükemmel oyunculuklarının filme olan katkıları çok fazla. Karakterlerin özenle seçilip tam yerine oturtulmuş olması da, yönetmenin Chocolat filmindeki Juliette Binoche ve Alfred Molina nın performanlarını andırıyor. Filmde çalan Fransızca /Hintçe parçalar ise, romantizm yüklü sahnelerdeki harika görüntülerle çok iyi birleştirilmiş. Görüntü yönetmeni Roger Pratt’ın çok iyi bir iş çıkardığı açıkça ortada.

Film yemek yapma sanatının azimle ve yetenekle nerelere gelebileceğini harika bir şekilde anlatılıyor. Ayrıca iki farklı kültüre sahip olan insanların birbirleriyle olan çekişmelerinin başarılı ve etkileyici diyaloglarla harmanlanması da, filme hoş bir tat katmış. Bu sahneleri izlerken adeta yeşilçamın en güzel filmlerinden birisi olan Neşeli Günler’deki turşucular gözümüzün önüne geliyor. Filmdeki yemeklerin özenle ve zevkle yapılmasını seyrettikten sonra kendinizi mutfakta kendinizden geçmiş hamarat bir şekilde bulacağınız kesin. Bu arada Michelin Yıldızı’nın bir restoran için ne kadar önemli bir yer teşkil ettiğini en ince detaylarına kadar filmde bulmak ve öğrenmek mümkün.

The Hundred-Foot Journey’ in konusu her ne kadar klişe olsa da, hikaye önünüze öyle güzel sunuluyor ki, izlerken bunları düşünecek fırsatınız dahi olmuyor. Sıcak, samimi ve duygusal bir film izlemek isteyenlere ilaç gibi gelecek olan Aşk Tarifi, filmdeki yemekler gibi sizde hoş bir tat bırakacak. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

ŞEYDA ŞEN ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yerli/yabancı yönetmen/ oyuncular ile yaptığım röportajlarım yine tam gaz devam ediyor. Bu defaki konuğum kamera arkasından ve setlerden yönetmenliğe geçiş yapan Şeyda Şen. Kendisi tam bir psikolojik/gerilim türü meraklısı. Kadıköy’de buluşup kahve eşliğinde kendisi ile yakın zamanda vizyona girecek olan ilk filmi Sekerat: Son ve korku/gerilim sineması üzerine hoş bir sohbetimiz oldu.

İlginç projeleri ve fikirleri olan Şeyda Şen,  www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak  üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine ilk filminde bol gişeler ve başarılar diliyorum.

KE- Kamera arkası programından ve setlerden yönetmenliğe geçiş nasıl oldu? Bize biraz bahseder misiniz?

ŞŞ- Bu benim belki de sahip olduğum en büyük ve en istikrarlı hayalimdi. Senaryoyu yazdıktan sonra yapımcımız Önder Kayaoğlunun desteğiyle hadi bu senin hikayen en iyi sen anlatabilirsin diyerek bana verdiği cesaretle kendimi monitörün başında buldum. Ben her zaman bir yönetmenin herşeyden önce çok iyi bir izleyici olması gerektiğini düşünürüm. İyi bir yönetmenmiyim, bu sinemaseverlerin takdiri, ancak çok iyi bir izleyici olduğumu söyleyebilirim. 

KE- Türkiye’de sürekli cinli ve büyülü korku filmi çekiliyorken siz ilk filminizde psikolojik bir gerilim filmine el attınız? Neden böyle bir tercihiniz oldu, nereden geliyor gerilim türüne olan merakınız?

ŞŞ- Sinemaseverlerin yeni türleri hakettiğini düşündük elbette, psikolojik gerilim türk sinemasında bir eksikti ve biz bunu tamamlamayı istedik. Birbirinin benzeri olan korku filmlerinden sıkılan sinemaseverlerle psikolojik gerlim türüyle buluşmak istedik. Benim için; psikolojik gerilim sinemanın zekice bir hikaye örgüsüne sahip olması gereken en gizemli türüdür. Ben de o gizemin çekiciliğine kapıldım sanırım.

KE- Sekerat: “Son” nedir? Nereden aklınıza geldi böyle bir isim koymak?

ŞŞ- Sekerat aslında sekerat-ül mevt: yani islamiyette ölüm anındaki kişinin kendinden geçmesi, can çekişmesi halidir. Filmde anlatılandan çok kopmak istemedim filmin ismini koyarken, bu nedenle anlatılan ne ise, aslında filmin ismi de o oldu.

KE- Psikolojik gerilim filmlerinde senaryonun doğru oluşunun yanında en önemli etken iyi bir oyuncu seçimidir. Filminiz için oyuncu seçimi yaparken en çok neye dikkat ettiniz, çok zorlandınız mı seçimlerde?

ŞŞ- Çok haklısınız senaryo ne kadar önemli ise, oyuncunun önemi de yadsınamaz. Bu nedenle oyuncuların da senaryoyu gerçekten istemesi, anlaması ve benimsemesi de bir o kadar önemliydi. Önder Kayaoğlu,  bu konuda tecrübeli bir yapımcı olduğu için açıkçası oyuncu seçiminde çok zorlandık diyemem. Bu film, sıradan kapı çarpmaları veya yüksek seslerle insanları korkutmayı hedeflemedi, ciddi anlamda iyi bir oyunculuk gerektiriyordu. Oyuncularımız karakterleri o kadar benimsediler ki, senaryoyu yazarken kafamda canlanan karakterleri birebir hatta zaman zaman çok daha iyisiyle monitorden izleme keyfini yaşadım. Bu sebeple  çok şanslı olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. İnanılmaz  oyunculuklar izleyeceksiniz.

KE- Filminizin çekimleri başınıza gelen enteresan olaylar varsa bizimle paylaşır mısınız?

ŞŞ- İnanın bu sorunuza cevap verirken büyüler bulduk, cinler musallat oldu, sesler duyduk falan demek isterdim ama maalesef olmadı.J 

KE- Türkiye’deki basma kalıp şeklinde giden cinlerle dolu bir korku filmi anlayışı var. Yakın zamanda bıkkınlık getirerek korku filmi furyasının bitmesine neden olacak olan bu durum nereye kadar sürecek sizce? Sizin filminizde olduğu gibi farklı türlere yer verilmesi gerekmiyor mu artık?

ŞŞ- Bence bu durum artık zaten sürmüyor. İzleyici de sıkıldı ve cinli büyülü çok iyi bir film yapmış dahi olsanız artık önyargıyla yaklaşıyorlar. Evet izlemeye gidiyor belki ama filmden büyük bir beklentisi olmadan “hadi işte izleyelim bari” şeklinde. Ben sinemanın alternatif olmadığı için izlenecek filmlerle dolu olmasını doğru bulmuyorum, sinema bunun için yapılmamalı, izleyiciye gerçekten birşeyler verebilmelisiniz ve bazen ticari kaygılarınızı da ikinci plana atmanız gerekiyor.  Cesaretli olmak, yeni türlerden izleyiciyi mahrum etmemek lazım. Sinemaseverlerin bunu hakettiğini düşünüyorum.

KE- Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz ? İzleyicileri neler bekliyor?

ŞŞ- Sekerat senaryosundan çekim tekniklerine ve müziklerine kadar  sinemaseverlerin karşılığını alabileceği bir film. Gerçek bir psikolojik gerilim. Kendi hayatınızdan da birşeyler bulabileceksiniz çünkü sadece korkutmayı hedeflemedik Sekerat’ın gerçek bir hikayesi var. 3-5 arkadaşın tatil için geldikleri otelde başlarına gelenler değil. Gerçeğin ta kendisi. Korkacaksınız bu çok net. Biz her canlının kaçınılmazı olan ölümü anlattık. Daha korkunç ne olabilir ki?

KE- Yeniden korku/gerilim filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz var mı?

ŞŞ- Elbette. Sekerat son değil bir başlangıç diyerek bu yola çıkıldı. Hedef bundan sonrada sadece psikolojik gerilim türünde devam etmek. Yeni senaryonun sonuna geldim diyebilirim yine hayatın gerçeği, yine işlenmemiş bir konu olan sürpriz bir hikaye geliyor. Önümüzdeki günlerde hazırlıklarına başlamayı planlıyoruz.

KE- Çok korku/gerilim filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

ŞŞ- Çok mu? Ben neredeyse sadece korku ve gerilim izlerim. Bazı izleyiciler için psikolojik gerilim sinemanın en etkileyici türüdür. Benim için de kesinlikle öyle herşeyden önce çok iyi bir izleyiciyimdir. Others benim favorimdir. Kayıp Otoban, Shining, 6.his vs..bu böyle devam edecek gibi görünüyor. En iyisi hemen favori yönetmenlerime geçmek, Shyamalan ve Kubrick hatta filmimizin o meşhur Kubrick açısıyla başladığını söylersem, ne kadar favorim olduğunu daha iyi anlatmış olurum.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

4 Nisan 2016

BATMAN v SUPERMAN: DAWN OF JUSTICE


Bruce Wayne’nin ezbere bildiğimiz, geçmişinde yaşadığı anne-baba trajedisini jeneriğe güzelce yedirerek şık bir şekilde başlıyor Batman v Superman: Dawn of Justice (Batman v Superman: Adaletin Şafağı). Batman’in gözünden Man of Steel’in son savaş sahnesi sekansına odaklanarak muhteşem bir açılışa tanık oluyoruz. Metropolis’in yerle bir edilmesine ve çok fazla insanın ölümüne şahit olan Bruce Wayne’in, daha o dakikadan itibaren zaten Superman’e olan nefretini suratındaki ifadeden net olarak anlıyoruz. Tüm Metropolis halkı tarafından tanrı gözüyle bakılan çelik adam ve uzaylımız Superman ise, Batman’in kışkırtıcı tavırlarını her dakika takip ederek kendisine karşı yavaştan bir antipati beslemeye başlıyor.

Çizgi-roman dünyasında, Justice League (Adalet Birliği)’de, Superman & Batman kapışmalarına, ikilinin fikir ayrılıklarına, Batman’in bencillikleri ve yargısız infazlarına bolca yer verildiği bilinir. Filmin senaryosu da, bu durumdan güzelce beslenmiş olmalı ki, ortaya düzgün işlenen ve çizgi-romana sadık kalınmış bir yapım çıkmış.
Aslına bakarsanız her iki taraf da kendi içlerinde sorunları olan ve geçmişlerinden dolayı psikolojileri bozuk olan süper kahramanlar. Bunun yanında her an çatışmaya müsait olan bu iki karakteri birbirine düşürmeye çalışan başka bir rahatsız adam var ortada; Lex Luthor. Her zaman kriptonit peşinde, Superman’i yok edip hakimiyeti ele almaya çalışan Lex, bu defa ikiliyi birbirine düşürmeyi tercih ediyor. Film boyunca hız kesmeden kıskançlık boyutlarını arttıran Lex, DC Comics evreninde adı sıkça geçen, devamlı güçlenen, yenilmesi zor, etrafa enerji saçan dev yaratık Doomsday’i bile baştan yaratmayı başarıyor.

Gelelim en önemli kısımlara, yani karakterlere (Burada Marvel ve DC Comics filmlerini sıkı takip eden biri olarak kendi fikirlerimi de dile getireceğim maalesef, beğenmeyene saygımız sonsuz); adını duyduğumuz andan beri Ben Affleck’ ten Batman olmaz diyerek ön yargı ile yaklaştığımız oyuncu gayet güzel Batman olmuş, ama nasıl? Tam anlamıyla çizgi-roman dünyasında yer alan pompayla şişirilmiş dev üçgen vücutlu Batman karakterinin beyazperdeye bire bir yansıması olarak. Zack Snyder, kendi uslübu ile Batman’i Christopher Nolan’ın trajik aksiyonu olan Dark Knight üçlemesindeki karakterden çok daha farklı bir şekile dönüştürmüş. Şahsi fikrim; şu ana kadar izlediğimiz Batman’lerin içindeki en iyisi falan değil, hatta Christian Bale’in eline su bile dökemez. Henry Cavill ise, kesinlikle Superman için biçilmiş bir kaftan. Man of Steel’deki artistik hareketleri ve kasıntı duruşu, Batman v Superman’de daha da tavan yapıyor. Batman karşısında ezik durmamak için bayağı havalı bir şekilde takılıyor. Alfred rolündeki Jeremy Irons, sinema dünyasında her ne kadar başarılı bir oyuncu olsa da, Michael Caine gelmiş geçmiş en iyi Alfred’dir net. En çok eleştiriye maruz kalan karakter ise, tabii ki Lex Luthor. Jesse Eisenberg, kendisine verilen rollerin altından başarı ile kalkabilen iyi bir oyuncu, yalnız rolünü iyi oynaması Lex Luthor karakterinin seyirciye yanlış tanıtılmasını kurtaramıyor. Lex Luthor bu filmde görüldüğü gibi cır cır konuşan,  geveze, joker gibi tam bir deli karakter değil, ruh hali bozuk ama bunun yanında eğlenceli fikirleri olan, saplantılı ve aşırı kıskanç bir karakterdir. Hatta Smallville dizisini izleyenler ve çizgi-romanları/filmleri takip edenler daha iyi bilirler bu durumu. Bunun yanında gereksiz birçok harekette bulunan Amy Adams, Man of Steel’de olduğu gibi Lois Lane rolüne yakışıyor. Gal Gadot, Wonder Woman karakteri olarak çok iyi seçilmiş bir oyuncu olmasına karşın, filmde sadece ufak bir ayrıntı gibi son anda çıkıp, kenarda sığ bir biçimde kalarak çok sırıtıyor. Olimpos’a kadar uzanan bir geçmişe sahip ve çok da güzel hikayesi olan Amazon kadını Wonder Woman’ı 2017’de tek bir karakter filmi olarak izleyince daha net bilgiye sahip olacağımız kesin. Bunun yanında Justice League takımının oluşumunda yer alan diğer karakterlerin bazılarını filmin içinde kısadan görmek gayet keyifliydi.

Marvel filmlerindeki renkli dünyanın tersine Zack Snyder, karanlık, kasvetli, ultra pastel bir dünya yaratarak kendine özgü tarzı ile adeta seyirciyi farklı bir evrene taşıyor. Özellikle gökyüzünde, uzakta yer alan bir dövüş sahnesine ani zoom yaparak tüm detayları birebir objektife yansıtması tam bir Zack stili. Batman ve Superman’ın birbirlerini patakladıkları, durmak bilmeyen ve tozu durmana katan sert kapışmaları çok çok iyi çekilmiş. Özellikle filmin ikinci yarısı, toz bulutları, yıkımlar ve patlamalarla dolu, durmak bilmeyen görkemli bir aksiyona dönüşüyor. Bu kadar güzelliğin yanında, sanki aceleye gelmiş gibi gözüken; Batman ve Superman’in yeşilçamı andıran bir diyalog ile aralarının aniden düzelmesi ve Lex’in helikopterin önünde Superman’i hızlıca gaza getirip çocuk gibi kandırması gibi, göze batan birkaç sahne de yok değil. Doomsday ile kahramanlarımızın savaştığı boss-figh sahnesi ise, filmin en çok renk cümbüşüne sahip olan, adeta havai fişek gösterisi şeklinde sunulan kısmı. Filmin Hans Zimmer destekli müzikleri çok başarılı. Özellikle Wonder Woman’ın çıkışında çalan parça mükemmel.

İnsan gücü ile mekanik bir kahramanın savaşına odaklanan ve Justice League’in  temellerini oluşturan Batman v Superman: Dawn of Justice, içerdiği tüm bilim-kurgu ve fantastik ögeleri ile DC Comics hayranlarının mutlaka seyretmesi gereken bir film.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.