interview etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
interview etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2017

ADAM MARCUS ile Röportaj


Sean S. Cunningham’ın, 1980 yılında 13. Cuma’yı ortaya çıkardığında peşinden gelecek başarıyı ve yarattığı Jason Voorhees karakterinin yıllar boyu bir korku ikonu olacağını hayal bile ettiğini sanmıyorum. Toplamda 12 filmi çekilen ve dünya çapında büyük bir hasılat yakalayan 13.Cuma serisi, ardında pek çok da ceset bıraktı. Jason Voorhees hikayesinin başlangıç yeri olan ve gençlerin kamp yaptığı Crystal Lake bile günümüzde halen en çok konuşulan korku bölgesi. Bu kampa gelenler ne yazık ki seri katil Jason’ın elinden asla kurtulamadı. Evlerinizin kapısını kitleyin, çadırınızdan çıkmayın ve arabanıza doğru hızlı koşun!. Çünkü çağımızın en büyük korku adamı Jason, elinde uzun bıçağı ile peşinizde. Yapacak pek de bir şey yok aslında, Jason’a ne yaparsanız yapın o diğer filmde yine hayatta. Hatta şehir hayatından sıkılıp Manhattan’a, oradan da uzaya bile gitmişliği var. Yalnız ortada şöyle bir gerçek var ki; Jason’ın hayatta kalması seyircinin fanatikliğine ve isteğine bağlı. Onlar Jason’ı korku kralı yaptıkları müddetçe, senaristler sayesinde tekrardan bir şekilde canlandırıldı. Farklı yönetmenler farklı kurgularla Jason’ı tekrardan ortaya çıkarıp ya da ruhunu yaşatıp seri katil formatından kopartmadılar. Günümüzden 400 yıl sonra geçen bir hikayede (Jason X), uzay gemisinde yarı makine şeklinde Jason bile izledik. Hatta rüyaların seri katili Freddy ile de kapıştı. 13. Cuma serisi 4. filmden sonra artık biraz daha ilginç olmaya başladı. Ölmek bilmeyen maskeli katilimiz Jason’ın lanetli katil ruhu, 9. film olan Jason Goes to Hell: The Final Friday’de vücuttan vücuda geçerek farklı kişileri ele geçirdi. Bu filmin yönetmeni Adam Marcus yaptığım bu röportajda sadece kendi filminin detaylarını değil, Jason karakteri hakkında bilinmeyenleri de anlattı.

Korku/gerilim filmlerine olan düşkünlüğümü, farklı site ve dergilerde yazdığım inceleme, eleştiri ve dosya türündeki yazılarla pekiştirirken, uzun zamandır yerli/yabancı yönetmen/oyuncularla yaptığım röportajlara da yer vermekteyim. Adam Marcus beni kırmadı ve SFX dergisinde yayınlanmak üzere sorduğum soruları içtenlikle cevapladı. Kendisine hem çok teşekkür ediyor hem de yeni korku filmi Secret Santa için başarılar diliyorum.



Korcan E.- Jason Goes To Hell: The Final Friday İlk yönetmenlik deneyiminiz. Başlangıç olarak neden 13.Cuma gibi kült bir serinin devam filmini seçtiniz?

Adam M.– Aslında daha çok Friday beni seçti diyebiliriz. Daha 10 yaşındayken ilk filmden itibaren filmle aramızda bir bağ vardı. Sean S.Cunningham’ın oğlu, Noel ve ben çocukken birbirimizin en yakın arkadaşlarıydık. Ve böylece hep Cunninghamlar’la birlikteydim. Aslında Friday the 13 th, Spring Break ve yaptıkları diğer işlerin birçoğunun yapım sürecinde yoğun bir şekilde onlar için çalıştım. Daha ilk günden işe karışmış buldum kendimi. Gençlik dönemimizde Sean ve Wes Craven’le birlikte bir sürü okumalar yaptım. Onların üzerinde çalıştığı Cunningham’ın senaryo metinlerini okumaya alışmıştım. Hep bir şekilde bu işe dâhil oluyordum.
Sean, ben Connecticut’ta ilk tiyatro şirketimi finanse ederken  -ki bu şirket benim NYU’ya gitmeden önce uzun yıllar boyunca yürüttüğüm, en iyi film ödülünü kazanan öğrenci filmimi yaptığım şirket- inanılmaz yardımcı oldu. Bu film görünürde Jason Goes to Hell işini kazandırdı bana. Çok büyük bir “Friday” hayranıydım bu noktada. Filmlerin her bölümüne, her satırına hâkimdim. NUY’a birlikte gittiğim yazı partnerim Dean Lorey de büyük bir korku hayranıydı. Sonrasında mezun olduğumda Sean S.Cunningham LA’a gelmemi, bir yıllığına onun kölesi olmamı, böylelikle bir şeyi yönetmek için bana bir şans vereceğini söyledi. LA’dayken yapımcı olarak ilk uzun metraj filmime başladım. Sonuç ürünü My Boyfriend’s Back olan Johnny Zombie adında ufak bir film. Disney filmi, benim yazı partnerim Dean’in metinine göre yaptı. Bu fimi yönetecektim ama çok da heveslisi değildim. Bu yüzden Sean da beni başka bir göreve atadı. New Line’ın “Friday Franchise”ın kullanım haklarına ihtiyacı olduğunu söyledi bana. Sonrasında da bir şekilde hokey maskesini filmden çıkarabilmenin bir yolunu bulup bulamayacağımı, böylece filmi hem yazıp hem yönetebileceğimi söyledi. 2 gün sonra sürecin sonucunda Jason Goes to Hell’e dönüşecek taslağı yazdım. İşi aldığımda 21 yaşındaydım. Filmi çektiğimde ise 23.

Korcan E.- Jason’ın lanetinin vücuttan vücuda geçişi oldukça kötü eleştirilere maruz kaldı. Neden Jason karakterini devam ettirmediniz ve böyle bir seçim yaptınız?

Adam M.– Sean S. Cunningham hokey maskesinden ciddi anlamda nefret ediyordu ve bu maskeyi filmden çıkarmak istedi. Bu nedenle vücut olayı maskeden kurtulmanın zorunluluğundan doğdu. Ama ben katil olarak Jason’ı filmde tutmak istedim. Arka plan hikâyesini anlatabileceğimizi ve The Thing’deki gibi vücut değiştirmelerle saklanan Jason’ı daha sinsi bir varlığa dönüştürebileceğimizi hissettim. Benim en büyük problemim şimdiye kadar olan filmlerde hiç kimsenin 50ler’de  boğulan çocuğun nasıl birden gölden fırlayıp çıktığı, çıktığında ise nasıl hala bir çocuk olduğu, yalnızca birkaç hafta içinde nasıl yetişkin bir insan vücuduna evrildiği ve hatta birkaç ay sonra nasıl olup da dev boyutunda bir güreşçiye dönüştüğünün anlatılmamış olmasıydı. Yani bunun bir açıklaması olmalıydı. Bu nedenle ben de bir açıklama arayışına girdim. Evil Dead’deki “Ölülerin Kitabı” da bu şekilde girdi filme. Fikir şöyleydi: Jason’ın annesi Pamela geçmişte karanlıkla bir anlaşma yapmıştır. Böylece sevgili oğlu ona geri döner, ama yaşayan bir ölü olarak. Zombie gibi değil, çok daha kötü bir varlık olarak, ve bu onu Cehennem’in Suikastçisi yapar. Vücudun sıçramasının da sebebi bu.
Fanların ya da eleştirmenlerin reaksiyonundan gördüğüm kadarıyla ben böyle yorumluyorum olanları. Eğer profesyonel güreşçi olan hokey maskeli bir adamın olduğu bir film görmek istiyorsan Jason Goes to Hell’den önce 6 tane film var senin için: 2 tanesi Jason’lı, 1 tanesi Jason kılığına bürünmüş bir ambulans şoförlü, 3 tane de zombi Jason’lı. Bunların arasındaki tek gerçek bağ hepsinin hokey maskesi takıyor oluşundan ibaret. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda benim filmim de Jason karakterini içeriyor. Yalnızca farklı bir maske takıyor ki bu durum da filmi daha zengin bir yola sokuyor. Gerçekten herkesin istediği sadece maske mi? Filmin fanlarının gerçekten tek görmek istediği bir grup karakter yığınını alt eden Jason mı? Hiç merak etmiyorlar mı bu Jason aslında kimdir, nedir? Jason filmlerin hep hayranı oldum ve bir fan olarak daha fazlasını istedim. Bu nedenle de hayranlara daha fazlasını verecek bir kurgu yarattım. Onlara açıklamalar ve yanında yeni zorluklar, sorular getirecek bir şekilde muamele edilmesini istedim, daha zengin karakter arka plan hikayeleriyle mesela. Jason’ın marifetlerinin gerçek açıklaması ve kötülüğün çekirdeğiyle ya da. İzleyicilere şimdiye kadar beklediğim, merak ettiğim her şeyi vermek istedim. Her film sevgi ve nefretle karşılanacaktır ve bu normaldir. Aslında bir yandan da harikadır. Bu sanatın doğasında olan bir şey. Sanat her zaman eleştirilerle vardır. Eleştirmenlerimden istediğim tek şey filme bir kez daha bakmaları, bu kez her sahnede hokey maskesi görmemenin vermiş olduğu öfkenin dağılmış haliyle. Sadece bizim yaptığımız gibi filme odaklanarak. Hatırladığınızdan daha iyi yaşlanmış mı yaşlanmamış mı bir görün. Ve hala beğenmiyorsanız, sorun değil.


Korcan E. - Jason Goes To Hell: The Final Friday’in başlangıcı ile önceki filmin finali arasındaki kopukluğun sebebi nedir?

Adam M.– Sean, Jason Takes Manhattan’dan nefret etti. Ciddi anlamda tiksindi. Aslında, film üzerinde çalışanlardan hiçbirimiz öyle büyük bir hayranı değildik. Jason hiçbir zaman Manhattan’ı ele geçiremedi. Botla Vancouver’a gitti ve Times Meydanı’nda 2 dakika geçirdi. O filmde bazı öldürme sahneleri harikaydı ve birkaç karakter başarılıydı. Ama bütüncül bakarsak serinin en iyilerinden değildi. Bana o filmi boşvermem söylenildi. Varolduğunu bile unutturacak şekilde hem de. Gerçek bu ve ben de henüz 21 yaşındaydım, söylenileni yaptım.

Korcan E.- Jason Goes To Hell: The Final Friday filmindeki ölüm sahneleri diğer filmlere göre fazlasıyla kanlı. Bu sahneleri çekmek titizlik gerektiren bir makyaj istiyor. Bu çekimler sırasında cast ekibi ile yaşadığınız ilginç veya komik olaylar var mı?

Adam M.– Filmlerdeki kariyerim FX’de başladı. New York’da birkaç makyaj sanatçısının altında çalıştım. Goodfellas ve Bonfire of the Vanities gibi filmlerde imzası bulunan Manhattan bağlantılı R/Greenberg firmasında Robert Greenberg altında eğitim aldım. Bu nedenle Jason Goes to Hell’de en sevdiğim şeylerden biri aynı zamanda en iyi arkadaşlarımdan biri olan KNB’nin ve Creature Corps’ın efsanevi ünlüsü Bob Kurtzman ile ölüm sahnelerini tasarlamaktı. Bob ve ben görüntüler üzerinde yorgunluk nedir bilmeden saatlerce çalıştık. Sonrasında da KNB’nin harika ekibi işe başladı ve en akılalmaz ölüm sahnelerini gerçekleştirdi. Serinin en iyilerini diyorum, evet! Basit bir kesme-biçme olmayacaktı, hayır efendim. Bu ölüm sahneleri çılgınca! Tanrı aşkına, adamın biri eriyor filmde! ERİYOR! Bir noktada KNB’deki çocuklar FX’i giydirmeye yardım etmeye bayıldığımı fark ettiler ve KNB’nin B’si Howard Berger bana sette giyebileceğim bol gözlü bir kemerli kılıf yaptı. Bir gözde yapay kan diğer gözde vücut parçaları vs. vardı. Çeşitli sıvıları kaçık ve sapık bir mahkûm gibi etrafa fışkırtabileceğim 2 tane kepçem vardı. Harikaydı! Jason’ı cehenneme çektiğimiz sahnede bir sürü büyük kilden yapılmış kollar vardı. Bir noktada bu kollar muhteşem John D. Lemay tarafından canlandırılınan filmin kahramanı Steven’ı yakalamaya ve aynı zamanda cehenneme çekmeye başladı. Yani yüzeyde kelimenin tam anlamıyla bütün ellere ihtiyacımız vardı. Bu yüzden Greg Nicotero ile kolların nasıl oynatılması gerektiğini göstermek için platformun altına geçtik. Tek problem ise tuttuğumuz şeyin ne olduğunu görmememizdi. Filmin bir yerinde görebileceğiniz gibi kilden kollardan biri John’un poposunu diğeri de kasıklarını tuttu. Poposundaki el Greg’in, kasıklarındaki el ise benim. Ah, film yapımı...

Korcan E.- Neden yönetmenliğe korku filmleri ile devam etmediniz?

Adam M.– Bana birçok korku filmi geldi. Ama hepsi devam filmiydi ve her yaptığım filmin bir parça numarası olmasını istemedim. Hepsini geri çevirdim bu yüzden. Ayrıca Jason Goes to Hell’i bitirmemin hemen ardından New Deal ile 3 bölümlü bir iş teklifi de aldım. Ted Turner stüdyoyu satın almasıyla ve korku türünden çok epik filmlere ağırlık vermek istemesiyle iptal oldu bu iş de. İşe de yaradı. Sonunda Paramount, Fox, RKO ve Lionsgate’in içinde bulunduğu farklı stüdyolara birçok ürün satma imkânım oldu. Ama ben yönetmen olarak beni heyecanlandıran hikâyeler anlatmak istiyordum. Bu nedenle bir romantik komedi ve bir modern western filmi yaptım ve yaratıcılık olarak beni mutlu eden filmler üretmeye devam ettim. Film yapımcılığındaki olay da bu. Yıllarca raflarda kalabilecek bir şey üretiyorsunuz. Belki de uzun yıllarca. Benim parlak partnerim Debra Sullivan(aynı zamanda bir erkeğin evlenebileceği en harika eş oluyor kendisi) ile yazdığım senaryo Momentum geçen sene çekildi. Filmi 22 yıl önce yazmıştık! Korku türüne dönüşümü önümüzdeki sene oldukça büyük bir şekilde yapıyorum, ama sanırım bu konuya röportajın ilerleyen zamanlarında değineceğim.

Korcan E.- Sizce Jason’nin yıllardır çok sevilen bir korku karakteri olmasındaki etken nedir?

Adam M.– Bence Jason’ın bu kadar sevilmesi direkt stili ve yapısı. O öldürür. Bu kadar. Bunun dışında pek bir şey yapmaz. Jaws’daki köpek balığı gibidir o. Onun bahçesine girersen ölürsün. Ayrıca inanılmaz bir şiddete maruz kalmış ve intikam arayan bir çocuk o.  Burada diğer çocukların küçümsemeyle ve rehberlerinin korumayla muamele ettiği sevimli, engelli bir çocuk var. Bu çocuk ölüyor ve annesi öcünü almak için ortaya çıkıyor. Sonra o da bu kahrolası rehberlerden biri tarafından öldürülüyor. Böylece Jason intikam şeytanına dönüşüyor. Gayet basit! Sonra bu canavarı şehre inip kötü davranışlı ergenleri ve boş konuşan yetişkinlerin üstünde izliyoruz. O bütün ergenlerin öfkesinin ete kemiğe bürünmüş hali. Sanırım bu nedenle onu bu kadar çok seviyoruz.

Korcan E.- Yıllar sonra Texas Chainsaw 3D (2013) filminin senaryosunu yazdınız. Yeniden korku filmlerine dönmeyi düşünüyor musunuz? Yeni projeleriniz var mı?

Adam M.– Bu soruya geri döneceğimizi biliyordum! Öncelikle Texas Chainsaw birkaç sebepten dolayı harikaydı: Birincisi, Lionsgate’de çok sevdiğimiz harika insanlarla çalışma fırsatımız oldu. Konu tür filmleri olunca Lionsgate altın standartlara sahip. Gerçekten inanılmaz. Chainsaw’ın ikinci yaptığı ise bizi partnerim Debra ve benim yazdığımız ve yapımcılığını yaptığımız içerikte daha fazla kontrole sahip olma kararına itmesi. Çünkü Chainsaw’ı gördüğümüzde yönetmen ve onun bir arkadaşı yazdığımız birkaç şeyi orijinal bütçenin yarısından daha azıyla çekebilmek için değiştirmişti. Böylece de filmin anlamını yitirmesine sebep olacak bir sürü –hatta en iyi- parçaları atmış oluyorlardı. Üstünde oynanmış bir senaryo yüzünden kötü eleştiri almak pek umrumda olmaz. Bu nedenle Debra ve ben en iyi arkadaşlarımızlarından biri olan Bryan Sexton ile birlikte yeni bir şirket kurduk.  Birlikte Skeleton Crew’ı şekillendirdik.
Skeleton Crew; Deb, Bryan ve ben Val Kilmer ile yıllar önce “Conspiracy” adında bir film yaparken tanıştığımızda kuruldu. Bu filmi çekiyorduk ve filmde çalışan insanlar olarak hayatımızdan nefret ediyorduk. Sonra dedim ki “Niye gerçekte başarılı olmanın tek yolu olan kendi işimizi yapmak varken, içerikte söz sahibi olmadığımız işlerin peşinden koşuyoruz?” Bryan ve Debra da kabul etti bu durumu ve kendi firmamızı kurduk. Diğer bir sebep ise “Bizim endüstirinin Roger Corman’ı nerede?” sorusuydu. Bir filme milyon dolarlar yatırmadan yeni yeteneklerin önünü açacak insanlar kimlerdi? Eğer bir korku filmi çok fazla bilgisayar destekli imajlar içeriyorsa bu korku filmi yapmayı unutmuş birileri demektir. Evil Dead’i milyon dolarlık efektler kullanmadan, işini yapmak için can atan genç makyaj sanatçılarıyla da çekebilirsin. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki bazı yazarlar bir sürü filmin senaryosunu yazmışlar ama kendi yönettikleri bir tane bile filmleri yok. Bu nedenle Skeleton Crew ile yola koyulduk. 3 ana bölümümüz vardı: TV, şu an gerçekleşen 2 tane TV programımız var ama hala görüşmeler devam ettiği için hangileri olduğunu söyleyemiyorum. Daha büyük bütçeli bölümlerimiz de var. Birkaç görselimiz var bu konuda, biri de Lionsgate ile, çok heyecan verici hatta. Ocak gibi çekimlerine başlanılacak. Bir de çok küçük bütçeli bir bölümümüz var ki o da insanlara hayalindeki işi yapmak için fırsat oluşturacak, kariyerlerini başlatacak minik bir filmi çekmeleri için yardımcı olacak.
20 yılı aşkın süredir çektiğim filmlerin yanı sıra oyunculuk, senaryo yazımı ve yönetmenlik üzerine eğitim veriyorum. Her hafta çalıştığım 60’dan fazla öğrencim var. Bazıları Los Angeles’ın en iyi aktörleri. İnanılmaz derecede başarılılar. Birçoğunu görür görmez tanırsınız. Çoğu genelde ufak TV konuk oyuncusu, ya da filmlerde ufak rollerde çalışıyor. Başarılarının hakettiği asıl büyük rollerde göremiyoruz onları. Bu nedenle küçük bütçeli bir filme bir yönetmen getirdiğimiz zaman şöyle diyorum: “65 tane oyuncu senin emrinde. Bir bak bakalım, oyuncu ekibimiz bu.” Christopher Guest’in yapmadığı bir şey değil bu. 14-75 yaş arası değişen bu şahane insan grubu var elimde. Çoklu etnik ve kültürel altyapıya sahip bu harika grup neredeyse her şeyi yapabiliyor. Bu noktada yapılması gereken onlara hayatlarının rolü olabilecek fırsatı vermek. Gerçekten bu insanlara fırsat vermekle alakalı. Skeleton Crew şu anda korku-gerilim filmlerine odaklanmış durumda fakat alanımızı genişletiyoruz. Bir aşk hikayesi, bir bilimkurgu-komedi ve hatta bir müzikal filmimiz var önümüzde. Ülke genelinde farklı işlerimiz var, hatta bir projemiz yarı İspanyolca yarı İngilizce olacak.
Ve bunu kanıtlamak için başlangıç olarak neredeyse yok denecek kadar az zaman ve bütçeyle 2 film çekiyorum. Biri oldukça hardcore bir gerilim. Dread adındaki bu filmi yılın ilerleyen zamanlarında çekiyor olacağım. Ama öncelik Secret Santa adında Ocak’ta çektiğim yeni korku filmimiz. Secret Santa, Skeleton Crew’in ilk filmi. Karımla yazdık, ben de yönettim. Prodüksiyon kısmıyla da mükemmel yapım ortağımız Bryax Sexton ilgilendi. Bu benim dönüş korku filmim olacak. Ve Jason Goes to Hell’deki gibi tamamıyla “gore” bir film yaparken komedi unsurlarına da yer verecek. Yani gerçekten çok “gore” ve kafayı yemiş bir filmden bahsediyorum. Noel’de birbirinden nefret edenler insanlar bir yemekte bir araya geldiğindeki gibi, pis pis sırıtan ve tatilin hatırına birbirine katlanan insanlardan oluşmuş gibi. Bu gecenin farklı olması dışında tabii… Bu gece herkes bilinmeyen bir sebepten ötürü birbiri hakkında ne düşündüklerini söylemeye karar verir. Bunca yıldır gizlenen gerçekler birden masaya dökülür. İstediklerini söylemeye başladıktan sonra istediğini yapmanın da önü açılır. Mesela ırkçı sözlerinden dolayı amcanı öldürmek mi istiyorsun? Durma, devam et, öldür! Kardeşine sözlerini yedirmek mi istiyorsun? Ya da kendi dilini yedirmek? Çok basit, yaptır. Kendileri aynı seçimi yapmışken senin hayatınla ilgili seçimlerini yapmanı engelleyen anne-babanı parçalara mı ayırmak istiyorsun? Sadece onlara denemek ve seni durdurmaları için izin ver. Secret Santa sosyal hayat için ardına saklandığımız davranışlarımızda ve gerçekte içimizde barındırdığımız hislerde gizli: korkunç, gözünü kan bürümüş ve çarpık… Kısacası August:Osage Country.2’nin dişli hali. Hiç daha önce yaptığım bir film için bu kadar heyecanlanmadım. Ayrıca filmde benimle çalışan harika ve başarılı arkadaşlarım oldu. Bob Kurtzman ve Creature Corps Ohio’dan kalktı geldi ve sadece film yapma aşkıyla bu filmde bizimle beraber çalıştı. Yalnızca filmdeki bütün efektleri yapmakla kalmadı, ayrıca ikinci kamerayla çekim yaptı ve baş yapımcım oldu. FX’de çalışan mükemmel film yapımcısı ve aynı zamanda arkadaşım olan Jason Honeycutt filmi çekti. Soundtrack albümümüzü de son 25 yıldır dostum olan, günümüzde de Guardians of Galaxy 2 ve Fast and Furious 8 gibi filmlere büyük ölçekli destekleri olan ama aslında öfkeli bir müzik dâhisi Timothy Ellers yaptı. Bu albüm Skeleton Crew Records etiketiyle çift albüm olarak yayımlanacak.
Söylediğim gibi, bu firma insanların asıl yapmak için doğduğu işleri gerekli yaratıcılık ve desteğin olduğu bir ortamda yapmaları için bir şans. Bir film yapımcısı olarak bu, her zaman yapmak istediğim bir şeydi. Diğer sanatçılara hayallerini yaşamak için bir şans vermek yani.

Korcan E.-  En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

Adam M.– Özel bir sıralama olmadan: The Exorcist, Rosemary’s Baby, Inside, The Thing, Jaws, Evil Dead (orijinal), The Ring, Suspiria, Videodrome, You’re Next, An American Werewolf in London, Halloween, Friday the 13th Part 6, Demons, A Nightmare on Elm Street (Orijinal), Poltergeist (Orijinal), High Tension, The Black Cat (Orijinal), Carrie (Orijinal), The Brood, The Tenant.  Ve şu anda aklıma gelmeyen yaklaşık 100 film daha. Korku türüne bayılıyorum. Hem de hepsine!

Bu Yazım SFX dergisinin Şubat 2017 sayısında yayınlanmıştır. 





26 Eylül 2016

LEVAN BAKHIA ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yaptığım röportajlar bu aralar yabancı yönetmen ve oyuncularla devam ediyor. Bu defa 247F ve Landmine Goes Click  adında iki gerilim filmi çekmiş olan Gürcü yönetmen Levan Bakhia ile güzel bir sohbetimiz oldu. Tür filmlerine pek alışık olmayan Gürcistan’dan İngilizce olarak çekilmiş yapımların çıkması ve festivallerde ilgi ile karşılanması gayet güzel bir durum. Bu durumdan oldukça memnun olan yönetmenin psikolojik /gerilim türündeki, rahatsız edici bir yapıya sahip olan son filmi Landmine Goes Click hakkında konuştuk.

Kendisi beni kırmadı ve sorularımı kısa sürede cevapladı. Levan Bakhia’a yeni projelerinde başarılar diliyoruz.

KE- Landmine Goes Click hikayesi nasıl ortaya çıktı? İlham aldığınız filmler oldu mu?

LB- Basit, bu fikir bir çok kez beyin fırtınası yapılmış yüksek konsept fikirlerinden biriydi. Ayrıca benim için önemi olan bir görev ve iş modeli çerçevesinde düşünüldüğünde yapımcılar için -yapımcı olarak ben dâhil- iyiydi. Dahası belirli sınırlandırmalar içinde kendin için önemli olan bir şey yapmaya çalışmak da enteresan bir meydan okuma. Hikayeyi yazma süreci böyle bir şeydi. Bu hikayeyi yazmaya öncesinde 247F’de birlikte çalıştığımız yazar Llyod S. Wagner ile başladık fakat proje bu şekilde yürümedi. 2  yıl sonra Adrian Colussi ve ben başka bir metin üzerinde çalışıyorduk ve onun durumdan yararlanma fikri bir şekilde bize bir veri oluşturdu. Böylece hikayeyi yeniden keşfettik ve artık biliyordum ki bunun benim için önemi büyüktü, çünkü intikam türü ve bu türün psikolojisi konusunda çok meraklıydım. Bilirsin, formül basit, sana bir kurban ve bu kurbanın sonrasında yaptığı korkunç şeyleri gösterirler. İçten içe buna maruz kalan adamların bunu hak ettiğini hisseder ve şiddete katılırsın. O kadar kızarsın ki kurbana yaptıkları için, onlara yapılan işkenceyi onaylar ve hatta bundan zevk alırsın. Bence bu iyi bir ders değil. Bu nedenle bence Adrian çok iyi bir metin yazdı ve Tiflis’te bunun üzerine çalıştık. Adrian aslında Kanada’lı ama bu iş için yazım süreci ve çekimler sırasında bütün bir yılı Gürcistan’da geçirdi. Ayrıca şunu da eklemek istiyorum, Lloyd ile yazdığımız orijinal hikayenin bazı karakter isimleri dışında final versiyonla hiçbir alakası yok. Yine de filmde yazar olarak gösterildi, çünkü eğer onun harika ilk taslağı olmasaydı, hikayenin son hali de olmazdı.

KE- Neden Daniel ile ilgili bir intikam hikayesi yazmadınız? (Landmine Goes Click’in finali için).  Aslında herşey onun yüzünden başladı.

LB- Daniel’e hiçbir zaman geri dönmedim, ikisinin arasında neler oldu kim bilir. Bence intikam yanlış, ne olursa olsun,  ve Daniel şu an bunu biliyor. Ne o, ne de Chris işlerin böyle olmasını, böyle şeyler yapmayı istememişlerdi.

KE- Festivallerde Gürcistan korku filmlerine nasıl tepkiler geliyor?

LB- Bence izleyici bu konuda meraklı. Çünkü çoğunun Gürcistan’dan haberi yok ve birden ortaya tuhaf, Gürcistanlı bir yönetmenden İngilizce çekilmiş bir film çıkıyor. Gürcistan tür filmleriyle bilinmiyor.

KE- Oyuncu seçimlerinde en çok nelere dikkat edersiniz?

LB- Oyuncular her zaman öyküyü yaratmanın en önemli görünüşüdür. Hatta neredeyse bu kadar öneme sahip tek şeydir bile diyebilirim. Oyuncu seçiminde çok özel bir formülüm ya da yaklaşımım yok, çünkü benim için o kadar önemli ki sonunda bu sürecin kendisi bir metot halini alıyor.

KE- 247F ve Landmine Goes Click, aslında korku filmi değiller fakat fazla rahatsız edici ve tansiyon yükselten filmler. Bu tarz hikayelere devam edecek misiniz?

LB- AI (Yapaya Zeka), her şeyin zekası, bilinçlilik, duyarlılık, farkındalık, gerçek ve ZAMAN şu sıralar beni ilgilendiren şeyler. Bakalım bunlardan nasıl bir film çıkar.

KE- Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

LB- Tecavüz sahnesi. Bunu çekmek korkunçtu. Bu olay gerçekten orada yaşanıyordu ve kamera gerçekte nasıl hissettirdiğini tam anlamıyla gösteremez. Ve bu gerçekten korkunçtu. Keşke böyle bir şey kimsenin başına gelmese. Keşke kimse başkasına böyle şeyler yapmasa. Film icabı olsa bile böyle bir şeye tanık olmak berbat bir deneyimdi. Spencer neler yaşadı tahmin bile edemiyorum. Bence bu Kote Tolordava için de çok zordu. Gerçek hayatta çok hoş bir adam, çok tatlı ve sevecendir. Canlandırdığı şeyin gerçek gibi olması için cesaret gerekiyordu. Sanırım ekip, oyuncular ve ben bu sahnenin gerçekleşmesi için birbirimize yeterince güveniyorduk ve sette bu güven ortamı sağlandığı için çok minnettarım.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir “Levan Bakhia” filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

LB- Bilmem. Gerçekten bilmiyorum. Ün peşinde koşmuyorum, ama yavaş yavaş anlıyorum ki film kendimi ifade etmem için bir araç ve dürüst olmak gerekirse ifade edilecek çok fazla şeyim var. Korku türü için belirli bir kalıp var mı? Hayır, bence alakası yok. Türün fanı değilim, umarım kimseyi düş kırıklığına uğratmam. Hatta 247F ya da Landmine’ı klasik görüşe göre bir korku filmi saymam. Yine de bu kalıp , “saunada kilitli kalmak” ya da “mayın tarlasında sıkışıp kalmak” benim stilim midir bilmiyorum, ama bu kurguyu seviyorum. Yine de zorunlu değil tabi ki.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

LB- Favori korku filmim yok ama bir deney yapabilirim. Çocukluğumdan başlayıp hafızamda neler kaldı bakabilirim. Bakalım. Hatırladığım kadarıyla genç ben Hayvan Mezarlığı’ndan çok korkmuştu. Sonra Omen var, birçok seride gerçekten korkutmuştu beni. Televizyondaydı. Halka hafızama kazınan havalı bir deneyimdi, sanırım izlediğimde ilk gençlikten daha büyük falandım. Sonra Shining’i izledim ama izleyiciden çok izlenilmesi gerekli bir klasik olduğu için izledim. Sanırım bu film beni bir şekilde mahvetti. The Others gerçekten çok başarılıydı ve beni korkuttu. Biliyorum 3’ten fazla oldu ama elimden geldiğince soruyu cevaplamaya çalıştım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Eylül 2016

DAN MYRICK ile Röportaj


Yaklaşık bir sene önce başladığım yerli/yabancı yönetmen veya oyuncular ile yaptığım korku filmleri röportajlarım tüm hızıyla devam ediyor. The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmiyle found footage (el kamerası) akımını dünyaya tanıtan yönetmen Dan Myrick (Eduardo Sanchez ile birlikte yönettiler ) ile yaptığım söyleşide aklıma takılan ne varsa sordum.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Dan Myrick’e  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Eduardo Sanchez ile birlikte “found footage” akımının başlangıcı sayılan Blair Witch Project’in bir belgesel şeklinde çekilmesine nasıl karar verdiniz? Nereden çıktı el kamerası ile film çekme fikri?

DM- Ed ve ben 70’lerin “In Search Of” ve “Ancient Astronauts” gibi TV programlarından esinlendik. Bu programlar “sahte” belgesel formatında çekilmişti, ama bize göre oldukça ilgi çekicilerdi.

KE- Blair Witch Project’den sonra birbirine benzeyen fazlasıyla found footage tarzı filmler yapıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce bu kadar fazla film yapmak bu türün kalitesini düşüyor mu?

DM- Tarz bakımından sayıca çok fazla benzer film vardı, ama yalnızca bir kaçı iyi kotarılmıştı. “Paranormal Activity”  aynı format ve türdeki filmler arasında anca 10 yıl sonra yapılabilen ilk başarı hikâyesiydi.

KE- El kamerası ile çekilen filmleri izlerken gözleri çok yorduğu bir gerçek. Bu konuyla ilgili ne gibi tepkiler aldınız? Sizce bunun daha kolay ve rahat izlenebilir bir yöntemi var mı?

DM- Blair Witch gibi bir filmi büyük ekranda izlemek çok zor. Aslında sinema gösterimi için değil, ev videosu olarak çekilmişti. Yine de gösterimin ilk günlerinde sersemlemiş ve hastalanmış insan geri bildirimleri bizim işimize yaradı.

KE- 2008 yapımı The Objective’in konusu farklı ve politik bir bilim-kurgu gerilimi. Hikayesi nasıl ortaya çıktı? Ne gibi araştırmalar yaptınız bu konuda?

DM- The Vimāna (Vimanas) Hindu ve Sanskrit efsanelerinde anlatılan mitolojik uçan saray ya da savaş arabası anlamına geliyor. Bizim ülkemizde UFO fikrini ateşleyen derin mitoloji türünü temsil ediyor. Bu konuda duyduğum öykülerden ve dünyanın bu bölümünden büyülenmiştim ve modern zaman bilim kurgusu için harika bir öncül ve uygun ortam yaratabilecek, aynı zamanda Amerika’nın hakkında hiçbir şey bilmediği çatışmalara girme eğilimi hakkında sosyal bir eleştiri yapabilecek gibi hissettirdi.

KE- Book of Shadows: Blair Witch 2 filmine birlikte destek verdiniz fakat filmi siz yönetmediniz, Neden?

DM- Biz yalnızca karakterlerin bazılarının yaratılmasında görevlendirilmiştik. Dick Beebe ve Joe Berlinger asıl yazarlardı. Ed ve ben başka bir Blair filmi için çok erken olduğunu düşündük, fakat Artisan(o zamanki stüdyo), Blair başarısını kapitalize etmek için zorunlu hissetti ve yeni filmi aceleye getirdi.

KE- Filmografinizde 2008 yılından sonra hiç projeniz yok. Bıraktınız mı sinema sektörünü?

DM- Aslında 2014-2015’te çektiğimiz “Under the Bed” adındaki filmi yeni bitirdim. Film bir kadının evine taşınan takipçi bir sapık hakkında bir gerilim. Yılın ilerleyen zamanlarında vizyona girmesini umuyoruz.

KE- Çok yakında yeni bir Blair Witch (16 September 2016)  filmi geliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, ilk filmin yerini tutar mı sizce?

DM - Bence oldukça eğlenceli olacağa benziyor. Bütün yeni bir izleyici jenerasyonunun Blair mitolojisini deneyimlemesi fikrini seviyorum.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

DM- ‘The Exorcist’ William Friedkin and ‘The Shining’ Stanley Kubrick

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.



27 Temmuz 2016

PADRAIG REYNOLDS ile Röportaj


Korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konuğu benimde favori filmlerimden birisi olan Rites of Spring’iın yönetmeni Padraig Reynolds. Bir kaçırma olayından slasher türüne dönüşen Rites of Spring’in ardından 2016’da çektiği son filmi Worry Dolls (Şeytanın Oyuncakları) ile Padraig Reynolds, bu defa korkuyu seri katil ve oyuncaklarla birleştiriyor.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Padraig Reynolds’a teklifimi geri çevirmediği ve aynı gün içinde cevapları yolladığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?
   
PR- Küçükken babam beni korku filmlerine götürürdü ve bir şekilde onlara aşık oldum. Çok korktuğumu hatırlıyorum ama buna rağmen her saniyesinden de zevk alıyordum. Sonrasında büyüyüp Los Angeles'a taşındım ve film ve TV sektöründe çalışmaya başladım. Korku ve gerilim filmleri yazıp yönetmekten zevk aldığım türden filmlerdi.

KE- Son filminiz Worry Dolls’dan biraz bahseder misiniz? Seyircileri neler bekliyor?

PR- Worry Dolls(Şeytanın Oyuncakları) Canton, Vicksburg ve Natchez Missisipi'de 20 günde çekildi. Film bir seri katil avı sonrası, şehri tüketen, vahşi cinayetlere sebep olan ve bir dedektifi kızının hayatını kurtarmak için zamanla yarışan bir durumla karşı karşıya getiren antik bir lanet ile ilgili. Umarım izleyicileri gerilmiş ve hemen sonra olacakları görmek için heyecan duyacakları inişli çıkışlı bir ruh haline sokabilirim. 


KE- Worry Dolls’un senaryosunu okuduğunuzda, size “işte bu hikaye tam bana göre” dedirten şey neydi? Sizi etkileyen ne oldu?

PR- Hikayenin Voodoo esintileri içeren suç-dram türünde olmasına bayıldım. Voodoo türünde çok fazla film olmaması hoşuma gitti. Böylece taze ve farklı bir şey yapabilme şansı doğuyor çünkü. Ayrıca filmin yazın ortasında ve güneyin derinliklerinde olmasına da bayıldım. Hava yapış yapış, terleten ve cehennem sıcağı diyebileceğimiz cinstenti.  Bence filmin geçtiği mekanlar filme gerçekten otantik bir hava katıyor ve eşsiz bir görünüm veriyor.

KE-İki farklı türün karışımı olan Rites of Spring ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. İki ayrı türün karışımı Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı?

PR- Rites of Spring(2011) ortaya çıktı çünkü, ormanda ortada koşturan çocuklar yerine korku filmine dönüşen bir adam kaçırma filmi fikrinin enteresan olacağını düşündüm. Yine fidyecileri kontrolün kendilerinde olduğunu düşündükleri ama aslında olmadıkları bir yere koymak ilginç olacaktı. Rites of Spring'in esinlenildiği filmler ise Don Segal'in The Black Windmill(1974)'i ve 1981 yapımı bir yılan filmi olan Venom.

KE- Korku filmi çekmenin zorlukları nelerdir ? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

PR- Düşük bütçeli korku filmi çekmek her zaman zordur. Çünkü çok fazla zamanınız ya da özel efekt ve espriniz yoktur. Ayrıca bizim filmde oldukça fazla zaman ve ilgi gerektiren bir köpek ve çocuk vardı. Üretim sürecindeki favorim açılış sekansını çektiğim dönemdi. Görüntü yönetmenim Adam Sampson ve ben gerçekten enerjik bir şey ortaya çıkarmak için işe koyulduk. İzleyicinin adeta aniden gırtlağına yapışan, bütün oyuncuları eşsiz, hızlı ve kanlı bir  biçimde tanıtan bir aksiyon sekansı ile filmin açılışını yapmak istedik. Ayrıca bu sekansı ormanlık alanda terk edilmiş akıl hastanesinde gerçekleştirdik ve bu da fazlasıyla olağanüstüydü.


KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Padraig Reynolds filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

PR- Sanırım sürekli taze ve yeni şeyler yapmaya çalışacağım. Son iki filmim Rites of Spring ve Worry Dolls gerçekten de heyecan duyduğum aynı evrende geçiyor gibi gözüküyorlar. İkili hikaye anlatımı, çılgın şiddet ve eşsiz mekanlar temamı gerçekten sürdürmek istiyorum. Ayrıca bir yönetmen olarak kendimi geliştirmek istiyorum ve bence her yeni film aynı zamanda bir gelişim deneyimi olacak benim için.

KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

PR- Evet... Korku türünü seviyorum ve sonsuza kadar devam etmek istiyorum. Çekimlerine başlayacağım yeni filmimim adı Open 24 Hours(24 Saat Açık) olacak ve bu yıl Ekim ayında çekimlerine başlamayı planlıyoruz. Film tüm gece açık olan benzin istasyonunda iş bulan bir kız ve burada işlerin sarpa sarmasıyla alakalı olacak.

KE- Favori korku filmleriniz nelerdir? Sizi ilk korkutan film hangisiydi?


PR- Favori korku filmim 1974 yapımı olan Texas Chainsaw Massacre. Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmdir. Beni ilk korkutan film ise Friday the 13th(13. Gün)'di. Önceden dediğim gibi babam beni izlemeye götürmüştü. Kancaya takılmıştım. Ödümü patlatmıştı. Çok muhteşem, estetik bir güzellikle çekilmiş ve korkutucu bir film

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
www.populersinema.com/roportaj/rites-of-spring-ve-worry-dolls-filmlerinin-yonetmeni-padraig-reynolds-ile-roportaj-31107.htm

30 Mayıs 2016

RADIO SILENCE ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine gönül verenlerle yaptığım röportajlar serisinde bu kez 3 çılgın genç yönetmen var. Matt Bettinelli-Olpin & Tyler Gillett ve Chad Villella adlı yönetmenlerimiz  tüm işlerini ortaklaşa yaptıklarından kendilerine  Radio Silence adını vermişler. Bu grup çalışmalarına ilk başta kısa eğlenceli korku filmleri çekerek başlamış, daha sonra da uzun metrajlı korku/gerilim filmlerine el atmışlar. Radio Silence adındaki bu ekip,  V/H/S, Devil’s Due ve Southbound filmlerini yazmış, yönetmiş hatta filmlerinde oynamışlar.

Sosyal medya üzerinden kendilerine tek tek ulaşıp sohbet etme fırsatı yakaladığımda gördüğüm en önemli şey; her birinin yaptıkları işleri severek ve eğlenerek ortaya çıkarttıklarıydı. Gerçekten çok çılgın fikirleri olan ve değişik işler peşinden koşan bu 3 arkadaş grubu, kesinlikle ilerleyen zamanlarda çok enteresan korku/gerilim filmlerine imza atacaklar gibi gözüküyor.

Radio Silence ekibi, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak  üzere sorduğum soruları beni kırmayıp, bir araya gelerek ortaklaşa cevapladılar. Kendilerine çok teşekkür ediyor başarılar diliyorum.

Radio Silence hakkındaki tüm detaylar için www.hiradiosilence.com web sitesini  ziyaret edebilirsiniz.

KE- Birlikte korku filmleri yapmaya nasıl karar verdiniz? Korku filmi tutkunuz nereden geliyor?

RS- Harika soru! Birlikte çalışmaya 2009 Ekim'inde bizim İnteraktif Macera kısa filmlerimizden biri olan Doğumgünü Partisi'nde (bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=eDn0ow8EzcU) başladık. Aksiyon/Macera/Komedi tarzında başlamamıza rağmen zamanla benzer karanlık espri anlayışına sahip olduğumuzu fark ettik. Kısa filmlerimizden "Dağ Şeytanı Şakası Korkunç Bir Şekilde Başarısız Oldu" (linki burada: https://www.youtube.com/watch?v=5gavMcrpT4U ) yapımcı Brad Miska'nın gözüne takıldı ve bize orijinal V/H/S'nin bir parçası olmayı teklif etti. O zamandan beri korku türündeyiz. Korku türüne olan tutkumuz kendi kişisel korkularımızın üzerine gitmemizden geliyor. 

Yaptığımız herhangi bir şeydeki gibi, bize korkunç gelen ve hakkında kabuslar gördüğümüz alanları ve fikirleri keşfetmek istiyoruz. V/H/S'den Southbond'a kadar keşfettiğimiz bütün konular, üzerine gitmek istediğimiz köklü kişisel korkularımızdan geliyor. Bu korkuların bazıları çok saçma olmasına rağmen, (mesela V/H/S'deki gibi yanlış adrese gitmek) bazıları çok daha ciddi (Southbound'da keşfettiğimiz suçluluk ve pişmanlık hissi gibi). Bunların hepsi kişisel seviyeden gelen şeyler bize. Ayrıca, yaptığımız işlerde biraz komedi ya da mizah anlayışı arayışımızın sebebi de bu. Çünkü hayat tam da böyle, değil mi? Biraz eğlenceli, biraz korkutucu.

KE- Radio Silence olarak korku filmleri yazıyor, yönetiyor ve filmlerde oynuyorsunuz. Nasıl bir iş bölümü yapıyorsunuz? Tartışıyor musunuz hiç?

RS- Her şeyle biz ilgileniyoruz, üretimin her aşamasıyla. Yazılması, yönetilmesi, oyunculuğu, düzenlenmesi, finansmanı ve diğer işle ilgili bütün işlemlerle. Bütçelerin çok çok kısıtlı olduğu bağımsız yapımlar söz konusu olduğunda, üretim kaynaklı sorunlara yaratıcı çözümler bulmak zorundasınız. Bu durum sizi, her şeyi projeye yarar sağlayan şekilde yapmanız konusunda deneyimli hale getiriyor. İşlerle başa çıkmanın eğlenceli bir yolu bu. Setteki iletişim açısından, projeye hepimiz aynı noktada oluncaya kadar hazırlandıktan sonra başlıyoruz. Bu şekilde hızlı ve etkili bir şekilde oyunculuk, yönetme işleri ve çekimleri tamamlayabiliyoruz. Ve bu şekilde bir şey yanlış giderse direkt ietişim kurup düzeltme imkanına sahip olmuş oluyoruz. Mesela bu korkunç kötüydü, hadi tekrar yapalım diyebiliyoruz.

KE- Neden V/H/S’in devam filmlerinde yer almadınız?

RS- V/H/S serisinin bir parçası değildik. Devam filmlerinde yeni korku yönetmenlerine de bir şans vermenin harika olacağını düşündük, bunun dışında başka bir sebebi yok. V/H/S'yi kendi işimizi dünyaya sunmak açısından bir fırsat olarak gördük ve diğerlerine de bu fırsatı tanımak istedik. Bunun yanı sıra V/H/S'nin Sundance'teki galasından aylar sonra Devil's Due filminin ön prodüksiyonu içindeydik. Ve bu da bizim fazlaca zamanımızı aldı.

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu, Neden?

RS- Bana kalırsa en popüler filmimiz ilk işlerimizden Roommate Alien Prank Goes Bad (Linki: https://www.youtube.com/watch?v=gWqI0U3pBdA ) . Bu video dijital ortamda tanınmamızın sağlayan ilk işlerimizden biri. Ayrıca komedi ve korku elementlerini bir araya getirmeyi ne kadar sevdiğimizin de bir nevi temsili. Kısa, sevimli ve beklenmedik bir sona sahip. Ve popülerlik yönünden şimdiye kadar yaptıklarımız arasında en çok izlenen işlerimizden biri.

KE- Filmleriniz yaratırkan ilham aldığınız yönetmenler var mı?

RS- Harika soru daha ! 3 kişi olduğumuz için, ilhamımız korku ve diğer türlerde bir çok farklı yönetmenden geliyor. Bizi en çok etkileyenler büyük yönetmenlerden Steven Spielberg, Martin Scorsese, Stanley Kubrick ve Sam Raimi diyebiliriz. Hayranlık duyduğumuz diğer isimlerden ise Coen Kardeşler, David Fincher ve Christopher Nolan'ı sayabiliriz.
Oldukça başarılı yönetmenlerin işlerinden ilham almanın en güzel yanı, bu işi en iyilerinden öğrenmiş olmak. Fakat yine de o işi sizin yapan, size özel yapan şeylerden de içermeli yaptığınız şey. Sizin dışınızda diğer insanların neler yaptığının ve neden onları sevdiğinizin farkında ve bilgi sahibi olmak çok önemli diye düşünüyorum. Kendinizi temelden eğiterek ve bu temelde bir şeyler ürettiğinizde bir şeylerin yanlış gitmesi imkansız.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

RS- Sette zorlayıcı zamanlar hep olacaktır, ama yeterince hazırlıklıysanız genelde bir şekilde zor durumlarla başa çıkabiliyorsunuz ve krizden fırsat yaratabiliyorsunuz. Bence kendimizle gurur duyduğumuz bir şey varsa o da, sıkıntılı süreçlerle yumuşak ve etkili bir şekilde başa çıkmamızdır. Bu yetkinlik aslında yıllar boyunca ya çok az ya da hiç bütçemiz olmadan çalışmamızdan ve sürekli çıkan farklı farklı problemlere karşı yaratıcı çözümler üretmemizle elde edildi. Problemlerin büyük bir çoğunluğu bütçe kısıtlamaları kaynaklıydı ve bütün projeyi hasara uğratmadan beklentilerimizi ayarlamak için yaratıcı çözümler bulmak zorundaydık.

İnsanların gördüğü tek şey film ve sette ne olursa olsun filmde hataya yer yok. Herkes ve herşey orada filmi sunmak ve olabildiğinde iyi olması için varlar.
Setteki oyuncular, diğer insanlarla uğraşma açısından, basit ve kesin iletişim,  herkesin aynı noktada olduğundan emin olmak gibi zaman zaman çıkan aksaklıkların giderilmesinde çok büyük bir öneme sahip. Herkes orada çalışmak ve iyi zaman geçirmek için var ve herkes projenin olabileceğinin en iyisi olabilmesi için elinden geleni yapıyor. Saygılı olmak ve yaptığı işten keyif almak inanılmaz derecede önemli. Filmler hiç bir zaman tek kişiyle yapılmaz, iyi bir takım ve çevre sahibi olmak kritik öneme sahiptir. Sette geçirdiğimiz en zor zamana gelince; Kaliforniya'da Death Valley'de çekim yapıyorduk, hava inanılmaz sıcaktı ve çölde uzay kıyafetleri içindeydik. Anlayacağınız yaptığımız en akıllıca şey sayılmazdı ve dahası Matt geceyi hastanede geçirmek zorunda kaldı.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

RS- Bizim her zaman aynı anda birden çok projemiz oluyor, çünkü hangisi hayata geçer hiç bilemiyoruz. Hokkabazlık gibi aslında, belli bir zamanda havada uçan birden çok topunuz olmak zorunda. Şu an üzerinde çalıştığımız ve bizi en çok heyecanlandıran işlerimizden birisi aslında bir korku projesi bile değil. Çocuklar için bir program. Bu sahada keşiflerde bulunmayı ve hem profesyonel olarak hem de şirket olarak daha geniş alanlara yayılmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu arada hazırda bir çok korku türünde fikirlerimiz de var ve gelişme sürecinde bekliyor. Onlardan birinin bir sonraki filmimiz olacağına eminim.

KE- En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

RS- Favori filmlerimizden bazıları: The Shining, The Exorcist, JoyRide, It Follows, The Strangers, Ils, You’re Next, Funny Games, Nightmare on Elm Street, The Evil Dead

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

21 Mayıs 2016

ARTHUR CULLIPHER ile RÖPORTAJ

Korku filmleri ile ilgili röportaj serüvenimin bu seferki konuğu Arthur Cullipher. Çektiği Headless adlı film aslında Found filminde yer alan kısa bir hikayenin uzun metrajlı hali. Oldukça şiddetli/sert sahneler içeren film, yamyamlık, nekrofili ögeleri üzerine kurulu ve tam bir slasher/gore türü örneği.

Headless filmini izlemeden önce konuya daha hakim olmanız için Found filmini izlemenizi tavsiye ederim. Hatta daha önce yazdığım Found hakkındaki yazımı da buradan okuyabilirsiniz. www.populersinema.com/elestiri/found-hayatim-bir-korku-filmi-28149.htm

Arthur Cullipher, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

AC-Sanırım daha ziyade babamdan. Korku filmlerini çok severdi ve benim de genç yaştan beri ailemle bir çok şeyi izlemeye iznim vardı. Ayrıca eskicileri de çok severdi. 6 ya da 7 yaşındayken beni bir tanesine götürmüştü ve ben de bana bu yolu açan 3 şey almıştım oradan: lastikten bir kurt adam maskesi, büyücülük ve şeytan bilimiyle ilgili bir ansiklopedi ve bir de kapağı olmayan bir Fangoria dergisi. Her aile çocuğuna böyle şeyler almazdı ama benimkiler aldı ve onlara ne kadar teşekkür etsem azdır.

KE- Headless filmi aslında Found filminin içinde yer alan kısa bir hikaye. Bu hikayeyi uzun bir filme dönüştürmek fikri nereden aklınıza geldi?

AC- Geçmişte onun hakkında aslında ileride gerçekten yapmayacağımız bir şey olarak bolca konuşmuştuk. "Found " festivalde başarılı olunca sürekli kendimize aynı soruyu sorduk : Dünya "Headless"ın uzun versiyonunu ne zaman görecekti ? Bir gün Scott geldi ve "Headless"ı yönetmek isteyip istemediğimi sordu. Nathan senaryoyu yazacaktı. Tabii ki cevabım " Yaşasın, işte bu !" oldu. Kickstarter sayesinde yeterli parayı toplayabildik şükür ki.Her projenin yolu bu kadar açık olmaz. Katılımcıların sermayesi olmasaydı" Headless" ortaya çıkamazdı.  

KE- Headless filminin korkutmaktan başka amaçları da var. Filminizde seyirciye anlatılmak istenen nedir?

AC- "Headless" asla kendisine ait olmayan bir dünyayı arayan  bir adamın yolculuğudur. Bir şamanın yer altına doğru yaptığı yolculuktur ama adam geri dönmektense  insan formunda çürüyen bir ruha dönüşmek için orada kalmaya karar vermiştir.Asla olmaması gereken bir dünyanın içine doğmanın reddi hakkında bir filmdir.Şaka yapıyorum. Bir buçuk saat boyunca insanları öldüren bir adam hakkında bir film işte. Bir slasher. Bir hikayesi olmak zorunda değil ;)

KE- Headless korkudan daha çok yamyamlık ve nekrofili içeriyor. Bunlardan dolayı çok tepki aldınız mı?

AC- Kendilerini en ağır korku filmlerine bile dayanıklı bulan bir çok insan sinemadan öfkeli ve mideleri bulanarak ayrıldı. İyi yorumlar kadar kötü yorumlara  da bayılırım ben. "Headless" gerçekten eleştirmesi zor bir film.O bir sanat yapıtı ve bir aşk mektubu. Birden fazla zaman diliminde geçiyor. Özellikle "Found" u bilmeyenlerin yorumlarını duymak çok ilginç. Eğer "Headless" 1978 de vizyona girseydi nasıl bir şey olurduyu bu yorumlar sayesinde bilebiliyorum aslında. Bu yüzden bu öfkenin aslında kasti bir his olduğuna emin olmamakla beraber onu kabul ediyorum. "Headless" 1970 lerdeki o kötü şöhretli filmlerin damarlarındaki o korkunçluğun ta kendisidir aslında. "Found"u  izlediyseniz şayet, neyle uğraştığınızı anlarsınız. Yine de bu film herkes için değil. Bu filme göre olanlar ondan gerçekten hoşlanır. Sanırım bir çok insan filmlerin ne kadar şahsi şeyler olduğunu anlamıyor. Bizim onlarla olan bireysel tecrübemiz diğerlerininkinden çok farklı olabilir. Bazıları için aşırı olan diğerleri için yeterli olmayabilir. Aslında bu filmi neden izliyor olduğunuza bağlı birazda.

KE- Özel efekt uzmanlığından yönetmenliğe geçişiniz nasıl oldu?

AC- İyi bir özel efekt uzmanı zorlu çalışmasının sonuç getirmesini istiyorsa eğer, aynı zamanda iyi bir yönetmen de olmalı. Headless'ten önce 3 kısa film yönettim. Ben öncelikle bir hikaye anlatıcıyım, yani bu durum bir bakıma doğal benim için. Yine de özel efektlerinde benim dokunuşum olmadan herhangi bir şey yönetebileceğimi sanmıyorum.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

AC- Hangi türde olursa olsun film çekmek oldukça emek isteyen bir iş. Fantastik türler hikayelerini anlatabilmek için özel efektlere bağlı olmak durumunda, bu nedenle daha manuel ve sanatsal emek içeren iyi bir anlaşma gerekli. Günün sonunda, en büyük zorluk, en azından bizim seviyemizde, bütün bunları gerçekleştirmek için gerekli parayı bulmak. Satış elemanı olarak çalıştığım bir işim var ve para için diğer insanların filmlerini yapıyorum ki geçinmenin dışında para biriktirebileyim. Bir çok büyük fikrim var ve bunları tevekkeli değil çok daha azı için ekrana getirebilirim. Kitle fonlaması sistemi bunu istismar edenler yüzünden karalandı ve insanlar bu konuda yanmış hissetmekte haklılar. Bu durum beni de kızdırıyor, ama bunu hiçbir zaman istismar etmeyenlerin olduğunu da biliyorum. Ben kitle fonlamasını hiçbir zaman istismar etmedim, ve aslında yapmak istediğim uzak bölge işlerinde bu yöntemi kullanmaya da ihtiyacım var. Örneğin parayı elinde bulunduran birine şöyle bir şey diyorsunuz: "Bu yapım bir kaç çıkış yolu sağlayacak aktör ile hayata geçirilecek ve video oyunu tetikçisi biri ile The Notebook arasında geçiş yapan bir yerlerde olacak." Tahmin et ne olur? Parayı sökülürler. Diğer taraftan eğer Gremlinler ve Videodrome arasında, animatronik kuklalarla, felsefe ve seks ile dolu, adından çok söz edilmeyecek oyuncularla dolu bir yapımdan söz ederseniz bu insanlar para vermemekle kalmayıp, ileride herhangi bir şekilde sizinle iletişime geçmekten de kaçınırlar. Bu gerçekten zor bir oyun.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Arthur Cullipher filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

AC- Öncelikle bu sorunun bir röportajda bana sorulan sorular arasında favorim olduğunu söylememe izin verin. Umarım bunu herkese sorarsınız. Ve aynı zamanda  en azından kısa ve öz bir şekilde cevaplaması da zor bir soru. Benim için, tuhaflığın gereklerini yerine getiren bir takımın parçasıyım. Anlatmayı seçtiğim türdeki hikayelerde bu durum görülebilir olsun diye düşünmek isterim. Şimdiye kadar nerdeyse bütün yetişkin hayatımı yazmış bulunuyorum ve sanırım bu durumun bir mit ve hatta belki de bir felsefe geliştirdiğini söyleyebiliriz. İlişkilerin dehşeti. Canavarlarla seks olduğu kadar, başlı başına canavar olarak seks. Yapay varlıkların içinde yaşayan kin. Büyük ölçekli değişimlerin iması.  Gerçeğin bozulması ya da doğasının yeni anlayış biçiminde korkuyu bulmak. Özgür irade, kaderin söylediği bir yalan. Bunun gibi şeyler. Görsel olarak I SPY çocuk kitapları serisinin büyük bir hayranıyım. Vulva(dişilik organı) şeklinde bir şeyi siz de büyük olasılıkla gizlice gözetlersiniz.

KE En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

AC- Şöyle bir şey var ki, bir parça sanatçıdan ayrıldığında, hiç bir zaman tekrar sanatçının tasarladığı, olmasını niyet ettiği şey olmayacaktır. Şimdilerde, bu durum bireysel beğeninin bir göstergesi ve kültürel bir simgeye dönüşmüş durumda. Artık bu parça, sanatçı hakkında bir şeyler söylemiyor; bunun yerine sanatın sahibi olan kişi hakkında daha çok şey söylüyor. Sanatın sahibi olan kişinin kimliğinin bir parçası oluyor. Bunu söyledikten sonra, tanımlanmak için seçtiğim 3 film Perfume: The Story of a Murderer, Holy Mountain and The Reflecting Skin'dir. Aynı soruyu bana yarın sorun, bu sefer de farklı bir şey söylerim. David Cronenberg ve David Lynch muhtemelen her zaman listemin üst kısımlarında olacaklartır. Ama tabi Rob Zombie'nin de hakkını vermem gerek. Belki tartışmalı bir fikir olacak ama, şimdiye kadar onun yaptığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceledim. En fazla da Lords of Salem için diyebiliriz bunu.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.