5 Ocak 2016

JACK SHOLDER ile RÖPORTAJ



Yabancı yönetmenlerle yaptığım röportajlarımın yeni konuğu Jack Sholder, 80’lerin korku sinemasında adını duyurmuş bir yönetmen. Wishmaster ve A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kabusu) gibi korku filmi serilerinin ikinci filmlerini çekmiş olan yönetmen, Hidden ve Alone in the Dark gibi o dönemin sıkı gerilim filmleri ile de tanınır. Uzun süren yazışmalarım sonunda kendisini ikna etmeyi başardığım usta yönetmen Jack Sholder, beni kırmadı ve hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları cevapladı. 

Jack Sholder’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Wes Craven’in yarattığı Elm sokağı Kabusu serisinin 2.filmi size ait. Serinin kalan filmlerinde ise farklı yönetmenler bulunuyor. Bunun sebebi nedir? Neden devam filmlerini siz çekmediniz?

JS- New Line, asla Elm sokağı Kabusu’nu bir başyapıt olarak görmemiştir aslında iyi bir fikirdi ve ortada büyük bir katil Freddy vardı. Bu yüzden her devam filminde bir öncekinin kopyasını çekmektense, ayrı bir karakteri geliştirme özgürlüğüne sahip oldular. Ama devam filmini ben seçmedim. Benden çekmemi istediler fakat ben bir korku filmi serisi çekmek istediğimden henüz emin değildim.O arada bir arkadaşım aslında korku/ seri filmi çekmenin iyi para kazandıracağını söyledi. Arkadaşım haklıydı ve onun lafı üzerine film çekmeye devam etme kararı aldım. Ondan sonra 12 film daha yaptım
.
KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

JS- Gece boyunca çalışmak çok zordur çünkü korku filmleri karanlıkta çekilmek zorundadır. Diğer bir sorun ise insanların inandığı gerçek karakterler yaratmak ve insanların eğleneceği hikayeler ortaya koymaktır. Korkutmak ve ürkütmek işin en kolay kısmıdır. 

KE- 1989-2001 yılları arasında hiç korku filmi çekmediniz. Neredeyse 10 yıldır da pek film çekmiyorsunuz. Genelde Tv serisi ve Tv filmi. Korku filmlerine devam edecek misiniz?

JS- Ben hiçbir zaman büyük bir korku filmi hayranı olmadım. Bana kalsa hiç çekmezdim. Ama bu benim için bir başlangıç oldu ve oldukça da iyiydim. Ben aslında gerilim tercih ederdim ve o yıllarda daha çok yaptığım buydu. 12 sene önce Holywood’dan uzakta North Carolina’da bir üniversitede film yapım programına başladım. Yapması oldukça güç bir işti ve dolayısıyla aynı anda film de çekemedim. Şimdi tekrardan yönetmenliğe dönmeyi düşünüyorum. Göreceğiz. 

KE- Günümüze göre kıyaslama yaparsanız korku sinemasına olan ilgi 80’lerle nasıldı?

JS- O dönemlerde filmlerde çok fazla ürkünç şey vardı ve özel efektleri uygulamak çok kolaydı; aynı zamanda izleyiciler korku sinemasına karşı çok daha bilinçliydi. 1980’lerden bu yana çekilen filmlere bakarsak sadece çok iyi olanlar tutundu. 

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu?

JS- En çok iş yapan Elm sokağı Kabusu 2 idi. The Hidden ise, büyük olasılıkla en iyi filmdi. Ayrıca Alone in the Dark , By Dawn's Early Light ve 12:01 i de çok severim.

KE- Sizce Freddy’nin yıllardır çok sevilen bir korku karakteri olmasındaki etken nedir?

JS- O rol çok iyi bir aktör tarafından canlandırıldı. O dönemdeki birçok korku filmi katili, sadece dışarı atlayıp insanları öldüren dublörlerdi. Freddy'nin bir tarzı vardı, çok iyiydi ve çok ilginç bir caniydi.

KE- Alone in the Dark ve The Hidden filmleri çok bilinmese de aslında 80’lerin iyi filmleri arasındadır. Bu iki filmin başarı öyküsünden bahseder misiniz?

JS- Aslında gişe olarak bakarsak ikisi de çok iyi iş yapmadı. The Hidden'ın iyi iş yapacağını düşündük, çünkü çok iyi test edilmişti. Ama iyi bir şekilde pazarlanmadığını düşünüyorum. Ayrıca vizyona girdiği hafta sonunda  başka bir sürü ticari film vardı ortada. Yine de çok iyi karşılandı. Gişede iyi iş yapmamasına rağmen, bu iki filmi birçok insanın takdir ettiğini duymaktan mutlu oluyorum.

KE- En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

JS- Invasion  of the Body Snatchers (orijinal), Cronenberg'in birçok filmi özellikle The Fly ve The Dead Zone. Alien.Rec (orijinal İspanyol versiyonu)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


HASAN KARACADAĞ ile RÖPORTAJ



Yerli/Yabancı korku filmleri yönetmenleri/oyuncuları ile yaptığım röportajların bu seferki konuğu, benim de tanışmaktan çok mutlu olduğum Türk korku sinemasının ustası Hasan Karacadağ. Kısa bir süre önce Cevahir’de buluşup uzun uzun sohbet etme fırsatını yakaladığım Hasan Karacadağ, korku sineması üzerine çok dolu bir yönetmen. Yurtdışındaki birçok festivalden ödülle dönen, Japonya’da Nippon eizo-juku Sinema Yönetmenliği bölümünü bitirmiş, Türkiye ve Japonya’da birçok kısa film, belgesel, Tv dizisi ve filmi yapmış olan Hasan Karacadağ, ülkemizde yaratmış olduğu Dabbe serisi ile de büyük bir hayran kitlesine sahip olmuştur.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Hasan Karacadağ’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- “Dabbe” Türk korku sinemasına sizin tarafınızdan kazandırılmış en uzun soluklu film serisi. Dabbe’yi yaratırken etkilendiğiniz veya ilham aldığınız filmler oldu mu?

HK- Dabbe filmini çektiğim dönemlerde tek odaklandığım şey, bu topraklara ait bir korku sineması kültürünü nasıl oluşturabileceğim yönündeydi. Beynim sansasyonel öykülerle doluydu ama, bir türlü bu fikirlere ruh katacak formüllerden tatmin olmuyordum. Ve birşey farkettim; Uzakdoğu sinemasının dingin, ruhani ve sinsi sinema dili beni kışkırtıyordu ve kışkırtılan bir sinemacı, ne yapması gerektiğini bilse de, bilmese de, karanlıktaki ateş böceklerinin peşine düşmelidir.

KE- Genelde yurtdışındaki seri şeklinde çekilen korku filmlerinde sonlara doğru ilk filmlerin başarısı görülmez. Ya yönetmen değişir ya da senaristler ve bir şekilde güzel giden bir seriyi batırırlar. Bunun örnekleri çok. Dabbe’de ise, tam tersine sonlara doğru ivme daha fazla yükseldi ve seri, ilk filmlere göre çok daha başarılı bir hale geldi. Yönetmenliği ve senaryoyu kimseye kaptırmadan sahiplenmiş olmanızın dışında neler yatıyor bu başarının altında? Daha fazla uzatmayı düşünüyor musunuz Dabbe’yi?

HK- Güzel bir tespit. Ben arayışta olan bir sinemacıyım. Hiçbir fikir, hiçbir düşünce, hiçbir akım, hiçbir öykü beni tatmin etmedi ve etmesi de zor. Dabbe filmleri, odak noktasını cin denilen kötülük ve korku unsurundan, insan denilen zalim ve ürkütücü varlığa doğru kaydırdığı için başarısını arttırdı diyebiliriz. Bir önemli nokta da, filmlerimde tek hakim unsurun Hasan Karacadağ olması. Benimle bir korku filminde çalışacak bir yapımcı, müzisyen veya oyuncu, bu hakimiyetin altına girmeyi kabul etmek zorundadır. Kendine güveni olan bir yönetmen hakimiyetinden ödün vermez, aksi taktirde yaptığı şey ona ait olmaz. İnsanları dinlerim, fikirlere ve eleştirilere kesinlikle önem veririm. Verdim de. Ama neticede son karar bana aittir. Bu mantık devam edecek ve Dabbe filmleri tüm dünyada bir fenomen haline gelinceye kadar yükselişini sürdürecek ve şu anda uluslararası çok ciddi bir takipçi kitlesi de var.
Gün gelir de aniden sıkılırsam ki, bu yarın bile olabilir, aniden herşeyi keser atarım, bunu da belirteyim.

KE- Hollywood oyuncuları ile çektiğiniz “Magi” filmi şu ana kadarki en yüksek bütçeli filminiz. Bu bütçenin artışındaki nedenler nedir? Magi’de diğer filmlerinizin dışında kullandığınız yenilikler var mı?

HK- Magi filmi, Mezotopamya’nın derinliklerine gizlenmiş , batının bir türlü anlayamadığı bize has karanlık noktalara değinen ve batılı izleyiciye bir doğulunun penceresinden metafizik dünyayı anlatmaya soyunmuş bir film. Seyirci saçma sapan bir şekilde Alaaddin’in lambasına hapsettikleri cinlerin, şeytanların ve gulyabanilerin gerçek öyküsüyle karşılaşacak. Magi, Amerikan standartlarına göre yüksek bütçeli bir film değil, ama onların devasa bütçelerle yapamadıklarına soyunan taze bir kan. Film,  benim diğer öykülerimden elbette farklı bir düzlemde ve yeni bir konsepte sahip; o açıdan Türk izleyicileri de sürpriz bir film bekliyor.

KE- Magi’nin Babil’den Nazilere kadar uzanan esrarengiz bir hikayesi var diye biliyoruz. Seyircileri bu sefer farklı bir cin olaylarımı bekliyor yoksa? Magi nedir ve hikayesi nereden çıktı?

HK- Ben kendimi Babil’li olarak görüyorum. Yaptığım filmlerin temel esin kaynağıdır; Babil, Sümer, Akkad ve Asur kültürü insanlığa dair tüm hikayelerin ölümsüz yuvasıdır. Mezopotamya Magi kelimesi Babil kökenlidir ve önce Mısır ardından Yunan kültürü aracılığıyla batıya Magic olarak geçmiştir. Ama Magi’nin anlamı büyü değildir. İnsanın sahip olduğu şeytani potansiyeli anlatır. Magi kelimesi için; Hitler gibi tarihin gördüğü etli-kemikli-ruhlu büyük bir şeytanın beynine gizlenen tüm kötülüklerin gıdasıdır da diyebiliriz. Nazilerin nasıl olur da şeytana tapar gibi,Hitler’in güdümüne girdiklerini düşündüğüm bir dönemde aniden aklıma gelen bir fikirle ilk kıvılcım oluşmuştu.Sonrasında kafamda şekillenen bu öyküyü günümüze taşıdım.

KE- Türkiye dışında Hollywood’da da gösterime girecek olan Magi’nin oyuncu kadrosunu nasıl oluşturdunuz? StephenBaldwin ve Michael Madsen’i oynatmanızın belli bir nedeni var mı? İkisi de korku filmlerinde pek göremediğimiz oyuncular sonuçta.

HK- Michael Madsen, Tarantino’nun en büyük şaheseri olan Reservoir Dogs filminden beri beni büyüleyen bir oyuncu, inanılmaz bir aurasıvar. Senaryo’yu kendisine bir şekilde ulaştırdım ve okur okumaz bana dönüş yapıp, çok etkilendiğini söyledi. Aynı şekilde Stephen Baldwin’de kendisine tesadüfen ulaştırılan senaryoyu epey beğendi ve benimle direkt skype üzerinden konuşmak istediğini iletti. Baldwin; kendisine önerdiğim karakter üzerinde çok yoğunlaştı, bu beni şaşırtmıştı, çünkü Türkiye’de çoğu oyuncunun, bir filmde arz-ı endam edecekleri karaktere bakışları genelde son derece pasifize bir düzlemde ilerliyor. İkisiyle de son derece profesyonelce çalıştık. Bir de hep söylerim; korku sineması, oyunculuğun arenasıdır diye. Bu adamlarda bunun farkında ve rollerini son derece ciddiye alarak icra ettiler. Neticede, ikisini de daha önce görmediğimiz bir şekilde izleyeceğiz, istediğim de buydu zaten. Michael Madsen filmden sonra bana şöyle dedi; ’’Sen ve hikayen, benim doğulu toplumlara olan bakışımı değiştirdi !’’

KE- Magi’nin gösterim tarihinin önce Mayıs, sonra Eylül 2015 olduğu yazıldı her tanıtımda. Henüz gösterime girmeyen Magi’nin bu kadar gecikmesinin sebebi nedir ve vizyon tarihi belli oldu mu?

HK- Magi; Türk sinemasında tamamen İngilizce çekilip, bir Amerikan filmi gibi uluslararası dağıtıma sunulacak ilk filmdir. Dolayısıyla sadece Türkiye parametreleri değil, Amerikan parametreleri de devrede. Kararlar ortak alınıyor, mevzu bu, yoksa film gayet bomba bir şekilde hazır ve 29 Nisan 2016’da vizyona giriyor.

KE- Cinlerin dışında başka hikayeler yazmayı düşünüyor musunuz? Yoksa cinlerle dolu değişik versiyonlarda filmler üretmeye devam mı edeceksiniz? Örneğin polisiye bir gerilim ya da fantastik bir dönem korku filmi gibi farklı senaryolarda sizi görebilecek miyiz?

HK- Düşünüyorum ve hatta yazıyorum şu anda. Bekleyin…!

KE- Bu soruyu genel olarak soruyorum. Hem Türk, hem de yabancı korku filmlerini göz önünde bulundurarak cevaplarsanız sevinirim. Korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

HK-  Ses ve sessizlik aynı anda korkunun en değerli yoldaşıdır. İspanya’da benim de katıldığım ‘’Dabbe-Cin Çarpması’’ filminin gösterimi sonrası, İspanyol izleyiciler ses kullanımın çok başarılı ve dahice olduğunu söylüyorlardı. Benim seslere olan agresif yaklaşımım onları epey etkilemişti. Bazen 40 kanal ses kullandığım oluyor, garip diller,hiçbir şekilde duymadığınız tanımsız tınılar, okyanus dibindeki mahlukların kaydedilmiş esrarengiz sesleri, Arapça’nın inanılmaz mistik etkisi, tüm bunları sihirli bir melodi gibi kullanmayı seviyorum. Ama dikkatli izleyiciler bilirler, ben Dabbe serilerinde aşama aşama ses efektlerini azalttım ve farklılaştırdım. Daha ilk etapta Türk korku sinemasını oluştururken İzleyiciyi sessiz bir filmle boğsaydım, şu anda ardı arkasına vizyona giren diğer türk korku filmlerinin hiçbirini göremeyecektiniz. Önce normal formülü uygulamalı, ardından keşifler yapmalısınız. Ve, evet sana katılıyorum bence şimdi seslerle ilgili keşif zamanı. Kamerayı ise sahnenin etkisini en çok artıracak şekilde kullanmayı seviyorum. Bazen sakin, bazen de delirmiş bir şekilde. Zira kamera yönetmenin gözüdür ve ben bir yönetmen olarak çoğu zaman sakin, bazen de bir deliyim. Gün gelir, deli yönüm törpülenirse, kameram da sakinleşir. Digital efektlere ise hiç girmeyelim, bir filmde en nefret ettiğim anlar, bu efektlerin göründüğü anlardır. Zira potansiyelsiz ve hayal gücü olmayan bir digital efektçi, sahnenizi mahvedebilir ve siz sadece izlemek zorunda kalırsınız. Bu duruma çok maruz kaldım ve henüz hayal ettiğim efektleri uygulamaya sokabilen biri çıkmadı.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

HK- Şu anda Hasan Karacadağ 10.Sırbistan Fantastik Film Festivali’nde, uluslararası yarışmanın jüri başkanlığını yapıyorsa, Türk Korku sineması adına çok şey değişmiş demektir. Özellikle Dabbe 3, Dabbe 4, Dabbe 5 ve Dabbe 6 filmlerimi izleyenlerden; ’’Hayatımda ilk defa bir korku filminden ölesiye korktum’’ diyen binlerce insan var. Sadece Türkiye’de değil, Hindistan’da, İspanya’da, Malezya’da, Bosna’da, Arap ülkelerinden de duyuyorum bunu. Henüz mükemmele ulaşmadım, arayışa devam,  ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Diğer Türk korku filmlerini de küçümsememek lazım, aralarında parıldayanlar mevcut, gerçi şimdilik neredeyse tamamı benim formülüm üzerinden gidiyor ve zamanla kendi sistemlerini geliştirecekler diye bekliyorum. İşte o zaman, çeşitlik ve zenginlik oluşacak ve her şey daha iyi olacak. Bu ülkede gerilim, slasher veya insan psikopatolojisine dair gerçekçi korku filmleri de yapılabilir. Daha katedecek çok yol var yani.

KE- Bir korku filmi yönetmeni olarak ileride ne gibi projeleriniz var? Korku sinemasına devam mı, yoksa farklı türlere de geçmeyi düşünüyor musunuz?

HK- Korku sineması benim kişisel olarak hoşlandığım bir tür. Zevk almadığım an bırakırım. Bilinmeyen dünyalara ait, sırlı ve kirli masalları karanlıklardan çıkarıp onları insanlarla kendi penceremden paylaşmayı seviyorum. Ama benim sinemacı olarak yapmak istediğim farklı anlamda çok şey var. Ömür kısa, hayat meşakkatli, zaman ise en büyük muamma. Elbette farklı türlerde filmler yapmak istiyorum ve şu anda böyle bir çalışma içerisindeyim.

KE- Çektiğiniz korku filmlerinin setlerinde yaşadığınız ilginç olaylar mutlaka olmuştur. En enteresan olan bir, iki tanesini bizimle paylaşır mısınız?

HK- Setlerde olanlardan ziyade rüyalarımda olan bir tanesini paylaşayım. Dabbe Cin Çarpması filmini kurgularken, Faruk Hoca ve Dr.Ebru’nun köye ilk defa gittikleri sahnede, orda cinleri hissettikleri bir anda, köyün üzerinde dolanan, geri plandan duyulacak çok farklı benzersiz bir ses arıyordum. Bulduğum ve kullandığım hiçbir ses hoşuma gitmemişti. O gece rüyamda, suyun altında yüzüyordum ve zifiri karanlık suyun içinde inanılmaz ürkütücü bir ses duyuluyordu. “İşte bu ses” diyordum rüyamda, aradığım ses bu, ama sesin nereden ve neden geldiğini bulamadan ter içerisinde uyandım. Su içtim ve tv’yi açtım, National Geoghraphic kanalında, özel bir aletle, balinaların su altında çıkardığı son derece gizemli sesleri değişik frekanslarda dinletiyorlardı. Ve bu sesler benim az önce rüyamda gördüğüm seslerdi. Zaten, siz de filmde o sesleri duyuyorsunuz.

KE- Son zamanlarda Hollywood filmlerinden çok daha fazla ilgi gören yapımlar ortaya çıkaran İspanyol korku filmleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

HK- İspanyolların geçmişi batının diğer ülkelerinden biraz farklıdır. Onların da kanına bir şekilde Mezopotamya ve çöl karışmıştır. Size bunun için tek bir kelime söyleyeceğim: Endülüs !

KE- Yabancı korku filmlerini sıkı takip eder misiniz? Sizi en çok etkileyen ve favoriniz olan 3 yabancı korku filmini yazar mısınız?

HK-  Birkaç istisna çıksa da, bu aralar yapılan yeni filmlerden beni etkileyen veya çarpan bir korku filmi söyleyebilmem imkansız, yok çünkü ama eskilerden, Onibaba(1964), Kaidan(1964 ) ve The Shining üst listemde yer alır. 


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Aralık 2015

BASKIN-KARABASAN


Yurtdışında Toronto ve Sitges festivali dahil, birçok festivalde yoğun ilgi gören Baskın-Karabasan filmi, aynı zamanda Amerika’da gösterilecek olan ilk Türk korku filmi ünvanını da taşıyor. Bu kadar övgüyü hak etmesine çok da şaşırmamak gerek çünkü ortada ciddi, itinalı hazırlanmış ve bol emek harcanmış bir film var.

Daha önce çektiği kısa filmlerden de anlaşılacağı üzere Can, korku filmlerini sıkı takip eden ve fantastik düşünmeyi seven bir yönetmen. Çektiği tüm kısa filmler “gore” akımını ön plana çıkaran, bol kanlı sahnelerin bulunduğu sert ve sarsıcı hikayelere dayanıyor. Bu arada “Baskın-Karabasan” filminin de, Can Evrenol’un “Baskın” adındaki kısa filminin uzun metrajlı hali olduğunu da belirtmek gerekiyor. Öncelikle filmi seyrettikten sonra sağlıklı bir analiz yapabilmek için, yönetmenin çektiği kısa filmleri izlemek çok daha faydalı olacaktır. To My Mother and Father, Sandık, Kurban Bayramı ve My Grandmother gibi aile içinde geçen şiddete dayalı kısa filmleri izlediğinizde, en azından “Baskın-Karabasan” için belki kafanızda bir altyapı hazırlarsınız. Bunları neden yazıyoruz, çünkü gerçekten daha önce denenmemiş, çok cesurca yapılmış bir iş var önümüzde ve Türk korku sineması seyircisi henüz böyle bir filme hazır değil
.
Ayrıca şunu belirtmekte de fayda var; Baskın-Karabasan, Anadolu’da geçen alıştığımız cinli ve büyülü filmlerden değil, polislerin içine düştükleri bir dehşeti anlatan karanlık ve ürkütücü bir film. Cin ve büyü beklentisi olanlar varsa, bu filme hiç boşuna bulaşmasın. Genç çaylak bir polis olan Arda ile işin ehli olmuş, kendilerine son derece güvenen, ağzı bozuk ve şiddet yanlısı 4 polisin ( Remzi, Yavuz, Apo, Seyfi) hikayesine odaklanan Baskın-Karabasan, yer yer sıkan küfürü bol diyaloglarla başlayan, ardından yol sahneleriyle eğlendiren ve bol kanla devam eden bir film. İlk yarı durağan geçen filmin rotası ikinci yarıda değişerek izleyiciye adeta cehennemin dibini yaşatıyor. Filmin karakterleri ise, beklentileri karşılaşıyor. Remzi ve Arda, olay örgüsünün tam odak noktasına yerleştirilmiş olan, film boyunca seyircinin kafasını karıştıracak ve olmadık tahliller yaratacak kadar önemli ve kilit iki karakter.
Filmin görsel dünyasına baktığımızda inanılmaz derecede emek harcandığına şahit oluyoruz. Yaratılan atmosfer, vahşilerin makyajları ve kostümleri, sadece gece yapılmış ürkütücü çekimler, bolca kurbağa sekansları ve her türlü ince detaylar çok titizce hazırlanmış. Can Evrenol adeta çocukluk hayallerini birebir beyazperdeye taşımış ve Amerikan standartlarına göre bir film ortaya çıkarmış. Etkilendiği ne varsa, kafasından neler geçiyorsa dökmüş filminin her karesine. Müzikler ise, filmin kalbi ve olmazsa olmazı. Kendisi korku  sinemasına gönül veren bir yönetmen olarak, gerçekten filmini çok iyi sahiplenmiş. Çıplaklık, yağmur, çamur, korku, tarikat, kan, karanlık, balyoz, kurbağa gibi ögeleri kendi kafasındaki tahlillerle nefis bir şekilde birleştiren Can Evrenol, Clive Barker’dan John Carpenter’a kadar birçok yönetmenin eserleriyle beslemiş filmini. Baskın-Karabasan’ın en can alıcı kısmını oluşturan ikinci yarısındaki olayları izlerken, Hellraiser, Silent Hill gibi filmleri hatırlıyor, ara planlardaki (Remzi ile Arda’nın zihinsel bağ kurdukları kısım) akıl oyunlarına kafa yorduğumuzda ise, David Lynch filmlerindeki beyin fırtınasına benzer durumlarla karşılaşıyoruz.

Baskın-Karabasan düzgün kurgusu, mükemmel müzik seçimleri, düşmeyen temposu ile korku filminden daha ziyade, tam sanatsal bir “Gore” olmuş. Kimilerine göre B Tipi bir film olarak da nitelendirilebilir tabii ki. Ama şu bir gerçek ki, Türk korku sinemasında bir ilk ve çok kıvrak bir zeka örneği. Filmin en güzel yanı ise, bittikten sonra üzerine bolca sohbet edilmesi gereken ve düşündüren bir yapıya sahip olması. Yabancı korku filmi izleyip, Türkiye’den de böyle bir film çıkması için yıllarca bekleyen bir kitle için, bu film biçilmiş bir kaftan.
Baskın-Karabasan’ı ya seversiniz, ya da hiç sevmezsiniz, bunu izlediğinizde daha iyi anlayacaksınız. Özellikle, Lynch filmlerinin alt yapısını ve paralel olay döngüsünü bilen herkesin bu filmi sevme şansı çok yüksek. Filmin beyin yakan finali ise, çok şık.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

EDUARDO SANCHEZ ile RÖPORTAJ


Aylar önce başladığım korku filmleri röportajlarım tam gaz devam ediyor. The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmiyle found footage (el kamerası) akımını dünyaya tanıtan yönetmen Eduardo Sanchez ile yaptığım söyleşide aklıma takılan ne varsa sordum. 2014 yılında Exists ile yine bir found footage filmi çeken yönetmen bu defa ormanda yaşayan Bigfoot adı verilen bir yaratığın hikayesine odaklanmış.
Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Eduardo Sanchez’e  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Dan Myrick ile birlikte “found footage” akımının başlangıcı sayılan Blair Witch Project’in bir belgesel şeklinde çekilmesine nasıl karar verdiniz? Nereden çıktı el kamerası ile film çekme fikri?

ES- Film ilk olarak bir belgesel olarak planlanmıştı. Sinemacıların ormanda kayboluşunun görüntüleri, Blair Cadısı efsanesinin araştırılması ve öğrencilerin kayboluşuyla harmanlanacaktı. Montajda gördük ki belgesel görüntünün dramatik gücünü kısıtlıyor. Böylece belgesele dair her şeyi kestik. Sanırım el kamerasıyla görüntüleme fikri yapımcı Gregg Hale'e  aittir. O, Heather'ın yapımı belgelemek için kamera arkası görüntülerini çekeceğini hesapladı.

KE- Blair Witch Project’den sonra birbirine benzeyen fazlasıyla found footage tarzı filmler yapıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce bu kadar fazla film yapmak bu türün kalitesini düşüyor mu?

ES- BLAIR 'ın found footage stilini çok popüler kılması, bu stili son derece elverişli bir yapım tekniği haline getirdi ki, bu harika bir şey. Diğer film yapımcıların bu teknikle neler yaptığını görmek de çok müthiş. Daha sonra çekilen CLOVERFIELD,REC ve PARANORMAL ACTIVITY gibi bazı filmleri de seviyorum.

KE- 1999’dan bugüne kadar çektiğiniz korku filmleri toplam 5 adet. 16 senede 5 korku filmi az değil mi? Bu konuda biraz seçici mi davranıyorsunuz?

ES- Bunun seçici olmakla pek alakası yok aslında. Her filme maddi kaynak bulmakla ilgili bir durum. Sadece iyi proje bulmak değil, aynı zamanda onun finanse edilmesi de çok zor bir iş. Her seferinde farklı bir mücadele.

KE- 2014 yapımı Exist ile yeniden found footage tarzı bir filmle karşımıza çıktınız. Filmin hikayesi ormanda yaşayan Bigfoot denilen bir yaratık üzerine kurulu. Nereden çıktı bir Bigfoot filmi yapmak? Ne gibi araştırmalar yaptınız bu konuda?

ES- O filmi Austin, Texas yakınlarında Spiderwood Stüdyoları denen bir yerde çektik. Hayatım boyunca Kocaayak hakkında araştırma yapmışımdır. Uzman değilim ama bu yaratık hakkındaki hikayeleri seviyorum ve acaba gerçekten orada bir yerlerde olsa nasıl olurdu diye de hep hayal etmişimdir. EXISTS'e gelince, Kocaayağı bir yaratığa ya da doğa üstü bir şeye dönüştürmeden gerçekçi bir şekilde ekrana yansıtmaya çalıştım. 

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

ES- Sanırım en zor yanı gerçekten de karanlık bir şeyle yani insanla uğraşıyor olmanız. LOVELY MOLLY benim için oldukça sertti mesela. Onu yaparken çoğu kez resmen depresyona girdim. Ayrıca, genelde gece, karanlıkta geçen korku filmleri yaptığınız için hep gece çalışıyorsunuz ki, bu da oldukça yorucu.

KE- El kamerası ile çekilen filmleri izlerken gözleri çok yorduğu bir gerçek. Bu konuyla ilgili ne gibi tepkiler aldınız? Sizce bunun daha kolay ve rahat izlenebilir bir  yöntemi var mı?

ES- Ne kadar titreme yapabileceğiniz konusunda çok dikkatli olmanız lazım. Eğer çok fazla yaparsanız kesinlikle dikkat dağıtan bir şey olur. Bu işte yani el kamerasını kullanma konusunda çılgın olmalısınız tabii, ama izleyiciye de arada daha az titreyen bir şey sunup onları biraz dinlendirmeyi  bilmelisiniz.

KE-Bir korku filminin sonuna kadar seyirciyi merak içinde bırakmak ve bunu başarmak kolay bir iş değil. İzleyiciyi ekrana kilitlemek için ne gibi yöntemlere başvurursunuz? Sizce bir korku filminde bunu sağlamak için neler yapılmalı?

ES- Bunun gizli bir formülü yok aslında. Sürekli verileri takip etmek ve de izleyicinin sizinle beraber olduğunu ümit etmek zorundasınız.

KE Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

ES- Evet sürekli korku filmleri için fikir geliştiriyorum ve elimizde ümit ederim ki kısa zaman içinde gerçekleşecek bir iş var. Ayrıca  kendi korku showumuzu  televizyon vasıtasıyla yaymak için, daha ziyade televizyon işi yapıyoruz. 

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?
.
ES- Hayır, ama bir kaç tane izlemek isterim.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

ES- En sevdiğim film kesinlikleTHE EXORCIST, şimdiye kadar yapılmış en korkunç film. İkinci en sevdiğime gelince burada bir kaç film söylemem gerek : JAWS, THE SHINING, AMITYVILLE HORROR, EVIL DEAD 2. Yönetmenler ise William Friedkin ( EXORCIST' den dolayı ) ve Alfred Hitchcock çünkü o bu işi hepimizden önce yaptı.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

ALPER MESTÇİ ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine olan ilgim sayesinde başlamış, bulunduğum röportajlar serisi hız kesmeden devam ediyor. Bu defaki konuğum, Türk korku sinemasına kazandırdığı kaliteli filmlerle tanıdığımız olan Alper Mestçi.  Kendisi ile yakın zamanda Ataşehir’de bir mekanda buluşup uzun uzun korku filmleri üzerine sohbet ettik. Mestçi, komediden gelen bir  yönetmen olmasına rağmen, korku filmlerine olan ilgisini yönetmenlik deneyimiyle birleştirerek Siccin gibi başarılı bir seriyi ortaya çıkardı. Efektleri ve hikayesi ile çok sevilen Siccin, Türk korku filmi sevenlerden de tam not aldı.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Alper Mestçi’ye bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Siccin 2 ile Yaz aylarının en iyi açılışı ve seyircisi sayısı bakımından iyi bir başarı elde ettiniz. Gelen olumlu tepkilerin ardından elde ettiğiniz bu başarınızın devamını yakın bir tarihte New York’ta sürdürdünüz. Farklı ülkelerden gelen birçok korku fanatiği Siccin 2’yi izleme fırsatı buldu. 4. Uluslararası İthaca Fantastik Film Festivali’nde dünya promiyerini yapan Siccin 2’nin bu gurur verici başarı öyküsünden bize biraz bahseder misiniz? Neler hissediyorsunuz?

Alper M. – Herhangi bir festivale başvurmadığımız halde sadece fragmanı görerek filmi istediler, New York’ta bir festivale katılmak hoşumuza gitti tabii ki. Ayrıca Ithaca’da bu yıl Andrzej Zulawski'nin Possession’u, Takashi Miike’nin Audition’u ve Anders Thomas Jensen’in Men and Chicken’i de gösterildi. Çok sevdiğim bu filmlerle aynı festivalde olmak beni çok mutlu etti açıkçası. Possession ise, korku filmlerini bana sevdiren ve korku filmi çekmeme neden olan filmlerden biridir.

KE- Musallat ile başlayan filmografinize baktığımızda aralarda komedi filmlerine de rastlıyoruz. Komediden korku sinemasına geçiş nasıl oldu? Bundan sonraki projelerinizde de yine bir korku, bir komedi filmi şeklinde mi ilerleyeceksiniz, yoksa korku sinemasına daha mı ağırlık vereceksiniz?

Alper M. - Komedi türünde filmler yapmış olmamın en büyük nedeni televizyonda yıllarca komedi işleri yapmış olmamdan kaynaklanıyor. (Şok, Dikkat Şahan Çıkabilir, Zaga vs..) Korku filmlerim komedilerden daha çok gişe yaptı zaten. Korku sineması yönetmen sinemasıdır, komedide ise oyuncunun gişesi öne çıkar. Yani komedi filmlerinin yönetmenlerini pek tanımayız, komedyenin gişesi varsa kimin çektiğinin pek önemi yoktur. Tabii ki daha zor olan, çok fazla emek gerektiren korkuyu tercih ediyorum. Ama sanırım önümüzdeki yıllarda bir psikolojik dram çekeceğim.

KE-  Siccin 3 ile ilgili çalışmalarınız var mı? Varsa kısaca bahseder misiniz?

Alper M. – Evet var ama sürpriz. Siccin 3 çok acayip bir film olacak!

KE- Siccin ile ilgili “Büyü haramdır” diye bir sloganınız var. Türkiye’de büyüye inanan ve büyü yapan kişilerin fazla sayıda olduğu bir gerçek. Büyü yaparak para kazanan kişilerden, filmi izleyenlerden veya çevrenizden bu sloganla ilgili ters tepkiler aldınız mı?

Alper M. - Büyü antik çağlardan beri var olan bir şey. Günümüzde de hala çok fazla yapılıyor. Dolayısıyla büyü var, yapılıyor ve öyle ya da böyle insanların hayatlarını etkiliyor. Yaptıran kişinin de etkiliyor, kendisine büyü yapıldığını bir şekilde öğrenen kişinin de. Büyünün tutup tutmaması çok daha derin bir konu ama büyünün varlığından haberdar olmak bile insan psikolojisini etkiliyor. Ve bu etkiler ne yazık ki hep negatif yönde oluyor. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik'te büyü yasaklanmıştır. Slogan yüzünden henüz ters bir tepki almadım. Büyü yapanlar ya da yaptıranlar da bunun kötü bir şey olduğunu biliyor zaten.

KE- Doğaüstü varlıklar ve büyüler ile ilgili bildiğiniz her detayı korku filmine uygulamak çok kolay olmasa gerek. Bu konular ile ilgili ne gibi araştırmalar yaptınız? Çektiğiniz filmlerde, etkilediğiniz ya da örnek aldığınız yabancı korku filmleri oldu mu?

Alper M. – Bu yıl 5. korku filmimi çektim. Ve artık insanlar beni başkalarına anlatamayacakları korkularını, yaşadıkları tuhaf olayları güvenle paylaşabilecekleri biri olarak görüyor sanırım... Yaşanmış ya da yaşanmış olduğu iddia edilen bir çok hikaye ulaşıyor elime maille. Sohbetlerde de ilginç şeyler anlatıyorlar, başkalarının kendilerine inanmayacaklarından korktukları şeyleri paylaşabiliyorlar. Haliyle fantezi kurmak yerine anlatılanlardan yola çıkmak daha etkileyici ve doğru geliyor bana. Ama tabii ki anlatılan 3 dakikalık bir olay film yapmaya yetmiyor. Üzerine başka hikayeler ve hayal gücüyle destek yapmak gerekiyor. Doğaüstü olaylar konusunda alim oldum artık :)

KE- Bu soruyu genel olarak soruyorum. Hem Türk, hem de yabancı korku filmlerini göz önünde bulundurarak cevaplarsanız sevinirim. Korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

Alper M. – Doğru olmadığını izleyici rakamları gösteriyor zaten. Hikaye olmadan korku filmi yapanlar gişede hüsrana uğruyor. Öncellikle iyi bir hikaye olmalı, ardından hikayeye göre korku sahneleri tasarlanmalı. Zoru ve doğrusu bu... “300 bin lira harcayalım çekelim, 100 bin gişe yaparsa kârdayız” mantığı ile filmler yapılıyor. E haliyle de batıyorlar. Birileri "en kötü korku filmi bile 100 bin yapar" diye bir yalan uydurmuş, birçok yapımcı-yönetmen de bu yalana inanmış durumda. Gişe rakamlarına baktığınızda ise Türk korku filmlerinin yüzde 80’i zarar ediyor ya da ancak maliyetini çıkartabiliyor. Bu oran genel olarak Türk sineması için de geçerli zaten. Yani korku, komedi ya da dram hepsinde aynı risk var. 1-2 yıl içinde denge sağlanacak ve Türk korku filmlerinin sayısı azalacak. Şu an için bir zamanlar her mahallede açılan simit sarayları ve cep telefonculardan pek farklı görmüyorum herkesin korku filmi çekme çabasını. Başka filmlerden çalıntı sahnelerle korku filmi yapmak pek işlemiyor. Zira korku filmi izleyicisi sevdiği türe en hakim izleyicidir. Korku filmlerini 'trash metal'e benzetiyorum ben. Dinleyicisi azdır ama diğer türlerle kıyas kabul etmez.

KE- Korku sinemasında The Thing, Evil Dead, Exorcist vb. gibi hala konuşulan ve bu filmlerden türeyen yüzlerce film var. Sadece Türkiye değil birçok ülkede bu filmlerin esintilerini görebiliyoruz. Türk korku filmlerinin (en azından bazılarının) yıllarca konuşulması ve kült bir film haline gelmesi için ne gibi bir yol izlenmeli?

Alper M. – Korku sineması genelde klişeler üzerine kuruludur. Fakat şu an klişe dediğimiz sahneler ya da fikirler ilk kez kullanıldığında klişe değildi. Eğer film içinde ileride klişe olabilecek sahneler veya fikirler barındırıyorsa bence başarılıdır. Bu da oldukça zor. Kendi filmlerimden örnekle Musallat’taki 'leğendeki çocuk’, Siccin’deki ‘çorba ile intihar’ ve ’tuvalete ekmek doğrama’, Siccin 2’deki ‘dolaptaki cinler’ ve ’sessizlik sonrası çarpılma’ sahneleri üzerinde çok düşündüğümüz özgün sahnelerdir. Tahmin edilmesi kolay, klişeleşmiş korkutma unsurlarını pek tercih etmiyorum. İzleyicilerimin yabancı korku filmlerindekilerden çok farklı ve gerçekçi bir şekilde korku deneyimi yaşadıklarını düşünüyorum.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

Alper M. – Alışmadılar, sadece iyi olanlar izleniyor. Genel olarak 'yine mi cin?’ diye bir eleştiri ile karşılaşıyoruz. Ben paranormal hikayeleri seviyorum ve paranormal bir hikaye anlatacaksam da kültürel faktörlere dikkat etmem gerekiyor. Türk insanı inanmadığı şeyi izlemeyi sevmiyor. Bilim-kurgu, polisiye ve aksiyon izlenmemesinin nedeni de bu. Korku aslında fantastik bir tür olmasına rağmen halk arasında anlatılan inandırıcı hikayeler üzerine kurulunca izleniyor. Musallat ya da Siccin’deki cinleri değiştirip hayalet yapsam filmlerin yapısı bozulmaz. Sadece gişesi düşer. Ne yazık bizim sektördeki korku filmi yönetmenlerinin de çoğu bunu anlayamadı henüz. Onlarca korku filmi yapıldı ve cinler hepsinde başka bir şekilde anlatıldı. Yani dünya korku sinemasından çok farklı şeyler yapmıyoruz. Exorcist'de de anlatılan şeytan, Şeytanın Avukatı'nda da anlatılan şeytan. Fakat iki şeytan arasında büyük fark var. Filmde cin var diye filmlerin aynı olması gerekmiyor. Amerika'da 'niye hep süper kahraman filmi?' diye soruyorlar mı? :)

KE- İlk filminizden bugüne kadar çektiğiniz filmlere gelen tepkiler nasıl oldu? Seyircinin en çok beğendiği ve inanarak izlediği film hangisi sizce?
Alper M. - Musallat çok beğenildi ve aradan 8 yıl geçtiği için kült oldu. Siccin henüz 1 yıllık bir film olduğu halde Musallat kadar konuşuldu, beğenildi ve kısa sürede marka oldu. Siccin 2 korku dozu en yüksek filmim oldu. Ama Siccin 3 kesinlikle en büyük filmim olacak. Ben detaylara çok takıntılı biriyim. En çok da filmin kurgu aşamasında detaycı oluyorum sanırım, çünkü kurguda artık dış etkenler azalmış oluyor. Çekimdeki oyuncunun performansı, hava şartları, teknik sorunlar bir şekilde atlatılmış oluyor. Elinizdeki malzemeyi en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğinize kafa yoruyorsunuz. Ancak her aşamada benimle aynı detaycılığı gösteren, film neyi gerektiriyorsa prodüksiyon anlamında onu sağlamak için uğraşan Muhteşem Tözüm gibi bir yapımcıyla çalışıyor olmak büyük şans. Aslında Siccin serisindeki en büyük şansım müthiş bir ekiple çalışıyor olmam. Ersan Özer, Melodi Tözüm, Okan Sarul, Efe Hızır, Alev Ünal, İlona Levi, Erhan Güler… Gerçekten müthiş bir ekibiz.

KE-  Korku filmi setlerinde makyajlar, efektler, dekorlar vs derken ürkütücü bir ortam yaratıldığı kesin. Şu ana kadar çektiğiniz filmlerin setlerinde başınıza gelen en ilginç anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Alper M. – Her sette ilginç olaylar ve aksilikler yaşanıyor ama film korku filmi olunca ‘acaba?’ diyoruz. Bunu tanıtım, reklam malzemesi yapmanın doğru bir şey olduğuna inanmıyorum ama korku filmleri bu yorumlara daha açık. Bir ay boyunca settesiniz ve 90-100 kişi çalışıyorsunuz. Bir kazanın yaşanmaması mümkün değil. Yaralanmalar ve kazalar her sette oluyor. 'Paranormal olaylar oldu mu?' diye soruyorsanız, çok yoruma açık. Örneğin sete ziyarete gelen bir arkadaşım eve döndüğünde banyosunda küvette çırpınan iki tane karga bulmuş. Apartman boşluğuna bakan camdan girmiş kargalar ve deli gibi bağırıp duruyorlarmış küvette. Korkunç bir durum. Ama o arkadaşım bizim sete gelmeseydi o kargalar oraya girerler miydi bilemiyorum. Kelebek etkisi :)

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Favoriniz olan 3 korku filmini yazar mısınız?

Alper M. – Korku filmlerine ilgim 80'lerde 'videocu' diye tabir edilen dükkanlardan, oradan kiralanan Betamax ve Vhs kasetlerden geliyor sanırım. O dönemde özellikle 60'ların ve 70'lerin karanlık atmosferli korkuları (Repulsion, The Wicker Man vs..) beni çok etkilemişti. Sadece korku değil genel olarak çok fazla film izliyorum. Özellikle Kuzey Avrupa sineması favorim. Hepsi korku sayılmasa da sıralamam şöyle:1) Possession - Andrzej Zulawski (1981)- 2) Repulsion - Roman Polanski (1965)- 3) Don’t Look Now - Nicolas Roeg (1973)- 4) Calvaire - Fabrice Du Welz (2004)- 5) Caché - Michael Haneke (2005)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

21 Aralık 2015

STAR WARS: THE FORCE AWAKENS


Uzun zaman önce çok uzak bir galakside yaşanan destansı ve epik bir serüvenle hayatımıza giren,  dünyanın en büyük fan kitlesine sahip Star Wars efsanesi, Return of the Jedi filminin yaklaşık 30 sene sonrasını anlatan son filmi Star Wars: The Force Awakens (Güç Uyanıyor) ile yeniden ortalığı ayağa kaldırıyor. Disney’in eline geçtikten sonra atağa kalkan Star Wars, George Lucas’ın eski köye yeni adet mantığıyla yarattığı Prequel filmlerinin ( Episode I-II-III ) yapısından uzak ve tamamen eski bir kalıpla, bu defa J.J. Abrams’ın elinden geçiyor. George Lucas’ın rengarenk, ışıltılar içinde çektiği animasyon filmlerinden farksız son üçlemesi her ne kadar yeni nesile hitap etse de, eski Trilogy’i seven kuşağın beğenisini maalesef kazanamamıştı. Hikayenin geçmişine inerek güzel bir fikri ortaya çıkartan Lucas, eski tarz çekimlerden ve sadelikten uzak, tamamen CGI tekniğiyle playstation oyunları havasında bir Star Wars ortaya çıkarmıştı. Seri tamamlandığında ise, izlenme sırasına göre seyrettiğinizde, iki üçleme arasında görsel bakımdan uçurumlar vardı. Eski serinin en güzel filmlerinde senaristlik yapan Lawrence Kasdan’lı yeni hikaye “The Force Awakens”, J.J.Abrams’ın kontrolü ele almasıyla bu kez tam bir Star Wars havasına bürünmeyi başarmış.

Eski üçlemenin nostaljik yapısına sadık kalmak üzere işe koyulan yapım ekibi, Han Solo & Chewbacca’nın külüstür gemisi Millenium Falcon başta olmak üzere, X-Wing ve Tie Fighter gemilerini birebir boyutlarda yeniden yaratmışlar. Yeşil ekrandaki setlerin yerine filmin tüm setleri sıfırdan inşa edilmiş. Ayrıca filmdeki tüm yaratıkların gerçek kostümler ve plastik makyajlar ile tek tek yeniden üretilmesi işin gerçekçilik boyutunu üst seviyeye taşımış. Filmi seyrederken Episode IV’de Han Solo’nun başını belaya bulaştırdığı Cantina’daki yaratıkların birçoğunu ve benzerlerini yeniden görmek bile bizi yeniden eski günlere götürüyor. R2-D2 ve C-3PO’nun yanı sıra, yaşlanmış olmalarına rağmen hala yeteneklerinden bir şey kaybetmemiş olan Han Solo (Harrison Ford) & Leia (Carrie Fisher)’ı hikayenin en can alıcı yerinde tekrardan izlemek, istemeden yüzümüzde tatlı bir tebessüme yol açıyor. Ortadan kaybolmuş olan Luke Skywalker ‘ı nerede göreceğiz beklentisi ise, filmin gizemine gizem katan en büyük faktör.

Aradan geçen 30 yıla rağmen Galaktik Senato’da yine karanlık bir durum hakim ve ortada “İlk Düzen” adında yeni bir askeri organizasyon var. En gelişmiş silahlarla donatılmış stormtrooperlarla dolu olan İlk Düzen’in tüm ekibi, bu defa Death Star’dan çok daha büyük bir yıldız destroyeri olan Finalizer’da toplanmışlar. Birliğin başında büyük bir lider olan Snoke ve onun yanında yardımcısı olan Kylo Ren (Adam Driver) bulunuyor. Kylo Ren, Luke Skywalker’ın öğrencisi iken karanlık tarafa geçerek Ren Şovalyelerine katılan yeni serinin eski Sith’i yani kötü karakteri. Darth Vader’ın izinden giden Kylo Ren, oldukça güçlü yanları olmasına rağmen, birliğin içinde kompleksli ve kendine güveni olmayan bir çırak şeklinde takılıyor. Ren Şovalyeleri ve Trooperlar ise, asilerin elinde bulunan bir haritanın peşindeler. Trooperların artık isimleri yok, onun yerine seri numaraları var ve eskisine göre taktik olarak çok daha iyiler, ekipmanları ise daha fazla. Leia Orgena, asiler birliğinin başında ve komutanın merkezinde. Han Solo ve Chewy yine ortalarda gezinen, ona buna borcu olan iki kaçakçı. Rey (Daisy Ridley ), Finn(John Boyega), Poe Dameron (Oscar Isaac) ise yeni filmin ön planda olan kilit karakterleri. Rey, Jakku gezegeninin çöllerinde yalnız başına yaşayan ve uzay gemilerinin hurdalarını toplayıp satan bir kız, aynı zamanda ise deneyimli bir pilot. Finn, asilik yaparak direnişçilerin arasına geçen ve geçmişinden kaçan bir trooper. Poe Dameron, direnişçilerin en iyi ve en deneyimli X-Wing pilotu. Yanında ise Wall-E’yi andıran sevimli ve sadık bir droid olan BB-8’i var. BB-8 film boyunca yaptığı sevimli halleri ile adeta yeni serinin R2D2’si olma yolunda.

Yeni karakterlerin oyunculukları çok üst düzeyde olmasa bile, üstlendikleri rollere çok yakıştıkları bir gerçek. Force Awakens’a hiç yakışmayan tek karakter ise, filmin nostaljik yapısına ters düşen ve Darth Sidious havasına bürünmüş olan Snoke. Filmin birçok yerinde eski filmlere yollanan ufak mizahi göndermeler çok keyif verici. Senaryo ise, karışık ve içinden çıkılmaz bir şekilde değil, tam tersine hikayede her şey çok sade ve net işlenmiş. Tatooine, Hoth ve Endor’a benzeyen mekanların ve Jakku’daki yaratıkların tasarımı, X-Wing ve Tie Fighter’ların kovalamaca sahneleri, Destroyer’ın koridorları gibi detaylar adeta Episode IV ile köprü görevi yapıyor.

Yeni serinin bu ilk filmi The Force Awakens ile J.J.Abrams yeni nesilden çok eski kuşağın sesine kulak veriyor. Yarattığı karanlık atmosferin yanı sıra, yeşil ekrana sadık kalınmayan eskitilmiş çekim teknikleri sayesinde, filmi retro bir havaya sokarak o eski nostaljiyi tekrardan yaşatıyor. Ayrıca Abrams, dozu yerinde olan romantizmi ve mizahı da filmde iyi kullandığından hiçbir sahne gözümüze batmıyor. Filmin sonunda ise, gelecek filmlerde kullanmak üzere açık kapı bıraktığı çok fazla sahne de mevcut. Çok önemli sürpriz sahnelerin de içinde bulunduğu The Force Awakens, eski filmlere oldukça sadık kalan, özlediğimiz Millennium Falcon’u seyirciye bol bol gösteren gerçekten Güç’ün uyandığı bir film olmuş.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

ALISTAIR LEGRAND ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine emek veren yerli/yabancı yönetmenlerle yaptığım röportaj serüveninin bu defaki konuğu Alistair Legrand. İster Türkiye’de, ister yurtdışında olsun tanınmış isimlerin yanı sıra, korku sinemasına emek veren, yeni başlayan yönetmen veya oyuncular ile söyleşi yapılması, onların da tanınması gerektiği ilkesini tekrar savunarak röportajlarımı sürdürmeye devam ediyorum.İ

The Diabolical, Alistair’in ilk yönetmenlik denemesi. Bana göre, bir ilk olarak gayet başarılı bir gerilim filmine imzasını atmış. Finale doğru filmin başka bir havaya bürünmesi ve oyuncu olarak da Ali Larter’ı seçmesi yerinde bir karar olmuş.
Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı. 

Alistair Legrand’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz



KE- İlk yönetmenliğini yaptığınız film neden bir korku filmi? Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?

AL- Çocukluğumdan beri korku filmlerini hep sevmişimdir. Sanat, sinema, tv ve resimden daha ziyade ölümü çağrıştıran şeyleri severim. Bu tür şeyler çok ilgimi çeker. Yönetmen olarak da diyebilirim ki, korku  tam bir oyun alanı çünkü birçok başka türü bir araya getirip bir potada eritebildiğiniz bir tür. Korku gerçekten çok iyi bir şekilde yaratılabilir.

KE- The Diabolical ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. Senaryosunu da Luke Harvis ile beraber yazdınız. Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı? 

AL- Bu aslında büyülü ev filmleri sevdasından doğdu ve de bugünlerde çok fazla bu tip film gördüğümüz için biz yeni bir şey yapmak istedik. Eşyaların havalanması ve nefeslerin kesilmesi için yeni bir neden yani. Back to the Future ve Poltergeist'i aynı gün izliyordum ve kafamda bir şimşek çaktı. Her şeyi düzgün bir şekilde yapmaya çalışarak ben ve  hikaye yazarı arkadaşım senaryo üzerinde gerçekten çok çalıştık çünkü konu zaman yolculuğuyla ilgiliydi ve normal bir senaryo yazımından daha uzun sürdü. Beni etkileyen filmler Zemeckis 'in CONTACT filmi, orijinal Poltergeist ve The Entity !  

KE- The Diabolical’ın sanki devamı gelecek gibi gözüküyor. Böyle bir projeniz var mı?

AL- Umarım ! Devam filmi yapmayı gerçekten istiyoruz ve yazılmış iki de değişik senaryo var elimizde. Biri çok büyük bütçeli diğeri ise, çok daha düşük bütçeli. Ayrıca CamSET dünyasıyla ilgili bir çizgi roman çekmek istiyorum.( Sinemada kötülük kurumu )

KE- Başrole Ali Larter gibi başarılı bir oyuncuyu seçmenizdeki sebep nedir? 

AL- Her zaman Ali 'nin büyük bir hayranı olmuşumdur ve de onunla çalışmak istemişimdir. O çok zeki bir insan ve bu tip bir rol için de böyle birine ihtiyaç duyduk. Bir anne gibi yaklaştı role ve gerçekten çok iyi anlaştık. O müthiş biri.

KE- Çocuk oyuncularla sette çalışmanın zorlukları oluyor mu? Sette yaşadığınız ilginç bir anınız varsa bizimle paylaşır mısınız?

AL- Çocuklarla çalışmanın en zor yanı, çok fazla zamanınızın gitmesi. Beş yaşında bir oyuncumuz vardı ve onunla sadece bir kaç saat çekim yapabildik. Özellikle de özel efektler kullanıldığında işler daha da zorlaşıyor ama çocuklar harikaydı. Oyuncuları seçerken doğal ve soğukkanlı çocuklar bulmanız çok önemli. Max de Chloe de  rüya gibiydi.

KE- Bir korku filminin sonuna kadar seyirciyi merak içinde bırakmak ve bunu başarmak kolay bir iş değil. İzleyiciyi ekrana kilitlemek için ne gibi yöntemlere başvurursunuz? Sizce bir korku filminde bunu sağlamak için neler yapılmalı?

AL- Sanırım, önemsediğiniz karakterler hakkında çok güçlü bir hikaye anlatmak çok önemli hele de korku türünde. Ölmek üzere olan insanlara ya da maket bıçağıyla kafasına vurulmuş insanlara karşı hassasça yaklaşmalısınız. Ayrıca ben ve editörüm çok heyecanlı, hızlı akan bir hikaye ortaya çıkartmak için gerçekten çok uğraştık. 


KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz? 

AL- Evet uzun bir süre korku filmi yapmak istiyorum. Bir sonraki film hafif Cronenberg soslu daha çok De Palma vari bir şey olacak. İsmi CLINICAL ve umarım şubatta çekimlere başlayacağız. 

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

AL- Sadece BASKIN 'ı izledim. İnanılmaz bir filmdi. Türk korku filmi türü üzerine araştırma yapmaya başladım. Bir kez daha korkunun ne müthiş ve dehşet bir şey olduğunu gördüm. Bana göre Türk korku filmleri geleceğin bombası.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

AL- En sevdiğim iki korku filmi ! Zor bir soru. Antonia Bird'ün RAVENOUS filmi ve The Thing. Favori yönetmenlerime gelince Alexandre Aja ve John Carpenter.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.