hasan karacadağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hasan karacadağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2016

HASAN KARACADAĞ - MAGİ filmi Röportajı

KE- Nazilerden Babil’e kadar uzanan gizemli bir hikayesi olan Magi filmi nasıl ortaya çıktı, nedir Magi?

HK- Magi’yi tasarlarken şöyle düşündüm; Öyle bir şey yapmalıyım ki, hem bizden olmalı, hem de yabancılar anlayabilmeli. Neticede uluslararası piyasaya çıkma hedefinde bir film olacaktı bu. Yüzlerce fikirle boğuşurken,hepsini tek bir potada eritince, diğer filmlerime nazaran daha sakin ama daha tehlikeli bir konu ortaya çıktı.
Geçmişte de yaptığım filmlerin temel esin kaynağıdır; Babil, Sümer, Akkad ve Asur kültürü. İnsanlığa dair tüm hikayelerin ölümsüz yuvasıdır,Mezopotamya.Zaten Magi kelimesi Babil kökenlidir ve önce Mısır ardından Yunan kültürü aracılığıyla batıya Magic olarak geçmiştir. Ama Magi’nin anlamı büyü değildir. İnsanın sahip olduğu şeytani potansiyeli anlatır. Magi kelimesi için; Hitler gibi tarihin gördüğü etli-kemikli-ruhlu büyük bir şeytanın beynine gizlenen tüm kötülüklerin gıdasıdır da diyebiliriz. Nazilerin nasıl olur da şeytana tapar gibi,Hitler’in güdümüne girdiklerini düşündüğüm bir dönemde aniden aklıma gelen bir fikirle ilk kıvılcım oluşmuştu. Sonrasında kafamda şekillenen bu öyküyü günümüze taşıdım.

KE- Magi’de diğer korku filmlerinizin dışında kalan bir film. Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz Türk korku sineması seyircisine? İzleyicileri neler bekliyor?
HK- Magi, Amerikan standartlarına göre yüksek bütçeli bir film değil, ama onların devasa bütçelerle yapamadıklarına soyunan taze bir kan. Mezotopamya’nın derinliklerine gizlenmiş , batının bir türlü anlayamadığı bize has karanlık noktalara değinen ve batılı izleyiciye bir doğulunun penceresinden metafizik dünyayı anlatmaya soyunmuş bir film. Seyirci Alaaddin’in lambasına hapsettikleri cinlerin, şeytanların ve gulyabanilerin gerçek öyküsüyle karşılaşacak. Film, benim diğer öykülerimden elbette farklı bir düzlemde ve yeni bir konsepte sahip; o açıdan Türk izleyicileri de sürpriz bir film bekliyor.

KE- Michael Madsen ve Stephen Baldwin gibi yabancı oyuncuları oynatmanızın belli bir nedeni var mı?

HK- Michael Madsen, Tarantino’nun en büyük şaheseri olan Reservoir Dogs filminden beri beni büyüleyen bir oyuncu, inanılmaz bir aurası var. Senaryo’yu kendisine bir şekilde ulaştırdım ve okur okumaz bana dönüş yapıp, çok etkilendiğini söyledi. Aynı şekilde Stephen Baldwin’de kendisine tesadüfen ulaştırılan senaryoyu epey beğendi ve benimle direkt skype üzerinden konuşmak istediğini iletti. Baldwin; kendisine önerdiğim karakter üzerinde çok yoğunlaştı, bu beni şaşırtmıştı, çünkü Türkiye’de çoğu oyuncunun, bir filmde arz-ı endam edecekleri karaktere bakışları genelde son derece pasifize bir düzlemde ilerliyor. İkisiyle de son derece profesyonelce çalıştık. Bir de hep söylerim; korku sineması, oyunculuğun arenasıdır diye. Bu adamlarda bunun farkında ve rollerini son derece ciddiye alarak icra ettiler. Neticede, ikisini de daha önce görmediğimiz bir şekilde izleyeceğiz, istediğim de buydu zaten. Michael Madsen filmden sonra bana şöyle dedi; ’’Sen ve hikayen, benim doğulu toplumlara olan bakışımı değiştirdi !’’

KE- Magi’nin çekimleri sırasında sette başınıza gelen ilginç olaylar var mı?

HK- Keşke olsaydı hemen haber yaptırırdım J

KE- Magi ile ilgili mekan  araştırması yaparken nelere dikkat ettiniz? Özellikle aradığınız ve kafanızda oluşan mekanı bulmak için neler yapıyorsunuz?

HK- Mekan mevzusu,Türkiye’de film yapmaya başladığımdan beri en büyük derdim. Bu konuda Türkiye sanıldığı gibi bir mekan cenneti filan değil.Her yer talan edilmiş,tarihi mekanlarda sahne çekmek imkansız, köy diye bişey kalmamış, her taraf çirkinlik abidesi betonlara esir edilmiş, iğrenç restorasyonlar, bir o kadar itici boyalar, renkler, kablolar direkler vs vs. Ben senaryomu yazarken mekanları birebir hayal ederim. Tarihi bir mekansa eğer, gerçek yerleri kullanmak isterim, bir villa ise hikayemdeki karakterlere ve kamera hareketlerime göre bir yer ararım, köyse tam bir Anadolu köyü ararım. Ama dediğim gibi, tarihi kültürel mimari yapıyı koruyamıyoruz. Dolayısıyla da ben mekan konusunda çok sıkıntı çekiyor ve bazen film yapmaktan vazgeçecek raddeye geliyorum. Magi filminde de benzer sıkıntıları yaşadım ama ekip çok iyi çalıştı ve belki de bu ülkede,  bu film için bulunabilecek en iyi yerler seçildi.

KE- Magi filmini oluştururken esinlendiğiniz korku filmi yönetmeni veya filmi oldu mu ? Korku sinemasında en beğendiğiniz ve örnek aldığınız kimler var?

HK- Magi’deki birinci esin kaynağım Hitler’in bizzat kendisidir. O dönemde karabüyü’ye merak saran Hitler ve çevresine dair epey belgesel izledim. Tarihin tanıdığı en büyük diktatörün, bir büyücü gibi hareket etmesi beni en şok eden detaylardan birisidir. Zaten Magi konu olarak dünyada ilk defa işleniyor. Babil, Anadolu ve Hitler bağlantısı, bir takım gerçeklerle beraber tamamen benim hayal gücümün ürünü. Son dönemde beni etkileyen bir yönetmenden söz edemiyorum ama geçenlerde izlediğim The Witch isimli filmi dahiyane buldum diyebilirim. Söz konusu filmin, korku sahnelerinden ziyade ; ‘’insan-şeytan-din-yalan ve aile’’ kavramına getirdiği yaklaşımı çok başarılıydı.

KE- Son olarak genel bir soru sormak istiyorum. Cin ögesini fazlasıyla yanlış kullanan çok vasat korku filmleri var ortada. Ve bu yapımlar gerçekten Türk korku sinemasını yanlış yöne doğru götürüyor. Türkiye’deki cin konulu korku filmlerini başlatan birisi olarak bu konu hakkında ne söylemek isterseniz?

HK- Evet, bu şu anda ciddi bir sorun gibi görünüyor. Ama bence, ondan önce konuşmamız gereken daha önemli bir sorun var. Beni rahatsız eden tüm korku filmlerinin cin-köy-büyü temalı olması değil, esas sorun; korku sinemasını küçümseyen, basit zanneden zihniyette yatıyor. Bu işe bulaştığımdan beri korku türünün sinemanın en zoru olduğunu, çok ciddi bir altyapı gerektirdiğini ve meselenin bütçe değil özünde sinemaya hakim olunması gerektiğini söyledim. Bir korku sinemacısı türe ve türün gelişimine çok hakim olmalı ama aynı zamanda ‘’iyi sinema filmi’’ kavramına da aşina olmalı.1950-60-70-80-90’ların sinema akımlarını ve bu akımların zirvelerini dahi iyi analiz edebilmeli, senaryo gücü olmalı, korku-gerilim-mistik-bilimkurgu sinemasının ülke ülke, kültür kültür gelişimini bilmeli, bu alanlarda yazılmış roman hikaye makale belgesel gibi literatüre hakim olmalı, kamera ışık kurgu bilgisi oturmuş olmalı. Bir sinemacıdaTüm bunların ortalama bazda olması bile, onun vasat altı bir film yapmasını engeller. İyi bir korku filmi yapmanın temel şartı korku sinemasına hem aşık olmak, hem de hakim olmakta yatıyor. Benim filmlerim gişe yapıyor diye “işte formül bu, çok basit , hadi biz de çekelim” zihniyetinin başarılı olamadığı aşikar iken, hala ona meyilli işlerin çıkmasında sanırım paragöz yapımcıların da parmağı var. Ben genç sinemacı arkadaşlarımı asla suçlamak istemem, neticede hepsi hayallerinin peşinde koşan ve belirli bir iddia ile ortaya çıkan insanlar. Biz de zamanında böyleydik. Belki hala da öyleyiz. Onlardan tek ricam bu işi daha fazla önemsemeleri ve çok kolay olduğu fikrini beyninden söküp atmaları.

Ben cin konusuna hakim olduğum ve bunu dünyada yeni bir korku ikonu haline getirmek ideali taşıdığım için ısrarlı ve planlı bir politika üzerinden gittim. Yeni Türk korku filmi çekenler de kendi idealleri ve kendi hakim oldukları, hatta ve hatta kendi korkularını bile bize anlatsalar çok çok daha iyi şeyler yapacaklar aslında. Bu türün Türkiye’de gelişmesini en çok isteyen benim ve tavsiyelerim de tamamen genç sinemacıların doğru bir düzleme girmesine yöneliktir. Bu filmleri yıkalım, asalım keselim, aforoz edelim ile olmaz bu iş. Türkiye’de çok sağlam korku sineması kalemleri-eleştirmenleri-yazarları var. Bu arkadaşların kalemleriyle de bu gençlere yol göstermesi gerekiyor.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

5 Ocak 2016

HASAN KARACADAĞ ile RÖPORTAJ



Yerli/Yabancı korku filmleri yönetmenleri/oyuncuları ile yaptığım röportajların bu seferki konuğu, benim de tanışmaktan çok mutlu olduğum Türk korku sinemasının ustası Hasan Karacadağ. Kısa bir süre önce Cevahir’de buluşup uzun uzun sohbet etme fırsatını yakaladığım Hasan Karacadağ, korku sineması üzerine çok dolu bir yönetmen. Yurtdışındaki birçok festivalden ödülle dönen, Japonya’da Nippon eizo-juku Sinema Yönetmenliği bölümünü bitirmiş, Türkiye ve Japonya’da birçok kısa film, belgesel, Tv dizisi ve filmi yapmış olan Hasan Karacadağ, ülkemizde yaratmış olduğu Dabbe serisi ile de büyük bir hayran kitlesine sahip olmuştur.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Hasan Karacadağ’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- “Dabbe” Türk korku sinemasına sizin tarafınızdan kazandırılmış en uzun soluklu film serisi. Dabbe’yi yaratırken etkilendiğiniz veya ilham aldığınız filmler oldu mu?

HK- Dabbe filmini çektiğim dönemlerde tek odaklandığım şey, bu topraklara ait bir korku sineması kültürünü nasıl oluşturabileceğim yönündeydi. Beynim sansasyonel öykülerle doluydu ama, bir türlü bu fikirlere ruh katacak formüllerden tatmin olmuyordum. Ve birşey farkettim; Uzakdoğu sinemasının dingin, ruhani ve sinsi sinema dili beni kışkırtıyordu ve kışkırtılan bir sinemacı, ne yapması gerektiğini bilse de, bilmese de, karanlıktaki ateş böceklerinin peşine düşmelidir.

KE- Genelde yurtdışındaki seri şeklinde çekilen korku filmlerinde sonlara doğru ilk filmlerin başarısı görülmez. Ya yönetmen değişir ya da senaristler ve bir şekilde güzel giden bir seriyi batırırlar. Bunun örnekleri çok. Dabbe’de ise, tam tersine sonlara doğru ivme daha fazla yükseldi ve seri, ilk filmlere göre çok daha başarılı bir hale geldi. Yönetmenliği ve senaryoyu kimseye kaptırmadan sahiplenmiş olmanızın dışında neler yatıyor bu başarının altında? Daha fazla uzatmayı düşünüyor musunuz Dabbe’yi?

HK- Güzel bir tespit. Ben arayışta olan bir sinemacıyım. Hiçbir fikir, hiçbir düşünce, hiçbir akım, hiçbir öykü beni tatmin etmedi ve etmesi de zor. Dabbe filmleri, odak noktasını cin denilen kötülük ve korku unsurundan, insan denilen zalim ve ürkütücü varlığa doğru kaydırdığı için başarısını arttırdı diyebiliriz. Bir önemli nokta da, filmlerimde tek hakim unsurun Hasan Karacadağ olması. Benimle bir korku filminde çalışacak bir yapımcı, müzisyen veya oyuncu, bu hakimiyetin altına girmeyi kabul etmek zorundadır. Kendine güveni olan bir yönetmen hakimiyetinden ödün vermez, aksi taktirde yaptığı şey ona ait olmaz. İnsanları dinlerim, fikirlere ve eleştirilere kesinlikle önem veririm. Verdim de. Ama neticede son karar bana aittir. Bu mantık devam edecek ve Dabbe filmleri tüm dünyada bir fenomen haline gelinceye kadar yükselişini sürdürecek ve şu anda uluslararası çok ciddi bir takipçi kitlesi de var.
Gün gelir de aniden sıkılırsam ki, bu yarın bile olabilir, aniden herşeyi keser atarım, bunu da belirteyim.

KE- Hollywood oyuncuları ile çektiğiniz “Magi” filmi şu ana kadarki en yüksek bütçeli filminiz. Bu bütçenin artışındaki nedenler nedir? Magi’de diğer filmlerinizin dışında kullandığınız yenilikler var mı?

HK- Magi filmi, Mezotopamya’nın derinliklerine gizlenmiş , batının bir türlü anlayamadığı bize has karanlık noktalara değinen ve batılı izleyiciye bir doğulunun penceresinden metafizik dünyayı anlatmaya soyunmuş bir film. Seyirci saçma sapan bir şekilde Alaaddin’in lambasına hapsettikleri cinlerin, şeytanların ve gulyabanilerin gerçek öyküsüyle karşılaşacak. Magi, Amerikan standartlarına göre yüksek bütçeli bir film değil, ama onların devasa bütçelerle yapamadıklarına soyunan taze bir kan. Film,  benim diğer öykülerimden elbette farklı bir düzlemde ve yeni bir konsepte sahip; o açıdan Türk izleyicileri de sürpriz bir film bekliyor.

KE- Magi’nin Babil’den Nazilere kadar uzanan esrarengiz bir hikayesi var diye biliyoruz. Seyircileri bu sefer farklı bir cin olaylarımı bekliyor yoksa? Magi nedir ve hikayesi nereden çıktı?

HK- Ben kendimi Babil’li olarak görüyorum. Yaptığım filmlerin temel esin kaynağıdır; Babil, Sümer, Akkad ve Asur kültürü insanlığa dair tüm hikayelerin ölümsüz yuvasıdır. Mezopotamya Magi kelimesi Babil kökenlidir ve önce Mısır ardından Yunan kültürü aracılığıyla batıya Magic olarak geçmiştir. Ama Magi’nin anlamı büyü değildir. İnsanın sahip olduğu şeytani potansiyeli anlatır. Magi kelimesi için; Hitler gibi tarihin gördüğü etli-kemikli-ruhlu büyük bir şeytanın beynine gizlenen tüm kötülüklerin gıdasıdır da diyebiliriz. Nazilerin nasıl olur da şeytana tapar gibi,Hitler’in güdümüne girdiklerini düşündüğüm bir dönemde aniden aklıma gelen bir fikirle ilk kıvılcım oluşmuştu.Sonrasında kafamda şekillenen bu öyküyü günümüze taşıdım.

KE- Türkiye dışında Hollywood’da da gösterime girecek olan Magi’nin oyuncu kadrosunu nasıl oluşturdunuz? StephenBaldwin ve Michael Madsen’i oynatmanızın belli bir nedeni var mı? İkisi de korku filmlerinde pek göremediğimiz oyuncular sonuçta.

HK- Michael Madsen, Tarantino’nun en büyük şaheseri olan Reservoir Dogs filminden beri beni büyüleyen bir oyuncu, inanılmaz bir aurasıvar. Senaryo’yu kendisine bir şekilde ulaştırdım ve okur okumaz bana dönüş yapıp, çok etkilendiğini söyledi. Aynı şekilde Stephen Baldwin’de kendisine tesadüfen ulaştırılan senaryoyu epey beğendi ve benimle direkt skype üzerinden konuşmak istediğini iletti. Baldwin; kendisine önerdiğim karakter üzerinde çok yoğunlaştı, bu beni şaşırtmıştı, çünkü Türkiye’de çoğu oyuncunun, bir filmde arz-ı endam edecekleri karaktere bakışları genelde son derece pasifize bir düzlemde ilerliyor. İkisiyle de son derece profesyonelce çalıştık. Bir de hep söylerim; korku sineması, oyunculuğun arenasıdır diye. Bu adamlarda bunun farkında ve rollerini son derece ciddiye alarak icra ettiler. Neticede, ikisini de daha önce görmediğimiz bir şekilde izleyeceğiz, istediğim de buydu zaten. Michael Madsen filmden sonra bana şöyle dedi; ’’Sen ve hikayen, benim doğulu toplumlara olan bakışımı değiştirdi !’’

KE- Magi’nin gösterim tarihinin önce Mayıs, sonra Eylül 2015 olduğu yazıldı her tanıtımda. Henüz gösterime girmeyen Magi’nin bu kadar gecikmesinin sebebi nedir ve vizyon tarihi belli oldu mu?

HK- Magi; Türk sinemasında tamamen İngilizce çekilip, bir Amerikan filmi gibi uluslararası dağıtıma sunulacak ilk filmdir. Dolayısıyla sadece Türkiye parametreleri değil, Amerikan parametreleri de devrede. Kararlar ortak alınıyor, mevzu bu, yoksa film gayet bomba bir şekilde hazır ve 29 Nisan 2016’da vizyona giriyor.

KE- Cinlerin dışında başka hikayeler yazmayı düşünüyor musunuz? Yoksa cinlerle dolu değişik versiyonlarda filmler üretmeye devam mı edeceksiniz? Örneğin polisiye bir gerilim ya da fantastik bir dönem korku filmi gibi farklı senaryolarda sizi görebilecek miyiz?

HK- Düşünüyorum ve hatta yazıyorum şu anda. Bekleyin…!

KE- Bu soruyu genel olarak soruyorum. Hem Türk, hem de yabancı korku filmlerini göz önünde bulundurarak cevaplarsanız sevinirim. Korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

HK-  Ses ve sessizlik aynı anda korkunun en değerli yoldaşıdır. İspanya’da benim de katıldığım ‘’Dabbe-Cin Çarpması’’ filminin gösterimi sonrası, İspanyol izleyiciler ses kullanımın çok başarılı ve dahice olduğunu söylüyorlardı. Benim seslere olan agresif yaklaşımım onları epey etkilemişti. Bazen 40 kanal ses kullandığım oluyor, garip diller,hiçbir şekilde duymadığınız tanımsız tınılar, okyanus dibindeki mahlukların kaydedilmiş esrarengiz sesleri, Arapça’nın inanılmaz mistik etkisi, tüm bunları sihirli bir melodi gibi kullanmayı seviyorum. Ama dikkatli izleyiciler bilirler, ben Dabbe serilerinde aşama aşama ses efektlerini azalttım ve farklılaştırdım. Daha ilk etapta Türk korku sinemasını oluştururken İzleyiciyi sessiz bir filmle boğsaydım, şu anda ardı arkasına vizyona giren diğer türk korku filmlerinin hiçbirini göremeyecektiniz. Önce normal formülü uygulamalı, ardından keşifler yapmalısınız. Ve, evet sana katılıyorum bence şimdi seslerle ilgili keşif zamanı. Kamerayı ise sahnenin etkisini en çok artıracak şekilde kullanmayı seviyorum. Bazen sakin, bazen de delirmiş bir şekilde. Zira kamera yönetmenin gözüdür ve ben bir yönetmen olarak çoğu zaman sakin, bazen de bir deliyim. Gün gelir, deli yönüm törpülenirse, kameram da sakinleşir. Digital efektlere ise hiç girmeyelim, bir filmde en nefret ettiğim anlar, bu efektlerin göründüğü anlardır. Zira potansiyelsiz ve hayal gücü olmayan bir digital efektçi, sahnenizi mahvedebilir ve siz sadece izlemek zorunda kalırsınız. Bu duruma çok maruz kaldım ve henüz hayal ettiğim efektleri uygulamaya sokabilen biri çıkmadı.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

HK- Şu anda Hasan Karacadağ 10.Sırbistan Fantastik Film Festivali’nde, uluslararası yarışmanın jüri başkanlığını yapıyorsa, Türk Korku sineması adına çok şey değişmiş demektir. Özellikle Dabbe 3, Dabbe 4, Dabbe 5 ve Dabbe 6 filmlerimi izleyenlerden; ’’Hayatımda ilk defa bir korku filminden ölesiye korktum’’ diyen binlerce insan var. Sadece Türkiye’de değil, Hindistan’da, İspanya’da, Malezya’da, Bosna’da, Arap ülkelerinden de duyuyorum bunu. Henüz mükemmele ulaşmadım, arayışa devam,  ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Diğer Türk korku filmlerini de küçümsememek lazım, aralarında parıldayanlar mevcut, gerçi şimdilik neredeyse tamamı benim formülüm üzerinden gidiyor ve zamanla kendi sistemlerini geliştirecekler diye bekliyorum. İşte o zaman, çeşitlik ve zenginlik oluşacak ve her şey daha iyi olacak. Bu ülkede gerilim, slasher veya insan psikopatolojisine dair gerçekçi korku filmleri de yapılabilir. Daha katedecek çok yol var yani.

KE- Bir korku filmi yönetmeni olarak ileride ne gibi projeleriniz var? Korku sinemasına devam mı, yoksa farklı türlere de geçmeyi düşünüyor musunuz?

HK- Korku sineması benim kişisel olarak hoşlandığım bir tür. Zevk almadığım an bırakırım. Bilinmeyen dünyalara ait, sırlı ve kirli masalları karanlıklardan çıkarıp onları insanlarla kendi penceremden paylaşmayı seviyorum. Ama benim sinemacı olarak yapmak istediğim farklı anlamda çok şey var. Ömür kısa, hayat meşakkatli, zaman ise en büyük muamma. Elbette farklı türlerde filmler yapmak istiyorum ve şu anda böyle bir çalışma içerisindeyim.

KE- Çektiğiniz korku filmlerinin setlerinde yaşadığınız ilginç olaylar mutlaka olmuştur. En enteresan olan bir, iki tanesini bizimle paylaşır mısınız?

HK- Setlerde olanlardan ziyade rüyalarımda olan bir tanesini paylaşayım. Dabbe Cin Çarpması filmini kurgularken, Faruk Hoca ve Dr.Ebru’nun köye ilk defa gittikleri sahnede, orda cinleri hissettikleri bir anda, köyün üzerinde dolanan, geri plandan duyulacak çok farklı benzersiz bir ses arıyordum. Bulduğum ve kullandığım hiçbir ses hoşuma gitmemişti. O gece rüyamda, suyun altında yüzüyordum ve zifiri karanlık suyun içinde inanılmaz ürkütücü bir ses duyuluyordu. “İşte bu ses” diyordum rüyamda, aradığım ses bu, ama sesin nereden ve neden geldiğini bulamadan ter içerisinde uyandım. Su içtim ve tv’yi açtım, National Geoghraphic kanalında, özel bir aletle, balinaların su altında çıkardığı son derece gizemli sesleri değişik frekanslarda dinletiyorlardı. Ve bu sesler benim az önce rüyamda gördüğüm seslerdi. Zaten, siz de filmde o sesleri duyuyorsunuz.

KE- Son zamanlarda Hollywood filmlerinden çok daha fazla ilgi gören yapımlar ortaya çıkaran İspanyol korku filmleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

HK- İspanyolların geçmişi batının diğer ülkelerinden biraz farklıdır. Onların da kanına bir şekilde Mezopotamya ve çöl karışmıştır. Size bunun için tek bir kelime söyleyeceğim: Endülüs !

KE- Yabancı korku filmlerini sıkı takip eder misiniz? Sizi en çok etkileyen ve favoriniz olan 3 yabancı korku filmini yazar mısınız?

HK-  Birkaç istisna çıksa da, bu aralar yapılan yeni filmlerden beni etkileyen veya çarpan bir korku filmi söyleyebilmem imkansız, yok çünkü ama eskilerden, Onibaba(1964), Kaidan(1964 ) ve The Shining üst listemde yer alır. 


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

28 Ekim 2015

NİLAY GÖK ile RÖPORTAJ




Korku filmleri yönetmenleri/oyuncuları ile başladığım röportaj serüveni hız kesmeden devam ediyor. Bu defa Türk korku sinemasında marka haline gelmiş Dabbe serisinin 6. filminin başrol oyuncusu Nilay Gök ile bir söyleşi yaptık. Türk korku sinemasında tanınmış yönetmen veya oyuncuların yanı sıra, bu sektöre yeni giren yetenekler ( yönetmen/oyuncu/yapımcı/senarist vb.gibi) ile de röportaj yapma ilkesini göz önünde bulundurarak kendisi ile sohbetimizi Ortaköy’de gerçekleştirdik. Türk korku sinemasındaki ilk röportajımı yaptığım Nilay Gök, genç yaşına rağmen oldukça heyecanlı ve iyi bir yetenek. Ayrıca bu söyleşi, kendisi ile yapılan ilk röportaj. Bunun heyecanını da yaşayan genç oyuncu,  kendisine böyle bir fırsat tanındığı için de çok mutlu oldu.  


Kendisi hem Popüler Sinemada, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Nilay Gök’e bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.



S1- Bize biraz kendinizden ve oyunculuk deneyiminizden bahseder misiniz?

1989 yılında İzmir de doğdum. Üniversite hayatımda dahil ailemle birlikte yaşadım. Ablam ben daha çok küçükken oyunculuk sınavlarına hazırlanıyordu. Onun sınava girecek olduğu tiradları izlerken bende tiyatrocu, oyuncu olacağım dedim ve fikrim hiç değişmedi. Üniversiteye hazırlık döneminde de tek tercihim tiyatro bölümünü okumaktı. Sonunda kazandım ve 2014 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk bölümünden mezun oldum. Mezun olur olmaz İstanbul'a geldim ve İstanbul Devlet Tiyatrolarında görev aldım. Devlet Tiyatrolarının sezonunun kapanmasına yakın Dabbe 6 da olacağım belli oldu. Beni çok heyecanlandıran bir projenin parçasıydım artık. 


S2- İlk oyunculuk deneyiminiz, Dabbe gibi markalaşmış başarılı bir korku filmi. Bu serinin bir filminde rol almak nasıl bir duygu? Teklif geldiğinde neler hissettiniz?

Aslında bir çok duyguyu bir arada yaşadım ama heyecan duygusu teklif geldiği andan bu yana bende devam etti. Dediğiniz gibi markalaşmış bir film, seyirci kitlesi olan ve seyirci tarafından da merak edilen bir film. Bütün bunları toplayıp bir de benim perdede ilk oyunculuk deneyimim olmasını işin içine katarsak, ürktüğüm bir tarafında var olduğunu söylemek gerekir. Ama bu ürkekliği bir kenara bırakıp hemen karakter üzerine düşünmem ve çalışmam gerektiğinin farkındaydım. Karakteri ve hikayeyi deşifre etme kısmı da benim açımdan eğlenceli ve şaşırtıcıydı.

S3- Bize biraz Ayla karakterinden bahseder misiniz? Cast çekimlerinde zorlandınız mı?

Ayla annesiyle beraber yaşayan genç bir kız. Bir gece annesinin birileri tarafından öldürüldüğünü görür. Bu olay görünürde beyin kanamasıdır., Ayla'nın gördüğünü söylediği şeylerinde, yaşadığı travmatik olayın psikojik yansıması olduğu söylenir ve doktor olan ablasının gözetiminde alacağı tedavi süreci başlar. Bu süreç kaotik bir aile dramının intikam duygusuyla beslenen hikayesidir aslında. Ayla karakteri de bütün bu hikayenin içinde seçilmiş bir kurbandır. Cast çekimlerinde zorlanmadığımı söylersem yalan olur. Ayla karakteri herhangi bir senaryoda karşılaşılabilecek bir rol kişisi değildir çünkü. Hemen hemen her sahnede Ayla' yı iletişime zorlayan cin kabilesinden varlıklar vardır. Bu da karakterin çok fazla değişmesi ve dönüşmesi demek. Bütün bu sahne içindeki değişim ve dönüşümler postürünün, ses ve nefesinin, duygunun değişmesine neden oluyor. Sadece cast çekiminde değil, bedenen, ruhen yorucu ve zor bir süreç olduğunu çekimlerde daha iyi anladım.

S4- Dabbe 6’nın çekimleri bir konakta gerçekleşti. Tam anlamıyla korku filmine uygun bir mekan. Bu kadar ürkütücü bir sette ve bol kanlı makyajların yapıldığı bir ortamda başınıza ne gibi olaylar geldi? Komik ya da ilginç anılarınız varsa bizimle paylaşır mısınız?

Söylediğiniz gibi seçilen mekan istenilen atmosferi yaratmaya çok uygundu. Ve haliyle bende oyuncu olarak bu atmosferden elimden geldiğince yararlanmaya çalıştım. Sahneleri çektikçe 'daha kanlısı, daha zoru olamaz herhalde' diyordum ama her bir sonraki sahnede daha kanlı ve daha zoruyla karşılaştım. Hatta bu düşüncemi ekip arkadaşlarımla paylaşmışlığım da vardır. Bu sahnelerin birinde Atiye karakterinin bağırsaklarını yemem gerekiyordu ve önemli bir sahneydi. Çekim esnasında atmosferden ve makyajdan o  kadar çok etkilenmiştim ki çekimin ardından ağlamaya başladım. Çünkü sahnenin ağırlığı ve setin gerçekliği beni hiç olmadığım kadar yormuştu. 


S5- Dabbe serisinin ilk filmden bugüne, gittikçe daha iyiye giden bir çizgisi var. İlk filmle Dabbe 6’yı kıyaslarsanız size göre neler değişmiş? Seri devam etmeli mi yoksa artık son bulmalı mı?

Serinin tüm filmleri kendi başarısını içinde barındırıyor aslında ve Dabbe nin ivmesini hızlandırıyor. ilk filmden bu güne kendini bir basamak ileri taşıyan her Dabbe gibi bir yenisini daha seyircinin görmek isteyeceğini düşünüyorum.

S6- Dabbe 6’yı dışarıda tutarsak, diğer 5 filmin içerisinde en çok beğendiğiniz hangisi?

Dabbe 4 / Cin Çarpması

 S7- Cinler, büyüler, dini inançlar ve eski gelenekler gibi Türk kültürüne ait tüm bu ögeler Dabbe serisinin içine itinayla yerleştirilmiş durumda. Korkutmaya yönelik bu ögelerden Türk korku sineması fazlasıyla beslenmiş durumda. Birbirine benzeyen çok fazla film var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet normal buluyorum aslında. Seyircinin bu yönelimi ve merakı var olan bu omurganın farklı yöntem ve hikayelerle çeşitlenmesine ve perdeyle buluşmasına imkan sağlıyor.

S8- Hasan Karacadağ, işine çok önem veren ve bu dini konulara çok hakim bir yönetmen. Kendisi ile çalışmak nasıl bir duygu? Zorlandığınız kısımlar oldu mu?

Ben Hasan Karacadağ ile cast çekimleri esnasında tanıştım ve o an ki heyecanımı kendisine belli etmemek adına gerilmiştim. Çalışmaya başlayınca o gerginliğimin yersiz olduğunu anladım. Çünkü tahmin ettiğimden daha iletişime dayalı bir çalışma sisteminin olduğunu gördüm. Bu da oyuncu olarak rahatlatıcı bir durumdu benim için. Rolün getirdiği zorluklar dışında Hasan Karacadağ ile çalışmak; gayet verimli, heyecanlı ve tecrübelerle dolu bir dönemdi diyebilirim.

S9- Çekimler sırasında diğer oyuncularla aranızdaki uyum nasıldı? Bize biraz Dabbe’nin setinden ve oradaki atmosferden bahseder misiniz?

Oyuncularından set ekibi, teknik ekip dahil herkes birbirine ve işine saygılı insanlarla çalıştım. Zor şartlar altında çok uzun süre çalıştık. Bu durum ister istemez insanın fizyoljisini ve psikolojisini etkiliyor.  Ancak birbirimize karşı hep pozitif ve güler yüzlü kaldık. Ekibin bu tutumu, set atmosferini hep dinç tuttu ve çalışmayı keyifli hale getirdi.     


S10- Dabbe 6 hakkında serinin en korkutucu olduğuna dair olumlu eleştiriler çok fazla. Ayrıca oynadığınız Ayla karakterinin de altından başarıyla kalktınız. Dabbe 6’dan sonra çevrenizden gelen tepkiler nasıl oldu? Dabbe’deki başarınız kariyerinizi etkiledi mi?

Oynadığım karakterin hakkını verebildiysem ne mutlu bana. Çevremden ve dışarıdan aldığım eleştiriler genelde ılımlı. Tabi ki negatif olanları da var haliyle. Başarabildiğimi düşünen size ve herkese, aracılığınız ile teşekkürlerimi sunuyorum.  Kariyerimin çok başında olduğumu düşünüyorum. Dabbe nin kariyerimdeki etkisini galiba hep beraber göreceğiz.

S11- Korku filmi çok seyreder misiniz? En çok beğendiğiniz, sizi etkileyen 2 tane yabancı korku filminin ismini nedeni ile birlikte yazar mısınız?

Biraz garip gelebilir kulağa ama aslında korkarım ve  pek tercih etmem. İzlediklerimin etkisi altında kalıyorum çünkü. Onlardan bir tanesi Korku Seansı/ The Conjuring’dir ki nedeni, konusunun Dabbe deki gibi beni ürkütmesiydi. Diğeri ise kurgusundaki gerilimden dolayı Orphan/ Evdeki Düşman dır.

S12- Yeniden bir korku filminde oynamak ister misiniz? Yakın zamanda sizi yeni projelerde görebilecek miyiz?

 İsterim çünkü her projenin yeni bir serüven olduğunu düşünüyorum. Şu anda netleşen yeni bir proje bulunmamakta.

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.