horror movies etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
horror movies etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2016

RADIO SILENCE ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine gönül verenlerle yaptığım röportajlar serisinde bu kez 3 çılgın genç yönetmen var. Matt Bettinelli-Olpin & Tyler Gillett ve Chad Villella adlı yönetmenlerimiz  tüm işlerini ortaklaşa yaptıklarından kendilerine  Radio Silence adını vermişler. Bu grup çalışmalarına ilk başta kısa eğlenceli korku filmleri çekerek başlamış, daha sonra da uzun metrajlı korku/gerilim filmlerine el atmışlar. Radio Silence adındaki bu ekip,  V/H/S, Devil’s Due ve Southbound filmlerini yazmış, yönetmiş hatta filmlerinde oynamışlar.

Sosyal medya üzerinden kendilerine tek tek ulaşıp sohbet etme fırsatı yakaladığımda gördüğüm en önemli şey; her birinin yaptıkları işleri severek ve eğlenerek ortaya çıkarttıklarıydı. Gerçekten çok çılgın fikirleri olan ve değişik işler peşinden koşan bu 3 arkadaş grubu, kesinlikle ilerleyen zamanlarda çok enteresan korku/gerilim filmlerine imza atacaklar gibi gözüküyor.

Radio Silence ekibi, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak  üzere sorduğum soruları beni kırmayıp, bir araya gelerek ortaklaşa cevapladılar. Kendilerine çok teşekkür ediyor başarılar diliyorum.

Radio Silence hakkındaki tüm detaylar için www.hiradiosilence.com web sitesini  ziyaret edebilirsiniz.

KE- Birlikte korku filmleri yapmaya nasıl karar verdiniz? Korku filmi tutkunuz nereden geliyor?

RS- Harika soru! Birlikte çalışmaya 2009 Ekim'inde bizim İnteraktif Macera kısa filmlerimizden biri olan Doğumgünü Partisi'nde (bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=eDn0ow8EzcU) başladık. Aksiyon/Macera/Komedi tarzında başlamamıza rağmen zamanla benzer karanlık espri anlayışına sahip olduğumuzu fark ettik. Kısa filmlerimizden "Dağ Şeytanı Şakası Korkunç Bir Şekilde Başarısız Oldu" (linki burada: https://www.youtube.com/watch?v=5gavMcrpT4U ) yapımcı Brad Miska'nın gözüne takıldı ve bize orijinal V/H/S'nin bir parçası olmayı teklif etti. O zamandan beri korku türündeyiz. Korku türüne olan tutkumuz kendi kişisel korkularımızın üzerine gitmemizden geliyor. 

Yaptığımız herhangi bir şeydeki gibi, bize korkunç gelen ve hakkında kabuslar gördüğümüz alanları ve fikirleri keşfetmek istiyoruz. V/H/S'den Southbond'a kadar keşfettiğimiz bütün konular, üzerine gitmek istediğimiz köklü kişisel korkularımızdan geliyor. Bu korkuların bazıları çok saçma olmasına rağmen, (mesela V/H/S'deki gibi yanlış adrese gitmek) bazıları çok daha ciddi (Southbound'da keşfettiğimiz suçluluk ve pişmanlık hissi gibi). Bunların hepsi kişisel seviyeden gelen şeyler bize. Ayrıca, yaptığımız işlerde biraz komedi ya da mizah anlayışı arayışımızın sebebi de bu. Çünkü hayat tam da böyle, değil mi? Biraz eğlenceli, biraz korkutucu.

KE- Radio Silence olarak korku filmleri yazıyor, yönetiyor ve filmlerde oynuyorsunuz. Nasıl bir iş bölümü yapıyorsunuz? Tartışıyor musunuz hiç?

RS- Her şeyle biz ilgileniyoruz, üretimin her aşamasıyla. Yazılması, yönetilmesi, oyunculuğu, düzenlenmesi, finansmanı ve diğer işle ilgili bütün işlemlerle. Bütçelerin çok çok kısıtlı olduğu bağımsız yapımlar söz konusu olduğunda, üretim kaynaklı sorunlara yaratıcı çözümler bulmak zorundasınız. Bu durum sizi, her şeyi projeye yarar sağlayan şekilde yapmanız konusunda deneyimli hale getiriyor. İşlerle başa çıkmanın eğlenceli bir yolu bu. Setteki iletişim açısından, projeye hepimiz aynı noktada oluncaya kadar hazırlandıktan sonra başlıyoruz. Bu şekilde hızlı ve etkili bir şekilde oyunculuk, yönetme işleri ve çekimleri tamamlayabiliyoruz. Ve bu şekilde bir şey yanlış giderse direkt ietişim kurup düzeltme imkanına sahip olmuş oluyoruz. Mesela bu korkunç kötüydü, hadi tekrar yapalım diyebiliyoruz.

KE- Neden V/H/S’in devam filmlerinde yer almadınız?

RS- V/H/S serisinin bir parçası değildik. Devam filmlerinde yeni korku yönetmenlerine de bir şans vermenin harika olacağını düşündük, bunun dışında başka bir sebebi yok. V/H/S'yi kendi işimizi dünyaya sunmak açısından bir fırsat olarak gördük ve diğerlerine de bu fırsatı tanımak istedik. Bunun yanı sıra V/H/S'nin Sundance'teki galasından aylar sonra Devil's Due filminin ön prodüksiyonu içindeydik. Ve bu da bizim fazlaca zamanımızı aldı.

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu, Neden?

RS- Bana kalırsa en popüler filmimiz ilk işlerimizden Roommate Alien Prank Goes Bad (Linki: https://www.youtube.com/watch?v=gWqI0U3pBdA ) . Bu video dijital ortamda tanınmamızın sağlayan ilk işlerimizden biri. Ayrıca komedi ve korku elementlerini bir araya getirmeyi ne kadar sevdiğimizin de bir nevi temsili. Kısa, sevimli ve beklenmedik bir sona sahip. Ve popülerlik yönünden şimdiye kadar yaptıklarımız arasında en çok izlenen işlerimizden biri.

KE- Filmleriniz yaratırkan ilham aldığınız yönetmenler var mı?

RS- Harika soru daha ! 3 kişi olduğumuz için, ilhamımız korku ve diğer türlerde bir çok farklı yönetmenden geliyor. Bizi en çok etkileyenler büyük yönetmenlerden Steven Spielberg, Martin Scorsese, Stanley Kubrick ve Sam Raimi diyebiliriz. Hayranlık duyduğumuz diğer isimlerden ise Coen Kardeşler, David Fincher ve Christopher Nolan'ı sayabiliriz.
Oldukça başarılı yönetmenlerin işlerinden ilham almanın en güzel yanı, bu işi en iyilerinden öğrenmiş olmak. Fakat yine de o işi sizin yapan, size özel yapan şeylerden de içermeli yaptığınız şey. Sizin dışınızda diğer insanların neler yaptığının ve neden onları sevdiğinizin farkında ve bilgi sahibi olmak çok önemli diye düşünüyorum. Kendinizi temelden eğiterek ve bu temelde bir şeyler ürettiğinizde bir şeylerin yanlış gitmesi imkansız.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

RS- Sette zorlayıcı zamanlar hep olacaktır, ama yeterince hazırlıklıysanız genelde bir şekilde zor durumlarla başa çıkabiliyorsunuz ve krizden fırsat yaratabiliyorsunuz. Bence kendimizle gurur duyduğumuz bir şey varsa o da, sıkıntılı süreçlerle yumuşak ve etkili bir şekilde başa çıkmamızdır. Bu yetkinlik aslında yıllar boyunca ya çok az ya da hiç bütçemiz olmadan çalışmamızdan ve sürekli çıkan farklı farklı problemlere karşı yaratıcı çözümler üretmemizle elde edildi. Problemlerin büyük bir çoğunluğu bütçe kısıtlamaları kaynaklıydı ve bütün projeyi hasara uğratmadan beklentilerimizi ayarlamak için yaratıcı çözümler bulmak zorundaydık.

İnsanların gördüğü tek şey film ve sette ne olursa olsun filmde hataya yer yok. Herkes ve herşey orada filmi sunmak ve olabildiğinde iyi olması için varlar.
Setteki oyuncular, diğer insanlarla uğraşma açısından, basit ve kesin iletişim,  herkesin aynı noktada olduğundan emin olmak gibi zaman zaman çıkan aksaklıkların giderilmesinde çok büyük bir öneme sahip. Herkes orada çalışmak ve iyi zaman geçirmek için var ve herkes projenin olabileceğinin en iyisi olabilmesi için elinden geleni yapıyor. Saygılı olmak ve yaptığı işten keyif almak inanılmaz derecede önemli. Filmler hiç bir zaman tek kişiyle yapılmaz, iyi bir takım ve çevre sahibi olmak kritik öneme sahiptir. Sette geçirdiğimiz en zor zamana gelince; Kaliforniya'da Death Valley'de çekim yapıyorduk, hava inanılmaz sıcaktı ve çölde uzay kıyafetleri içindeydik. Anlayacağınız yaptığımız en akıllıca şey sayılmazdı ve dahası Matt geceyi hastanede geçirmek zorunda kaldı.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

RS- Bizim her zaman aynı anda birden çok projemiz oluyor, çünkü hangisi hayata geçer hiç bilemiyoruz. Hokkabazlık gibi aslında, belli bir zamanda havada uçan birden çok topunuz olmak zorunda. Şu an üzerinde çalıştığımız ve bizi en çok heyecanlandıran işlerimizden birisi aslında bir korku projesi bile değil. Çocuklar için bir program. Bu sahada keşiflerde bulunmayı ve hem profesyonel olarak hem de şirket olarak daha geniş alanlara yayılmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu arada hazırda bir çok korku türünde fikirlerimiz de var ve gelişme sürecinde bekliyor. Onlardan birinin bir sonraki filmimiz olacağına eminim.

KE- En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

RS- Favori filmlerimizden bazıları: The Shining, The Exorcist, JoyRide, It Follows, The Strangers, Ils, You’re Next, Funny Games, Nightmare on Elm Street, The Evil Dead

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Nisan 2016

TED GEOGHEGAN ile RÖPORTAJ

Korku filmleri yönetmen/oyuncuları ile yaptığım röportjaların bu defaki konuğu Ted Geoghegan. İlk uzun metrajlı korku filmi olan We Are Still Here’ı çeken yönetmen aynı zamanda birçok korku filmi ve tv filmlerine yazarlık ve yapımcılıkda yapıyor. İlk filmine göre oldukça başarılı bulduğum, 80’ler korku filmleri havasında olan We Are Still Here filmi ve korku sineması hakkında sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı.

Ted Geoghegan ‘a yeni projelerinde başarılar diliyor ve çok teşekkür ediyorum.

KE-  Biyografinize baktığımızda genelde korku gerilim türündeki filmlerde senarist, yapımcı ve şimdi de yönetmen olarak yer aldığınızı görüyoruz. Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

TG- Ben Amerika'nın ortasında Montana kırsalında büyüdüm. Sakin bir yerdi ve yapacak çok da bir şey yoktu. Can sıkıntısından kurtulmak için korku, bilim kurgu ve fantastik filmler izlerdim. Komedi ve aksiyon filmlerini de severdim  ama aslında beni gerçek dünyadan uzaklaştıran filmlere daha düşkündüm. Korku, heyecan dolu ve ürkütücü bir kaçış sunar her zaman.

KE- We are Still Here’ın hikayesi nasıl ortaya çıktı?

TG- Arkadaşım Richard Griffin yıllarca önce benden konusu kısmen Lucio Fulci'nin House by the Cemetery' sine dayanan bir senaryo yazmamı istemişti. Büyürken izlediğim ve sevdiğim bütün İtalyan avrupa-korku filmlerinden etkiler olmalıydı bu senaryoda ve onu yazdıktan sonra ona o kadar aşık oldum ki, filmi de kendim yönetmek istediğimi ve bunun mümkün olup olmadığını sordum.

KE- Filmleri yazarken ilham aldığınız kaynaklar nelerdir?

TG- Ana esin kaynağı İtalyan Avrupa-korku türüydü, özellikle de Fulci ve Bava filmleri. Aynı zamanda Don't Be Afraid of the Dark ve Dark Night of the Scarecrow gibi 1970 lerde televizyon için yapılmış olan Amerikan korku filmlerinden de esinlendim. Bu filmlerdeki melodramı ve sinemacıların çok iyi bir şekilde gerçek insanlarla dolu gerçek dünyalar yaratmasını seviyorum.

KE- “We Are Still Here” çekim tarzı ile 70’s ve 80’s ‘in filmlerine çok benziyor. Neden böyle bir nostalji tercih ettiniz?

TG- Ben 1970’lerde doğdum ve 1980’lerde yetiştim. Bu dönemi çok masum buluyorum ve bu döneme ait bir film izlediğimde hissettiğim huzuru ve rahatlığı seviyorum. We Are Still Here filmini çoğu zaman bir  ' battaniye' olarak izah ederim. İnsanları, tıpkı eski bir arkadaşın ziyaretindeki gibi huzurlu hissettirmeli.

KE- Korku filmlerinde genelde genç bir cast vardır. Sizin filminizde daha çok olgun kişilerden oluşan aileler yer alıyor. Bunu tercih etmenizin belli bir sebebi var mı?

TG- Yine ana esin kaynağı yetmişlerin ve seksenlerin filmleri. The Changeling gibi filmler eski yöntemleri mükemmel bir şekilde kullandılar ve ben de bazılarını tekrardan yakalamaya çalıştım. Gençler filmlerde tipik aptallar gibi oynuyorlar ve ben de bundan kaçınmaya çalıştım. We are Still Here filmi, yerinde kararlar alan yetişkin karakterler hakkında bir film ve bu benim gerçekten de çok sevdiğim bir konsept. 

KE- Final sahnesinde oldukça başarılı kanlı sahneler var. Bence bu başarının sırrı biraz da plastik makyajlarda. Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Plastik makyajmı CGI mı?

TG- CGI'ın sinema için çok yararlı olduğuna inanıyorum ama, pratik efektler daha iyi. Daha gerçekçi görünüyorlar ve CGI'ın sağlayamayacağı bir duygu yaratıyorlar. Fiziksel efekt ile ilgili aklınızın çok daha kolay kabulleneceği bir şey vardır. Ona inanmak istersiniz. Mümkün olduğunca pratik özel efektler kullanacağım. Onları seviyorum.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

TG- Film yapım süreci gerçekten müthişti. Harika bir oyuncu kadrom ve ekibim vardı ve hepimiz çok iyi anlaştık. Yönetmen olarak ilk filmimdi bu yüzden öğrenmem gereken çok şey vardı ama yanımda bana yardım eden harika bir ekibim vardı. Sonuç olarak inanılmaz bir deneyimdi.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

TG- Favorim olan korku filmleri : Demons, The Fog, Poltergeist / Favorim olan korku filmi yönetmenleri : Lucio Fulci, John Carpenter, William Girdler

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Nisan 2016

SOUTHBOUND


2015 Toronto Film Festivali’nde yer alan ve Midnight Madness bölümünde gösterilen Southbound, V/H/S filminin yapımcıları ve The Pact 2 filminin yönetmeninden oluşan kalabalık bir kadroya sahip. Beş farklı hikayeden oluşan film, eleştirmenler tarafından son 10 yılın en iyi korku antolojisi olarak da değerlendiriliyor. Roxanna Benjamin, David Bruckner, Patrick Horvath ve Radio Silence adında “İnteraktif Maceralar” yazan 3-4 kişilik bir grup tarafından yaratılan Southbound, bir yol filmi gibi başlayıp, içerdiği gerilimle beraber, yanına bilim kurguyu ve mistik inanışları da alan oldukça değişik bir film.

Gece otoyoldaki arabanın radyosundan gelen “Pişmanlık, vicdan azabı, özür ve gönül almak, uzun yolda kurtarılmayı bekleyen kayıp ruhlar, geçmişinden kaçan ve acı karanlığa ilerleyen günahkarlar..” üzerine yapılan bir dj konuşmasıyla açılan film, tüm anlatılanların can kulağı ile dinlenilmesi gerektiğini de özellikle vurguluyor.

İlk hikaye; ”The Way Out”, çölde ilerleyen bir arabada, suratı kanlı iki kişinin diyalogları ile başlıyor. Kendilerini takip eden kanatlı yaratıklar, yolda durdukları bir benzin istasyonu ve tuhaf insanlar, ardından çıkmaza girilen bir döngü ve bir otel odası, ilk hikayenin kısa detaylarını oluşturuyor. İkinci hikaye; “ The Siren” da, kaybettikleri grup arkadaşlarının üzüntüsünü yaşayan 3 müzisyen kızın otoyolda başlarına gelen ilginç bir olay anlatılıyor. Yolda kalan kızlara sıcak bir ev ve yemek vermek isteyen garip bir aile ve yedikleri gizemli etten sonraki yaşanan ilginçlikler. Üçüncü hikaye; “ The Accident”, benim en favori bölümüm. Yolda bir araba kazası sonucu çarptığı kızı hastaneye götüren ve bir yandan da 911’deki doktorun telefonda söylediklerini birebir uygulamaya çalışıp kızın hayatını kurtamaya çalışan Joe’nun çabalarını anlatan hikaye, diğerlerine göre en kanlı ve en gerilim dolu olanı. Dördüncü hikaye “ Jailbreak”, “From Dusk Till Down” tarzında başlıyor. Hikayede, bara av tüfeği ile dalan yaşlı bir adamın elindeki fotoğrafda bulunan kızı soruşturması, ve ardındaki kanlı hesaplaşma anlatılıyor. Final bölümü olan “The Way İn” ise, filmin en etkileyici ve sarsıcı hikayesine sahip. 2008 yapımı “The Strangers” filmine benzer şekilde başlayan kısa bölüm, bir ev baskını yapan maskeli adamların, evdekilere verdiği işkence ve zarar üzerine kurulu. Tabii ki bu final bölümü, aslında tüm hikayelerin odak noktası ve kalbi olma özelliğini de taşıyor.

The Twilight Zone (Alacakaranlık kuşağı) seyrediyor hissine kapılacağınız Southbound, her bölümün altyapısının sağlam oluşu ve bir günde yaşanan olaylar zincirinin mükemmel geçişleri sayesinde kendi türüne ait diğer antolojik korku filmlerinden sıyrılmayı başarmış. Filmin başarılı yönetmenleri, Tales from the Cyrpt, Creepshow, The ABCs of Death veya Tales of Halloween filmlerindeki gibi ayrı ayrı hikayeleri anlatan bir antoloji yaratmak yerine, farklı gibi görünse de, aslında birbirini takip eden ve sonunda buluşan, karakterlerin ve olayların iç içe olduğu kısa hikayelere el atmış. Bazı bölümlerde yer alan mizahın yerli yerinde kullanımı asla göze batmadığı gibi, ne gerilimi düşürüyor ne de hikayeyi zedeliyor. The Accident’da yer alan hastanede kıza müdahale gerektiren sahneler, Jailbreak’deki kan banyosu ve makyajlar, ayrıca kanatlı yaratıkların tüm görsel efektleri hiçbir şekilde yapay durmadığı için, izleyiciye de sağlam bir gerilim yaşatıyor. Filmin müzikleri de en az hikayeler kadar başarılı. Arka planda yer alan John Carpenter filmlerinde sıkça rastladığımız synthesizer soundları, filme 80’lerin tadını vererek iyi bir nostalji yaşatıyor. Ayrıca oyunculukların da kaliteli ve düzgün olması, filmi basit bir korku filmi havasından uzaklaştırmış. Filmin mekan tasarımı ise gayet otantik ve ürkütücü olabilecek şekilde itina ile planlanmış.

Aynı olay örgüsü içinde geçen ve cehennem gibi kavramlardan yola çıkarak yaratılan Southbound, her hikayenin sorunsuz kesiştiği ve birbirini izlediği eli yüzü düzgün, kanlı, gizemli ve kaliteli bir korku/gerilim filmi. Her ne kadar biraz beyin yakan tarzı olsa da, bu türden filmlere düşkün olanları fazlasıyla tatmin edecektir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Mart 2016

TONY RANDEL ile RÖPORTAJ


Clive Barker’ın yarattığı Hellraiser filminin ardından bir seri haline dönüşen korku filminin sonuncusu Hellraiser: Judgment, 2017 yılında vizyona giriyor. Filmin kült karakteri haline gelen Pinhead’in yeni posteri ise şu sıralar internette dolanıyor. Yaptığım röportajlar serisinin içindeki John Carpenter ve Jack Sholder gibi efsane isimlerin yanına bu defa da, Hellbound: Hellraiser II filminin yönetmeni Tony Randel eklendi. Biraz kendisini ikna etmem zor olsa da, sonunda röportaj teklimi kabul ettirmeyi başardım.

Usta yönetmen, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Tony Randel’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Genelde korku gerilim türünde filmler çektiniz. Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

TR-Los Angeles California’da büyüdüm. Altmışlarda ben küçük bir çocukken geceleri bir sürü korku filmi yayınlayan kanallar vardı. Filmleri severdim ve korku filmleri ilgimi çekerdi, çünkü korkutulmaya bayılırdım.

KE- Clive Barker’ın yarattığı Hellraiser filminin devamı olan Hellbound size ait. Bundan sonraki devam filmlerini neden siz çekmediniz?

TR- Çünkü, Hellraiser III'ün yapımcısıyla tartıştım ve hem o projeyi, hem de serileri tamamen bıraktım.

KE Hellraiser’ın kült bir seri olmasının sebepleri nelerdir ?

TR- İnsanlar Pinehead'i ve onun etrafındaki dünyayı seviyor. O karakter her ne kadar ürkütücü bir şekilde olsa da, filmin tüm yaratıcılığını ateşliyor.

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu?

TR- Hellbound açık ara en popüler filmim. Bugün bile yıllar sonra da olsa benden onun hakkında konuşmamı bekliyorlar. Örneğin sizin gibi. Bu güzel bir şey.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

TR- Sette, Hell'in olduğu sahnelerde Frank'ın odasını yangın yerine çevirmeye çalıştık. Fakat aynı zamanda başka bir yanma efekti vardı, bu Clair Higgin'in sırtındaki yanıktı. Oldukça şaşırdık ve telaşlandık. Ama bence, korku filmindeki en zor şey, filmin izleyiciyle buluştuğunda yeterince korkutucu olup olmayacağına dair şüphesi ve kendini sorgulamasıdır. 

KE-  2015 yapımı aile komedisi olan Hybrids tamamen tarzının dışında bir film. . Farklı türlerde filmler denemeyi seviyor musunuz? Yeniden korku filmlerine dönecek misiniz? 

TR- Komediyi seviyorum ve dürüst olmak gerekirse bir daha korku filmi çekip çekmeyeceğimden emin değilim.

KE- Günümüze göre kıyaslama yaparsanız korku sinemasına olan ilgi 80-90’larle nasıldı? Neler değişti son 30 yılda korku sinemasında?

TR- Seksenler korku filmleri açısından müthiş zamanlardı, çünkü seyirci filmlerin yapım aşamasından çıkan sonuca kadar herşeyle ilgiliydi. Fanların takip ettikleri yönetmenler vardı ve onların işlerini büyük bir merakla beklerlerdi. Bugünün izleyicisinin belki de, korku filmleri adına piyasada çok fazla çeşit olduğundan başları dönüyor. Ve bunun sonucunda ise daha ilgisiz, daha az haberdar oluyorlar birçok şeyden. Bugünkü korku filmleri eskilerini kopyalıyor ve bunu da kötü bir şekilde yapıyor.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

TR- 1. Texas Chainsaw Massacre (original version) Tobe Hooper / 2. Night of the Living Dead (1968) George Romero / 3. Zombie (1969)  - Lucio Fulci 

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

18 Şubat 2016

FOUND


2012 yapımı Found, uzun zamandır izlediğim en rahatsız edici ve sinir bozucu filmlerden birisi. Çok düşük bir bütçeyle ilk uzun metrajlı filmini çeken yönetmen Scott Schirmer,  kullandığı çekim teknikleri ve korku filmlerine yolladığı bolca göndermeleri ile adeta izleyiciye 80’ler havasını yaşatıyor. Aslında tam olarak filmde bir yıl aralığı vs. belirtilmiyor, fakat duvardaki rock gruplarına ait posterleri, video kaset dükkanında kiralanan filmleri ve çalan müzikleri hesaba katarsak hikayenin 80’lerde geçtiğini çıkartmak mümkün.

Bir romandan uyarlanan Found, abisinin katil olduğunu öğrenen fazla meraklı bir ergenin bozulan davranışlarını ve huzursuz yaşantısını ele alıyor. 12 yaşındaki Marty (Gavin Brown), okulda devamlı tartaklanan, korku filmi meraklısı olan bir çocuktur.  Şiddete eğilimli bir baba ve korku filmlerine düşkünlüğü yüzünden her seferinde kendisini azarlayan bir anne ile aynı evde yaşamak zorundadır. Arkadaşları ile evde film izlemeyi seven Marty’nin en büyük tutkusu ise, abisi Steve (Ethan Philbeck)’in odasına girip eşyalarını karıştırmak ve onun yaşam tarzına özenmek. Yalnız görülüyor ki, Marty’nin gizlice yaptığı keşiflerin ardından abisinin yaptığı işleri öğrendiğinde ortada pek de özenilecek bir tarz yok. Çünkü abisi Steve, geceleri ortadan yok olan, kurbanlarının kafasını keserek odasında saklayan kafayı sıyırmış bir seri katil. Odasında bulduğu kesik kafayı gördükten sonra ne yapacağını şaşıran ama nedense bu konuda sessiz kalmayı bir türlü beceremeyen Marty, bir akşam arkadaşı ile beraber izledikleri korku filmindeki dehşet veren olaylarla abisinin yaptıkları arasında bir bağ kurar. Şiddet kısımları çok yüksek olan bu filmde, işkence yaparak kurbanlarının kafasını kesen bir maskeli katil konusu işlenir. Ve filmdeki katilin taktığı gaz maskesinin aynısı abisinde de vardır.

Filmin bundan sonrası ise, seyirciye oldukça rahatsızlık ve tedirginlik veren olaylar örgüsü ile dolu. Konusunu her ne kadar ayrıntısı ile kısaca anlatsam da, bu filmde önemli olan şey, bu ayrıntıları izlerken yaşadığınız gerilim ve sonlara doğru hızlanacak olan kalp atışlarınızın ritmi. Found’ın en güzel yanlarından birisi, kamera tekniklerinin yerli yerinde kullanılmış olması. Marty’nin bozuk olan davranışları, telaşlı ve ne yapacağını şaşırmış halleri yakın plan çekimlerle filme oldukça iyi yansıtılmış. Ayrıca Marty ve Steve’nin performansları da filmi çok iyi yerlere taşıyor. İki kardeşin hem aile içinde, hem de kendi aralarındaki sıkıntılı ve gerginlik yaratan diyaloglar ise izleyiciyi filme daha fazla bağlıyor.

Filmin başlarda yavaş ilerleyen dramatik hali, finale doğru adım adım artan gerilimle birlikte bambaşka bir şekle dönüşüyor. Bu arada yönetmen kesinlikle filmin ana fikri konusunda oldukça açık ve net davranmayı tercih etmiş. Korku filmi izlemenin insanları ne kadar değiştirebileceğini ve fazla özenildiği takdirde nelere yol açacağını da birebir cesurca anlatmış. Psikolojisi bozuk olan insanların zaten korku filmlerini eğlence olarak görmeyip, katilleri taklit ederek ortada gezmesi gayet doğal. Ama filmde asıl anlatılan şey, katil olan bir ağabeyle birlikte yaşayan korku filmi meraklısı bir kardeşin gerçeklerle yüzleştikten sonra hayatının bir korku filmine dönüşmesi.

Uzaktan çok basit ve sıradan bir slasher filmi izlenimi veren Found, başarılı efektleri ve çekimleri ile göz dolduran, korku filmine düşkün olanları ilgilendirecek çok fazla detayı içinde barındıran oldukça profesyonelce işlenmiş bir yapım. Film psikolojik drama şeklinde başlıyor ve gerilimle devam ederek “gore” ile finali yapıyor. Bu arada hikayesi, baştan sona kadar içinize huzursuzluk verecek bir yapıya da sahip.

Bu arada bir dip not verelim: Filmin içinde Marty’nin abisinin odasında izlediği  “Headless” filmi yönetmen Arthur Cullipher tarafından 2015 yılında çekilmiş. Bulup izlemek şart.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


TONY TILSE & MICHAEL HURST ile RÖPORTAJ


Hiç yılmadan tam gaz devam ettirdiğim, korku sineması üzerine yerli/yabancı yönetmen/oyuncular ile yaptığım röportajlarım gittikçe daha da heyecan verici bir hale dönüşmeye başladı. Bu defaki ise, John Carpenter ve Jack Sholder gibi ustalardan sonra beni en çok heyecanlandıran röportajlardan birisi oldu. Çocukken en çok sevdiğim kült korku filmi Evil Dead tam 30 yıl sonra yeniden bir dizi şeklinde ekranlara geri döndü. Ash vs Evil Dead, ilk sezon 10 bölüm olarak yayınlandı ve  dizide orijinal filmin yaratıcısı Sam Raimi dahil olmak üzere toplam 6 yönetmen yer aldı. Aralarından kendilerine ulaşmayı başardığım iki yönetmen Tony Tilse ve Michael Hurst, dizi için ikişer bölüm çektiler. Tony Tilse daha çok tv dizileri ve mini serilerde yer alan bir yönetmen ve şu anda yine bir korku klasiği olan Wolf Creek filminin dizi versiyonu için sette çalışmalarına devam ediyor. 59 yaşında olan Michael Hurst ise çok önemli tv dizilerinde hem oyunculuk, hem de yönetmenlik yapmış birisi. Yönettiği ve oynadığı diziler içinde bölüm sayısı en fazla olan ve en çok tanınan yapımları ise şöyle; Hercules: The Legendary Journeys , Xena: Warrior Princess, Andromeda, Legend of The Seeker, Spartacus: Blood and Sand.

Her iki yönetmen de, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar.

Tony Tilse ve Michael Hurst ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Dizinin iki bölümünü siz yönettiniz. Ash vs Evil Dead dizisini çekeceğinizi duyduğunuzda ne hissettiniz?

TT- Ben de serinin bütün fanları gibi, çekilmesi planlanan ve filmlerin bir devam dizisi olan Ash Vs Evil Dead çok heyecanlandım. Benden bölümlerin bazılarını yönetmemi istemeleri ise, çok büyük bir onur ve ayrıcalık. Bu gerçekten çok heyecan verici.

MH- Bruce Campell' le tekrar çalışmak ve böyle çılgın bir gösterinin zorluklarının üstesinden gelmek hayli heyecan vericiydi.

KE- Diziye başlamadan önce Evil Dead filmlerini tekrardan izlediniz mi? Ne gibi hazırlıklar yaptınız ?

TT- İlk filmleri defalarca izledim. Benim bölümüm Ash'in 30 yıl sonra kulübeye dönüşünü içerdiği için Evil Dead'i çok fazla izledim. Kulübede olan her şeyin orijinaline uygun olması şarttı. Ayrıca yaptığımız herşeyin orijinal filmlerin görüntüsünü ve kapsamını daraltmaması gerekiyordu. Aynı zamanda benim için Sam Raimi'nin oluşturduğu tarzı muhafaza etmek de çok önemliydi ve bu yüzden de Sam'in filmlerinin çoğunu izledim.  Çekim seçkilerindeki  komik kurgulamayı yaparken müthiş bir bakışı var. Onun bu komik tarzı aynı zamanda Three Stooges'ı sevmesinden  kaynaklı, dolayısıyla o da benim film listemde idi.

MH- Filmleri tekrardan izlemedim. İlk filmi 1980 lerin başında gösterildiğinde izlemiştim ama dürüst olmak gerekirse AVED'in senaryoları ne yapılması gerektiği konusunda zaten çok açıktı.

KE-  Bruce Campbell gibi bir oyuncu ile çalışmak nasıl bir duygu? Sette oyuncular ile yaşadığınız güzel anılarınız var mı?

TT- Bruce Campbell için daha ne söylenebilinir ki, efsane. Tam bir profesyonellik, müthiş dürtüler ve şahane bir adam. En güzel anım Bruce'un içeri girip kulübenin setine doğru yürüdüğünde, onun 30 yıl önceki haline ne kadar sadık kalınarak tekrardan yapıldığını fark etmesiydi. Ash evine geri dönmüştü.

MH- 90’larda Bruce'la beraber Hercules ve Xena filmlerinde beraber çalıştık ve birbirinin mizah anlayışından, enerjisinden keyif alan iki arkadaş haline geldik. Onunla tekrar çalışmak harikaydı. Çok komik, çok hoş bir adam ve tam bir profesyonel. Kendisi ile çok sıkı çalışmak zorunda kaldık ve günler uzundu.  Ama her daim eğlenceli bir işti ve ee ne de olsa her işte biraz neşe vardır. Setten en fazla aklımda kalan şey kandı. Yapay kanın içinde boğuluyorduk neredeyse. Bu da mesleki bir risk sanırım.


KE- Neden dizinin her bölümlerinde farklı yönetmenler var? 10 fazla bir bölüm sayısı değil, tek bir yönetmene bıraksalar olmuyor mu?

TT- Bir sürü seride bu iş böyledir. Bu durum kaynakların daha efektif kullanımını sağlar. Her zaman bir tane yapım öncesinde, bir tane filmi çekerken, bir tane de yapım sonrasında vardır.

MH- Hiç bir yönetmen 10 bölüm devam edemez. İki bölüm yaparız ve işimiz biter. Gerçekten öyle. Bu iş, temposu bir şekilde sürdürülebilen uzun metrajlı film çekmeye benzemez. AVED'de biz inanılmaz bir hızla çalışırız ve durmayız. İki bölümün sonunda pilimiz biter. Bu bölümlerin birisini çekmesi sadece beş gün sürüyor !

KE- Her bölümde bol kan ve makyaj gerektiren sahneler var. Bu sahneleri çekerken hiç zorluk yaşadınız mı? İyi ya da kötü bir anınız var mı?

TT- Bütün kanlı sahneler benim için çok keyifliydi. Asıl sorun ikincisini çekmek için zamanı iyi ayarlamak, çünkü büyük bir temizlik lazım. Ray Santiago, Dana DeLorenzo ve Jill Marie Jones 'un olduğu 9. bölümdeki  sahnede Amanda'nın turistle beraber etten kuklalarla oynaması benim en sevdiğim kanlı anımdır.

MH- Yapay kan her zaman zordur çünkü yapışkandır, her yere bulaşır ve de biz normal insanda bulunandan çok daha fazlasını kullanırız. Kanı son dakikada akıtırız çünkü ne  olacağı belli olmaz. Zamanın çoğu dublörü hazırlamak ve protezlerle geçer. "Kan musluğunu" bir kere açtık mı artık geri dönüşü olmaz. Bir de kaçınılmaz olan şey, hataları telafi etmek için zamanın pek kalmamasıdır. Bu yüzden de hiç hata yapmamamız gerekir. Sette çok sık olan bir şey de 'yeterince kan bulunmamasıydı!' Bölümün bir yerinde özel efekt sorumlumuzla birlikte Bruce'un üzerine kan hortumuyla aşırı miktarda kan püskürttük ve o esnada ben  'Daha fazla kan !, daha fazla kan ! diye bağırırken, Bruce da 'Evet bebeğim! işte bu daha fazla yolla! diyordu.

KE-  Evil Dead serisinin çok fazla hayran kitlesi var. Sizce neden bu kadar çok seviliyor Evil Dead?

TT- Korku, kan ve kahkahalar hepsi şahane bir roller coaster izlencesinin içinde. Sevilmeyecek hiçbir yanı yok. Bunda Bruce Campbell'in Ash'inin de payı büyük tabii.

MH- Bence insanların bu konsepti sevmelerinin temel nedeni işin ucunun nereye gidebileceği konusunda bir endişe olmaması ve kan dökmenin saçma sapan muhteşemliğidir. Ayrıca Evil Force/ “cani güç” dediğimiz, gerçekten de sadece insanlara saldıran bir sabit kamera çekimi ile kesinlikle her türlü şeyi yapabiliriz. Bu da bizim basit bir şekilde korkunç  şeyler yapabileceğimiz anlamına gelir. Sonunda bu çok büyük bir keyiftir işte.


KE- Evil Dead’in dizi olarak geri dönmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk sezon nasıl sonuçlandı size göre?

TT-  İlk sezon beklentilerin çok üzerindeydi. Yapımcılar ve yazarlar Sam Raimi'nin yaratmış olduğu o orijinal çılgın dünyayı geri getirerek müthiş bir iş çıkarmışlardı. Tam bir akıllara zarar. Benim için ise, en iyi yönetmenlik tecrübelerimden biriydi.

MH- İnsanlar televizyonda her zaman yeni ve sürükleyici bir şey arıyorlar. AVED bu açığı dolduruyor. Aynı zamanda şu sıralar televizyonda popüler olan girift dramlara karşı da bir panzehir oluyor. Biz burada kısa, sert, yoğun, neşeli, saçma, etkileyici , kanlı, saygısız ve zorlamayan, içinde çok kötü adamları neşe içinde kesen, biçen, deşen sevilesi karakterleri barındıran işler yapıyoruz. AVED üzerine çalışırken harika zaman geçirdim.

KE- İkinci sezonda sizi tekrardan kamera karşısında görecek miyiz?

TT- Eğer fırsatını yakalarsam kesinlikle.

MH- Daha önceden almış olduğum işlerden dolayı ne yazık ki yeni iş sezonuyla ilgili olarak zaman veremiyorum.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

24 Ocak 2016

JOHN CARPENTER ile kısa bir RÖPORTAJ


Korku sinemasına hayat veren birçok yerli ve yabancı yönetmenlerle röportaj yaptım. Fakat bu seferki konuğum olan korku ustası Mr.John Carpenter için bir hayli uğraştım doğrusu. Kendisine ulaşmak o kadar kolay olmadı. Sosyal medya üzerinden tanıştığım yönetmen ve oyuncu dostlarımın yardımları ile önce John Carpenter’ın eşinin kurduğu şirketle bağlantıya geçtim. Bu arada müzisyen oğlu Cody Carpenter ile de bağlantıyı kesmedim tabii ki. Yazışmalar yapıldı, fakat o sıralar John Carpenter’’ın, oğlu ile beraber çıkarttıkları albüm ile ilgili çalışmaları vardı ve kendisi çok yoğundu. Bir süre sonra cevap geldi ve kısa olmak şartıyla 5-6 soruyu cevaplayacağını belirtti. Ben o maili okurken önce şaşırdım sonra inanılmaz heyecanladım. O kısım anlatılamaz, yaşanır J. 80’lerden beri kendisinin büyük bir hayranı olarak, John Carpenter ile kısa da olsa bir soru cevap ( bu tam bir röportaj sayılmaz) gerçekleştirdim. Bu bile benim için büyük bir onur. Böyle bir şeyin olabileceğini tahmin bile edemezdim. Sonuçta bahsettiğimiz kişi John Carpenter. Birçok korku filminin çıkışına ön ayak olmuş ve çoğu yönetmenin ilham kaynağı olan bir korku filmleri ustası. Michael Myers’ı yaratan kişi daha ne anlatayım ki
.
Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları o kadar işinin arasında cevaplayan Mr.John Carpenter’a teklifimi geri çevirmediği için çok teşekkür ediyorum.


S1 - “Halloween’in yıllarca kült olarak kalmasındaki en büyük etken nedir? Yaratılan Michael Myers karakteri mi, yoksa devam filmleriyle bütünleşip bir seri haline gelmesi mi?

JC- HALLOWEEN'deki amaç basit bir korku filmi yapmaktı.  Kesinlikle bu karakterdir çünkü, filmin daha derinlerde yatan tematik altyapısı, Michael Myers’ın salt kötülüğün timsali olarak var olmasını gerektiriyordu.

KE  Biyografinize baktığımızda, sadece slasher değil, bilim-kurgu, fantastik, aksiyon gibi farklı türlerde pek çok filme rastlıyoruz. Seçimlerdeki bu titizlik nereden geliyor?

JC- Aslında sadece en beğendiğim filmleri çekmeyi tercih ettim diyebiliriz.

KE- Kendi filmleriniz dahil olmak üzere birçok film ve dizilerin müziklerini de yapıyorsunuz. Oğlunuz Cody Carpenter’da müzisyen ve birlikte güzel bir albümde yaptınız. Müziğe olan tutkunuz nereden geliyor?

JC-  Ben hep müzikle büyüdüm. Babam başarılı bir keman sanatçısıydı. Sanırım benim kabiliyetim de buradan geliyor.

S4- Sizin yarattığınız filmlerin çoğu korku sinemasında bir ilk olma özelliği taşır ve hikayeleriniz birçok yönetmene ilham kaynağı olmuştur. Neden hala iyi bir korku filmi izlemek istediğimizde eski korku filmlerini tercih ediyoruz?

JC- Sinemanın doğuşundan beri korku filmleri her zaman hayatımızın bir parçası olmuştur. Zaman değişirken kültürde beraberinde değişir.  Ama genelde içeriği hep aynıdır. Korku filmlerinin çoğu kötüdür, bazıları ise vasattır ve çok çok azı iyidir. İşte seçimler burada ortaya çıkar. 

KE- Size göre korku filmlerinde hangisi daha önemli? Plastik makyajlar mı CGI mı?

JC-  Evet kesinlikle plastik makyaj ama CGI’da artık çok önemli.

KE- Yeniden korku filmlerine dönmeyi düşünüyor musunuz?

JC- Bu benim işim sinema sektöründe asla asla dememek gerekir.

John Carpenter Filmleri

Captain Voyeur (1969) 
Dark Star (1974) 
Assault on Precinct 13 (1976) 
Halloween (1978) 
Someone's Watching Me! (1978) 
Elvis (1979) 
The Fog (1980) 
Escape from New York (1981) 
The Thing (1982) 
Christine (1983) 
Starman (1984) 
Big Trouble in Little China (1986) 
Prince of Darkness (1987) 
They Live (1988)
 Memoirs of an Invisible Man (1992) 
Body Bags (1993) 
In the Mouth of Madness (1995) 
Village of the Damned (1995) 
Escape from L.A. (1996) 
Vampires (1998) 
Ghosts of Mars (2001) 
The Ward (2010)


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.