siccin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siccin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2016

EBRU KAYMAKÇI ile RÖPORTAJ


İlk önce Siccin filmi ile tanıdığım daha sonra yer aldığı tiyatro oyunlarına gittiğimde gerçekten çok iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ebru Kaymakçı ile “PİÇ” adlı oyun çıkışında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi işini çok severek yapan tiyatro aşığı başarılı bir yetenek.

Ebru kaymakçı, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine sanat hayatında başarılar diliyorum.




KE Bize biraz kendinizden ve yaptığınız işlerden bahseder misiniz? Nasıl başladı tiyatro ve sinemaya geçişiniz?

EK- Çocukluk ve çocukluktan ergenliğe geçiş dönemimi ailemin beni sosyalleştirme adına bir umut olarak gönderdiği sayısız kurslara giderek ve içime kapanarak geçirdim ta ki, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Tiyatro kursuna başlama isteğimi inatla kabul ettirene kadar. Sonrası benim için dönüm noktası oldu. Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Eğitim ve oynadığım oyunlarla yolculuğum devam etti. 
                                                
MEDEİA ( MEDEİA ) / EURİPİDES
MİLYONERLER ŞEHRİ NAPOLİ  ( ASUNTA )   E. FİLLİPPO / FUAT RAUFOĞLU
CİMRİ ( ELİSE ) / MOLIERE / ALPAY ULUSOY
Sonrası İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda
ÖLÜLERİ GÖMÜN / VERN SNEIDER/ ŞAKİR GÜRZUMAR
BİR ŞEHNAZ  MÜZİKALİ ( KUMRU )  /  TURGUT ÖZAKMAN/ ŞAKİR GÜRZUMAR

Ve Özel Tiyatrolarda oynadım.

ŞEHR-İ SEVDA İSTANBULUM / BANU BAŞEREN / TİYATRO  1 DENBİRE
AÇIK DENİZDE (  UFAKLIK  ) /  SLAWOMİR MROZEK /YENİ KUMPANYA OYUNCULARI

Kısa Filmlerle ( Anahtar, Misafir,Model Zamanlar…) başladığım sinema serüvenim ‘AŞK’ adlı belgesel ve sinema filmlerimle devam etti. Macahel Yapım’ın Metin Koç & Ulaş Zeybek yazıp yönettiği “Laz Vampir Trakula” adlı komedi filminde saf bir laz kızı olan Emine’yi oynadım. Sonrasında Muhteşem Film’in senaryosu Ersan Özer’e ait Alper Mestçi’nin yönettiği Siccin adlı korku filminde hiç de saf olmayan, nefret edilen bir kadın olan Öznur’u oynadım. İlk sinema deneyimlerimde zıt karakterlerin ard arda karşıma çıkması benim için çok güzeldi. Bu yıl bir kaç farklı projede yer aldığımdan daha yoğun bir yıl oldu. Veysel Diker’in ödeneksiz, büyük bir emekle kurduğu ve 5 yıldır devam eden Tiyatro 3023 de hem atölye çalışmalarında hem de oyunlarında aktif halde bulundum. Başlangıcından beri içinde bulunduğumdan benim için ayrı bir önemi vardır.

Duru Tiyatro’da Tiyatro Karadut çatısı altında Çetin Etili’nin yönettiği Marc Camoletti’ye ait “Altı Kişiye Pijama” adlı oyunda Jacqueline karakterini oynadım. Merak edenler sizin oyunumuz hakkındaki güzel yazınızı okuyabilirler. (www.populersinema.com/elestiri/alti-kisiye-pijama-28967.htm) Vee taaa Bursa’lardan Ekim Sanat ‘la yola çıktığımız Ömer Naci Topçu’nun Anton Çehov’un öykülerinden oyunlaştırıp yönettiği, Ertan Kılıç&Tuğba Yüksel’in de içinde bulunduğu ‘Piç’ adındaki oyunumuzda Madam Vasilyeva, Anna Filipovna Miguyeva karakterlerini oynadım. Oyunumuz büyük bir emekle, zor şartlarda sadece insan sevgisinden ve saygısından çıktığı için XV. Direklerarası Seyirci Ödüllleri’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldığında pek bir heyecan duyduk bunu da belirtmek istedim.

KE- Sinema, dizi ve tiyatro üçlüsü arasında içinde olmaktan mutlu olduğunuz ,  size en çok keyif veren sanat dalı hangisi, Neden?

EK- Tabi ki tiyatro. O benim kıymetlim. Bir tiyatro metninin sadece okuma yaptığınız an’la seyirciyle buluşma anına kadar olan süreci  mucize gibidir. Cümleler, kelimeler hatta es’ ler prova sürecinde ayaklanır, konuşur, ağlar, düşünür, güler, bakar, olmaya başlar. Oyun bulduğun için metinin salt metin halinden kurtulmuş olursun. Olamayacağın bir sürü şey olur ve bu mucizeyi seyirciyle buluşturursun. Hata payınız yok ancak dönüştürülebilir ve asla kesilemez, bölünemez. Eeee ‘ya unutursam’ ‘ya ayağım kayarsa’ ‘ ya partnerim girmezse’ ve bir sürü türevleri. Yani oyunun seyirciyle buluşması sürprizsel bir denklem. Karşında canlı kanlı hepsi birbirinden apayrı bir sürü insan, inanılmaz bir heyecan,kafada bir sürü tilki, kalbinin 9/8 lik atışı. Bu denklemin içinde olmaya aşığım. Bunlara real dünyayı kullanarak oynamayı ve de kendini izlemeyi de eklersek sonraki de sinema. Sinema ayrı bir büyü

KE- Siccin adlı Türk korku filminde sonlara doğru bayağı ürkütücü bir sahneniz var. Bu role nasıl hazırlandınız, zorlandığınız yerler oldu mu Siccin’de?

EK- Siccin benim için zaten enteresan bir deneyimdi. Oynarken çok keyif aldığım ama izlemekten o kadar da keyif almadığım bir tür. Korku ve gerilim filmlerini izleyemem. Senaryoyu okuduğumda en çok üstüne düşündüğüm yer ‘çarpılma sahnesi’ ydi. Çünkü sıradışı bir sahneydi, doğal görünmeli ve komik olmamalıydı. Bedeninizin bir başka gücün altındaymışçasına sizden ve kontrol sisteminizden bağımsız hareket etmesi ve bunu taşıyacak olan ruhsal durum. Esrik olma!!! Bedenimin ve hareketlerimin hiçbir sınırı olmamalı bu esrik duruma hizmet etmeli, özgün eylemler bulmalıydım. Dans ettiğim ve plates yaptığım için esnek olan vücudum için çok zor olmayacaktı. Yine de esnekliğimi  daha da geliştirmek için her gün antreman yaptım, Utku Demirkaya’ yla bir koreografi belirledik ve içimize sinen bir sahne olması için çalıştık.

KE Altı Kişilik Pijama ve Piç adlı tiyatro oyunlarında sizi izledim, performansınız çok başarılı. Rol seçimlerinde dikkat ettiğiniz unsurlar nelerdir?  Özellikle “işte bu rol tam bana göre” dediğiniz yerler oluyor mu?

EK-Teşekkür ederim. Aslında pek seçemiyoruz rollerimizi. Rol dağılımını okuma provalarında yönetmen belirler. Rol kişiniz belli olduktan sonra bu rol “tam bana göre” veya “bana göre değil” dediğiniz oluyor tabi ki fakat, oyunculuk deneyimlemek ve keşfetmekle içli dışlı olduğundan prova süreçleri bu tabirleri değiştiriverir hatta siz bile şaşırırsınız ortaya çıkana. Başta size uzak gelen oynarken sizi en çok heyecanlandıran  ve keyif veren olabilir.

KE- Dünya tiyatrosundan veya müzikallerden en çok sevdikleriniz nelerdir? Ve bunların içinde en çok hangisinde rol almak isterdiniz? Ya da birlikte oynamayı hayal ettiğiniz bir idolünüz var mı?

EK- Antik eserler ve Müzikaller gözlerimi ışıl ışıl eder.Antik Yunan Tragedyalarından Medea,Kral Oidipus,Antigone,Truvalı Kadınlar; Müzikallerden de Cats, Chicago, Moulin Rouge, The Phantom of The Opera, Notre Dame de Paris, Greace, Evita, Singing in The Rain en sevdiklerim. En çok oynamak istediğim …. Maalesef seçemiyorum. Hepsindeeee. Yeniliklere ve değişime doymayan aç bir yaratığım oyuncu olarak. Farklı oyuncularla aynı sahneyi paylaşmayı, farklı oyunculuk teknikleriyle tanışmayı, bilmediklerimle karşılaşmayı, deneyimlemeyi hep cebimde tuttuğum için birlikte oynamayı istediğim bir sürü aktör ve aktrist var elbet, hangi birini yazayım ki şimdi. Tek bir isimden yana kullanacak olursam hakkımı ‘Şener Şen’

KE- Tiyatronun sinemaya göre çok daha zor olduğu kesin. Oynadığınız rolü seyirciye birebir anında yansıtabilmeniz çok önemli. Sahnedeki konsantrasyonu   bozmamak ve yapmacık olmadan oynamak için ne gibi püf noktaları var, nasıl başarıyorsunuz bu kadar doğal olmayı?

EK- ‘Ey doğa tanrıçam sensin benim’ dedirtir W. Shakespeare Kral Lear oyununda. Yoldaşımdır bu söz. Oyunculuğumun da doğa gibi olmasına çalışırım. Tüm duygularımın iç içe olması, sınırlarımın olmaması, çıplak, dönüşebilen  yani olabildiğince doğal. Hayat akar durmaz net değildir, bir çizgisi yoktur, doğaçlamadır,  tahmin edilebilir ama kestirelemez. Bende oyun bulurken, oyunumu oynarken böyle akıp gitmeli,bir sonraki sayfayı bilmemeli,oyun oynadığımı unutmalıyım derim kendime. Şahsına münhasır duygularım şahsına münhasır oyunlar doğurmalı ki seyirciye içten gelsin değilse temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koyarsınız aynılıkları, tadı hoş gelmez ve büyüleyemezsiniz seyirciyi. Konsantrasyon? Sahnedeki o devinimin içine girmeden gerçek konsantrasyonu  uğraşsamda bulamam. Ne zaman ki oynamaya başlarım,’O’ zaten beni sahne üstünde buluvermiştir. Oyunculuk kendini de keşfettiğin sonu olmayan bir yolculuk yetenek önemli tabi ama sınırlı çalışmaksa sınırsız ve sonsuzdur. Bu yolculuğa çalışmak yakışır

KE- Oynadığınız oyunlar sırasında, sahnede başınıza gelen komik veya ilginç anılar varsa, bizimle paylaşır mısınız?

EK- Son oyunumda olanı anlatıyım o zaman; ‘PİÇ’adlı oyunumuzun son epizotunda ben (ezen, dengesiz ) ve Tuğba Yüksel (ezilen)’in oynadığı iki kadın sahnesi var. Sahne boyunca kavga ediyoruz, gittikçe şiddetleniyor ve ben Tuğba’yı tartaklamaya başlıyorum. O benim altımda, kafası ellerimin arasında, altımızda sert bir zemin kafasını vuruyormuş gibi yapıyorum, çığlıklar havada uçuşuyor. Buralarda seyirci gülüyor her şey normal, birden Tuğba’nın susacağı tuttu eş zamanlı olarak ben de onun kafasını elimden kaçırdım ve çatttt ya da küttt … Sessizlik … Refleks olarak ‘hiiiii’ demiş bulundum seyirci de bu sesi duydu. Sonrası bir muamma. Seyirciler kahkahaya gömülmüş ben endişeden ‘ayyyy’ deyip partnerime gömülmüştüm. Uhhuuu kahkahalar çoğalmış bir de alkış üstüne alkış almıştık ama ben çok şaşkındım ve anlam verememiştim. İçimde iki cümle ‘Ne var bu kadar gülecek, neye gülüyorlar ya ??? Kızın kafayı fena vurdum!!!’ Sonradan anlattılar tabii ben Tuğba’yı bayağı öpüp sarılıp koklamışım. Hiç hatırlamıyorum. (Tuğba ve Ben o andaki sürprizsel değişimi kabullenip yeni bir an’ın doğmasına izin vermiştik ve bu seyirciye çok doğal gelmişti ve hoşlarına gitmişti). Oyun sonrası bir sürü mesaj geldi. Herkes ‘hiiiii’ ‘ayyy’ nidalarının gerçekliğini sorup gülüyordu. İtiraf edeyim ben de ‘neye güldüler bu kadar?’ deyip seyircinin gülmesine gülüyordum. Karşılıklı memnuniyet.

S8- Türkiye’de tiyatroya karşı son yıllarda biraz daha ilgi arttı sanırım. Ne düşünüyorsunuz ülkemizdeki sahne sanatları hakkında? Tiyatroya olan ilginin artması için neler yapılması gerekiyor, bu konuda en büyük sıkıntılar nedir?

EK- Diziler ? Oyunculuğun ultra popüler olduğu, herkesin oyuncu olduğu, kalitenin daha az olduğu dizilerimizde yer almak, alamamak ayrı bir muamma. Kurumsal Tiyatrolar ? Kemikleşmiş kadroya dahil olmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Özel Tiyatrolar ve Alternatif Gruplar ? Tiyatro çook büyük bir emek. Sadece üretmek adına ‘Para kazanmasak da olur’ diyip iş yapan başka bir meslek var mı acaba? Oyuncuya alan ve seyirci gerek. Çünkü kendini var ettiği üretici olduğu yerdir o alan ve onun karşılığıdır seyirci. Fakat toplumumuzun yarası olan popülerlik o kadar kana işlemiş ki TV de gördükleriyle ilişkilendirip, onları görmek adına, onların oynadığı oyunları tercih eder oldu seyirci portföyümüz. Öte yandan seyirci gelsin diye bekleyen sadece çıktığı oyundan yaşamını idame ettiren büyük bir güruh!!!  Durum böyle olunca da ‘şuraya bi kapak atsam’ı kendine kurtuluş belirleyen, an ‘ını yaşayamayan gelecek kaygısı olan, kendini güvende hissetmeyen bireyler oluyor oyuncular. Hayatının en üretken olması gereken dönemlerini, enerjinin en aktif kullanıcağı zaman dilimlerinde hep bir duvarla karşılaşıyor. Peki ne oluyor ? Bazı enerjiler ayrılmaya başlıyor . Artık tiyatro üreten kitle  daha bilinçli, ısrarcı  ve inatçı hareket ediyor. Devletin destek vermemesinin yıkıcı olumsuz etkisinden kurtulup başının çaresine bakmaya başlayan bu enerjiler kendi içinde gruplaşıp, örgütlenip, kendi imkanlarıyla sayısız küçük sahneler türetiyorlar. Vazgeçmiyorlar. Tiyatronun sadece kendinden olanların desteğine değil başkalarına da ihtiyacı var. Hayattan akıp giderken önünüzden , arka sokağınızdan  geçip gittiğiniz tiyatroları keşfetmeniz, yeni oyuncularla tanışmanız dileğiyle. Bu bilinçle çok daha parlak bir tiyatro geleceğine inanıyorum.

S9- Yeni projeleriniz nelerdir? Sinema, tiyatro ve dizilerde sizi görebilecek miyiz?

EK- Tabi ki görebileceksiniz, yorucu bir sene geçti. Şu dönem yakın oyuncu çevremi oluşturan dostlarla iç eğitime yönelik olarak hem bedensel disiplin hem duyguları keşfetmek hem de sınırları genişletmek  adına kendi atölyemizi yapıyoruz. Tekstler, öyküler , masallar okuyoruz. Önümüzdeki sezon için netleşecek bir kaç oyun projem var. Her yıl çocuklara atölyeler yapıyorum bu yıl da buna devam edeceğim .Ekrana ilişkin bir çalışma henüz yok, ama neden olmasın? Yeni’nin peşinde koşuyorum. Bakalım biriktirdiklerim beni nereye götürecek.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Aralık 2015

ALPER MESTÇİ ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine olan ilgim sayesinde başlamış, bulunduğum röportajlar serisi hız kesmeden devam ediyor. Bu defaki konuğum, Türk korku sinemasına kazandırdığı kaliteli filmlerle tanıdığımız olan Alper Mestçi.  Kendisi ile yakın zamanda Ataşehir’de bir mekanda buluşup uzun uzun korku filmleri üzerine sohbet ettik. Mestçi, komediden gelen bir  yönetmen olmasına rağmen, korku filmlerine olan ilgisini yönetmenlik deneyimiyle birleştirerek Siccin gibi başarılı bir seriyi ortaya çıkardı. Efektleri ve hikayesi ile çok sevilen Siccin, Türk korku filmi sevenlerden de tam not aldı.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Alper Mestçi’ye bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Siccin 2 ile Yaz aylarının en iyi açılışı ve seyircisi sayısı bakımından iyi bir başarı elde ettiniz. Gelen olumlu tepkilerin ardından elde ettiğiniz bu başarınızın devamını yakın bir tarihte New York’ta sürdürdünüz. Farklı ülkelerden gelen birçok korku fanatiği Siccin 2’yi izleme fırsatı buldu. 4. Uluslararası İthaca Fantastik Film Festivali’nde dünya promiyerini yapan Siccin 2’nin bu gurur verici başarı öyküsünden bize biraz bahseder misiniz? Neler hissediyorsunuz?

Alper M. – Herhangi bir festivale başvurmadığımız halde sadece fragmanı görerek filmi istediler, New York’ta bir festivale katılmak hoşumuza gitti tabii ki. Ayrıca Ithaca’da bu yıl Andrzej Zulawski'nin Possession’u, Takashi Miike’nin Audition’u ve Anders Thomas Jensen’in Men and Chicken’i de gösterildi. Çok sevdiğim bu filmlerle aynı festivalde olmak beni çok mutlu etti açıkçası. Possession ise, korku filmlerini bana sevdiren ve korku filmi çekmeme neden olan filmlerden biridir.

KE- Musallat ile başlayan filmografinize baktığımızda aralarda komedi filmlerine de rastlıyoruz. Komediden korku sinemasına geçiş nasıl oldu? Bundan sonraki projelerinizde de yine bir korku, bir komedi filmi şeklinde mi ilerleyeceksiniz, yoksa korku sinemasına daha mı ağırlık vereceksiniz?

Alper M. - Komedi türünde filmler yapmış olmamın en büyük nedeni televizyonda yıllarca komedi işleri yapmış olmamdan kaynaklanıyor. (Şok, Dikkat Şahan Çıkabilir, Zaga vs..) Korku filmlerim komedilerden daha çok gişe yaptı zaten. Korku sineması yönetmen sinemasıdır, komedide ise oyuncunun gişesi öne çıkar. Yani komedi filmlerinin yönetmenlerini pek tanımayız, komedyenin gişesi varsa kimin çektiğinin pek önemi yoktur. Tabii ki daha zor olan, çok fazla emek gerektiren korkuyu tercih ediyorum. Ama sanırım önümüzdeki yıllarda bir psikolojik dram çekeceğim.

KE-  Siccin 3 ile ilgili çalışmalarınız var mı? Varsa kısaca bahseder misiniz?

Alper M. – Evet var ama sürpriz. Siccin 3 çok acayip bir film olacak!

KE- Siccin ile ilgili “Büyü haramdır” diye bir sloganınız var. Türkiye’de büyüye inanan ve büyü yapan kişilerin fazla sayıda olduğu bir gerçek. Büyü yaparak para kazanan kişilerden, filmi izleyenlerden veya çevrenizden bu sloganla ilgili ters tepkiler aldınız mı?

Alper M. - Büyü antik çağlardan beri var olan bir şey. Günümüzde de hala çok fazla yapılıyor. Dolayısıyla büyü var, yapılıyor ve öyle ya da böyle insanların hayatlarını etkiliyor. Yaptıran kişinin de etkiliyor, kendisine büyü yapıldığını bir şekilde öğrenen kişinin de. Büyünün tutup tutmaması çok daha derin bir konu ama büyünün varlığından haberdar olmak bile insan psikolojisini etkiliyor. Ve bu etkiler ne yazık ki hep negatif yönde oluyor. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik'te büyü yasaklanmıştır. Slogan yüzünden henüz ters bir tepki almadım. Büyü yapanlar ya da yaptıranlar da bunun kötü bir şey olduğunu biliyor zaten.

KE- Doğaüstü varlıklar ve büyüler ile ilgili bildiğiniz her detayı korku filmine uygulamak çok kolay olmasa gerek. Bu konular ile ilgili ne gibi araştırmalar yaptınız? Çektiğiniz filmlerde, etkilediğiniz ya da örnek aldığınız yabancı korku filmleri oldu mu?

Alper M. – Bu yıl 5. korku filmimi çektim. Ve artık insanlar beni başkalarına anlatamayacakları korkularını, yaşadıkları tuhaf olayları güvenle paylaşabilecekleri biri olarak görüyor sanırım... Yaşanmış ya da yaşanmış olduğu iddia edilen bir çok hikaye ulaşıyor elime maille. Sohbetlerde de ilginç şeyler anlatıyorlar, başkalarının kendilerine inanmayacaklarından korktukları şeyleri paylaşabiliyorlar. Haliyle fantezi kurmak yerine anlatılanlardan yola çıkmak daha etkileyici ve doğru geliyor bana. Ama tabii ki anlatılan 3 dakikalık bir olay film yapmaya yetmiyor. Üzerine başka hikayeler ve hayal gücüyle destek yapmak gerekiyor. Doğaüstü olaylar konusunda alim oldum artık :)

KE- Bu soruyu genel olarak soruyorum. Hem Türk, hem de yabancı korku filmlerini göz önünde bulundurarak cevaplarsanız sevinirim. Korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

Alper M. – Doğru olmadığını izleyici rakamları gösteriyor zaten. Hikaye olmadan korku filmi yapanlar gişede hüsrana uğruyor. Öncellikle iyi bir hikaye olmalı, ardından hikayeye göre korku sahneleri tasarlanmalı. Zoru ve doğrusu bu... “300 bin lira harcayalım çekelim, 100 bin gişe yaparsa kârdayız” mantığı ile filmler yapılıyor. E haliyle de batıyorlar. Birileri "en kötü korku filmi bile 100 bin yapar" diye bir yalan uydurmuş, birçok yapımcı-yönetmen de bu yalana inanmış durumda. Gişe rakamlarına baktığınızda ise Türk korku filmlerinin yüzde 80’i zarar ediyor ya da ancak maliyetini çıkartabiliyor. Bu oran genel olarak Türk sineması için de geçerli zaten. Yani korku, komedi ya da dram hepsinde aynı risk var. 1-2 yıl içinde denge sağlanacak ve Türk korku filmlerinin sayısı azalacak. Şu an için bir zamanlar her mahallede açılan simit sarayları ve cep telefonculardan pek farklı görmüyorum herkesin korku filmi çekme çabasını. Başka filmlerden çalıntı sahnelerle korku filmi yapmak pek işlemiyor. Zira korku filmi izleyicisi sevdiği türe en hakim izleyicidir. Korku filmlerini 'trash metal'e benzetiyorum ben. Dinleyicisi azdır ama diğer türlerle kıyas kabul etmez.

KE- Korku sinemasında The Thing, Evil Dead, Exorcist vb. gibi hala konuşulan ve bu filmlerden türeyen yüzlerce film var. Sadece Türkiye değil birçok ülkede bu filmlerin esintilerini görebiliyoruz. Türk korku filmlerinin (en azından bazılarının) yıllarca konuşulması ve kült bir film haline gelmesi için ne gibi bir yol izlenmeli?

Alper M. – Korku sineması genelde klişeler üzerine kuruludur. Fakat şu an klişe dediğimiz sahneler ya da fikirler ilk kez kullanıldığında klişe değildi. Eğer film içinde ileride klişe olabilecek sahneler veya fikirler barındırıyorsa bence başarılıdır. Bu da oldukça zor. Kendi filmlerimden örnekle Musallat’taki 'leğendeki çocuk’, Siccin’deki ‘çorba ile intihar’ ve ’tuvalete ekmek doğrama’, Siccin 2’deki ‘dolaptaki cinler’ ve ’sessizlik sonrası çarpılma’ sahneleri üzerinde çok düşündüğümüz özgün sahnelerdir. Tahmin edilmesi kolay, klişeleşmiş korkutma unsurlarını pek tercih etmiyorum. İzleyicilerimin yabancı korku filmlerindekilerden çok farklı ve gerçekçi bir şekilde korku deneyimi yaşadıklarını düşünüyorum.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

Alper M. – Alışmadılar, sadece iyi olanlar izleniyor. Genel olarak 'yine mi cin?’ diye bir eleştiri ile karşılaşıyoruz. Ben paranormal hikayeleri seviyorum ve paranormal bir hikaye anlatacaksam da kültürel faktörlere dikkat etmem gerekiyor. Türk insanı inanmadığı şeyi izlemeyi sevmiyor. Bilim-kurgu, polisiye ve aksiyon izlenmemesinin nedeni de bu. Korku aslında fantastik bir tür olmasına rağmen halk arasında anlatılan inandırıcı hikayeler üzerine kurulunca izleniyor. Musallat ya da Siccin’deki cinleri değiştirip hayalet yapsam filmlerin yapısı bozulmaz. Sadece gişesi düşer. Ne yazık bizim sektördeki korku filmi yönetmenlerinin de çoğu bunu anlayamadı henüz. Onlarca korku filmi yapıldı ve cinler hepsinde başka bir şekilde anlatıldı. Yani dünya korku sinemasından çok farklı şeyler yapmıyoruz. Exorcist'de de anlatılan şeytan, Şeytanın Avukatı'nda da anlatılan şeytan. Fakat iki şeytan arasında büyük fark var. Filmde cin var diye filmlerin aynı olması gerekmiyor. Amerika'da 'niye hep süper kahraman filmi?' diye soruyorlar mı? :)

KE- İlk filminizden bugüne kadar çektiğiniz filmlere gelen tepkiler nasıl oldu? Seyircinin en çok beğendiği ve inanarak izlediği film hangisi sizce?
Alper M. - Musallat çok beğenildi ve aradan 8 yıl geçtiği için kült oldu. Siccin henüz 1 yıllık bir film olduğu halde Musallat kadar konuşuldu, beğenildi ve kısa sürede marka oldu. Siccin 2 korku dozu en yüksek filmim oldu. Ama Siccin 3 kesinlikle en büyük filmim olacak. Ben detaylara çok takıntılı biriyim. En çok da filmin kurgu aşamasında detaycı oluyorum sanırım, çünkü kurguda artık dış etkenler azalmış oluyor. Çekimdeki oyuncunun performansı, hava şartları, teknik sorunlar bir şekilde atlatılmış oluyor. Elinizdeki malzemeyi en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğinize kafa yoruyorsunuz. Ancak her aşamada benimle aynı detaycılığı gösteren, film neyi gerektiriyorsa prodüksiyon anlamında onu sağlamak için uğraşan Muhteşem Tözüm gibi bir yapımcıyla çalışıyor olmak büyük şans. Aslında Siccin serisindeki en büyük şansım müthiş bir ekiple çalışıyor olmam. Ersan Özer, Melodi Tözüm, Okan Sarul, Efe Hızır, Alev Ünal, İlona Levi, Erhan Güler… Gerçekten müthiş bir ekibiz.

KE-  Korku filmi setlerinde makyajlar, efektler, dekorlar vs derken ürkütücü bir ortam yaratıldığı kesin. Şu ana kadar çektiğiniz filmlerin setlerinde başınıza gelen en ilginç anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Alper M. – Her sette ilginç olaylar ve aksilikler yaşanıyor ama film korku filmi olunca ‘acaba?’ diyoruz. Bunu tanıtım, reklam malzemesi yapmanın doğru bir şey olduğuna inanmıyorum ama korku filmleri bu yorumlara daha açık. Bir ay boyunca settesiniz ve 90-100 kişi çalışıyorsunuz. Bir kazanın yaşanmaması mümkün değil. Yaralanmalar ve kazalar her sette oluyor. 'Paranormal olaylar oldu mu?' diye soruyorsanız, çok yoruma açık. Örneğin sete ziyarete gelen bir arkadaşım eve döndüğünde banyosunda küvette çırpınan iki tane karga bulmuş. Apartman boşluğuna bakan camdan girmiş kargalar ve deli gibi bağırıp duruyorlarmış küvette. Korkunç bir durum. Ama o arkadaşım bizim sete gelmeseydi o kargalar oraya girerler miydi bilemiyorum. Kelebek etkisi :)

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Favoriniz olan 3 korku filmini yazar mısınız?

Alper M. – Korku filmlerine ilgim 80'lerde 'videocu' diye tabir edilen dükkanlardan, oradan kiralanan Betamax ve Vhs kasetlerden geliyor sanırım. O dönemde özellikle 60'ların ve 70'lerin karanlık atmosferli korkuları (Repulsion, The Wicker Man vs..) beni çok etkilemişti. Sadece korku değil genel olarak çok fazla film izliyorum. Özellikle Kuzey Avrupa sineması favorim. Hepsi korku sayılmasa da sıralamam şöyle:1) Possession - Andrzej Zulawski (1981)- 2) Repulsion - Roman Polanski (1965)- 3) Don’t Look Now - Nicolas Roeg (1973)- 4) Calvaire - Fabrice Du Welz (2004)- 5) Caché - Michael Haneke (2005)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Kasım 2015

ŞEYDA TERZİOĞLU ile RÖPORTAJ



Korku filmleri yönetmenleri/oyuncuları ile başladığım röportaj maceramın bu seferki  konuğu, Türk korku sinemasında iyi bir yer edinen Siccin serisinin oyuncusu Şeyda Terzioğlu. Kendisi ile Cihangir’de buluşarak keyifli bir söyleşi yaptık. Şeyda Terzioğlu, sinema, dizi sektöründe yer alan bir oyuncu ve aynı zamanda bir tiyatrocu.
Kendisi hem Popüler Sinemada, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Şeyda Terzioğlu’na bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Bize kısaca kendinizden ve oyunculuk kariyerinizden bahseder misiniz?
ŞT- Ben yaşama sevincini çok küçük yaşlarda tiyatroda bulmuş ve hayatını bu yolda devam ettirmeye çalışan bir oyuncuyum. Müjdat gezen konservatuarı tiyatro bölümü mezunuyum. 2005 yılından beri her yıl yeni bir tiyatroda sahneye çıkıyorum. 2009’ dan bu yana da sinema filmlerinde oynuyorum. Kariyerim tiyatro ve sinema merkezli ilerliyor.

KE- Oynadığınız farklı film türlerinden sonra korku sinemasına geçiş nasıl oldu? Korku sinemasına karşı olan ilginiz nereden geliyor?

ŞT-  ıkçası planlanmış bir şey değildi. Çok ufak yaşlarda babamla beraber korku filmi izlerdim. Babamın ilgi alanıdır aslında. Muhteşem Film’de bana böyle bir teklifte bulundu ve ilk filmlerinde oynadıktan sonar, ikinci filmlerinde ise başrolü teslim ettiler bende keyifle oynadım.

KE- Siccin 1’de Nilay ve Siccin 2’de ise Hicran karakterlerini canlandırdınız. Bu karakterlerle sizin aranızda benzer durumlar söz konusu mu? Zorlandığınız yerler oldu mu?

ŞT- Siccin1’de arkadaşını önemsediği için isteksiz de olsa hocaya büyü yaptırmaya giden sonra ise cinin musallat olduğu bir kızı canlandırıyordum. Yapılan makyajla macrup olmak insanın ruh halini değiştiriyor, güzel  bir deneyimdi. Fakat Siccin 2 de oynadığım Hicran karakteri benim için çok özel bir roldü. Ailesi için mücadele eden ,temiz kalpli ve ailesine yapılan büyülerden dolayı oğlunu ve eşini kaybeden, olayların gizemini çözmeye çalışan özel bir karakter. Hicran karakterinin modern hali olduğumu itiraf edebilirim.

KE- Korku filmi setlerinde kesinlikle ilginç olaylar yaşanır. Başınıza gelen enteresan anılarınız var mı?

ŞT- Sette değil, fakat senaryoyu okumaya başladıktan sonra, çekimlerin son gününe kadar belirli aralıklarla karabasanlar tarafından rahatsız edildim.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara? 

ŞT-  Alışmak değil bu aslında, yönetmenlerin ve senaristlerin kendini geliştirmesiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Seyirci beğendikçe de yapımcılar bu işlere daha fazla ödenek ayırmaya başlıyor ve ortaya daha kaliteli işler çıkıyor. Böyle olunca da seyirciler daha fazla tatmin oluyor tabiiki.

KE- Türk Korku sinemasının cinler ve büyülerle dolu dünyası hakkında ne düşünüyorsunuz? Farklı konularda korku filmleri çekilecek mi sizce Türkiye’de?

ŞT- Türkiye’de gizemli ve ürkütücü bir durum bu. O nedenle de ilgi çekiyor. Ama ilgi çekiyor diye de herkes cinli filmler çekmeye başladı. Bu da seyirciyi bir sure sonar sıkmaya başlayacaktır diye düşünüyorum. Artık değiştirilmeli ve kolaya kaçılmayıp daha yaratıcı korku senaryoları çıkmalı.

KE- Korku sinemasına devam etmek ister misiniz? Yakın zamanda yeni projeleriniz var mı?

ŞT- ıkçası iki korku filmi teklifi aldım, fakat kabul etmedim. Ben sadece korku filminde oynamayı tercih eden bir oyuncu değilim. Pencerenin açılmasını istiyorum. Fakat kaliteli ve yaratıcı bir korku senaryosu gelirse neden olmasın? Yeter ki bana farklı bir deneyim yaşatsın.

KE- Yurtdışında tiyatrolarda korku veya gerilim içerikli oyunlar sergileniyor. Tiyatro kökenli bir oyuncu olarak, sizce Türkiye’de korku ya da gerilim içeren bir oyun sergilenme şansı var mı? Olursa ilgi görür mü?

ŞT- Neden olmasın,çok mantıklı ve yapılmalı. Tiyatro konusunda kendimizi gittikçe aşıyoruz ve yenilikçiyiz. İlgi göreceğini düşünüyorum. Şimdi korku evleri çıktı ve müthiş ilgi var. Tiyatroda da aynı ilgiyi görür diye düşünüyorum
.
KE- Korku filmleri izlemeyi sever misiniz? Korku filmlerine ait en sevdiğiniz yabancı 2 yönetmeni ve 2 filmi nedenleriyle birlikte yazar mısınız? 

ŞT-  Aslında korku filmi meraklısı biri değilim. Ama üç tane korku filminde oynadığım için son iki yıldır çok fazla korku filmi izledim. Çok etkilendiğim bir film var o da; Andrej Zulawski yönetmenliğindeki Possession 1981 filmidir ve olağanüstü güzeldir. Oyunculuklar ve senaryo, farklı bir kafanın ellerinden çıkmış diye düşünüyorum. Keşke çekilebilse ve ben oynasam, hayran kaldığım bir film oldu. Diğeri ise, Alejandro Amenabar yönetmenliğindeki The Others filmidir. Nicole Kidman’ın performansını beğendiğim için aklımda kalan bir filmdir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.