yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2016

DAN MYRICK ile Röportaj


Yaklaşık bir sene önce başladığım yerli/yabancı yönetmen veya oyuncular ile yaptığım korku filmleri röportajlarım tüm hızıyla devam ediyor. The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmiyle found footage (el kamerası) akımını dünyaya tanıtan yönetmen Dan Myrick (Eduardo Sanchez ile birlikte yönettiler ) ile yaptığım söyleşide aklıma takılan ne varsa sordum.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Dan Myrick’e  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Eduardo Sanchez ile birlikte “found footage” akımının başlangıcı sayılan Blair Witch Project’in bir belgesel şeklinde çekilmesine nasıl karar verdiniz? Nereden çıktı el kamerası ile film çekme fikri?

DM- Ed ve ben 70’lerin “In Search Of” ve “Ancient Astronauts” gibi TV programlarından esinlendik. Bu programlar “sahte” belgesel formatında çekilmişti, ama bize göre oldukça ilgi çekicilerdi.

KE- Blair Witch Project’den sonra birbirine benzeyen fazlasıyla found footage tarzı filmler yapıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce bu kadar fazla film yapmak bu türün kalitesini düşüyor mu?

DM- Tarz bakımından sayıca çok fazla benzer film vardı, ama yalnızca bir kaçı iyi kotarılmıştı. “Paranormal Activity”  aynı format ve türdeki filmler arasında anca 10 yıl sonra yapılabilen ilk başarı hikâyesiydi.

KE- El kamerası ile çekilen filmleri izlerken gözleri çok yorduğu bir gerçek. Bu konuyla ilgili ne gibi tepkiler aldınız? Sizce bunun daha kolay ve rahat izlenebilir bir yöntemi var mı?

DM- Blair Witch gibi bir filmi büyük ekranda izlemek çok zor. Aslında sinema gösterimi için değil, ev videosu olarak çekilmişti. Yine de gösterimin ilk günlerinde sersemlemiş ve hastalanmış insan geri bildirimleri bizim işimize yaradı.

KE- 2008 yapımı The Objective’in konusu farklı ve politik bir bilim-kurgu gerilimi. Hikayesi nasıl ortaya çıktı? Ne gibi araştırmalar yaptınız bu konuda?

DM- The Vimāna (Vimanas) Hindu ve Sanskrit efsanelerinde anlatılan mitolojik uçan saray ya da savaş arabası anlamına geliyor. Bizim ülkemizde UFO fikrini ateşleyen derin mitoloji türünü temsil ediyor. Bu konuda duyduğum öykülerden ve dünyanın bu bölümünden büyülenmiştim ve modern zaman bilim kurgusu için harika bir öncül ve uygun ortam yaratabilecek, aynı zamanda Amerika’nın hakkında hiçbir şey bilmediği çatışmalara girme eğilimi hakkında sosyal bir eleştiri yapabilecek gibi hissettirdi.

KE- Book of Shadows: Blair Witch 2 filmine birlikte destek verdiniz fakat filmi siz yönetmediniz, Neden?

DM- Biz yalnızca karakterlerin bazılarının yaratılmasında görevlendirilmiştik. Dick Beebe ve Joe Berlinger asıl yazarlardı. Ed ve ben başka bir Blair filmi için çok erken olduğunu düşündük, fakat Artisan(o zamanki stüdyo), Blair başarısını kapitalize etmek için zorunlu hissetti ve yeni filmi aceleye getirdi.

KE- Filmografinizde 2008 yılından sonra hiç projeniz yok. Bıraktınız mı sinema sektörünü?

DM- Aslında 2014-2015’te çektiğimiz “Under the Bed” adındaki filmi yeni bitirdim. Film bir kadının evine taşınan takipçi bir sapık hakkında bir gerilim. Yılın ilerleyen zamanlarında vizyona girmesini umuyoruz.

KE- Çok yakında yeni bir Blair Witch (16 September 2016)  filmi geliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, ilk filmin yerini tutar mı sizce?

DM - Bence oldukça eğlenceli olacağa benziyor. Bütün yeni bir izleyici jenerasyonunun Blair mitolojisini deneyimlemesi fikrini seviyorum.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

DM- ‘The Exorcist’ William Friedkin and ‘The Shining’ Stanley Kubrick

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.



5 Ocak 2016

JACK SHOLDER ile RÖPORTAJ



Yabancı yönetmenlerle yaptığım röportajlarımın yeni konuğu Jack Sholder, 80’lerin korku sinemasında adını duyurmuş bir yönetmen. Wishmaster ve A Nightmare on Elm Street (Elm Sokağı Kabusu) gibi korku filmi serilerinin ikinci filmlerini çekmiş olan yönetmen, Hidden ve Alone in the Dark gibi o dönemin sıkı gerilim filmleri ile de tanınır. Uzun süren yazışmalarım sonunda kendisini ikna etmeyi başardığım usta yönetmen Jack Sholder, beni kırmadı ve hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları cevapladı. 

Jack Sholder’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Wes Craven’in yarattığı Elm sokağı Kabusu serisinin 2.filmi size ait. Serinin kalan filmlerinde ise farklı yönetmenler bulunuyor. Bunun sebebi nedir? Neden devam filmlerini siz çekmediniz?

JS- New Line, asla Elm sokağı Kabusu’nu bir başyapıt olarak görmemiştir aslında iyi bir fikirdi ve ortada büyük bir katil Freddy vardı. Bu yüzden her devam filminde bir öncekinin kopyasını çekmektense, ayrı bir karakteri geliştirme özgürlüğüne sahip oldular. Ama devam filmini ben seçmedim. Benden çekmemi istediler fakat ben bir korku filmi serisi çekmek istediğimden henüz emin değildim.O arada bir arkadaşım aslında korku/ seri filmi çekmenin iyi para kazandıracağını söyledi. Arkadaşım haklıydı ve onun lafı üzerine film çekmeye devam etme kararı aldım. Ondan sonra 12 film daha yaptım
.
KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

JS- Gece boyunca çalışmak çok zordur çünkü korku filmleri karanlıkta çekilmek zorundadır. Diğer bir sorun ise insanların inandığı gerçek karakterler yaratmak ve insanların eğleneceği hikayeler ortaya koymaktır. Korkutmak ve ürkütmek işin en kolay kısmıdır. 

KE- 1989-2001 yılları arasında hiç korku filmi çekmediniz. Neredeyse 10 yıldır da pek film çekmiyorsunuz. Genelde Tv serisi ve Tv filmi. Korku filmlerine devam edecek misiniz?

JS- Ben hiçbir zaman büyük bir korku filmi hayranı olmadım. Bana kalsa hiç çekmezdim. Ama bu benim için bir başlangıç oldu ve oldukça da iyiydim. Ben aslında gerilim tercih ederdim ve o yıllarda daha çok yaptığım buydu. 12 sene önce Holywood’dan uzakta North Carolina’da bir üniversitede film yapım programına başladım. Yapması oldukça güç bir işti ve dolayısıyla aynı anda film de çekemedim. Şimdi tekrardan yönetmenliğe dönmeyi düşünüyorum. Göreceğiz. 

KE- Günümüze göre kıyaslama yaparsanız korku sinemasına olan ilgi 80’lerle nasıldı?

JS- O dönemlerde filmlerde çok fazla ürkünç şey vardı ve özel efektleri uygulamak çok kolaydı; aynı zamanda izleyiciler korku sinemasına karşı çok daha bilinçliydi. 1980’lerden bu yana çekilen filmlere bakarsak sadece çok iyi olanlar tutundu. 

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu?

JS- En çok iş yapan Elm sokağı Kabusu 2 idi. The Hidden ise, büyük olasılıkla en iyi filmdi. Ayrıca Alone in the Dark , By Dawn's Early Light ve 12:01 i de çok severim.

KE- Sizce Freddy’nin yıllardır çok sevilen bir korku karakteri olmasındaki etken nedir?

JS- O rol çok iyi bir aktör tarafından canlandırıldı. O dönemdeki birçok korku filmi katili, sadece dışarı atlayıp insanları öldüren dublörlerdi. Freddy'nin bir tarzı vardı, çok iyiydi ve çok ilginç bir caniydi.

KE- Alone in the Dark ve The Hidden filmleri çok bilinmese de aslında 80’lerin iyi filmleri arasındadır. Bu iki filmin başarı öyküsünden bahseder misiniz?

JS- Aslında gişe olarak bakarsak ikisi de çok iyi iş yapmadı. The Hidden'ın iyi iş yapacağını düşündük, çünkü çok iyi test edilmişti. Ama iyi bir şekilde pazarlanmadığını düşünüyorum. Ayrıca vizyona girdiği hafta sonunda  başka bir sürü ticari film vardı ortada. Yine de çok iyi karşılandı. Gişede iyi iş yapmamasına rağmen, bu iki filmi birçok insanın takdir ettiğini duymaktan mutlu oluyorum.

KE- En beğendiğiniz korku filmlerini yazar mısınız?

JS- Invasion  of the Body Snatchers (orijinal), Cronenberg'in birçok filmi özellikle The Fly ve The Dead Zone. Alien.Rec (orijinal İspanyol versiyonu)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


29 Aralık 2015

ALPER MESTÇİ ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine olan ilgim sayesinde başlamış, bulunduğum röportajlar serisi hız kesmeden devam ediyor. Bu defaki konuğum, Türk korku sinemasına kazandırdığı kaliteli filmlerle tanıdığımız olan Alper Mestçi.  Kendisi ile yakın zamanda Ataşehir’de bir mekanda buluşup uzun uzun korku filmleri üzerine sohbet ettik. Mestçi, komediden gelen bir  yönetmen olmasına rağmen, korku filmlerine olan ilgisini yönetmenlik deneyimiyle birleştirerek Siccin gibi başarılı bir seriyi ortaya çıkardı. Efektleri ve hikayesi ile çok sevilen Siccin, Türk korku filmi sevenlerden de tam not aldı.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Alper Mestçi’ye bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Siccin 2 ile Yaz aylarının en iyi açılışı ve seyircisi sayısı bakımından iyi bir başarı elde ettiniz. Gelen olumlu tepkilerin ardından elde ettiğiniz bu başarınızın devamını yakın bir tarihte New York’ta sürdürdünüz. Farklı ülkelerden gelen birçok korku fanatiği Siccin 2’yi izleme fırsatı buldu. 4. Uluslararası İthaca Fantastik Film Festivali’nde dünya promiyerini yapan Siccin 2’nin bu gurur verici başarı öyküsünden bize biraz bahseder misiniz? Neler hissediyorsunuz?

Alper M. – Herhangi bir festivale başvurmadığımız halde sadece fragmanı görerek filmi istediler, New York’ta bir festivale katılmak hoşumuza gitti tabii ki. Ayrıca Ithaca’da bu yıl Andrzej Zulawski'nin Possession’u, Takashi Miike’nin Audition’u ve Anders Thomas Jensen’in Men and Chicken’i de gösterildi. Çok sevdiğim bu filmlerle aynı festivalde olmak beni çok mutlu etti açıkçası. Possession ise, korku filmlerini bana sevdiren ve korku filmi çekmeme neden olan filmlerden biridir.

KE- Musallat ile başlayan filmografinize baktığımızda aralarda komedi filmlerine de rastlıyoruz. Komediden korku sinemasına geçiş nasıl oldu? Bundan sonraki projelerinizde de yine bir korku, bir komedi filmi şeklinde mi ilerleyeceksiniz, yoksa korku sinemasına daha mı ağırlık vereceksiniz?

Alper M. - Komedi türünde filmler yapmış olmamın en büyük nedeni televizyonda yıllarca komedi işleri yapmış olmamdan kaynaklanıyor. (Şok, Dikkat Şahan Çıkabilir, Zaga vs..) Korku filmlerim komedilerden daha çok gişe yaptı zaten. Korku sineması yönetmen sinemasıdır, komedide ise oyuncunun gişesi öne çıkar. Yani komedi filmlerinin yönetmenlerini pek tanımayız, komedyenin gişesi varsa kimin çektiğinin pek önemi yoktur. Tabii ki daha zor olan, çok fazla emek gerektiren korkuyu tercih ediyorum. Ama sanırım önümüzdeki yıllarda bir psikolojik dram çekeceğim.

KE-  Siccin 3 ile ilgili çalışmalarınız var mı? Varsa kısaca bahseder misiniz?

Alper M. – Evet var ama sürpriz. Siccin 3 çok acayip bir film olacak!

KE- Siccin ile ilgili “Büyü haramdır” diye bir sloganınız var. Türkiye’de büyüye inanan ve büyü yapan kişilerin fazla sayıda olduğu bir gerçek. Büyü yaparak para kazanan kişilerden, filmi izleyenlerden veya çevrenizden bu sloganla ilgili ters tepkiler aldınız mı?

Alper M. - Büyü antik çağlardan beri var olan bir şey. Günümüzde de hala çok fazla yapılıyor. Dolayısıyla büyü var, yapılıyor ve öyle ya da böyle insanların hayatlarını etkiliyor. Yaptıran kişinin de etkiliyor, kendisine büyü yapıldığını bir şekilde öğrenen kişinin de. Büyünün tutup tutmaması çok daha derin bir konu ama büyünün varlığından haberdar olmak bile insan psikolojisini etkiliyor. Ve bu etkiler ne yazık ki hep negatif yönde oluyor. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik'te büyü yasaklanmıştır. Slogan yüzünden henüz ters bir tepki almadım. Büyü yapanlar ya da yaptıranlar da bunun kötü bir şey olduğunu biliyor zaten.

KE- Doğaüstü varlıklar ve büyüler ile ilgili bildiğiniz her detayı korku filmine uygulamak çok kolay olmasa gerek. Bu konular ile ilgili ne gibi araştırmalar yaptınız? Çektiğiniz filmlerde, etkilediğiniz ya da örnek aldığınız yabancı korku filmleri oldu mu?

Alper M. – Bu yıl 5. korku filmimi çektim. Ve artık insanlar beni başkalarına anlatamayacakları korkularını, yaşadıkları tuhaf olayları güvenle paylaşabilecekleri biri olarak görüyor sanırım... Yaşanmış ya da yaşanmış olduğu iddia edilen bir çok hikaye ulaşıyor elime maille. Sohbetlerde de ilginç şeyler anlatıyorlar, başkalarının kendilerine inanmayacaklarından korktukları şeyleri paylaşabiliyorlar. Haliyle fantezi kurmak yerine anlatılanlardan yola çıkmak daha etkileyici ve doğru geliyor bana. Ama tabii ki anlatılan 3 dakikalık bir olay film yapmaya yetmiyor. Üzerine başka hikayeler ve hayal gücüyle destek yapmak gerekiyor. Doğaüstü olaylar konusunda alim oldum artık :)

KE- Bu soruyu genel olarak soruyorum. Hem Türk, hem de yabancı korku filmlerini göz önünde bulundurarak cevaplarsanız sevinirim. Korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

Alper M. – Doğru olmadığını izleyici rakamları gösteriyor zaten. Hikaye olmadan korku filmi yapanlar gişede hüsrana uğruyor. Öncellikle iyi bir hikaye olmalı, ardından hikayeye göre korku sahneleri tasarlanmalı. Zoru ve doğrusu bu... “300 bin lira harcayalım çekelim, 100 bin gişe yaparsa kârdayız” mantığı ile filmler yapılıyor. E haliyle de batıyorlar. Birileri "en kötü korku filmi bile 100 bin yapar" diye bir yalan uydurmuş, birçok yapımcı-yönetmen de bu yalana inanmış durumda. Gişe rakamlarına baktığınızda ise Türk korku filmlerinin yüzde 80’i zarar ediyor ya da ancak maliyetini çıkartabiliyor. Bu oran genel olarak Türk sineması için de geçerli zaten. Yani korku, komedi ya da dram hepsinde aynı risk var. 1-2 yıl içinde denge sağlanacak ve Türk korku filmlerinin sayısı azalacak. Şu an için bir zamanlar her mahallede açılan simit sarayları ve cep telefonculardan pek farklı görmüyorum herkesin korku filmi çekme çabasını. Başka filmlerden çalıntı sahnelerle korku filmi yapmak pek işlemiyor. Zira korku filmi izleyicisi sevdiği türe en hakim izleyicidir. Korku filmlerini 'trash metal'e benzetiyorum ben. Dinleyicisi azdır ama diğer türlerle kıyas kabul etmez.

KE- Korku sinemasında The Thing, Evil Dead, Exorcist vb. gibi hala konuşulan ve bu filmlerden türeyen yüzlerce film var. Sadece Türkiye değil birçok ülkede bu filmlerin esintilerini görebiliyoruz. Türk korku filmlerinin (en azından bazılarının) yıllarca konuşulması ve kült bir film haline gelmesi için ne gibi bir yol izlenmeli?

Alper M. – Korku sineması genelde klişeler üzerine kuruludur. Fakat şu an klişe dediğimiz sahneler ya da fikirler ilk kez kullanıldığında klişe değildi. Eğer film içinde ileride klişe olabilecek sahneler veya fikirler barındırıyorsa bence başarılıdır. Bu da oldukça zor. Kendi filmlerimden örnekle Musallat’taki 'leğendeki çocuk’, Siccin’deki ‘çorba ile intihar’ ve ’tuvalete ekmek doğrama’, Siccin 2’deki ‘dolaptaki cinler’ ve ’sessizlik sonrası çarpılma’ sahneleri üzerinde çok düşündüğümüz özgün sahnelerdir. Tahmin edilmesi kolay, klişeleşmiş korkutma unsurlarını pek tercih etmiyorum. İzleyicilerimin yabancı korku filmlerindekilerden çok farklı ve gerçekçi bir şekilde korku deneyimi yaşadıklarını düşünüyorum.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

Alper M. – Alışmadılar, sadece iyi olanlar izleniyor. Genel olarak 'yine mi cin?’ diye bir eleştiri ile karşılaşıyoruz. Ben paranormal hikayeleri seviyorum ve paranormal bir hikaye anlatacaksam da kültürel faktörlere dikkat etmem gerekiyor. Türk insanı inanmadığı şeyi izlemeyi sevmiyor. Bilim-kurgu, polisiye ve aksiyon izlenmemesinin nedeni de bu. Korku aslında fantastik bir tür olmasına rağmen halk arasında anlatılan inandırıcı hikayeler üzerine kurulunca izleniyor. Musallat ya da Siccin’deki cinleri değiştirip hayalet yapsam filmlerin yapısı bozulmaz. Sadece gişesi düşer. Ne yazık bizim sektördeki korku filmi yönetmenlerinin de çoğu bunu anlayamadı henüz. Onlarca korku filmi yapıldı ve cinler hepsinde başka bir şekilde anlatıldı. Yani dünya korku sinemasından çok farklı şeyler yapmıyoruz. Exorcist'de de anlatılan şeytan, Şeytanın Avukatı'nda da anlatılan şeytan. Fakat iki şeytan arasında büyük fark var. Filmde cin var diye filmlerin aynı olması gerekmiyor. Amerika'da 'niye hep süper kahraman filmi?' diye soruyorlar mı? :)

KE- İlk filminizden bugüne kadar çektiğiniz filmlere gelen tepkiler nasıl oldu? Seyircinin en çok beğendiği ve inanarak izlediği film hangisi sizce?
Alper M. - Musallat çok beğenildi ve aradan 8 yıl geçtiği için kült oldu. Siccin henüz 1 yıllık bir film olduğu halde Musallat kadar konuşuldu, beğenildi ve kısa sürede marka oldu. Siccin 2 korku dozu en yüksek filmim oldu. Ama Siccin 3 kesinlikle en büyük filmim olacak. Ben detaylara çok takıntılı biriyim. En çok da filmin kurgu aşamasında detaycı oluyorum sanırım, çünkü kurguda artık dış etkenler azalmış oluyor. Çekimdeki oyuncunun performansı, hava şartları, teknik sorunlar bir şekilde atlatılmış oluyor. Elinizdeki malzemeyi en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğinize kafa yoruyorsunuz. Ancak her aşamada benimle aynı detaycılığı gösteren, film neyi gerektiriyorsa prodüksiyon anlamında onu sağlamak için uğraşan Muhteşem Tözüm gibi bir yapımcıyla çalışıyor olmak büyük şans. Aslında Siccin serisindeki en büyük şansım müthiş bir ekiple çalışıyor olmam. Ersan Özer, Melodi Tözüm, Okan Sarul, Efe Hızır, Alev Ünal, İlona Levi, Erhan Güler… Gerçekten müthiş bir ekibiz.

KE-  Korku filmi setlerinde makyajlar, efektler, dekorlar vs derken ürkütücü bir ortam yaratıldığı kesin. Şu ana kadar çektiğiniz filmlerin setlerinde başınıza gelen en ilginç anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Alper M. – Her sette ilginç olaylar ve aksilikler yaşanıyor ama film korku filmi olunca ‘acaba?’ diyoruz. Bunu tanıtım, reklam malzemesi yapmanın doğru bir şey olduğuna inanmıyorum ama korku filmleri bu yorumlara daha açık. Bir ay boyunca settesiniz ve 90-100 kişi çalışıyorsunuz. Bir kazanın yaşanmaması mümkün değil. Yaralanmalar ve kazalar her sette oluyor. 'Paranormal olaylar oldu mu?' diye soruyorsanız, çok yoruma açık. Örneğin sete ziyarete gelen bir arkadaşım eve döndüğünde banyosunda küvette çırpınan iki tane karga bulmuş. Apartman boşluğuna bakan camdan girmiş kargalar ve deli gibi bağırıp duruyorlarmış küvette. Korkunç bir durum. Ama o arkadaşım bizim sete gelmeseydi o kargalar oraya girerler miydi bilemiyorum. Kelebek etkisi :)

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Favoriniz olan 3 korku filmini yazar mısınız?

Alper M. – Korku filmlerine ilgim 80'lerde 'videocu' diye tabir edilen dükkanlardan, oradan kiralanan Betamax ve Vhs kasetlerden geliyor sanırım. O dönemde özellikle 60'ların ve 70'lerin karanlık atmosferli korkuları (Repulsion, The Wicker Man vs..) beni çok etkilemişti. Sadece korku değil genel olarak çok fazla film izliyorum. Özellikle Kuzey Avrupa sineması favorim. Hepsi korku sayılmasa da sıralamam şöyle:1) Possession - Andrzej Zulawski (1981)- 2) Repulsion - Roman Polanski (1965)- 3) Don’t Look Now - Nicolas Roeg (1973)- 4) Calvaire - Fabrice Du Welz (2004)- 5) Caché - Michael Haneke (2005)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

21 Aralık 2015

ALISTAIR LEGRAND ile RÖPORTAJ


Korku filmlerine emek veren yerli/yabancı yönetmenlerle yaptığım röportaj serüveninin bu defaki konuğu Alistair Legrand. İster Türkiye’de, ister yurtdışında olsun tanınmış isimlerin yanı sıra, korku sinemasına emek veren, yeni başlayan yönetmen veya oyuncular ile söyleşi yapılması, onların da tanınması gerektiği ilkesini tekrar savunarak röportajlarımı sürdürmeye devam ediyorum.İ

The Diabolical, Alistair’in ilk yönetmenlik denemesi. Bana göre, bir ilk olarak gayet başarılı bir gerilim filmine imzasını atmış. Finale doğru filmin başka bir havaya bürünmesi ve oyuncu olarak da Ali Larter’ı seçmesi yerinde bir karar olmuş.
Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı. 

Alistair Legrand’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz



KE- İlk yönetmenliğini yaptığınız film neden bir korku filmi? Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?

AL- Çocukluğumdan beri korku filmlerini hep sevmişimdir. Sanat, sinema, tv ve resimden daha ziyade ölümü çağrıştıran şeyleri severim. Bu tür şeyler çok ilgimi çeker. Yönetmen olarak da diyebilirim ki, korku  tam bir oyun alanı çünkü birçok başka türü bir araya getirip bir potada eritebildiğiniz bir tür. Korku gerçekten çok iyi bir şekilde yaratılabilir.

KE- The Diabolical ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. Senaryosunu da Luke Harvis ile beraber yazdınız. Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı? 

AL- Bu aslında büyülü ev filmleri sevdasından doğdu ve de bugünlerde çok fazla bu tip film gördüğümüz için biz yeni bir şey yapmak istedik. Eşyaların havalanması ve nefeslerin kesilmesi için yeni bir neden yani. Back to the Future ve Poltergeist'i aynı gün izliyordum ve kafamda bir şimşek çaktı. Her şeyi düzgün bir şekilde yapmaya çalışarak ben ve  hikaye yazarı arkadaşım senaryo üzerinde gerçekten çok çalıştık çünkü konu zaman yolculuğuyla ilgiliydi ve normal bir senaryo yazımından daha uzun sürdü. Beni etkileyen filmler Zemeckis 'in CONTACT filmi, orijinal Poltergeist ve The Entity !  

KE- The Diabolical’ın sanki devamı gelecek gibi gözüküyor. Böyle bir projeniz var mı?

AL- Umarım ! Devam filmi yapmayı gerçekten istiyoruz ve yazılmış iki de değişik senaryo var elimizde. Biri çok büyük bütçeli diğeri ise, çok daha düşük bütçeli. Ayrıca CamSET dünyasıyla ilgili bir çizgi roman çekmek istiyorum.( Sinemada kötülük kurumu )

KE- Başrole Ali Larter gibi başarılı bir oyuncuyu seçmenizdeki sebep nedir? 

AL- Her zaman Ali 'nin büyük bir hayranı olmuşumdur ve de onunla çalışmak istemişimdir. O çok zeki bir insan ve bu tip bir rol için de böyle birine ihtiyaç duyduk. Bir anne gibi yaklaştı role ve gerçekten çok iyi anlaştık. O müthiş biri.

KE- Çocuk oyuncularla sette çalışmanın zorlukları oluyor mu? Sette yaşadığınız ilginç bir anınız varsa bizimle paylaşır mısınız?

AL- Çocuklarla çalışmanın en zor yanı, çok fazla zamanınızın gitmesi. Beş yaşında bir oyuncumuz vardı ve onunla sadece bir kaç saat çekim yapabildik. Özellikle de özel efektler kullanıldığında işler daha da zorlaşıyor ama çocuklar harikaydı. Oyuncuları seçerken doğal ve soğukkanlı çocuklar bulmanız çok önemli. Max de Chloe de  rüya gibiydi.

KE- Bir korku filminin sonuna kadar seyirciyi merak içinde bırakmak ve bunu başarmak kolay bir iş değil. İzleyiciyi ekrana kilitlemek için ne gibi yöntemlere başvurursunuz? Sizce bir korku filminde bunu sağlamak için neler yapılmalı?

AL- Sanırım, önemsediğiniz karakterler hakkında çok güçlü bir hikaye anlatmak çok önemli hele de korku türünde. Ölmek üzere olan insanlara ya da maket bıçağıyla kafasına vurulmuş insanlara karşı hassasça yaklaşmalısınız. Ayrıca ben ve editörüm çok heyecanlı, hızlı akan bir hikaye ortaya çıkartmak için gerçekten çok uğraştık. 


KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz? 

AL- Evet uzun bir süre korku filmi yapmak istiyorum. Bir sonraki film hafif Cronenberg soslu daha çok De Palma vari bir şey olacak. İsmi CLINICAL ve umarım şubatta çekimlere başlayacağız. 

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

AL- Sadece BASKIN 'ı izledim. İnanılmaz bir filmdi. Türk korku filmi türü üzerine araştırma yapmaya başladım. Bir kez daha korkunun ne müthiş ve dehşet bir şey olduğunu gördüm. Bana göre Türk korku filmleri geleceğin bombası.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

AL- En sevdiğim iki korku filmi ! Zor bir soru. Antonia Bird'ün RAVENOUS filmi ve The Thing. Favori yönetmenlerime gelince Alexandre Aja ve John Carpenter.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

14 Aralık 2015

ALPER KIVILCIM ile RÖPORTAJ



Korku sineması üzerine yaptığım röportajların bu defaki konuğu, Türk korku sinemasının birçok filmine senaryo yazmış ve ilk defa “Gassal” filmi ile yönetmenliğe geçen Alper Kıvılcım. Yönetmenlikten daha çok korku hikayeleri yazmayı seven Alper Kıvılcım ile Kanyon’da buluşup kahve eşliğinde hem kendi hikayeleri ve projeleri, hem de korku sineması üzerine uzun uzun sohbet ettik. Daha çok Özgür Bakar filmlerine yazdığı senaryoları ile ön planda olan Alper, Özgür ile de çok iyi bir uyum içinde çalışarak güzel bir ekip oluşturmuşlar. Halen de, birlikte korku sinemasına çok değişik yapımlar ortaya çıkarmak üzere çalışıyorlar.

Alper Kıvılcım, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Kendisine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.



KE- Artık neredeyse korku filmleri senaryosunda bir marka haline geldiniz. Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor? Neden korku/gerilim?

AK- Çocukluğumdan beri korku filmlerine ilgim vardı. Nedense korku filmi izlemekte beni çeken birşeyler var. Sadece ilgi. Eskiden izlemek hoşuma giderdi, şimdi yazmak. Ayrıca Özgür Bakar ile yaptığımız filmlerin hepsinde gizli ya da açık mesajlar oluyor, şunlardan uzak durun şunu ya da bunu yapmayın diye, gizli ya da açık mesajlar veriyoruz. Peki bu mesajlar başka türlerle de verilebilir mi, tabii ki evet. Ama biz korkuyu tercih ettik. Yazmak istersek çok güzel komedi de yazarız Özgür’le birlikte ki,  zaten bu yaz kimsenin beklemediği çok ilginç bir komedi filmi yapacağız.

KE- Bu kadar fazla korku filmi senaryosu yazabilmenin sırrı nedir?

AK- Az önce de söylediğim gibi, biraz karanlık dünyaları seviyorum galiba, yazarken de o dünyanın içine girmeyi çok seviyorum. Hayali ama karanlık bir dünya. Biraz da insanların korku ayarlarıyla oynamak çok hoşuma gidiyor
.
KE-  Doğaüstü varlıklar, cinler ve büyüler ile ilgili bildiğiniz her detayı korku filmine dönüştürmek sanırım birçok araştırma gerektirir. Ne tür araştırmalar yaptınız bu konularla ilgili?

AK- Bu konuyla ilgili araştırma kitapları okuduğumuz gibi, özellikle Özgür'le (Bakar) Kuranı defalarca okuduk. Eğer cin ve İslam’a dayalı bir korku filmi yapıyorsak, referansımız mutlaka kuran oluyor.

KE-  Bugüne kadar senaryosuna katkıda bulunduğunuz filmlerin arasında sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen yapımlar hangisidir? Korku sineması sektöründe iyi bir senarist olmak için ne gibi aşamalar gerekir?

AK-Bugüne kadar beni üzen değil ama içinde bulunduğuma pişman olduğum tek film Üç Harfliler 2: Hablis’dir. Muhtemelen Özgür’ de benim aynı düşünüyor. Muhtemelen değil, aynı düşündüğünü biliyorum. Özgür ile ben, film yaparken de, sonrasında da eğlenmek istiyoruz, kimseyle sorun yaşamak istemiyoruz. Üç Harfliler 2: Hablis filminde ise, anlamadığımız bir şekilde filmin yönetmeni ile sorunlar yaşadık. Şimdi burada o konulara girmek istemiyorum etik olmaz, ama tek diyebileceğim şey, keşke o filme hiç bulaşmasaydık. Aslında ne Özgür'ün, ne de benim filme süpervizör olma gibi bir düşüncemiz de yoktu, tamamen filmin yapımcısı Kemal Kaplanoğlu'nun çok  iyi niyetli ısrarı üzerine oldu, biz de içine girmiş bulunduk. Ama dediğim gibi keşke olmasaydı. Hablis dışında beni üzen ya da pişman eden bir proje yok. Zaten onun dışındakilerin hepsi kendi üretimimiz filmler, bundan sonra da böyle olacak. Sorunun ikinci kısmına gelince, Hasan (Karacadağ) ağabeyi örnek alsınlar, gerçekten çok başarılı. 

KE- Yine senaryosunu yazdığınız ve bu defa yönetmen koltuğuna da oturduğunuz ilk filminiz olan Gassal’ın hikayesinden biraz bahseder misiniz? Gassal nedir veya kimdir?

AK- “Gassal” için şöyle bir yorum yapayım. “Gassal” kesinlikle bir cin filmi değil, psikolojik-gerilim filmi. Cin filmiymiş gibi anlatıp öncelikle seyirciyi aldatmak istemem, fakat koltuğa çakılıp izleyecekleri, bol gol gerilecekleri, içinde bir sürü bulmaca barındıran bir film. Film boyunca hayatını evinin bahçesine kurduğu Gasilhane’de Gassallık yaparak hayatını geçindiren Abbas'ın ve bir geceliğine diye gelip, Abbas'ın sırlarını öğrendikçe bir girdabın içinde kaybolan Akay'ın hikayesini takip ederek gidiyoruz ama sadece finalinde değil, kendi içinde de sürekli sürprizler barındıran bir film.

KE- Gassal, Türkiye’de sıkça rastladığımız cinli ve büyülü hikayelerin dışında kalan ve daha çok psikolojik/gerilim tarzında bir film. Hatta filmin fragmanına baktığımızda neredeyse tür olarak “slasher” bile diyebiliriz. Böyle bir tür filme türk seyircisi hazır mı sizce? Artık bu türe bir yerlerden başlamanın zamanı geldi mi?

AK- Evet “Gassal” Özgürle yaptığımız film fabrikası markalı filmlerden biri değil öncelikle. Onları da yapmaya devam ediyoruz, ama orda daha çok gişe işleri yapıyoruz. “Gassal” belki de gişede çok başarısız kalacak ki, bu ihtimal filmin senaryosunu yazmaya başladığım günden beri var. Ama ben bunu bilerek yola çıktım, bunun hiçbir şekilde risk falan olduğunu da düşünmüyorum. Zaten bence bir senarist ya da yönetmen, gişe kaygısı düşünerek film yapmamalı, o işin ticari boyutu, sanat kısmını yapanların bununla değil, işin kalitesiyle ilgilenmesi gerekiyor. Ha sezon içinde gişesinde çok iddialı olacak filmlerimiz yok mu? Tabii ki var ama onlar farklı, gassal için şunu diyebilirim birşeyleri birilerinin denemesi gerekiyordu, ben de köyün delisi olarak denedim.Burada önemli olan büyük gişe başarıları elde etmek değil. Her filmin illaki iyi ya da kötü olan kısımları vardır. Gassal'ın da vardır, işte biz imkanlar dahilinde elimizden gelenin en iyisini yaptık, kötü kısımlarına baksınlar daha iyisini üstüne koya koya gitsinler diye bir yol açmayı amaçladık. Başta bu imkanı bana veren  yapımcım Serdar Çelik olmak üzere de benimle yola çıkan özellikle Yaşar Tuncer'e, bu senaryoyu yazarken benden desteklerini esirgemeyen Nazlı Başaranoğlu'na, kendisi o sırada sette olmayıp ruhuyla ve kalbiyle her zaman sette olan kardeşim Özgür Bakar'a ve tüm ekibime teşekkür ederim. Seyirci hazır mı, zamanı geldi mi kısmına gelince, 18 Aralıkta göreceğiz.

KE- Türk korku sinemasında birbirine çok fazla benzeyen CİN temalı hikayeler ortalarda sıkça dolaşıyor. Size göre, bu kadar fazla aynı şeyi üretmenin korku sinemasına ne gibi katkısı/zararı oluyor?

AK-Bence bu kadar çok olmasının bir zararı yok. Amerika’da da çok fazla vampir ve zombi filmi var. Önemli olan sunduğunuz işin kalitesi. Bence bu tip filmlerden çok insanların sektöre zararı oluyor. Bu işte para var, ucuza da çıkıyor diyip 50 yaşından sonra korku filmi yapmaya çalışan yönetmen olmaya çalışan insanlar var. Bu tabiiki olmuyor.Mesela ucuz ama kaliteli film çekme rüzgarını bu sektörde ilk başlatan Özgür Bakar'la benim. İlk filmimiz “Ammar” çok ucuza çıkıp, dağıtımcımızın yaşadığı zorluklara rağmen ( O dönem “Fida Film” iflas etme noktasına gelmişti ) oldukça başarılı bir gişe sonucu elde etti. Çünkü çok kaliteli bir filmdi. Bu gişe sonucundan sonra da birçok taklitçimiz oldu tabii. Bunun önüne geçmek imkansız, geçmek gibi bir derdimiz de yok zaten, ama çok azı hariç hepsi çakıldı. Çünkü taklit ettikleri kısım sadece ucuz kısmı oldu, kaliteli kısmını ne yazık ki yapamadılar.

KE- Gassal ile başlayan yönetmenlik deneyiminiz devam edecek mi? Yakın zamanda senaryo ya da yönetmenlik bazında yeni projeleriniz var mı?

AK- Yönetmenliğim devam edecek mi? Aslında hiç düşünmedim.Benim yönetmenlik kariyeri yapmak gibi bir derdim de yok. Dediğim gibi Gassal çok özel bir filmdi, ben çekmek istedim sadece. Yine “Gassal” kadar iyi bir senaryo yazabilirsem, şartlar da uygun olursa olabilir. Ama bizim ana yönetmenimiz Özgür Bakar'dır. Yönetmenlik gibi zor bir işi de Özgür gayet iyi beceriyor. Ben aslında belki inanmayacaksınız ama, set ortamını bile sevmeyen biriyim ve kolay kolay sete gitmem, o yüzden bu soruya cevabım; bilmiyorum. Hayat ne gösterir bakacağız. Bu yıl yapacağımız üç tane film var, Deccal 2, Ammar 2 ve bir komedi filmi ama adını şimdi vermeyeyim. Ama çok farklı bir komedi filmi olacak. Anlaşmasını yaptık hatta Suat Özkan, ben ve Özgür yazmaya başladık bile.

KE- Gassal’ın çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç bir olay var mı?

AK- Cin filmi olmadığı için birşey yaşamadık :) “Gassal” içinde Türk insanına göre çok sert sahneler barındıran bir film, hatta sette çekip, montajda daha zamanı değil diyerek kullanmadığım sahnelerde oldu. Bu sahnelerin bazılarını set çalışanları kaldıramadı. Sahne çekildikten sonra bir süre kenara geçip, kendine gelmeye çalışan, sinirleri bozulan özellikle kadın arkadaşlarımız oldu. Onun dışında ilginç bir olay yaşamadık.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

AK- Kesinlikle çok sevdiklerini düşünüyorum. Yoksa bu kadar korku filmi çekilmezdi... Ama bazen seyircinin çok acımasız olduğunu da düşünüyorum. Aslında seyirciyle empati yapınca onlar da haklı ama bizler de haklıyız. Mesela Amerikan filmleriyle Türk filmlerini kıyaslamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu sadece korku alanında değil, her türde geçerli. Amerikalıların film çekerken kullandıkları yemek bütçesi, bizim çoğu zaman bütçemizin tamamı oluyor. Dalga geçmiyorum, bu ne yazık ki gerçek. Ama tabii onların pazarı daha geniş, bizim pazarımız Türkiye dışında yok. Bu da doğal olarak bu işe parasını yatıran yapımcıların risk faktörlerini arttırıyor o yüzden, çok büyük paralar ne yazık ki harcayamıyoruz. Amerikan sineması ve Türk sineması karşılaştırılınca, ortaya tabii ki Ferrari ile Murat 124 kıyaslaması gibi birşey çıkıyor ve çok acımasız oluyor. Fakat kesinlikle Türk yönetmenlerin daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Bir Türk yönetmen Amerika’ya gidip çok rahat o imkanlarla film çekebilir ama bir Amerikalı yönetmenin buradaki imkanlarla film ya da dizi çekebileceğine kesinlikle inanmıyorum. Seyirciler şunu bilsin ki; burada mevcut şartlar içinde mucizeler oluşturularak en iyi film karşılarına çıkarılmaya çalışılıyor.

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Favoriniz olan 3 korku filmini yazar mısınız?

AK- Ne yazık ki eskisi kadar çok korku filmi izleyemiyorum ama tabii ki, favorilerim var. Türk olarak , Dabbe serisi, Ammar ve Helak:Kayıpköy. Helak bence Türk korku sinemasında yapılmış en iyi filmlerden biriydi. Yabancı filmlerden ise, Çığlık serisi, Son Durak serisi ve Fright Night(1985)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


2 Aralık 2015

BJ McDONNELL ile RÖPORTAJ



Türk ve Yabancı korku filmi yönetmenleri / oyuncuları ile yaptığım röportaj serileri devam ediyor. Bu defa Slasher türünün iyi örneklerinden olan ve ülkemizde Balta (Hatchet) adıyla bilinen serinin 3.filmini yöneten Bj McDonnell ile kısa bir röportaj yaptım. McDonnell, yönetmenliğin yanı sıra, Avengers, Star Trek, Jack Reacher, Ant-Man, Halloween II (2009) vb.gibi birçok filmin kamera operatörlüğünü de yapan oldukça yetenekli birisi.

McDonnell, hem Popüler Sinema’da hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

BJ McDonnell 'e, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE-  2000 yılından bugüne kadar birçok filmin yapım ekibinde yer aldınız. Marvel filmleri, korku filmleri ve bazı tv serilerinde kamera operatörlüğünde bulundunuz. İlk yönetmenlik deneyiminize Hatchet 3 gibi bir korku filmiyle başlamak nereden aklınıza geldi?

BJ- Hatchet 3 filmini yönetmem Adam Green sayesinde oldu aslında. Benim filmi yöneteyim diye bir talebim olmadı. Bir çok yönetmen bu filmi yönetmek istiyordu ama ben ilk Hatchet filminden beri kamera operatörü olarak çalışmıştım. Çok büyük bir iş olmadığı için yönetmenliğe atılmak adına iyi bir adımdı. "İlk yönetmenlik denemesi" yaftasını kırabileceğim bir işti. Tarzı, karakterleri vs biliyordum. Benim istediğim tek şey en iyi  ve daha büyük bütçeli bir film yapmaktı. Bunun için çok az paramız vardı, bir milyondan daha az ki bu da çok düşük bir bütçe demektir.

KE- Yönetmenliğe devam etmeyi düşünüyor musunuz? Örneğin Hatchet’in terör estiren karakteri Viktor Crowley’i yeniden canlandırmak gibi bir düşünceniz var mI? Aklınızdan geçen yeni projeler nelerdir?

BJ- Kesinlikle ilerde daha çok film çekmeyi düşünüyorum. Şu an elimde bir kaç iş var ama dürüstçe söylemek gerekirse kamera operatörlüğünü de çok seviyorum. Sıradaki film için acele etmiyorum. Bir sonraki film hem hikaye hem de bütçe açısından çok doğru bir iş olmalı. Hatchet serisine gelince artık yapmayacağım. "Hatchet adamı" olarak mimlenmek istemiyorum. Bu Adam'ın işi. Hatchet 3’den beri çok şey öğrendim. Hatchet filmlerindeki mizah tarzı gerçekten benim tarzım değil. Ben daha ciddi  korku filmleri ve aksiyon/ bilim kurgu filmleri yapmak istiyorum. Eğer bir başka Hatchet filmi yaparsam bu geriye doğru çok büyük bir adım olur. Benim Victor Crowley günlerim artık sona erdi.

KE- Hatchet serisindeki ölüm sahneleri diğer filmlere göre fazlasıyla kanlı. Bu sahneleri çekmek titizlik gerektiren bir makyaj istiyor. Çekimler sırasında cast ekibi ile yaşadığınız ilginç veya komik olaylar var mı?

BJ- Böyle bir anı Hatchet 1 de yaşadım. Deon Richmond'un kolları yüzülüyordu. Benim ve baş kamera asistanımın kendimizi kandan koruyacak gerekli ekipmanı yoktu. Kan spreyi sıkılınca, baştan ayağa kan içinde kaldık. O sabah üstümüz sahte kana batmış bir şekilde bara gidip içki içtik.

KE- Hatchet 1 ve 2’nin hem yazarı, hem de yönetmeni olan Adam Green, bu defa sadece Hatchet 3’in senaryo kısmında yer alıyor. Yönetmenliği kendisinden alma fikri nasıl ortaya çıktı?

BJ- Sanırım Hatchet 2 den sonra Adam başka bir Hatchet filmi yapmakta tereddüt etti. H2 pek de iyi bir reyting almamıştı üstüne üstlük bir sürü de eleştiri almıştı. Benim yönetmenliğe doğru ilerleyişimi ve bu filmler hakkında bilgim olduğunu fark etti böylelikle ben çok mantıklı bir seçim haline geldim. Açıkça şunu söylemeliyim ki setteki her film, sahneleri en iyi şekilde çekmek için Adam, Will Barret ve benim bir arada ortak çalışmamızın sonucudur.


KE Star Trek ve Avengers gibi büyük bütçeli filmlerin kalabalık oyuncu kadrosuyla çalışmak ve bu dev setlerde çekim yapmak kolay olmasa gerek. Ne gibi zorluklar yaşadınız bu setlerde?

BJ- Tüm içtenliğimle belirtmeliyim ki büyük filmler müthiştir. Doğru iş çıkartmak için bolca zamanınız vardır. Tonlarca planlama ve aksiyon sahnelerini çekmek için haftalarca zamanınız vardır. Bütçe ne kadar büyükse film de o kadar kolaydır kanımca. Bir yönetmene göre  bütçe ne kadar büyükse, projede yer alanlar ve yapımcılar da yaratıcılığını o ölçüde ortaya koyar. Siz bir yönetmen olarak istediğiniz şeyi alırsınız onlar da kendi istediği şeyleri alırlar. Bu oynamak zorunda olduğunuz çılgın bir oyundur. İşte yönetmenlerin bir an önce işi bitirmek istemesinin nedeni budur. İnsanların çoğu zaman  farkına varamadığı şey her seçimin yönetmenlerin kendi seçimi olmadığı gerçeğidir.

KE- Setlerde çalışmayı sevdiğiniz birkaç yönetmen ve oyuncu ismi verebilir misiniz?

BJ- Rob Zombie ile çalışmayı seviyorum. O gerçek bir hikayeci ve hayalperestir. Ayrıca Seth Rogen ve Evan Goldberg 'i, Jorma Taccone ve Akiva' yı da seviyorum.. Büyük işler çıkartan yönetmenlerle kolay çalışmak kadar sette iyi vakit geçirmek de önemlidir. Bu arada William Friedkin ile çalışmayı da severim. Çalışmayı sevdiğim aktör ve aktrisler ise  Andy Sandberg, Tye Sheridan, Tom Cruise, Josh Stewart, Rose Byrne, Aaron Eckhart, Ike Barenholdtz, Zac Efron, James and Dave Franco...... Bu liste uzar da uzar.

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

BJ- Açıkçası izlediğimi söyleyemem. İzlemişsem de şayet Türk filmi olduğunu anlayamamış olabilirim. Türk korku filmlerine bir göz atıp izlediğim var mı diye bakmalıyım. O kadar çok korku filmi izledim ki şimdiye dek hangisinin hangi ülkenin filmi olduğunu zar zor aklımda tutabiliyorum :)))

KE En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

BJ-  The Thing / John Carpenter , Hellraiser/Clive Barker. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.