8 Nisan 2016

HÜRCAN EMRE YILMAZER ile RÖPORTAJ


Yerli/yabancı yönetmen/oyuncular ile korku filmleri üzerine yaptığım röportaj macerasının bu seferki konuğu, Azem üçlemesinin son filmi olan Azem 3: Cin Tohumu filminin yönetmeni Hürcan Emre Yılmazer. 2.filmin çekimlerinde görüntü yönetmeni olarak görev alan Hürcan Emre, bu defa son filmde yönetmenlik koltuğuna oturuyor. Senaryosunu Türkiye’nin birçok yerinden gönderilen kayıt, belge ve cin hikayelerinden seçen film, aynı zamanda bu uygulama ile de bir ilke imza atmış oluyor.

Hürcan Emre ile Kadıköy’deki buluşup sıcak kahve eşliğinde bol bol sohbet ettik ve kendisi beni kırmayıp Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum tüm soruları cevapladı.

Hürcan Emre Yılmazer’a ilk uzun metrajlı korku filminde iyi gişeler ve bol başarılar diliyor, teşekkür ediyorum.

KE- Bize biraz kendinizden bahseder misiniz, hangi projelerde yer aldınız? Nasıl başladı yönetmenlik kariyeriniz?

HEY- 2007 senesiydi sanırım. Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve İletişim tasarımı bölümünde okurken okulumuzda Müzik klübünün düzenlediği partiye Portecho adlı müzik gurubu gelmişti. O zamanlar sinema klübünde aktif bir üye olduğum ve daha yeni klübe yeni bir kamera aldırdığımız için Sony hvr v1 modeli kamerayı denemeyek için iyi fırsat olduğunu düşünüp grubun videosunu çekmiştim. Daha yeni yeni tanıştığım AdobePremiere ile kendime göre bir montaj yapıp myspace (o zamanlar myspace vardı) üzerinden guruba yollamıştım. Çok hoşlarına gitmiş olacak ki Deniz ve Tan beni yanlarına çağırdılar ve bir klip projeleri olduğunu benim çekmemi istediklerini söylediler. Ve böylece ilk kez kamerayı zevkin yanında para kazanmak için kullanmaya başlamış oldum. Bundan sonra pek çok gurubun klibini çektim. Bunlardan çoğu adı duyulmamış guruplar olmasına karşın Duman ve Gökhan Türkmen listede başı çekenler arasında. Zamanla okulun aynı bölümünden mezun olmuş arkadaşlarla küçük ekipler kurmaya ve bunlarla ekibimizi daha profesyonel hale getirip klip işlerinin yanında önce viral daha sonra ise daha büyük bütçeli reklamlar çekmeye başladık. Yönetmenlik kariyerim kısaca bu şekilde başladı diyebiliriz

KE- Volkan Akbaş, Erdinç Kazımoğlu ve siz. Neden Azem adı altında bir Türk korku filmi serisi tek bir yönetmenin elinden çıkmıyor da , hepsinde farklı yönetmenler yer aldı?

HEY- Bizim Azem serisiyle yapmaya çalıştığımız şey çok farklı. Yapımcılar, kültürümüz dolayısıyla konu olarak bir birine yakın korku filmler yapıyorken bir de yönetmen sürekli aynı olmasın diye düşündüler. Her defasında taze bir bakış açısı yeni bir uslup denemek istemişler. Bundan dolayı da her filmin yönetmeni ayrı. Ve büyük ihtimalle serinin bundan sonra gelecek filmlerinin de yönetmenleri de farklı olacaktır.  

KE- Azem ne demek ? Cin karası, Cin Garezi ve bu son filmde Cin Tohumu. İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin her defasında seriye eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HEY- Daha ilk senaryo için araştırma yapılırken görmüşler ki Azem; Eski Arap Yarımadasında kullanılan en kuvvetli büyünün ismi. Yapılması da bozulması da oldukça zor. Tüm insanlık tarihi boyunca sadece 11 kişinin bu büyüyü yapabildiği eski kaynaklarda geçiyor. Öyle bir büyüki bozulabilmesinin tek bir yolu var, o da bu büyüde aracı olarak kullanılan ruhani varlığın yani cinin eceli ile ölmesi. Cinlerin ömürleri de oldukça uzun olduğu için musallatlık aileden aileye hatta nesilden nesile şeklinde devam ediyor. Azem serilerinin her biri içinde Cin kelimesi öne çıkıyor, ama ben bunun direk gişe kaygısı olduğunu düşünmüyorum. Sanırım beyazperdeye taşınan yaşanmış hikayelerin senaryolaştığında filmi anlatan en uygun kelime bu olduğu için tercih edeiliyor.

KE- Azem serisi sanırım her defasında çıtayı daha fazla yükseltiyor. Sizin filminiz seriyi nasıl etkileyecek, izleyicileri nasıl bir film bekliyor?

HEY- Bir filmin (korku ya da değil) film olabilmesi için önce iyi bir hikayesi olması gerekiyor. İyi hikaye olmadan iyi film olamaz. İstediğiniz kadar efektler yapın en pahalı ekibi ekipmanı toplayın yine de hikayesi düzgün olmayan bir filmin tutması neredeyse olanaksız. Bu filmin farkı ise tam bu noktada ortaya çıkmaya başlıyor.Filmin ön çalışmasında sosyal medya üzerinden pek çok insana ulaşıp onlardan bize başlarından geçen olayları yollamalarını istedik. Bunların arasından en etkileyici olanları inceleyip seçtiğimiz olayı , hikaye yapısına oturtarak senaryolaştırdık. Bu da bizim çok iyi hikaye akışı olan gerçekten korkutucu bir film yapmamıza olanak sağladı. 

KE- Sosyal medya ortamlarında en çok merak edilen, hatta bana da çok gelen bir soruyu sormak istiyorum. Genelde filmler oynadıktan bir süre sonra dvd si çıkıyor ya da sizlerin tercihine göre internete yükleniyor, bu bir gerçek. Azem serisinin 3.filmi vizyona giriyor ama hala serinin diğer 2 filmi ortada yok. Neden piyasaya sürülmedi? Bununla ilgili sanırım bir planlarınız vardır, açıklar mısınız?

HEY- Bu aslında sanırım yapımcıların kendi tercihleri, ama şunu biliyorum ki ilk film çekilmeden önce bile eğer seri olmayı başarırsa 3.filmden sonra tüm serinin aynı anda DVD-TV ve internet ortamlarında olmasını istediler. Bu nedenle televizyon satışları bile hiç yapılmadı. Ama 3. Filmden sonra tüm seriyi tüm platformlarda izleyebileceksiniz. Hatta anlaşmaları bile yapıldı…

KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HEY- Filmin yapım aşamasında bizi en çok zorlayan hava şartlarıydı. Dış çekimler bizi o kadar zorladı ki çekimler bitip İstanbul'a döndükten ancak 2 ay sonra ayak parmaklarımın hisleri geri gelmeye başladı. Bir sahnemizde güneş çıkana kadar 7 saatlik çekimimizi hava yağmurlu başlayıp yarım saat içinde kar yağıp 2 saat sonra da güneş çıktıp karları erittiği için tekrar çekmemiz gerekti. Sosyal medya üzerinden başlatılan bir kampanya ile beş binden fazla yaşanmış hikâye toplandı. Bunların içinden en iddialısı Kızılırmak kenarında eski bir köyde yaşanmış olandı. Çekimleri yaptığımız köydeki her evin nerdeyse bir hikâyesi var. Koca köyde ekip olarak yaklaşık dört hafta boyunca yalnız kalmak oldukça zordu. Azem serilerinin özelliği bu ama çekim aşaması her zaman zor olur çünkü gerçek mekânlarda çekimler yapılır hatta siz ekip olarak insanların terk ettiği bu mekânlarda haftalarca kalmak zorunda kalırsınız. Birkaç arkadaşımız o kadar gerildiler ki çekimleri tamamlayamadan, geri döndüler. Azem serileri bunu her filminde yaşıyor. Aşırı korku yüzünden ekipten ayrılanlar oluyor. Tuhaf bir olay yaşamamıza gerek kalmıyor zira uğraştığımız şey başlı başına ilginç bir durum zaten. Civar köylülerle yapılan röportajlar sosyal medyada yayınlandı, köy hakkında bilgi edinmek isteyenler o videodan öğrenebilir. Azem 3 Cin Tohumu resmi facebok sayfasında bu video mevcut. Bu deneyimi ekip olarak uzunca bir süre unutmayacağız sanırım.


KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HEY- Önceki söylediğim gibi, bana göre filmin film olarak kabul görebilmesi için en büyük etken hikaye. Yaşanmış olayları hikayenize konu edebilirsiniz ya da sıfırdan yazabilirsiniz hikayenizin yapısı güçlü ve akıcı olduğu sürece seyirci içine girdiği maceradan kopmayacaktır. Ani çıkış ve efektler, yavaş yavaş gererek seyirciyi sona hazırlamalar zaten korku filmlerinin yapısında olan noktalar. Hikayede düzgün yerleştirildiği sürece bu noktalar arkasına sığınılan ucuz kandırmacalardan ziyade hikayeye güç katan, seyirciyi heyecanlandırıp maceranın daha da içine sokan etkenler haline gelicektir. Biz bu filmde bunu başardığımızı düşünüyoruz.  

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

HEY- Türk seyircileri arasında belli bir korku filmi izleyici kitlesinin kemikleştiğini düşünüyorum. Son zamanlarda o kadar çok korku filmi çıktı ki artık seyirciler korku filmi türünde de seçicileşip iyi filmi kötü filmden ayırt edip iyi filmde edindikleri deneyimi diğer filmlerde de edinmek ister oldular. Artık sadece filmin nekadar korkutucu olduğuna değil  oyunculuklara ve hikayeye de daha çok dikkat ediyorlar. Korkutucu olup hikaye olmazsa, ya da hikaye olup yeterince korkutmazsa film onlar için yetersiz kalıyor. Umarım bizim filmimiz onları her yönden tatmin edicektir. Herkese selamlar.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

SOUTHBOUND


2015 Toronto Film Festivali’nde yer alan ve Midnight Madness bölümünde gösterilen Southbound, V/H/S filminin yapımcıları ve The Pact 2 filminin yönetmeninden oluşan kalabalık bir kadroya sahip. Beş farklı hikayeden oluşan film, eleştirmenler tarafından son 10 yılın en iyi korku antolojisi olarak da değerlendiriliyor. Roxanna Benjamin, David Bruckner, Patrick Horvath ve Radio Silence adında “İnteraktif Maceralar” yazan 3-4 kişilik bir grup tarafından yaratılan Southbound, bir yol filmi gibi başlayıp, içerdiği gerilimle beraber, yanına bilim kurguyu ve mistik inanışları da alan oldukça değişik bir film.

Gece otoyoldaki arabanın radyosundan gelen “Pişmanlık, vicdan azabı, özür ve gönül almak, uzun yolda kurtarılmayı bekleyen kayıp ruhlar, geçmişinden kaçan ve acı karanlığa ilerleyen günahkarlar..” üzerine yapılan bir dj konuşmasıyla açılan film, tüm anlatılanların can kulağı ile dinlenilmesi gerektiğini de özellikle vurguluyor.

İlk hikaye; ”The Way Out”, çölde ilerleyen bir arabada, suratı kanlı iki kişinin diyalogları ile başlıyor. Kendilerini takip eden kanatlı yaratıklar, yolda durdukları bir benzin istasyonu ve tuhaf insanlar, ardından çıkmaza girilen bir döngü ve bir otel odası, ilk hikayenin kısa detaylarını oluşturuyor. İkinci hikaye; “ The Siren” da, kaybettikleri grup arkadaşlarının üzüntüsünü yaşayan 3 müzisyen kızın otoyolda başlarına gelen ilginç bir olay anlatılıyor. Yolda kalan kızlara sıcak bir ev ve yemek vermek isteyen garip bir aile ve yedikleri gizemli etten sonraki yaşanan ilginçlikler. Üçüncü hikaye; “ The Accident”, benim en favori bölümüm. Yolda bir araba kazası sonucu çarptığı kızı hastaneye götüren ve bir yandan da 911’deki doktorun telefonda söylediklerini birebir uygulamaya çalışıp kızın hayatını kurtamaya çalışan Joe’nun çabalarını anlatan hikaye, diğerlerine göre en kanlı ve en gerilim dolu olanı. Dördüncü hikaye “ Jailbreak”, “From Dusk Till Down” tarzında başlıyor. Hikayede, bara av tüfeği ile dalan yaşlı bir adamın elindeki fotoğrafda bulunan kızı soruşturması, ve ardındaki kanlı hesaplaşma anlatılıyor. Final bölümü olan “The Way İn” ise, filmin en etkileyici ve sarsıcı hikayesine sahip. 2008 yapımı “The Strangers” filmine benzer şekilde başlayan kısa bölüm, bir ev baskını yapan maskeli adamların, evdekilere verdiği işkence ve zarar üzerine kurulu. Tabii ki bu final bölümü, aslında tüm hikayelerin odak noktası ve kalbi olma özelliğini de taşıyor.

The Twilight Zone (Alacakaranlık kuşağı) seyrediyor hissine kapılacağınız Southbound, her bölümün altyapısının sağlam oluşu ve bir günde yaşanan olaylar zincirinin mükemmel geçişleri sayesinde kendi türüne ait diğer antolojik korku filmlerinden sıyrılmayı başarmış. Filmin başarılı yönetmenleri, Tales from the Cyrpt, Creepshow, The ABCs of Death veya Tales of Halloween filmlerindeki gibi ayrı ayrı hikayeleri anlatan bir antoloji yaratmak yerine, farklı gibi görünse de, aslında birbirini takip eden ve sonunda buluşan, karakterlerin ve olayların iç içe olduğu kısa hikayelere el atmış. Bazı bölümlerde yer alan mizahın yerli yerinde kullanımı asla göze batmadığı gibi, ne gerilimi düşürüyor ne de hikayeyi zedeliyor. The Accident’da yer alan hastanede kıza müdahale gerektiren sahneler, Jailbreak’deki kan banyosu ve makyajlar, ayrıca kanatlı yaratıkların tüm görsel efektleri hiçbir şekilde yapay durmadığı için, izleyiciye de sağlam bir gerilim yaşatıyor. Filmin müzikleri de en az hikayeler kadar başarılı. Arka planda yer alan John Carpenter filmlerinde sıkça rastladığımız synthesizer soundları, filme 80’lerin tadını vererek iyi bir nostalji yaşatıyor. Ayrıca oyunculukların da kaliteli ve düzgün olması, filmi basit bir korku filmi havasından uzaklaştırmış. Filmin mekan tasarımı ise gayet otantik ve ürkütücü olabilecek şekilde itina ile planlanmış.

Aynı olay örgüsü içinde geçen ve cehennem gibi kavramlardan yola çıkarak yaratılan Southbound, her hikayenin sorunsuz kesiştiği ve birbirini izlediği eli yüzü düzgün, kanlı, gizemli ve kaliteli bir korku/gerilim filmi. Her ne kadar biraz beyin yakan tarzı olsa da, bu türden filmlere düşkün olanları fazlasıyla tatmin edecektir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

4 Nisan 2016

GOODNIGHT MOMMY (Ich Seh, Ich Seh)


Michael Haneke’nin içten içe izleyiciyi sarsan Funny Games filmine benzer bir derinliğe sahip olan Goodnight Mommy, başladığı andan son dakikaya kadar sizi ekrana kilitleyecek kadar rahatsız bir film. Avusturyalı yapımcı Ulrich Seidl ile beraber pek çok filmde çalışan Veronica Franz ve Severin Fiala’nın ellerinden çıkmış olan bu enteresan yapım, aynı zamanda ikilinin ilk uzun metrajlı filmi. İlk filmlerinde bu kadar basit bir konuyu bu denli düzgün bir sanat eseri haline getirerek iyi bir çıkış yakalamaları, kendilerine pek çok takipçi kazandıracağı anlamına da geliyor.

Filmin baş kahramanları olan ikiz çocuklar Lukas ve Elias, göl kenarındaki lüks evlerinin bahçesinde oynadıktan sonra eve döndüklerinde yüzü sarılı şekildeki anneleri ile karşılaşırlar. Neden olduğunu bilmediğimiz bir estetik ameliyat geçirmiş olan annelerini bu halde gören ikizler, kısa bir süre sonra bu kadının kendi anneleri olmadığını düşünürler. Annelerinin garip davranışları çocukları tedirgin eder, ki anneleri de gerçekten eskisinden farklı davranmaktadır. İlerleyen zamanda ikizlerin bu şüpheleri artık bir kanıt arama haline dönüşür ve annelerine karşı tehlikeli ve ölümcül bir oyun başlatırlar.

Filmin içinde psikolojisi bozuk bir aile var. Bu ailenin her bireyi, ne Lukas ve Elias ne de annenin sergiledikleri hiç bir davranış normal değil. Siz de film boyunca bu rahatsız fırtınaya kapılıp hayretler içinde bu evde olan biten tüm sahneleri dikkatle izliyorsunuz. İkizlerin ya da annenin, filmin neresinde, ne şekilde davranacağı ya da filmin sizi nereye sürükleyeceği meçhul, artık tamamen yönetmenin ve hikayenin esirisiniz. Filmdeki psikolojik rahatsızlıkların derinliği ve sarsıcılığı çok başarılı. Annenin ikizlere karşı tavırları, çocukların da anneye karşı tedirginlikleri ve yavaş yavaş bağlılıklarının kopması gibi detaylar itina ile hikayeye yedirilmiş. Başlarda ağır aksak ilerleyen, fakat sonlara doğru başka bir şekle dönüşen Goodnight Mommy, cast seçiminin de başarılı olduğu bir film. Özellikle ikizlerin masum olan yüz ifadeleri, filmin sonlarına doğru artan gerilimle beraber hastalıklı bir hale dönüşüyor. Bu rolü başarıyla canlandıran küçük oyuncular, yaşadıkları o hisleri birebir aktararak seyircinin de daha çok ürpermesine neden oluyorlar. Yalnız filmde yer alan bazı kısımların belli bir sonuca bağlanmadan açıkta kalması, finalden sonra kendimizi sınamamız için yönetmenlerin bize sorduğu sorular gibi duruyor. Hamam böceklerinden, hayal sahnelerine kadar tüm ayrıntıların dikkatle izlenilmesi gerektiğini vurgulayan Veronica ve Severin ikilisi, son ana kadar da filmin gizemini korumayı çok iyi başarıyorlar.

Filmin tanıtımlarında yer alan yılın en korkutucu filmi, izlerken birçok kişi bayıldı vb. gibi sloganlara pek aldanmayıp, filmin akışına kendinizi bırakırsanız, Goodnight Mommy’nin gerçekten tedirgin eden, sarsıcı bir gerilim filmi olduğunu göreceksiniz. Özellikle sonuna kadar sizi ekrana bağlayan filmin, Incendies (İçimdeki Yangın, 2010) tarzındaki tokat etkisi yaratan sağlam finalinin hafızalarınızdan kolay kolay çıkmayacağı kesin. Belki son yılların en iyi ve en şok edici filmi değil ama, yine de içerdiği rahatsız ve çarpıcı ögeleri ile psikolojik/gerilim türündeki yapımların arasına rahatça girecek bir film Goodnight Mommy. 

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

BATMAN v SUPERMAN: DAWN OF JUSTICE


Bruce Wayne’nin ezbere bildiğimiz, geçmişinde yaşadığı anne-baba trajedisini jeneriğe güzelce yedirerek şık bir şekilde başlıyor Batman v Superman: Dawn of Justice (Batman v Superman: Adaletin Şafağı). Batman’in gözünden Man of Steel’in son savaş sahnesi sekansına odaklanarak muhteşem bir açılışa tanık oluyoruz. Metropolis’in yerle bir edilmesine ve çok fazla insanın ölümüne şahit olan Bruce Wayne’in, daha o dakikadan itibaren zaten Superman’e olan nefretini suratındaki ifadeden net olarak anlıyoruz. Tüm Metropolis halkı tarafından tanrı gözüyle bakılan çelik adam ve uzaylımız Superman ise, Batman’in kışkırtıcı tavırlarını her dakika takip ederek kendisine karşı yavaştan bir antipati beslemeye başlıyor.

Çizgi-roman dünyasında, Justice League (Adalet Birliği)’de, Superman & Batman kapışmalarına, ikilinin fikir ayrılıklarına, Batman’in bencillikleri ve yargısız infazlarına bolca yer verildiği bilinir. Filmin senaryosu da, bu durumdan güzelce beslenmiş olmalı ki, ortaya düzgün işlenen ve çizgi-romana sadık kalınmış bir yapım çıkmış.
Aslına bakarsanız her iki taraf da kendi içlerinde sorunları olan ve geçmişlerinden dolayı psikolojileri bozuk olan süper kahramanlar. Bunun yanında her an çatışmaya müsait olan bu iki karakteri birbirine düşürmeye çalışan başka bir rahatsız adam var ortada; Lex Luthor. Her zaman kriptonit peşinde, Superman’i yok edip hakimiyeti ele almaya çalışan Lex, bu defa ikiliyi birbirine düşürmeyi tercih ediyor. Film boyunca hız kesmeden kıskançlık boyutlarını arttıran Lex, DC Comics evreninde adı sıkça geçen, devamlı güçlenen, yenilmesi zor, etrafa enerji saçan dev yaratık Doomsday’i bile baştan yaratmayı başarıyor.

Gelelim en önemli kısımlara, yani karakterlere (Burada Marvel ve DC Comics filmlerini sıkı takip eden biri olarak kendi fikirlerimi de dile getireceğim maalesef, beğenmeyene saygımız sonsuz); adını duyduğumuz andan beri Ben Affleck’ ten Batman olmaz diyerek ön yargı ile yaklaştığımız oyuncu gayet güzel Batman olmuş, ama nasıl? Tam anlamıyla çizgi-roman dünyasında yer alan pompayla şişirilmiş dev üçgen vücutlu Batman karakterinin beyazperdeye bire bir yansıması olarak. Zack Snyder, kendi uslübu ile Batman’i Christopher Nolan’ın trajik aksiyonu olan Dark Knight üçlemesindeki karakterden çok daha farklı bir şekile dönüştürmüş. Şahsi fikrim; şu ana kadar izlediğimiz Batman’lerin içindeki en iyisi falan değil, hatta Christian Bale’in eline su bile dökemez. Henry Cavill ise, kesinlikle Superman için biçilmiş bir kaftan. Man of Steel’deki artistik hareketleri ve kasıntı duruşu, Batman v Superman’de daha da tavan yapıyor. Batman karşısında ezik durmamak için bayağı havalı bir şekilde takılıyor. Alfred rolündeki Jeremy Irons, sinema dünyasında her ne kadar başarılı bir oyuncu olsa da, Michael Caine gelmiş geçmiş en iyi Alfred’dir net. En çok eleştiriye maruz kalan karakter ise, tabii ki Lex Luthor. Jesse Eisenberg, kendisine verilen rollerin altından başarı ile kalkabilen iyi bir oyuncu, yalnız rolünü iyi oynaması Lex Luthor karakterinin seyirciye yanlış tanıtılmasını kurtaramıyor. Lex Luthor bu filmde görüldüğü gibi cır cır konuşan,  geveze, joker gibi tam bir deli karakter değil, ruh hali bozuk ama bunun yanında eğlenceli fikirleri olan, saplantılı ve aşırı kıskanç bir karakterdir. Hatta Smallville dizisini izleyenler ve çizgi-romanları/filmleri takip edenler daha iyi bilirler bu durumu. Bunun yanında gereksiz birçok harekette bulunan Amy Adams, Man of Steel’de olduğu gibi Lois Lane rolüne yakışıyor. Gal Gadot, Wonder Woman karakteri olarak çok iyi seçilmiş bir oyuncu olmasına karşın, filmde sadece ufak bir ayrıntı gibi son anda çıkıp, kenarda sığ bir biçimde kalarak çok sırıtıyor. Olimpos’a kadar uzanan bir geçmişe sahip ve çok da güzel hikayesi olan Amazon kadını Wonder Woman’ı 2017’de tek bir karakter filmi olarak izleyince daha net bilgiye sahip olacağımız kesin. Bunun yanında Justice League takımının oluşumunda yer alan diğer karakterlerin bazılarını filmin içinde kısadan görmek gayet keyifliydi.

Marvel filmlerindeki renkli dünyanın tersine Zack Snyder, karanlık, kasvetli, ultra pastel bir dünya yaratarak kendine özgü tarzı ile adeta seyirciyi farklı bir evrene taşıyor. Özellikle gökyüzünde, uzakta yer alan bir dövüş sahnesine ani zoom yaparak tüm detayları birebir objektife yansıtması tam bir Zack stili. Batman ve Superman’ın birbirlerini patakladıkları, durmak bilmeyen ve tozu durmana katan sert kapışmaları çok çok iyi çekilmiş. Özellikle filmin ikinci yarısı, toz bulutları, yıkımlar ve patlamalarla dolu, durmak bilmeyen görkemli bir aksiyona dönüşüyor. Bu kadar güzelliğin yanında, sanki aceleye gelmiş gibi gözüken; Batman ve Superman’in yeşilçamı andıran bir diyalog ile aralarının aniden düzelmesi ve Lex’in helikopterin önünde Superman’i hızlıca gaza getirip çocuk gibi kandırması gibi, göze batan birkaç sahne de yok değil. Doomsday ile kahramanlarımızın savaştığı boss-figh sahnesi ise, filmin en çok renk cümbüşüne sahip olan, adeta havai fişek gösterisi şeklinde sunulan kısmı. Filmin Hans Zimmer destekli müzikleri çok başarılı. Özellikle Wonder Woman’ın çıkışında çalan parça mükemmel.

İnsan gücü ile mekanik bir kahramanın savaşına odaklanan ve Justice League’in  temellerini oluşturan Batman v Superman: Dawn of Justice, içerdiği tüm bilim-kurgu ve fantastik ögeleri ile DC Comics hayranlarının mutlaka seyretmesi gereken bir film.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

23 Mart 2016

ALTI KİŞİYE PİJAMA


1985 yılında ilk gösterimini yapan ve 2014 yılında ise Broadway’de sahnelenmeye başlayan Marc Camoletti’nin “Don’t Dress For Dinner” adlı komedi oyunu, ayrıca Londra’da yıllardır da oynanıyor. Eril Erdem tarafından kurulmuş olan Tiyatro Karadut, bu oyunu “Altı Kişiye Pijama” adı altında, ülkemizde de sahneye koydu.

Kısa bir süre önce özel bir davet üzerine Moda’da yer alan Kadıköy Duru Tiyatro’da oyunu izleme fırsatını yakaladım. Yerim en ön sırada, ben ise neredeyse sahnenin içindeydim. Tiyatronun ilk sırası ile sahne arasındaki mesafe çok kısa olduğundan bana, oyundaki tüm mimikleri rahatlıkla birebir yakalama imkanı da doğmuş oldu. Özellikle oyunun aldatmacalar üzerine kurulu bir komedi olması ve birbirlerinin arkasından yapılan bolca hareket içermesi, mimiklerin de fazlasıyla iyi takip edilmesini gerektiriyor. Salon güldürüleri adı altında değerlendireceğimiz “Altı Kişiye Pijama”, aralıksız tek perde şeklinde ve1,5 saat kadar sürüyor. Fakat oyun o kadar akıcı ve eğlendirici ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamanız mümkün değil.

Hikaye adı üstünde altı kişinin tek bir çatı altında toplanmasını anlatıyor. Konusu için kısaca anlatmak gerekirse demek isterdim ama, oyunda bir arapsaçı durumu mevcut olduğundan biraz uzun ve karışık durabilir konu. Bernard ve karısı Jacqueline hafta sonunu Paris'e iki saat uzaklıktaki sayfiye evlerinde geçirmek isterler. Bernard, Robert isimli eski arkadaşını da davet etmiştir. Robert geldiği zaman Jacqueline ile arasında gizli duygusal bir ilişki olduğu anlaşılır. Bu arada Bernard da bir süre önce tanıştığı genç bir manken olan Suzan adlı kızı eve davet etmiştir. Bernard eşine yakalanmamak için, arkadaşı Robert'e benim sevgilimin sevgilisi rolünü, yani Suzan ile sevgili rolünü oynayacaksın diye ısrar eder. Robert eve gelen aşçıyı(Suzi) Suzan zanneder ve manken aşçı, aşçı ise manken rolüne girmek zorunda kalır. Aşçının gerçek kocası da eve gelince işler iyice karışır ve komik olaylar birbirini takip eder.

Tabii ki okuyunca herşey normal, ama seyrederken aynı evin içinde dönen dolapları iyi anlamak için diyalogları ve mimikleri gerçekten iyi takip etmek gerekiyor. Öncelikle oyun başından sonuna kadar çıtayı yükselten bir ivme ile hızla ilerliyor. Başından sonuna kadar  hikayeyi sahiplenen ve evin sahiplerine hayat veren; Jacqueline’i canlanrıran Ebru Kaymakçı seksapel, akıllı kadın rolünü ve Serkan Atar ise, çok uyanık olduğunu zanneden sevimli koca rolünü çok iyi şekilde oynuyorlar. İkilinin arasındaki uyum ve diyaloglar hiç bozulmadan oyunu sona kadar taşıyor. Yalnız oyunda fazlasıyla ön plana çıkan çok başarılı iki karakter daha mevcut;Robert ve Suzi. Robert rolünü oynayan Eril Erdem, oyuna dahil olduğu andan, son sahneye kadar seyirciyi kesintisiz güldürüyor. Konuşma şeklinden mimiklerine kadar komple çok iyi. Zaten oyundaki en önemli karakterin ve diyalogların kendisine verildiği de çok açık ve net. Aşçı Suzi rolünü üstlenen Zehra Erkuş ise, ara sıra görünmesine rağmen oyunculuğundaki coşkuyu ve enerjiyi kesinlikle seyirciye birebir yansıtıyor, ki bu tiyatroda başarılması çok zor olan bir durumdur. Oyunun diğer karakteri olan Susan rolünü üstlenen Nehir Büyükakçay ise, oyun sırasındaki diyaloglarda kısa sıkıntılar yaşamasına rağmen çabuk toparlamayı başararak sahiplendiği şımarık ve çok da zeki olmayan manken kızın hakkını veriyor. Sonlara doğru çıkan aşçının kocası George’ı canlandıran Yiğit Aksütlü ise, kendisine verilen kısa ama önemli rolü gösterdiği düzgün performansı ile güzelce sahiplenmeyi başarmış.

Ayrıca Ali Yenel tarafından yaratılan sahne dekorunun cıvıl cıvıl renkleri ile kostümlerdeki canlı renklerin uyumu, bu konuda çok titiz davranıldığını gösteriyor. Özellikle böyle bir komedi oyununda renklerin doğru seçilmesi ve oyunla bir bütünlük sağlaması gibi detayların atlanmaması da, işin ciddiyetle yapıldığının bir kanıtı.

Sonuç olarak; Çetin Etili’nin yönettiği ve Can Kapyalı’nın çevirisini yaptığı “Altı Kişiye Pijama” oyunu, arapsaçına dönmüş komik hikayesi ve aralarda kafa karıştıran zihin oyunlarının yanı sıra, bol kahkaha atma garantisi olan eli yüzü düzgün, tavsiye edebileceğim bir komedi oyunu.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

HECTOR HERNANDEZ VICENS ile RÖPORTAJ


Korku filmleri röportaj serisinin bu defaki konuğu, Hector Hernandez Vicens. Kendisinin ilk uzun metrajlı filmi olan The Corpse of Anna Fritz (Ölüm ve Ötesi) morgda geçen nekrofili üzerine kurulu başarılı bir tek mekan gerilim filmi. Gerçek bir morgda ve gerçek seslerle çekilmiş olan film, sonuna kadar izleyeni ekrana kitleyen bir yapıya sahip.

Sosyal medya üzerinden tanıştıktan sonra ufak bir sohbetin ardından  kendisine yönelttiğim soruları çok kısa bir sürede cevaplayan Hector Hernandez Vicens’e, beni kırmadığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- The Corpse of Anna Fritz ‘ın hikayesi nasıl ortaya çıktı? Neden nekrofili ?

HHV- Çok uzun yıllar önce, lisedeyken, çalıştığı hastanenin morgundaki cesede tecavüz eden bir hademeyle ilgili bir haber okumuştum ve ceset dirilmişti. Bu gerçek hikayede hademe daha sonra doktorları bulmaya gitmişti. Ama muhtemelen aklında  cesedin nasıl dirildiğini açıklamakla ilgili sorular vardı. Annesini, çocuklarını ve arkadaşlarını düşündü belki de. Bu onun sosyal anlamda ölümü demekti. Herkes onu sapık olarak görecekti; herkes daima ona bakacaktı. Onun ilginç bir karakter olduğunu ve bir hikaye için ilginç bir başlangıç olduğunu düşündüm. 

KE- Daha önce dram/aile türünde TV dizi ve sinema filmleri için senaryo yazarlığı yapmışsınız. İlk filminiz olan The Corpse of Anna Fritz'de neden gerilim/korku türünü tercih ettiniz?

HHV- Ben seçmedim, hikaye kendi türünü seçti. Ben sadece izleyicilerle karakterleri yakınlaştırmak istedim. İzleyicileri onlarla beraber morga koymak istedim. Sonuç olarak bir korku/gerilim filmi oldu. Bir korku filmi yapacağımı hiç düşünmemiştim. Ben sadece bir film yapacağım diye düşünmüştüm. Tabi ki korku türünü seviyorum ama öbür türleri de seviyorum
.
KE- The Corpse of Anna Fritz tek mekanda geçen basit bir hikaye, fakat film oldukça ürpertici ve sessiz bir gerilimi var. Bunu nasıl başardınız?

HHV- Belki de "Gerçekçilik" ile. Gerçekçilik var olan bir şey değildir ; o hep bir gelenektir. Belki de "gerçek karakterler" var etmeye çalışmak. Gerçek bir morg. Gerçek sesler. Sonra da müzik ve ışık eşliğinde karakterlerin içine bakmak. Onları filmin renkleriyle açıklamak. Bir başka karakter daha olan atmosferi yaratmak. Temelde, izleyicilerin duyguları anlamasını sağlamaya çalışmak. 

KE- Gerilim filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

HHV- Tek bir mekanda çekim yapmak kolay bir iş değildir. Eğer iyi iş çıkartamazsanız ortaya film değil bir tiyatro oyunu çıkar, ama The Corpse bir sinema filmi olmak zorundaydı. Setteki en zor anlar, ihtiyacım olan tüm çekimleri yapacak zamanımın olmadığı hallerdi ve  bu yüzden bazı şeyler hakkında yeniden düşünmem gerekti. Aynı zamanda bütün ekip dört haftadır bir morgda çalışıyordu. Bir aydan beri otuzdan fazla insan küçük bir alana kapanmış günde on dört saat çalışıyordu. Orada, filmi yapmak için ihtiyacımız olan gerilime sahiptik. 

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku/gerilim filmlerine devam mı?

HHV- Yapacağım. The Corpse ile beraber bir tarz yaratmaya başladım. Bazı konular üzerine konuşmaya başladım ve bu işi bitirmek zorundayım. Yani daha fazla Korku/Gerilim filmleri yapacağım ve onlar her zaman psikolojik filmler olacak çünkü korku üzerine konuşuyorum.
  
KE- En beğendiğiniz korku filmlerini ve yönetmenleri nelerdir?

HHV- Sadece 3 ve 3 ? Gününe göre değişir...
Üç korku filmi :Funny Games, Haneke / Night of the Living Dead, George A. Romero
Psycho, Hitchcock.
Üç yönetmen : Roman Polanski / Gaspar Noe/ Brian de Palma

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

21 Mart 2016

MARKO PAŞA MÜZİKALİ

Franz Von Schönthan ve Gustav Kadelburg tarafından yazılan Marko Paşa, Nejat Uygur tarafından dilimize ve geleneksel Türk tiyatrosuna uyarlanmış. Yaklaşık 25 yıl önce oynanmış olan oyun, bu defa Nejat Uygur’un oğulları Süheyl & Behzat Uygur tiyatrosu tarafından yeniden düzenlenerek müzikal olarak sahneleniyor.

Müzikalleri çok severim, hele ki böylesine komedi yüklü bir oyun olursa gerçekten izlemesi çok keyifli oluyor. Çocukluğumdan beri Nejat Uygur’un tiyatro oyunlarını izleyerek yetişmiş biri olarak bugüne kadar büyük usta ile tanışamasam da, oğulları Süheyl & Behzat Uygur ile tanışmak ve kendileri ile sahne alacakları mekânda röportaj yapmak oldukça gurur vericiydi. İki usta tiyatro oyuncusu, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar. Çok güzel geçen sohbetimizin ardından davetiyemi alıp salonun en ön sırasındaki yerime kuruldum vee oyun başladı.

Marko Paşa Müzikali, paşanın adını bile duyduğunda kaçacak yer arayan ve asla kendisine yanaşamadığı, hatta iki senedir elini bile süremediği karısından korkan bir iç güveysi damat (Süheyl Uygur) ve onun çok yakın cesur avukat arkadaşı (Behzat Uygur) üzerine kurulu olaylar zincirini anlatıyor. Damadın karısı rolünü oynayan Şahnaz Çakıralp, oyunu yöneten ve Marko Paşa rolünü üstlenen Uğur Babürhan ikilisi, adeta oyunun otoritesini üstlenmiş durumdalar. Bu arada yerine göre sert, yerine göre yumuşak bir karaktere bürünerek oyunculuğunu konuşturan Şahnaz Çakıralp, eminim ki bu müzikalde seyirciden tam not almıştır. Yan rollerde ise çok başarılı tiplemeler, arada bir ortaya çıkarak oyuna renk katıyorlar. Oyun sırasında aniden nereden çıkacağı belli olmayan (seyircinin arasından bile çıkabiliyor), hafif kafadan noksan doktor rolündeki Önder Keskin ki benim seyrettiğim oyunda bu rolü Kahraman Sivri canlandırıyordu ve hizmetçi rolündeki Ömer Yılmaz, en neşeli sahnelerde oyuna eşlik ediyorlar. Yine oyunun en hareketli ve bıcır bıcır karakteri olan Mürüvvet rolünü canlandıran Leyla Yüngül’ün, seyirciyi bolca güldürmeyi başaran enerjisi ise gerçekten çok başarılı. Oyunun sonlarına doğru çıkan kısa süreli ama çok dokunaklı bir rolü olan Güzin karakterine ise Burcu Afşin hayat veriyor. Gelelim oyunun en önemli ismine. Yıllardır sahnede olan usta tiyatrocu Nejat Uygur’un eşi Nejla Uygur, kısa süreli rolüne rağmen mükemmel performansı ile Marko Paşa’nın duyduğunu yanlış yorumlayan yaşlı karısını canlandırıyor. 25 yıl sonra aynı rolü tekrardan oynayan usta oyuncu, seyircinin en çok güldüğü sahnelerde yer alan harika performansı ile de, olgun yaşına rağmen adeta genç oyunculara ders veriyor.

Müzikalin en büyük topları tabii ki, Süheyl ve Behzat kardeşler. Süheyl Uygur, korkak damat rolü ile neredeyse baştan sona tüm oyunun yükünü sırtlamış durumda. Kâh dans ediyor, kâh yerlerde geziniyor. Oyun boyunca yaptığı taklitleri ve Nejat Uygur’a selam çaktığı konuşma şekli ile de övgüyü hak ediyor. Behzat Uygur ise asi, çokbilmiş ve korkusuz tavırları ile avukat Suat rolünün hakkını verdiği gibi, kıvrak dansları ile de göz dolduruyor. Ayrıca oyun sırasında yaptığı hem magazinsel, hem de Türkiye’nin politik durumuna yönelik ince zekâ ürünü esprileri ile izleyenleri kahkahaya boğuyor.

Marko Paşa Müzikali’nin ilk perdesi normal seviyede mizah yüklü diyaloglarla geçerken, ikinci perdede ise oyun çıtayı inanılmaz yükselterek adeta coşuyor. Dekorlar, danslar, kostümler ve koreografi mükemmel, şarkı seçimleri çok düzgün ve oyunla çok uyumlu. Bir müzikalde aranılan her şey oyunda mevcut. Yazılan diyalogların ve esprilerin hem eski döneme, hem de günümüze göre uyarlanmış olması da oyunu daha izlenebilir ve komik bir hâle sokuyor. Oyunculuklarda göze batan bir abartı olmadığı gibi, tam tersine doğal ve sade performanslar ile her rolün hakkı sonuna kadar verilmiş. Oyun bittikten sonra Behzat Uygur’un samimi konuşmasını ve babası Nejat Uygur’u andığı güzel dizelerini dinlemek hem hüzünlü, hem de çok gurur vericiydi.

İçinde bulunduğumuz bu sıkıntılı günlerde yapılacak en iyi şey sanırım biraz kafayı dağıtmak ve gülmek. Bunun için size tavsiyem, Marko Paşa Müzikali’ne dair bu yazdığım samimi izlenimlerime güvenerek övgüyü sonuna kadar hak eden bu müzikale bir şans vermeniz. Ve size son sözüm ise şöyle; “ Reveraaansss “ J
Oyuncular
Süheyl Uygur, Behzat Uygur, Şahnaz Çakıralp, Uğur Babürhan, Leyla Yüngül, Kahraman Sivri, Burcu Afşin, Ömer Yılmaz, Nejla Uygur
Yazan: Franz Von Schönthan ve Gustav Kadelburg
Çeviren: Nejat Uygur
Yöneten: Uğur Babürhan
Reji Asistanı: Burcu Afşin
Süre: Ara dahil 120 dk.
Tür: Müzikal
Müzik: Serpil Günseli
Aranjör: Uğur Cümbüşel
Kostüm: Sadık Kızılağaç
Işık Tasarım: Ali Tümay
Afiş Tasarım: Jr. Behzat Uygur
Prodüktör: Çiğdem Uygur
Sahne Teknisyeni: Murat Ekşi, Ahmet Ekşi
Koreografi: Ömer Yılmaz
Yapım: Uygur Gösteri

 SÜHEYL & BEHZAT UYGUR ile RÖPORTAJ

KE- 25 Yıl önce usta tiyatrocu, babanız Nejat Uygur’un oyunu olan Marko Paşa’yı yeniden klasik bir tiyatro oyunu yerine müzikal olarak uyarlamak fikri nasıl ortaya çıktı?

S&B Uygur : Aslında biz Marko Paşa’yı Behzat’la yıllar önce düşünüyorduk. Fakat oyundaki karakterlerimiz için yaşımız bu rollere uygun değildi. Bir buçuk sene önce yönetmenimiz Uğur Babürhan, ben ve Behzat Marko Paşa müzikali için toplandık. Yıllar önce Nejat babanın oynadığı Marko Paşa’yı nasıl daha değişik bir hale getirebiliriz diye düşündük. Ve bunun yıllar sonra iyi bir müzikalle tekrar sahneleneceğine karar verdik. Günler süren çalışmanın, provaların sonucunda Marko Paşa müzikali geçen sene 27 Mart 2015’de Dünya Tiyatrolar gününde seyircilerin karşısına çıktı.

KE- Oyunun içinde geçen hatta seyircinin en çok kahkaha attığı kısımlarda yer alan siyasi ve magazin içerikli esprileri yazarken tedirdinlik yaşadınız mı? Bu espriler ile ilgili hiç sorun yaşadınız mı? Bu soruya ek olarak şunu da sormak istiyorum, bu esprilerin oyun sırasında doğaçlama olduğu anlar oluyor mu?

S&B Uygur:  Oyunun içinde yer alan söylediğiniz o espriler tekstin içinde olmayan espriler. Espriler bizim tarzımız oyunlarda gündeme göre değişir. Seyircilerimiz de zaten bunu bilerek de gelir. Hiçbir sorun yaşamadık. Tabiiki oyunun belli bir teksti var, yukarıda da söylemiştim. O an sahnede biz zaten anlaşırız ve doğaçlama espriler yaparız.

KE- Genelde sanatçı ailelerin sanatçı çocukları olur cümlesinden yola çıkarsak, babanız ve annenizin tiyatrocu olması, sizlerin de onların izinden gitmenize nasıl sebep oldu? Başlarda bir zorlama söz konusu oldu mu?

S&B Uygur: Öncellikle şunu söyleyebiliriz ki, ne annemiz ne de babamız bizi zorla tiyatrocu yapmadılar. Zaten tiyatro zorla yapılacak bir şey değildir. Biz tiyatro kulislerinde büyüdük. Nejat babanın her oyununu sahne arkasında defalarca seyrederdik. Nejat babanında oyunları bizi çok etkilemiştir. Kendi tiyatromuzu kurduğumuzda başlarda baya bir zorluk çektik. Seyirci Süheyl&Behzat Uygur tiyatrosuna ilk kez geliyordu. Haklı olarak da biraz ön yargılılardı. Çünkü yıllarca Nejat Uygur’a gelmişlerdi. Bakalım evlatları ne yapacak diye merakla bekliyorlardı. Tiyatromuzu kurduktan birkaç ay sonra bu zorluklardan kurtulduk. Sahneye yeni oyunlar koyarak seyircinin bu anlamda bize güvenmesini sağladık. Artık seyircilerimiz her yeni oyunumuzda Süheyl&Behzat Uygur Tiyatrosuna geldikleri zaman güleceklerini bilerek kesin olarak geliyorlar.

KE- Müzikaldeki kadro çok başarılı. Bu ekibi bir araya toplarken nelere dikkat ettiniz? Bu güzel kadro nasıl ortaya çıktı?

S&B Uygur: Tiyatroda sahnenin dışında en başta kulisin uyumu çok önemlidir. Dolayısıyla, kulise uyum sağlayan arkadaşları öncellikle tercih ettik. Daha sonra da, teksteki karakterlere göre sanatçı arkadaşlarımızı belirledik. Tabii ki bu belirlemede yönetmenimiz sayın Uğur Babürhan’ın çok katkısı olmuştur. Hem sahne üzerinde, hem kuliste çok iyi anlaştığımız bir ekibimiz var. Tiyatroda uyumlu ekip çok önemlidir. Sadece sahne üzerindeki arkadaşlarımız değil, teknik ekibin de oyuna adaptasyonu çok önemlidir.

KE- Müzikal oyunun, klasik tiyatro oyununa göre zorlukları var mı? Varsa nelerdir?

S&B Uygur: Tabii ki zorlukları var. Öncellikle maddiyat. Normal bir oyunun gideri ile, müzikallerin arasında dağlar kadar fark var. Müzikalde dekor, kostüm, aksesuar, efekt, şarkılar, şarkı sözleri, müzikler vazgeçilmezlerdir. Ama seyircilerimizde gelen güzel tepkiler bu zorlukları bizlere unutturuyor.

KE- Sizleri “Şahane Pazar” ve benzeri TV programları dışında, dizi ya da sinema filmlerinde gördüğümüzü hatırlamıyorum. Eski kuşak tiyatrocuların, yeni dönem sinema işlerinde pek yer almaması durumu sizi de kapsıyor sanıyorum. Bunun sebepleri nelerdir?

S&B Uygur: İkimiz geçmişte hem sit-com, hem de bir iki dizide oynadık. Fakat daha sonraları gelen bazı sit-com ve dizi seneryolarını beğenmediğimiz için kabul etmedik. Bizim için asıl olan sadece ve sadece tiyatrodur.

KE- Oynadığınız oyunlar sırasında, sahnede başınıza gelen komik ve ilginç anılar var mı? Mutlaka fazlaca vardır da, en unutamadıklarınızı bizimle paylaşır mısınız?

S&B Uygur: Hassta Etme Adamı’nı oynadığımız zaman(ki, ara sıra bu oyunu oynarız) ön sıralardan bir abinin telefonu çaldı. Abi telefonunu açtı, arkadaşıyla konuşmaya başladı. Bizler durduk, seyirciler de durdu, herkes abiyi izliyor. Abi yüksek sesle “Süheyl&Behzat Uygur tiyatrosundayım, oyun izliyorum, çok gülüyorum, inanmıyomusun? İnanmıyosan dur bak Süheyl abiye telefonu vereyim,” dedi ve telefonu bana verdi. Ben de aldım telefonu. “Alo abi ben Süheyl Uygur’um,” dedim. Telefondaki kişi Süheyl Uygur olduğuma inanmadı. “Oldu ben de Brad Pitt’im” dedi, telefonu kapattı. Seyircilerde, bizlerde çok gülmüştük. İlk aklıma gelen bu.

KE- Dünya tiyatrosundan veya müzikallerden en çok sevdikleriniz hangisidir ?

S&B Uygur: Mamma Mia, Grease, West Side Story, Shakespear Company’nin Shakespear’in Oyunları adlı tiyatro oyununu çok sevmiştim.

KE- Marko Paşa Müzikali daha ne kadar devam edecek? 

S&B Uygur: Marko Paşa müzikali seyirciler tarafından çok yoğun ilgi görüyor. O yüzden sanırım daha birkaç sene daha oynayabiliriz. 

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
http://www.populersinema.com/roportaj/marko-pasa-muzikali-izlenimleri-ve-suheyl-behzat-uygur-ile-roportaj-28944.htm

17 Mart 2016

TONY RANDEL ile RÖPORTAJ


Clive Barker’ın yarattığı Hellraiser filminin ardından bir seri haline dönüşen korku filminin sonuncusu Hellraiser: Judgment, 2017 yılında vizyona giriyor. Filmin kült karakteri haline gelen Pinhead’in yeni posteri ise şu sıralar internette dolanıyor. Yaptığım röportajlar serisinin içindeki John Carpenter ve Jack Sholder gibi efsane isimlerin yanına bu defa da, Hellbound: Hellraiser II filminin yönetmeni Tony Randel eklendi. Biraz kendisini ikna etmem zor olsa da, sonunda röportaj teklimi kabul ettirmeyi başardım.

Usta yönetmen, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Tony Randel’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Genelde korku gerilim türünde filmler çektiniz. Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

TR-Los Angeles California’da büyüdüm. Altmışlarda ben küçük bir çocukken geceleri bir sürü korku filmi yayınlayan kanallar vardı. Filmleri severdim ve korku filmleri ilgimi çekerdi, çünkü korkutulmaya bayılırdım.

KE- Clive Barker’ın yarattığı Hellraiser filminin devamı olan Hellbound size ait. Bundan sonraki devam filmlerini neden siz çekmediniz?

TR- Çünkü, Hellraiser III'ün yapımcısıyla tartıştım ve hem o projeyi, hem de serileri tamamen bıraktım.

KE Hellraiser’ın kült bir seri olmasının sebepleri nelerdir ?

TR- İnsanlar Pinehead'i ve onun etrafındaki dünyayı seviyor. O karakter her ne kadar ürkütücü bir şekilde olsa da, filmin tüm yaratıcılığını ateşliyor.

KE- Çektiğiniz filmler arasında en beğenilenleri hangisi oldu?

TR- Hellbound açık ara en popüler filmim. Bugün bile yıllar sonra da olsa benden onun hakkında konuşmamı bekliyorlar. Örneğin sizin gibi. Bu güzel bir şey.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

TR- Sette, Hell'in olduğu sahnelerde Frank'ın odasını yangın yerine çevirmeye çalıştık. Fakat aynı zamanda başka bir yanma efekti vardı, bu Clair Higgin'in sırtındaki yanıktı. Oldukça şaşırdık ve telaşlandık. Ama bence, korku filmindeki en zor şey, filmin izleyiciyle buluştuğunda yeterince korkutucu olup olmayacağına dair şüphesi ve kendini sorgulamasıdır. 

KE-  2015 yapımı aile komedisi olan Hybrids tamamen tarzının dışında bir film. . Farklı türlerde filmler denemeyi seviyor musunuz? Yeniden korku filmlerine dönecek misiniz? 

TR- Komediyi seviyorum ve dürüst olmak gerekirse bir daha korku filmi çekip çekmeyeceğimden emin değilim.

KE- Günümüze göre kıyaslama yaparsanız korku sinemasına olan ilgi 80-90’larle nasıldı? Neler değişti son 30 yılda korku sinemasında?

TR- Seksenler korku filmleri açısından müthiş zamanlardı, çünkü seyirci filmlerin yapım aşamasından çıkan sonuca kadar herşeyle ilgiliydi. Fanların takip ettikleri yönetmenler vardı ve onların işlerini büyük bir merakla beklerlerdi. Bugünün izleyicisinin belki de, korku filmleri adına piyasada çok fazla çeşit olduğundan başları dönüyor. Ve bunun sonucunda ise daha ilgisiz, daha az haberdar oluyorlar birçok şeyden. Bugünkü korku filmleri eskilerini kopyalıyor ve bunu da kötü bir şekilde yapıyor.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

TR- 1. Texas Chainsaw Massacre (original version) Tobe Hooper / 2. Night of the Living Dead (1968) George Romero / 3. Zombie (1969)  - Lucio Fulci 

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

LÜTFÜ EMRE ÇİÇEK ile RÖPORTAJ


Türkiye’den ve yurtdışından yerli/yabancı yönetmenler ve oyuncularla yaptığım röportajlarımın bu defaki konuğu, psikolojik gerilim filmlerine meraklı,  çektiği gerilim yüklü kısa filmleri ile tanınan yönetmen Lütfü Emre Çiçek. ABD Screamfest ve İtalya Ravenna Nightmare film festivallerinde oldukça ilgi gören lk uzun metrajlı filmi Naciye  Türkiye’de ilk defa !f İstanbul’da gösterilmişti. Gördüğü ilgi üzerine vizyonda da yerini alan filmin başrolünde ise,  usta oyuncu Derya Alabora yer alıyor.

Kendisi ile bol bol korku/gerilim filmleri üzerine sohbet ettiğim Lütfü Emre Çiçek hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine bana vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Naciye filmine gişede bol başarı diliyorum.

KE- Korku/gerilim filmlerine olan ilginiz nereden geliyor? Bize biraz sinema sektöründe yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

LEÇ- Çocukluğumda babam ile birlikte kendi beğendiği klasik korku filmlerini birlikte izlerdik. Kendinin zaten geniş bir sinema koleksiyonu var, çok sık da sinemaya götürürdü. Korku filmlerinin bana yaşattığı gerilim ve adrenalin çok hoşuma giderdi, ki hala güzel korku filmleri bana aynı heyecanı yaşatıyor. İlk kısa filmlerim de bu türde. New York'ta yaşarken ağırlıklı kurgu ve kameramanlık olmak üzere bir çok kısa film setinde farklı pozisyonlarda çalıştım. Düşük bütçeli bir uzun metraj korku filmi setinde production assistant lık yaparak ilk set deneyimimi gerçeklestirmiştim. Naciye'den önce kısa filmlerimden bir tanesinden esinlenerek ilk uzun senaryomu yazdım, Atlanta Film Festivali'nin senaryo yarışmasını kazandı, başka bir kaç yarışmada da derece aldı. Sonra Naciye'yi yazdım. Sektöre katkım şimdilik bundan ibaret :)
 
KE- Çektiğiniz kısa korku/gerilim filmlerinden sonra hikayesini de yazdığınız ilk uzun metrajlı filminiz olan Naciye, ABD Screamfest ve İtalya Ravenna Nightmare film festivallerinde oldukça ilgi gördü. Nasıl yakaladı bu başarıyı Naciye filmi, sırrı nedir?

LEÇ- Kusursuz bir film olmamasına rağmen bence Naciye, benim türe olan sevgimi ve hakkındaki bilgimi öne çıkaran bir film oldu. Rosemary’s Baby’den İnside a kadar bir çok filme göndermeler var. Bu tanıdık öğeleri ‘türk’ tınıları ile birleştiğinde yabancı korku gerilim severlerin hem çabuk ısınıp kavrayabileceği aynı zamanda da farklı bir doku keşfedebildiği bir film Naciye. 

KE- Filmin adının “Naciye” olması, Türkiye’deki korku filmlerine verilen isimlerin yanında çok farklı duruyor. Bizler genelde filmin adının yanına “Cin” koymayı severiz ki, film biraz daha iş yapar hale gelsin diye. Siz neden böyle birşeyi tercih etmediniz?

LEÇ- Biz Naciye'yi bir korku filmi çekiyoruz yaklaşımıyla değil, insanların aklında kalacak, ekranda gördüklerinde ürpertecek ve merak uyandıracak bir karakter yaratıp canlandırma amacıyla çektik. Filmdeki gerilimin kaynağı ve en karizmatik karakteri Naciye. Filmi izlemeyenlere garip gelebilir ancak izledikten sonra filmin adının başka bir şey olamayacağını da anlayacaklardır. 

KE- 11dk lık kısa filminiz Mac & Cheese ile oldukça benzer yanları var Naciye’nin. Oradaki karakteri ve hikayeyi geliştirip Büyükada’ya taşımış gibi bir durum söz konusu sanki. Doğru mudur, yanılıyor muyum ?

LEÇ- İlk soruda bahsettiğim senaryo aslında Mac & Cheese filminin uzun hikayesi. Ben orta yaşlı psikolojisi bozuk kadınların cinnet geçirme süreçlerini anlatan hikayeler gerek filmlerde, gerek gerçek hayatta çok ilgimi çekiyor. Ve aksiyonları ne kadar vahşi olursa olsun eğer akıl durumlarını anlayabiliyorsam sempati kurmadan edemiyorum. O yüzden bu benzerlik özellikle bu iki filmimde bariz görülebilir. Eminim ilerdeki filmlerimde de bu benzerliği görebileceksiniz
.
KE- Filminizin baş karakteri olan Naciye’yi başarıyla canlandıran Derya Alabora’yı seçmenizin bir nedeni var mı? Nasıl oldu bu güzel oyuncu seçimi?

LEÇ- Oyuncu seçimi sırasında Naciye için hep bir tanınmış isim olmasını hayal etmiştik. Casting direktörümüz ile yaptığımız çalışmada Derya Alabora'nın ismi öne çıktı. Senaryoyu okuduktan sonra da kabul etti. Birlikte senaryo üzerine çalışmaya başladığımızda karakteri birlikte oluşturduk değişiklikler yaptık. Eğer başka bir oyuncu olsaydı Naciye farklı bir karakter olacaktı ancak şu anda Derya hanımdan başkasını düşünemiyorum hepimizi etkileyen çok değişik ve az diyalogla bir çok farklı duygu ve gerilim yaşatan bir karakter ortaya çıktı Derya Alabora sayesinde.

KE- Yurtdışında korku filmlerine olan ilgi ve alaka ile burayı kıyaslarsanız eğer, ne gibi farklılıklar var? Çok vardır da, en azından önemli olanları belirtirseniz sevinirim.

LEÇ- Benim farkettiğim en büyük fark yurtdışındaki korku algısının aslında bir çok genre yı bir araya getirebilmesi. Önce de bahsettiğim Inside gibi daha gory ve extreme filmler yanında The Others gibi daha dramatik veya Nightmare on Elm Street gibi kara komediye kaçan korku spectrumunda farklı noktalarda  bir çok film var. Birkaç örnek dışında Türk korku filmlerinin aynı formülü tekrar ettiğini düşünüyorum maalesef.

KE- Filmin çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç olaylar oldu mu sette?

LEÇ- Bengi'yi oynayan Esin Harvey'nin kafasına neredeyse kocaman bir beton blok düşüyordu, azıcık bir mesafe ile ıskaladı. Çok düşünmek bile istemiyorum hepimiz için ve başta Esin olmak üzere şok edici bir andı.

KE- Naciye aslında tam bir psikolojik/gerilim filmi. Çekimleri ve müzikleri de gayet güzel. Ne söylemek isterseniz Türk korku filmleri izleyicisine filminiz ile ilgili?

LEÇ- Alışık oldukları türk korku filmi beklentisi ile giderlerse filme hayal kırıklığına uğrayabilirler. Kan ve vahşetti minimal tutup gerilimi gitgide artan ve rahatsız edici bir film yapmak istedik. Tabi ki Naciye karakterinin de akıllarında kalmasını hedefliyoruz bu film ile. Ben yabancı özentisi bir film değil, benim hayran duyduğum korku filmlerine göndermeler yapan bir Türk filmi yapmak istedim. 

KE- En sevdiğiniz ve etkilendiğiniz korku/gerilim filmleri/yönetmenleri nelerdir?

LEÇ- Bana film öner desen Rosemary's Baby, The Hand That Rocks the Cradle, İnside, Starry Eyes şu anda aklıma ilk gelen filmler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.