korku filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2016

AT THE DEVIL’S DOOR


Denizden gelen bir yaratık gördüm. O yeryüzü sakinlerini aldattı. Ve sağ ellerinden bir iz almak için onları zorladı. Bu yaratığın sayısıydı 666”. Film ufak bir çocuğun bu cümleleri söylemesi ile başlıyor. Korku filmlerinin unutulmazı “Omen”den bize miras kalmış olan “666” (The Number of the Beast) yani şeytanın sayısı; İncil'de bahsedilen dünyanın sonu anlamına gelmekle beraber şeytanın oğlunun altıncı ayın altısında saat altıda doğduğunu da işaret eder. Korku filmleri bu temayı alıp yıllarca değişik şekillerde bize sundu. İşte “At the Devil’s Door” da şeytani bir varlığın kendine ev arayışı üzerine kurulu bir korku filmi.
Bulduğu evde yaşayan birisinin vücuduna girerek lanetini devam ettiren bu varlık adeta kendisine yapılan bir çağrı üzerine ayaklanıyor. Yönetmen Nicholas McCarthy “The Pact” gibi başarılı bir gerilim filminden sonra “At the Devil’s Door”da hikayeyi yine ölümcül sırlara ev sahipliği yapan bir ev ve gizemli bir varlık üzerine kurgulamış. Zaten korku filmi yönetmenlerinin çoğunun yakaladıkları bir konuyu değiştire değiştire önümüze koymaları şaşırılacak bir durum olmaktan çıktı artık.
At the Devil’s Door, erkek arkadaşı tarafından ilginç bir oyuna davet edilen bir kızın başına gelenleri anlatıyor. Hannah’ın karıştığı bu oyunda, bardağın altındaki nesneyi bulması ve bunu üç kez tekrarlaması isteniyor. Hannah'ın bu oyunu başarması üzerine, kendisine sunulan yeni teklif karşılığında bir tomar para verileceği söylenince lanetin başlaması kaçınılmaz hale geliyor. Otoyolda kendi adını söylemesi istenen Hannah, farkında olmadan ruhunu şeytana sattığı bir oyuna getiriliyor. Bu olaydan yıllar sonra birisi emlakçı diğeri sanatla uğraşan iki kızkardeşin, gizemli şekilde ortadan kaybolan Hannah’ı görmesiyle asıl hikaye başlıyor ve film izleyiciyi içine alıyor.
Hemen hemen her korku filminde karşılaştığımız, ışığı asla yanmayan boş evden gelen fısıltılar, yüzü duvara dönük sabit bekleyen biri, ayna arkasında görünen varlık gibi tüm klişe sahnelere bu filmde de rastlamak mümkün. Özellikle afişte gördüğümüz kırmızı yağmurluklu kızın görünüp sonra aniden yok oluşu gibi klasik sahneler ister ister istemez seyirciyi geriyor. Yönetmen her ne kadar kafamızı karıştırmak için aralara flashback'ler serpiştirse de, filmin sonuna doğru bu soruların bir kısmından kurtuluyoruz. Oyunculuklara gelince çok da olağanüstü bir durum yok, zaten film neredeyse üç kişi arasında geçiyor.
Öncesinde çok fazla benzer film varken “At the Devil’s Door” ne yazık ki seyirciye farklı bir şey veremiyor, keşke konu bu kadar akıcı ilerlerken final sahnesi de biraz tatmin edici olsaydı. Yine de şeytan temalı, doğaüstü varlıklı, gizem dolu orta karar bir film izlemek isteyenler çok beklentiye girmeden patlamış mısır ve kola eşliğinde keyifle izleyebilirler.
Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Nisan 2016

TED GEOGHEGAN ile RÖPORTAJ

Korku filmleri yönetmen/oyuncuları ile yaptığım röportjaların bu defaki konuğu Ted Geoghegan. İlk uzun metrajlı korku filmi olan We Are Still Here’ı çeken yönetmen aynı zamanda birçok korku filmi ve tv filmlerine yazarlık ve yapımcılıkda yapıyor. İlk filmine göre oldukça başarılı bulduğum, 80’ler korku filmleri havasında olan We Are Still Here filmi ve korku sineması hakkında sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı.

Ted Geoghegan ‘a yeni projelerinde başarılar diliyor ve çok teşekkür ediyorum.

KE-  Biyografinize baktığımızda genelde korku gerilim türündeki filmlerde senarist, yapımcı ve şimdi de yönetmen olarak yer aldığınızı görüyoruz. Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

TG- Ben Amerika'nın ortasında Montana kırsalında büyüdüm. Sakin bir yerdi ve yapacak çok da bir şey yoktu. Can sıkıntısından kurtulmak için korku, bilim kurgu ve fantastik filmler izlerdim. Komedi ve aksiyon filmlerini de severdim  ama aslında beni gerçek dünyadan uzaklaştıran filmlere daha düşkündüm. Korku, heyecan dolu ve ürkütücü bir kaçış sunar her zaman.

KE- We are Still Here’ın hikayesi nasıl ortaya çıktı?

TG- Arkadaşım Richard Griffin yıllarca önce benden konusu kısmen Lucio Fulci'nin House by the Cemetery' sine dayanan bir senaryo yazmamı istemişti. Büyürken izlediğim ve sevdiğim bütün İtalyan avrupa-korku filmlerinden etkiler olmalıydı bu senaryoda ve onu yazdıktan sonra ona o kadar aşık oldum ki, filmi de kendim yönetmek istediğimi ve bunun mümkün olup olmadığını sordum.

KE- Filmleri yazarken ilham aldığınız kaynaklar nelerdir?

TG- Ana esin kaynağı İtalyan Avrupa-korku türüydü, özellikle de Fulci ve Bava filmleri. Aynı zamanda Don't Be Afraid of the Dark ve Dark Night of the Scarecrow gibi 1970 lerde televizyon için yapılmış olan Amerikan korku filmlerinden de esinlendim. Bu filmlerdeki melodramı ve sinemacıların çok iyi bir şekilde gerçek insanlarla dolu gerçek dünyalar yaratmasını seviyorum.

KE- “We Are Still Here” çekim tarzı ile 70’s ve 80’s ‘in filmlerine çok benziyor. Neden böyle bir nostalji tercih ettiniz?

TG- Ben 1970’lerde doğdum ve 1980’lerde yetiştim. Bu dönemi çok masum buluyorum ve bu döneme ait bir film izlediğimde hissettiğim huzuru ve rahatlığı seviyorum. We Are Still Here filmini çoğu zaman bir  ' battaniye' olarak izah ederim. İnsanları, tıpkı eski bir arkadaşın ziyaretindeki gibi huzurlu hissettirmeli.

KE- Korku filmlerinde genelde genç bir cast vardır. Sizin filminizde daha çok olgun kişilerden oluşan aileler yer alıyor. Bunu tercih etmenizin belli bir sebebi var mı?

TG- Yine ana esin kaynağı yetmişlerin ve seksenlerin filmleri. The Changeling gibi filmler eski yöntemleri mükemmel bir şekilde kullandılar ve ben de bazılarını tekrardan yakalamaya çalıştım. Gençler filmlerde tipik aptallar gibi oynuyorlar ve ben de bundan kaçınmaya çalıştım. We are Still Here filmi, yerinde kararlar alan yetişkin karakterler hakkında bir film ve bu benim gerçekten de çok sevdiğim bir konsept. 

KE- Final sahnesinde oldukça başarılı kanlı sahneler var. Bence bu başarının sırrı biraz da plastik makyajlarda. Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Plastik makyajmı CGI mı?

TG- CGI'ın sinema için çok yararlı olduğuna inanıyorum ama, pratik efektler daha iyi. Daha gerçekçi görünüyorlar ve CGI'ın sağlayamayacağı bir duygu yaratıyorlar. Fiziksel efekt ile ilgili aklınızın çok daha kolay kabulleneceği bir şey vardır. Ona inanmak istersiniz. Mümkün olduğunca pratik özel efektler kullanacağım. Onları seviyorum.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

TG- Film yapım süreci gerçekten müthişti. Harika bir oyuncu kadrom ve ekibim vardı ve hepimiz çok iyi anlaştık. Yönetmen olarak ilk filmimdi bu yüzden öğrenmem gereken çok şey vardı ama yanımda bana yardım eden harika bir ekibim vardı. Sonuç olarak inanılmaz bir deneyimdi.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

TG- Favorim olan korku filmleri : Demons, The Fog, Poltergeist / Favorim olan korku filmi yönetmenleri : Lucio Fulci, John Carpenter, William Girdler

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Nisan 2016

SOUTHBOUND


2015 Toronto Film Festivali’nde yer alan ve Midnight Madness bölümünde gösterilen Southbound, V/H/S filminin yapımcıları ve The Pact 2 filminin yönetmeninden oluşan kalabalık bir kadroya sahip. Beş farklı hikayeden oluşan film, eleştirmenler tarafından son 10 yılın en iyi korku antolojisi olarak da değerlendiriliyor. Roxanna Benjamin, David Bruckner, Patrick Horvath ve Radio Silence adında “İnteraktif Maceralar” yazan 3-4 kişilik bir grup tarafından yaratılan Southbound, bir yol filmi gibi başlayıp, içerdiği gerilimle beraber, yanına bilim kurguyu ve mistik inanışları da alan oldukça değişik bir film.

Gece otoyoldaki arabanın radyosundan gelen “Pişmanlık, vicdan azabı, özür ve gönül almak, uzun yolda kurtarılmayı bekleyen kayıp ruhlar, geçmişinden kaçan ve acı karanlığa ilerleyen günahkarlar..” üzerine yapılan bir dj konuşmasıyla açılan film, tüm anlatılanların can kulağı ile dinlenilmesi gerektiğini de özellikle vurguluyor.

İlk hikaye; ”The Way Out”, çölde ilerleyen bir arabada, suratı kanlı iki kişinin diyalogları ile başlıyor. Kendilerini takip eden kanatlı yaratıklar, yolda durdukları bir benzin istasyonu ve tuhaf insanlar, ardından çıkmaza girilen bir döngü ve bir otel odası, ilk hikayenin kısa detaylarını oluşturuyor. İkinci hikaye; “ The Siren” da, kaybettikleri grup arkadaşlarının üzüntüsünü yaşayan 3 müzisyen kızın otoyolda başlarına gelen ilginç bir olay anlatılıyor. Yolda kalan kızlara sıcak bir ev ve yemek vermek isteyen garip bir aile ve yedikleri gizemli etten sonraki yaşanan ilginçlikler. Üçüncü hikaye; “ The Accident”, benim en favori bölümüm. Yolda bir araba kazası sonucu çarptığı kızı hastaneye götüren ve bir yandan da 911’deki doktorun telefonda söylediklerini birebir uygulamaya çalışıp kızın hayatını kurtamaya çalışan Joe’nun çabalarını anlatan hikaye, diğerlerine göre en kanlı ve en gerilim dolu olanı. Dördüncü hikaye “ Jailbreak”, “From Dusk Till Down” tarzında başlıyor. Hikayede, bara av tüfeği ile dalan yaşlı bir adamın elindeki fotoğrafda bulunan kızı soruşturması, ve ardındaki kanlı hesaplaşma anlatılıyor. Final bölümü olan “The Way İn” ise, filmin en etkileyici ve sarsıcı hikayesine sahip. 2008 yapımı “The Strangers” filmine benzer şekilde başlayan kısa bölüm, bir ev baskını yapan maskeli adamların, evdekilere verdiği işkence ve zarar üzerine kurulu. Tabii ki bu final bölümü, aslında tüm hikayelerin odak noktası ve kalbi olma özelliğini de taşıyor.

The Twilight Zone (Alacakaranlık kuşağı) seyrediyor hissine kapılacağınız Southbound, her bölümün altyapısının sağlam oluşu ve bir günde yaşanan olaylar zincirinin mükemmel geçişleri sayesinde kendi türüne ait diğer antolojik korku filmlerinden sıyrılmayı başarmış. Filmin başarılı yönetmenleri, Tales from the Cyrpt, Creepshow, The ABCs of Death veya Tales of Halloween filmlerindeki gibi ayrı ayrı hikayeleri anlatan bir antoloji yaratmak yerine, farklı gibi görünse de, aslında birbirini takip eden ve sonunda buluşan, karakterlerin ve olayların iç içe olduğu kısa hikayelere el atmış. Bazı bölümlerde yer alan mizahın yerli yerinde kullanımı asla göze batmadığı gibi, ne gerilimi düşürüyor ne de hikayeyi zedeliyor. The Accident’da yer alan hastanede kıza müdahale gerektiren sahneler, Jailbreak’deki kan banyosu ve makyajlar, ayrıca kanatlı yaratıkların tüm görsel efektleri hiçbir şekilde yapay durmadığı için, izleyiciye de sağlam bir gerilim yaşatıyor. Filmin müzikleri de en az hikayeler kadar başarılı. Arka planda yer alan John Carpenter filmlerinde sıkça rastladığımız synthesizer soundları, filme 80’lerin tadını vererek iyi bir nostalji yaşatıyor. Ayrıca oyunculukların da kaliteli ve düzgün olması, filmi basit bir korku filmi havasından uzaklaştırmış. Filmin mekan tasarımı ise gayet otantik ve ürkütücü olabilecek şekilde itina ile planlanmış.

Aynı olay örgüsü içinde geçen ve cehennem gibi kavramlardan yola çıkarak yaratılan Southbound, her hikayenin sorunsuz kesiştiği ve birbirini izlediği eli yüzü düzgün, kanlı, gizemli ve kaliteli bir korku/gerilim filmi. Her ne kadar biraz beyin yakan tarzı olsa da, bu türden filmlere düşkün olanları fazlasıyla tatmin edecektir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

18 Şubat 2016

FOUND


2012 yapımı Found, uzun zamandır izlediğim en rahatsız edici ve sinir bozucu filmlerden birisi. Çok düşük bir bütçeyle ilk uzun metrajlı filmini çeken yönetmen Scott Schirmer,  kullandığı çekim teknikleri ve korku filmlerine yolladığı bolca göndermeleri ile adeta izleyiciye 80’ler havasını yaşatıyor. Aslında tam olarak filmde bir yıl aralığı vs. belirtilmiyor, fakat duvardaki rock gruplarına ait posterleri, video kaset dükkanında kiralanan filmleri ve çalan müzikleri hesaba katarsak hikayenin 80’lerde geçtiğini çıkartmak mümkün.

Bir romandan uyarlanan Found, abisinin katil olduğunu öğrenen fazla meraklı bir ergenin bozulan davranışlarını ve huzursuz yaşantısını ele alıyor. 12 yaşındaki Marty (Gavin Brown), okulda devamlı tartaklanan, korku filmi meraklısı olan bir çocuktur.  Şiddete eğilimli bir baba ve korku filmlerine düşkünlüğü yüzünden her seferinde kendisini azarlayan bir anne ile aynı evde yaşamak zorundadır. Arkadaşları ile evde film izlemeyi seven Marty’nin en büyük tutkusu ise, abisi Steve (Ethan Philbeck)’in odasına girip eşyalarını karıştırmak ve onun yaşam tarzına özenmek. Yalnız görülüyor ki, Marty’nin gizlice yaptığı keşiflerin ardından abisinin yaptığı işleri öğrendiğinde ortada pek de özenilecek bir tarz yok. Çünkü abisi Steve, geceleri ortadan yok olan, kurbanlarının kafasını keserek odasında saklayan kafayı sıyırmış bir seri katil. Odasında bulduğu kesik kafayı gördükten sonra ne yapacağını şaşıran ama nedense bu konuda sessiz kalmayı bir türlü beceremeyen Marty, bir akşam arkadaşı ile beraber izledikleri korku filmindeki dehşet veren olaylarla abisinin yaptıkları arasında bir bağ kurar. Şiddet kısımları çok yüksek olan bu filmde, işkence yaparak kurbanlarının kafasını kesen bir maskeli katil konusu işlenir. Ve filmdeki katilin taktığı gaz maskesinin aynısı abisinde de vardır.

Filmin bundan sonrası ise, seyirciye oldukça rahatsızlık ve tedirginlik veren olaylar örgüsü ile dolu. Konusunu her ne kadar ayrıntısı ile kısaca anlatsam da, bu filmde önemli olan şey, bu ayrıntıları izlerken yaşadığınız gerilim ve sonlara doğru hızlanacak olan kalp atışlarınızın ritmi. Found’ın en güzel yanlarından birisi, kamera tekniklerinin yerli yerinde kullanılmış olması. Marty’nin bozuk olan davranışları, telaşlı ve ne yapacağını şaşırmış halleri yakın plan çekimlerle filme oldukça iyi yansıtılmış. Ayrıca Marty ve Steve’nin performansları da filmi çok iyi yerlere taşıyor. İki kardeşin hem aile içinde, hem de kendi aralarındaki sıkıntılı ve gerginlik yaratan diyaloglar ise izleyiciyi filme daha fazla bağlıyor.

Filmin başlarda yavaş ilerleyen dramatik hali, finale doğru adım adım artan gerilimle birlikte bambaşka bir şekle dönüşüyor. Bu arada yönetmen kesinlikle filmin ana fikri konusunda oldukça açık ve net davranmayı tercih etmiş. Korku filmi izlemenin insanları ne kadar değiştirebileceğini ve fazla özenildiği takdirde nelere yol açacağını da birebir cesurca anlatmış. Psikolojisi bozuk olan insanların zaten korku filmlerini eğlence olarak görmeyip, katilleri taklit ederek ortada gezmesi gayet doğal. Ama filmde asıl anlatılan şey, katil olan bir ağabeyle birlikte yaşayan korku filmi meraklısı bir kardeşin gerçeklerle yüzleştikten sonra hayatının bir korku filmine dönüşmesi.

Uzaktan çok basit ve sıradan bir slasher filmi izlenimi veren Found, başarılı efektleri ve çekimleri ile göz dolduran, korku filmine düşkün olanları ilgilendirecek çok fazla detayı içinde barındıran oldukça profesyonelce işlenmiş bir yapım. Film psikolojik drama şeklinde başlıyor ve gerilimle devam ederek “gore” ile finali yapıyor. Bu arada hikayesi, baştan sona kadar içinize huzursuzluk verecek bir yapıya da sahip.

Bu arada bir dip not verelim: Filmin içinde Marty’nin abisinin odasında izlediği  “Headless” filmi yönetmen Arthur Cullipher tarafından 2015 yılında çekilmiş. Bulup izlemek şart.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


TONY TILSE & MICHAEL HURST ile RÖPORTAJ


Hiç yılmadan tam gaz devam ettirdiğim, korku sineması üzerine yerli/yabancı yönetmen/oyuncular ile yaptığım röportajlarım gittikçe daha da heyecan verici bir hale dönüşmeye başladı. Bu defaki ise, John Carpenter ve Jack Sholder gibi ustalardan sonra beni en çok heyecanlandıran röportajlardan birisi oldu. Çocukken en çok sevdiğim kült korku filmi Evil Dead tam 30 yıl sonra yeniden bir dizi şeklinde ekranlara geri döndü. Ash vs Evil Dead, ilk sezon 10 bölüm olarak yayınlandı ve  dizide orijinal filmin yaratıcısı Sam Raimi dahil olmak üzere toplam 6 yönetmen yer aldı. Aralarından kendilerine ulaşmayı başardığım iki yönetmen Tony Tilse ve Michael Hurst, dizi için ikişer bölüm çektiler. Tony Tilse daha çok tv dizileri ve mini serilerde yer alan bir yönetmen ve şu anda yine bir korku klasiği olan Wolf Creek filminin dizi versiyonu için sette çalışmalarına devam ediyor. 59 yaşında olan Michael Hurst ise çok önemli tv dizilerinde hem oyunculuk, hem de yönetmenlik yapmış birisi. Yönettiği ve oynadığı diziler içinde bölüm sayısı en fazla olan ve en çok tanınan yapımları ise şöyle; Hercules: The Legendary Journeys , Xena: Warrior Princess, Andromeda, Legend of The Seeker, Spartacus: Blood and Sand.

Her iki yönetmen de, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar.

Tony Tilse ve Michael Hurst ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Dizinin iki bölümünü siz yönettiniz. Ash vs Evil Dead dizisini çekeceğinizi duyduğunuzda ne hissettiniz?

TT- Ben de serinin bütün fanları gibi, çekilmesi planlanan ve filmlerin bir devam dizisi olan Ash Vs Evil Dead çok heyecanlandım. Benden bölümlerin bazılarını yönetmemi istemeleri ise, çok büyük bir onur ve ayrıcalık. Bu gerçekten çok heyecan verici.

MH- Bruce Campell' le tekrar çalışmak ve böyle çılgın bir gösterinin zorluklarının üstesinden gelmek hayli heyecan vericiydi.

KE- Diziye başlamadan önce Evil Dead filmlerini tekrardan izlediniz mi? Ne gibi hazırlıklar yaptınız ?

TT- İlk filmleri defalarca izledim. Benim bölümüm Ash'in 30 yıl sonra kulübeye dönüşünü içerdiği için Evil Dead'i çok fazla izledim. Kulübede olan her şeyin orijinaline uygun olması şarttı. Ayrıca yaptığımız herşeyin orijinal filmlerin görüntüsünü ve kapsamını daraltmaması gerekiyordu. Aynı zamanda benim için Sam Raimi'nin oluşturduğu tarzı muhafaza etmek de çok önemliydi ve bu yüzden de Sam'in filmlerinin çoğunu izledim.  Çekim seçkilerindeki  komik kurgulamayı yaparken müthiş bir bakışı var. Onun bu komik tarzı aynı zamanda Three Stooges'ı sevmesinden  kaynaklı, dolayısıyla o da benim film listemde idi.

MH- Filmleri tekrardan izlemedim. İlk filmi 1980 lerin başında gösterildiğinde izlemiştim ama dürüst olmak gerekirse AVED'in senaryoları ne yapılması gerektiği konusunda zaten çok açıktı.

KE-  Bruce Campbell gibi bir oyuncu ile çalışmak nasıl bir duygu? Sette oyuncular ile yaşadığınız güzel anılarınız var mı?

TT- Bruce Campbell için daha ne söylenebilinir ki, efsane. Tam bir profesyonellik, müthiş dürtüler ve şahane bir adam. En güzel anım Bruce'un içeri girip kulübenin setine doğru yürüdüğünde, onun 30 yıl önceki haline ne kadar sadık kalınarak tekrardan yapıldığını fark etmesiydi. Ash evine geri dönmüştü.

MH- 90’larda Bruce'la beraber Hercules ve Xena filmlerinde beraber çalıştık ve birbirinin mizah anlayışından, enerjisinden keyif alan iki arkadaş haline geldik. Onunla tekrar çalışmak harikaydı. Çok komik, çok hoş bir adam ve tam bir profesyonel. Kendisi ile çok sıkı çalışmak zorunda kaldık ve günler uzundu.  Ama her daim eğlenceli bir işti ve ee ne de olsa her işte biraz neşe vardır. Setten en fazla aklımda kalan şey kandı. Yapay kanın içinde boğuluyorduk neredeyse. Bu da mesleki bir risk sanırım.


KE- Neden dizinin her bölümlerinde farklı yönetmenler var? 10 fazla bir bölüm sayısı değil, tek bir yönetmene bıraksalar olmuyor mu?

TT- Bir sürü seride bu iş böyledir. Bu durum kaynakların daha efektif kullanımını sağlar. Her zaman bir tane yapım öncesinde, bir tane filmi çekerken, bir tane de yapım sonrasında vardır.

MH- Hiç bir yönetmen 10 bölüm devam edemez. İki bölüm yaparız ve işimiz biter. Gerçekten öyle. Bu iş, temposu bir şekilde sürdürülebilen uzun metrajlı film çekmeye benzemez. AVED'de biz inanılmaz bir hızla çalışırız ve durmayız. İki bölümün sonunda pilimiz biter. Bu bölümlerin birisini çekmesi sadece beş gün sürüyor !

KE- Her bölümde bol kan ve makyaj gerektiren sahneler var. Bu sahneleri çekerken hiç zorluk yaşadınız mı? İyi ya da kötü bir anınız var mı?

TT- Bütün kanlı sahneler benim için çok keyifliydi. Asıl sorun ikincisini çekmek için zamanı iyi ayarlamak, çünkü büyük bir temizlik lazım. Ray Santiago, Dana DeLorenzo ve Jill Marie Jones 'un olduğu 9. bölümdeki  sahnede Amanda'nın turistle beraber etten kuklalarla oynaması benim en sevdiğim kanlı anımdır.

MH- Yapay kan her zaman zordur çünkü yapışkandır, her yere bulaşır ve de biz normal insanda bulunandan çok daha fazlasını kullanırız. Kanı son dakikada akıtırız çünkü ne  olacağı belli olmaz. Zamanın çoğu dublörü hazırlamak ve protezlerle geçer. "Kan musluğunu" bir kere açtık mı artık geri dönüşü olmaz. Bir de kaçınılmaz olan şey, hataları telafi etmek için zamanın pek kalmamasıdır. Bu yüzden de hiç hata yapmamamız gerekir. Sette çok sık olan bir şey de 'yeterince kan bulunmamasıydı!' Bölümün bir yerinde özel efekt sorumlumuzla birlikte Bruce'un üzerine kan hortumuyla aşırı miktarda kan püskürttük ve o esnada ben  'Daha fazla kan !, daha fazla kan ! diye bağırırken, Bruce da 'Evet bebeğim! işte bu daha fazla yolla! diyordu.

KE-  Evil Dead serisinin çok fazla hayran kitlesi var. Sizce neden bu kadar çok seviliyor Evil Dead?

TT- Korku, kan ve kahkahalar hepsi şahane bir roller coaster izlencesinin içinde. Sevilmeyecek hiçbir yanı yok. Bunda Bruce Campbell'in Ash'inin de payı büyük tabii.

MH- Bence insanların bu konsepti sevmelerinin temel nedeni işin ucunun nereye gidebileceği konusunda bir endişe olmaması ve kan dökmenin saçma sapan muhteşemliğidir. Ayrıca Evil Force/ “cani güç” dediğimiz, gerçekten de sadece insanlara saldıran bir sabit kamera çekimi ile kesinlikle her türlü şeyi yapabiliriz. Bu da bizim basit bir şekilde korkunç  şeyler yapabileceğimiz anlamına gelir. Sonunda bu çok büyük bir keyiftir işte.


KE- Evil Dead’in dizi olarak geri dönmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk sezon nasıl sonuçlandı size göre?

TT-  İlk sezon beklentilerin çok üzerindeydi. Yapımcılar ve yazarlar Sam Raimi'nin yaratmış olduğu o orijinal çılgın dünyayı geri getirerek müthiş bir iş çıkarmışlardı. Tam bir akıllara zarar. Benim için ise, en iyi yönetmenlik tecrübelerimden biriydi.

MH- İnsanlar televizyonda her zaman yeni ve sürükleyici bir şey arıyorlar. AVED bu açığı dolduruyor. Aynı zamanda şu sıralar televizyonda popüler olan girift dramlara karşı da bir panzehir oluyor. Biz burada kısa, sert, yoğun, neşeli, saçma, etkileyici , kanlı, saygısız ve zorlamayan, içinde çok kötü adamları neşe içinde kesen, biçen, deşen sevilesi karakterleri barındıran işler yapıyoruz. AVED üzerine çalışırken harika zaman geçirdim.

KE- İkinci sezonda sizi tekrardan kamera karşısında görecek miyiz?

TT- Eğer fırsatını yakalarsam kesinlikle.

MH- Daha önceden almış olduğum işlerden dolayı ne yazık ki yeni iş sezonuyla ilgili olarak zaman veremiyorum.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

22 Ekim 2015

ERIC ENGLAND İLE RÖPORTAJ



Contracted: Phase 2'nin yönetmeni Josh Forbes ile yaptığım röportajın ardından serinin ilk filmi olan Contracted'ın yönetmeni Eric England ve filmin oyuncuları ile de tanışma fırsatım oldu.Sosyal medya hesapları ve mailler üzerinden yaptığımız yazışmalarda beni kırmayarak röportaj teklifimi kabul ettiler.

Korku filmlerini çok seven ve sıkı takip eden birisi olarak, bundan sonra korku/gerilim filmlerine hayat veren yönetmenleri,oyuncuları,senarist veya yapımcıları ile birer röportaj yapmaya çalışacağım. Korku filmi sevenlerin bu tarz röportajlara ilgi duyacağını düşünüyorum. 

Birazdan okuyacağınız röportaj Contracted filminin yönetmeni Eric England'a ait. Kendisi Slasher filmleri seven 1988 doğumlu,  gelecekteki projeleri için de oldukça heyecanlı genç bir yönetmen.Kendisi, hem Popüler Sinema’da hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevapladı.

Eric England'a, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

NOT :Kısa bir süre sonra Contracted 1/2 filminin oyuncuları Najarra Townsend, Matt Mercer ve Katie Stegeman ile yaptığım röportajları da yayınlayacağım.


KE- İlk korku filminizi 23 yaşında çektiniz ve bugüne kadar da üç adet uzun metrajlı filminiz bulunuyor. Biliyorsunuzki korku sinemasında birbirine benzeyen yüzlerce film yer alıyor. Peki siz, genç bir yönetmen olarak, korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Eric England filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

EE- Kesinlikle. Ben CONTRACTED gibi izleyiciye acı yoluyla temas eden hikayeler anlatmayı planlıyorum.Son derece içgüdüsel seviyede izleyiciye ulaşan ve de bu şekilde  onların bilinçaltına sızmaya çalışan filmler istiyorum. Ayrıca biraz da "Tabu" olarak değerlendirilen şeylere bir ilerleme, entellektüellik getirmek istiyorum.

KE- Yönetmenliğini yaptığınız ilk film olan 2011 yapımı Madison County'nin finali, ikinci filmin geleceğini gösteriyor.Devam filmi olacak mı? Olursa siz mi yönetmeyi düşünüyorsunuz?

EE- Tabii ki bir devam filmi olacağına inanıyorum ama ne zaman olacağından emin değilim ve de o filmi yönetmeyi düşünmüyorum. Fakat en nihayetinde slasher tarzı filmlere geri döneceğimi  düşünüyorum ileride.


KE- Contracted, body horror tarzına çok yakışan kaliteli bir film. Roadside ve Madison County gibi slasher filmlerin ardından, Contracted gibi farklı bir film çekmek nereden aklınıza geldi?

EE- Aynen öyle. Farklı bir şey yapmak istedim. Bana göre, bir film yönetmeni ve hikaye anlatıcısı olarak çok yönlülük çok önemli. CONTRACTED daha çok, korku filmi tarzında yapmak istediğim film türleriyle uyuşmakta. 

KE- Contracted filminin devamı olan Contracted: Phase 2'yineden siz yönetmediniz? Phase 3’ün devam filmi olarak geleceğini kesin gibi. Eğer olursa siz mi yöneteceksiniz?

EE- C2 filmini neden yönetmediğim uzun hikaye ve ben onu kendi blogumda yazdım.(http://ericengland.blogspot.com) ama sonuçta ilk filmin yapımcılarıyla çalışmaya devam etmek istemedim. İleride çekilecek hiçbir Contracted filminde de yer almayı düşünmüyorum. Eğer şartlar uygun olursa belki fikrimi değiştirebilirim ama halihazırda  daha büyük ve daha iyi şeyler peşindeyim. 

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

EE- Evet. İleride THE SIRENS adında harika bir korku filmi yapmayı düşünüyorum ve gelecek sene duyurulacak henüz çok başında olan bir kaç korku filmi daha var. 

KE- Bugüne kadar çektiğiniz filmlerin setinde yaşadığınız enterasan bir anınız varsa bizimle paylaşabilir misiniz?

EE- Her an çok enteresan :)

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

EE- Hayır, henüz izlemedim ama BASKIN filmini en kısa zamanda izlemek için sabırsızlanıyorum.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

EE- Filmler : SCREAM, THE TEXAS CHAINSAW MASSACRE, HALLOWEEN. Yönetmenler : David Fincher, John Carpenter, ve Alfred Hitchcock

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

18 Ekim 2015

JOSH FORBES ile RÖPORTAJ




Josh Forbes, şimdiye kadar birçok kısa film çekmiş ve korku sinemasına yeni katılmış bir yönetmen. Korku sinemasına girişi, ilk uzun metrajlı çalışması Body Horror (Vücut Korku) türünün iyi örneklerinden birisi olan Contracted filminin devamı, Contracted: Phase 2 ile oldu. Kendisi son derece neşeli ve hayat dolu birisi ve aynı zamanda benim gibi bir korku filmi fanatiği.

Josh Forbes ile tanışmam, yaklaşık bir ay önce iki filmin birden eleştirisini kaleme aldığım ve sitemizde yayınlanan yazımı, Twitter’da favorisine eklemesiyle başladı. Sitemiz ve dolayısıyla benim için oldukça gurur verici olan bu tanışmanın ardından, kısa bir süre içinde sosyal medya ve mailleşmeler üzerinden gelişen bir dostluğumuz oldu. İsteğim üzerine beni kırmayarak, röportaj teklifimi kabul etti. Hem Popüler Sinema’dahem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevapladı.

Kendisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE: Daha önce yaptığınız işlere baktığımızda müzik ve komedi ağırlıklı kısa filmlere rastlıyoruz. Şimdi ise bir uzun metrajlı korku filmi ile karşımıza çıktınız. İki sene önceki bir korku filminin devamını çekmek nereden aklınıza geldi?

JF: Bu benim ilk uzun filmimdi. Son 10 yıldır müzik video işindeydim. Bu süre zarfında bir sürü reklam filmi yönettim. Yapımcılar yaptığım işleri gördüler ve tam bir korku filmi bağımlısı olduğumu biliyorlardı. Senaryoya göz attım, zombilerin olduğunu gördüm ve “tabii ki!” dedim.

KE: Contracted: Phase 2 devam filmi olarak başarılı bir yapım fakat final sahnesinde hikayenin henüz bitmediğini görüyoruz. Devam filmi gelecek mi? Gelirse siz mi yöneteceksiniz?

JF: Kesinlikle ucu açık bırakıldı. Yapımcılar hikayenin devamının olmasını seviyorlar. Bana daha çok televizyon dizisinin bir bölümünü çekmek gibi hissettirdi. Her anı değerlendirmek ve her şeyi birbirine bağlamak zorunda olmamak. Çünkü Phase 3 bunun için olacak. Büyük olasılıkla 3. filmi yapmayacağım. Bir araya getirdiğim, oluşturduğum az miktarda film var. Bir başkasının senaryosunu çekmek kendi ödüllerini getiriyor ama gerçekten %100 Josh Forbes filmi yapmak istiyorum. Bu illaki benim yazmam anlamına gelmiyor, sadece görsellik ve komedi anlamında sunacak çok şeyim var ve bu güçleri o tarzdaki enerjiden türeyen bir projede birleştirmek istiyorum. Eğer bir anlam ifade ederse.

KE: İlk korku filminiz olan Contracted: Phase 2’nin çekimleri sırasında yaşadığınız komik ya da ilginç bir olay varsa bizimle paylaşır mısınız?

JF: Aklıma gelen çok komik bir şey yok. Riley (Matt Mercer) ve BJ’in (Morgan Peter Brown) son karşılaşmalarını çekerken zamanımız kalmamıştı, o yüzden her şeyi tek bir uzun sahnede çektik. Çekimi bitirdiğimiz an mekanın elektrikleri kapandı ve aynen şöyle dedik; “Evet tamam, sanırım film bu şekilde bitecek. Umarız iyi gözükmüştür.”

KE: Bir Eli Roth hayranı olarak yönetmenin son filmi Knock Knock sizce nasıl? Beklentilerinizi karşıladı mı?

JF: Eli Roth ve Nicolas Lopez ile Stiges Festivalinde karşılaştım. Her ikisi de iyi insanlar. Nicholas’ın kolları arasında iki taş gibi hatun vardı, belkide Knock Knock kişisel bir deneyimden geliyordur. Filmde kızların performanslarının çok iyi olduğunu düşünüyorum. Keanu Reeves yine kendine has özel anları yaşamış ve yaşatmıştır, ama o öyle büyük bir film yıldızı ki onu normal insan işleri yaparken görmek çok zor. Bende olsam onu normal bir insan işi için oynatmazdım. Yine de eğlenceli bir film. Eminim bu filmi çekmek için önemli bir sebepleri yoktu ama film tonlarca para kazanacak. İlerde yeniden çevrileceğini de görebiliyorum.

KE: Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz? Korku filmi çekmeye devam mı,  yoksa farklı türden filmler de çekmeyi düşünüyor musunuz?

JF: Arkadaşım Charles Pieper ile geliştirdiğimiz bir senaryom var. Birlikte, adı Mondo Movie 2 olan bir podcast imiz var. Film, sinir bozucu komşusunu öldüren bir adam hakkında. Fakat komşunun kafası canlanıyor ve vücudunu nasıl yok ettiğini eleştiriyor. Daha fazla insanı öldürmesiyle olay daha da kötüleşiyor ve bu ölümler aklından bir türlü çıkmıyor. Gerçekten komik. Aynı zamanda şaşırtıcı olabilecek Black Metal hakkında bir senaryom ve bazı TV projelerim var. Bunların dışında üzerinde çalışılan, yapım aşamasında olan çok iş daha mevcut.

KE: Türk korku filmleri hakkında bilginiz var mı? Hasan Karacadağ’ın yönettiği Dabbe serisini izlediniz mi?

JF: Hayır izlemedim. Sitges Festivalinde Baskın’ı izledim. Yönetmeni sanırım Türk’tü. David Lynch tarzında, dehşet vericiydi. Gerçekten cool bir filmdi.

KE: Amerikan korku sinemasına yeni giren bir yönetmen olarak, oldukça başarılı yapımlar ortaya koyan İspanyol korku filmleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

JF: Daha fazlasını görmeyi çok isterim. REC filmlerini çok seviyorum. İspanya’dan bir kaç Blu-Ray aldım, çünkü çok ucuzlardı. REC 3’ün yıldızı Leticia Dolera ile aynı asansöre bindim ve gerçekten büyüsüne kapıldım.

KE: Son olarak en klişe sorumuzu soralım. En sevdiğiniz ve sizi etkileyen 3 korku  filmini yazar mısınız?


JF: Evil Dead 2 / Dead Alive / Night of the Creep. Filmlerine eğlence aşılayan, maceracı film yapımcılarını çok severim. Aslında korku filmlerini çok tercih etmem. Beni gerçektende korkutmuyorlar. Genel olarak vahşet ve kan içeren veya görsel açıdan teşvik eden filmleri tercih ederim.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

12 Mayıs 2015

MAMA


Yönetmenliğini Andres Muschietti ve yapımcılığını Guillermo Del Toro’nun yaptığı 2013 yapımı “Mama”, yönetmenin daha önce çekmiş olduğu aynı adlı iki buçuk dakikalık kısa filmin doksan dakikaya genişletilmiş hali. Kendisi bir reklam yönetmeni olan Muschietti, çektiği bu kısa korku filmi sayesinde sektörde çabuk fark edilip olumlu eleştiriler alınca yapımcı olan kız kardeşi Barbara Muschietti ile kolları sıvayıp filmi genişletmeye karar verdi. İki İspanyol kardeş, akıl hocaları Guillermo Del Toro ile beraber uzun süren görüşmelerin ardından hiç de kolay olmayan bu işe kalkışıp Mama’yı dram ve korku ögeleriyle harmanlayarak izleyicilerin önüne uzun bir yapım olarak çıkarmayı başardılar. Kısa filmi ilk seyrettiğinde oldukça etkilenen Del Toro, yapılan bir söyleşide Muschietti’nin dramdan çok iyi anladığını, kendisinin çok özgün biri olduğunu ve hikayenin merkezine iki küçük kızı taşıma fikrini çok iyi düşündüğünü dile getirmişti.

İspanya-Kanada ortak yapımı olan “Mama”, iki kız çocuğunu sahiplenmek isteyen bir hayalet annenin öyküsünü anlatıyor. Anne-babaları öldükten sonra ıssız bir kulübede yalnız başlarına kalmak zorunda kalan Victoria ve Lilly tam beş yıl sonra bulunurlar. Ne yazık ki bulunduklarında tamamen vahşileşmiş bir haldedirler. Amcası Lucas ve kız arkadaşı Annabel tarafından yeniden sahiplenen Victoria ve Lilly'yi beş yıl boyunca koruyan “Mama” onlardan kolay vazgeçmez. Eve musallat olan Mama, bundan sonra yeni yaşayacakları bu evde kızlara annelik yaparken bir yanda da ailenin başına bela olur.

Korku filmi seyircisi masalsı anlatımı olan hayalet hikayeleri benimsese de yönetmen Mama'da sadece masalsı bir korku filmi olsun, izleyici korksun, dehşete düşsün diye düşünmemiş, aynı zamanda böylesine ürkütücü bir hayalete insani duygular da katarak filmi dramatik bir havaya sokmuş. Annelik içgülerini bir hayalet hikayesinin üzerine inşa etmek daha önce pek rastlamadığımız sıradışı bir fikir. “Mama” aslında geçmişinde yaşadıkları yüzünden kalbi kırık ve öfkeli bir varlık. Karşısına kulübede yaşayan başıboş iki kız çocuğu çıkınca kendisine acılarını dindirecek ve rahatlıkla annelik yapabilecek bir ortam yaratıyor. Yıllar sonra birileri çıkıp onun “çocuklarını” sahiplenmeye kalkınca da çılgına dönüyor.
Filmin senaryosu son zamanlarda seyrettiğimiz birçok korku filminden daha özgün bir yapıya sahip. “Mama” henüz ilk sahnesinde seyirciyi avucunun içine alıyor ve doksan dakika boyunca bir daha bırakmıyor. Sinema sektöründe izlediğimiz çoğu korku filminde karşımıza çıkan, “ilk bir saat uzatılmış halde konuya giriş ve son kalan yirmi dakikada ise korkutan ögelerin serpiştirilmesi” klişesine bu filmde rastlamanız mümkün değil. Seyredeceğiniz son dakikaya kadar yönetmen size korkacağınızın garantisini baştan veriyor. Hayaletin koridorlarda dolaştığı ve duvarlarda gezindiği sahneler oldukça değişik bir  kamera tekniği ile çekilmiş, öyle ki  filmde üstünüze doğru gelen “Mama” ile her karşılaştığımızda ödümüz kopuyor. Mama’yı korkutucu gösteren unsurların başında filmi masalsı bir yapıya büründüren Gulliermo Del Toro’nun parmağı olduğunu şüphesiz.

Filmdeki karakterleri canlandıran oyuncular tamamıyla filmle özleşmişler ve gerçekten başarılı performans sergiliyorlar. Önceleri rockçı, bencil, soğuk bir kadın olan daha sonra ise yardımsever bir anne rolüne bürünen Annabel karakterini oynayan Jessica Chastain’den tutun da ufak vahşi çocuk rolündeki Lilly’i canlandıran Nikolaj Coster-Waldau’ya kadar tüm oyuncular filmde harika bir iş çıkarmışlar. Mama, oyunculukların yanı sıra kostümden saç ve makyaja, hayaletin ürkütücü görselliğinden senaryonun işleyişine kadar her türlü takdiri hak eden, korku filmi seven her izleyicinin görmesi gereken ender yapımlardan biri.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.