vizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2016

LÜTFÜ EMRE ÇİÇEK ile RÖPORTAJ


Türkiye’den ve yurtdışından yerli/yabancı yönetmenler ve oyuncularla yaptığım röportajlarımın bu defaki konuğu, psikolojik gerilim filmlerine meraklı,  çektiği gerilim yüklü kısa filmleri ile tanınan yönetmen Lütfü Emre Çiçek. ABD Screamfest ve İtalya Ravenna Nightmare film festivallerinde oldukça ilgi gören lk uzun metrajlı filmi Naciye  Türkiye’de ilk defa !f İstanbul’da gösterilmişti. Gördüğü ilgi üzerine vizyonda da yerini alan filmin başrolünde ise,  usta oyuncu Derya Alabora yer alıyor.

Kendisi ile bol bol korku/gerilim filmleri üzerine sohbet ettiğim Lütfü Emre Çiçek hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine bana vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Naciye filmine gişede bol başarı diliyorum.

KE- Korku/gerilim filmlerine olan ilginiz nereden geliyor? Bize biraz sinema sektöründe yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

LEÇ- Çocukluğumda babam ile birlikte kendi beğendiği klasik korku filmlerini birlikte izlerdik. Kendinin zaten geniş bir sinema koleksiyonu var, çok sık da sinemaya götürürdü. Korku filmlerinin bana yaşattığı gerilim ve adrenalin çok hoşuma giderdi, ki hala güzel korku filmleri bana aynı heyecanı yaşatıyor. İlk kısa filmlerim de bu türde. New York'ta yaşarken ağırlıklı kurgu ve kameramanlık olmak üzere bir çok kısa film setinde farklı pozisyonlarda çalıştım. Düşük bütçeli bir uzun metraj korku filmi setinde production assistant lık yaparak ilk set deneyimimi gerçeklestirmiştim. Naciye'den önce kısa filmlerimden bir tanesinden esinlenerek ilk uzun senaryomu yazdım, Atlanta Film Festivali'nin senaryo yarışmasını kazandı, başka bir kaç yarışmada da derece aldı. Sonra Naciye'yi yazdım. Sektöre katkım şimdilik bundan ibaret :)
 
KE- Çektiğiniz kısa korku/gerilim filmlerinden sonra hikayesini de yazdığınız ilk uzun metrajlı filminiz olan Naciye, ABD Screamfest ve İtalya Ravenna Nightmare film festivallerinde oldukça ilgi gördü. Nasıl yakaladı bu başarıyı Naciye filmi, sırrı nedir?

LEÇ- Kusursuz bir film olmamasına rağmen bence Naciye, benim türe olan sevgimi ve hakkındaki bilgimi öne çıkaran bir film oldu. Rosemary’s Baby’den İnside a kadar bir çok filme göndermeler var. Bu tanıdık öğeleri ‘türk’ tınıları ile birleştiğinde yabancı korku gerilim severlerin hem çabuk ısınıp kavrayabileceği aynı zamanda da farklı bir doku keşfedebildiği bir film Naciye. 

KE- Filmin adının “Naciye” olması, Türkiye’deki korku filmlerine verilen isimlerin yanında çok farklı duruyor. Bizler genelde filmin adının yanına “Cin” koymayı severiz ki, film biraz daha iş yapar hale gelsin diye. Siz neden böyle birşeyi tercih etmediniz?

LEÇ- Biz Naciye'yi bir korku filmi çekiyoruz yaklaşımıyla değil, insanların aklında kalacak, ekranda gördüklerinde ürpertecek ve merak uyandıracak bir karakter yaratıp canlandırma amacıyla çektik. Filmdeki gerilimin kaynağı ve en karizmatik karakteri Naciye. Filmi izlemeyenlere garip gelebilir ancak izledikten sonra filmin adının başka bir şey olamayacağını da anlayacaklardır. 

KE- 11dk lık kısa filminiz Mac & Cheese ile oldukça benzer yanları var Naciye’nin. Oradaki karakteri ve hikayeyi geliştirip Büyükada’ya taşımış gibi bir durum söz konusu sanki. Doğru mudur, yanılıyor muyum ?

LEÇ- İlk soruda bahsettiğim senaryo aslında Mac & Cheese filminin uzun hikayesi. Ben orta yaşlı psikolojisi bozuk kadınların cinnet geçirme süreçlerini anlatan hikayeler gerek filmlerde, gerek gerçek hayatta çok ilgimi çekiyor. Ve aksiyonları ne kadar vahşi olursa olsun eğer akıl durumlarını anlayabiliyorsam sempati kurmadan edemiyorum. O yüzden bu benzerlik özellikle bu iki filmimde bariz görülebilir. Eminim ilerdeki filmlerimde de bu benzerliği görebileceksiniz
.
KE- Filminizin baş karakteri olan Naciye’yi başarıyla canlandıran Derya Alabora’yı seçmenizin bir nedeni var mı? Nasıl oldu bu güzel oyuncu seçimi?

LEÇ- Oyuncu seçimi sırasında Naciye için hep bir tanınmış isim olmasını hayal etmiştik. Casting direktörümüz ile yaptığımız çalışmada Derya Alabora'nın ismi öne çıktı. Senaryoyu okuduktan sonra da kabul etti. Birlikte senaryo üzerine çalışmaya başladığımızda karakteri birlikte oluşturduk değişiklikler yaptık. Eğer başka bir oyuncu olsaydı Naciye farklı bir karakter olacaktı ancak şu anda Derya hanımdan başkasını düşünemiyorum hepimizi etkileyen çok değişik ve az diyalogla bir çok farklı duygu ve gerilim yaşatan bir karakter ortaya çıktı Derya Alabora sayesinde.

KE- Yurtdışında korku filmlerine olan ilgi ve alaka ile burayı kıyaslarsanız eğer, ne gibi farklılıklar var? Çok vardır da, en azından önemli olanları belirtirseniz sevinirim.

LEÇ- Benim farkettiğim en büyük fark yurtdışındaki korku algısının aslında bir çok genre yı bir araya getirebilmesi. Önce de bahsettiğim Inside gibi daha gory ve extreme filmler yanında The Others gibi daha dramatik veya Nightmare on Elm Street gibi kara komediye kaçan korku spectrumunda farklı noktalarda  bir çok film var. Birkaç örnek dışında Türk korku filmlerinin aynı formülü tekrar ettiğini düşünüyorum maalesef.

KE- Filmin çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç olaylar oldu mu sette?

LEÇ- Bengi'yi oynayan Esin Harvey'nin kafasına neredeyse kocaman bir beton blok düşüyordu, azıcık bir mesafe ile ıskaladı. Çok düşünmek bile istemiyorum hepimiz için ve başta Esin olmak üzere şok edici bir andı.

KE- Naciye aslında tam bir psikolojik/gerilim filmi. Çekimleri ve müzikleri de gayet güzel. Ne söylemek isterseniz Türk korku filmleri izleyicisine filminiz ile ilgili?

LEÇ- Alışık oldukları türk korku filmi beklentisi ile giderlerse filme hayal kırıklığına uğrayabilirler. Kan ve vahşetti minimal tutup gerilimi gitgide artan ve rahatsız edici bir film yapmak istedik. Tabi ki Naciye karakterinin de akıllarında kalmasını hedefliyoruz bu film ile. Ben yabancı özentisi bir film değil, benim hayran duyduğum korku filmlerine göndermeler yapan bir Türk filmi yapmak istedim. 

KE- En sevdiğiniz ve etkilendiğiniz korku/gerilim filmleri/yönetmenleri nelerdir?

LEÇ- Bana film öner desen Rosemary's Baby, The Hand That Rocks the Cradle, İnside, Starry Eyes şu anda aklıma ilk gelen filmler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Mart 2016

LONDON HAS FALLEN


Air Force One, In the Line of Fire , White House Down gibi ABD başkanına suikast temalı filmlere 2013 yılında bir de Olympus Has Fallen eklenmişti. Gerard Butler (Mike Banning) Beyaz Saray’a yapılan saldırıda Başkanı (Aaron Eckhart) patlamalardan, mermilerden uzak tutmaya çalışan ve bunun yanında iyi de dövüşen bir korumayı canlandırmıştı. Bu sene vizyona giren ve ilk filmin neredeyse devamı sayılan London Has Fallen (Kod adı: Londra)’da ise, yine aynı koruma ve aynı Başkan bu defa Londrada saldırıya uğruyor.
Hikaye de şöyle; İngiltere başkanının ölümü üzerine tüm dünya liderleri bu büyük cenaze içinLondra’da toplanır. Ama bu toplantı sırasında Londra’nın her bir köşesi önceden planlanmış inanılmaz bir suikast girişimi ile yerle bir olur. Yalan değil tabir doğru, gerçekten Londra yerle bir olur. Hedeflenen liderlerin başında gelen ABD başkanı tabii ki, koruması Mike’ın yetenekleri sayesinde orda oraya koşturarak hayatta kalmaya çalışır. Peşindeki teröristlerden köşe bucak kaçan ikilinin, Londra’da konumlanmış gizli istihbarat MI6’in başındaki ajan Riley’a güvenmekten başka çareleri yoktur.

London Has Fallen, ilk filmin kesinlikle iki kat daha üstünde bir yapım. Aslına bakarsak ilk filmin başında bulunan Antonia Fuqua çok başarılı filmlere imza atmış bir yönetmen. Bu filmde karşımıza çıkan Babak Najafi ise, çok fazla adını duyurmamış olmasına rağmen, yine de aksiyonu düzgün, heyecanı bol ve efektleri asla göze batmayan bir yapımla karşımıza çıkıyor. Filmin başında yer alan suikast esnasındaki patlamaların Londra’yı yıkıma uğrattığı sahneler ve ardından dur durak bilmeyen kovalamaca dolu aksiyon planları gerçekten nefesleri kesiyor. Ayrıca aralarda yer alan ve bu tarz filmlerin kaçınılmazı olan esprilerin dozu ayarında olduğundan  işin cılkını çıkartmaktan çok filmi eğlenceli hale dönüştürüyor. O kadar patlamanın olduğu bir yerde ve onlarca adam peşinden mermileri savururken o şakalar nereden akla gelir, o da ayrı.

İlk filmde de yer alan Morgan Freeman’ı yine renk kattığı London Has Fallen, aslında her zamanki gibi harika kurgulanmış bir Amerikan propagandası filmi. Daha önce yaptıklarından dolayı Abd’den nefret eden ve intikam için mükemmel planlar yapan bir terörist ordusu ve Abd ordusunun hepsini duman etmesi. Bunlar zaten bilinen gerçekler ama ne yazık ki, bunların hiçbirisi seyirciyi bu filmden soğutmaya yetmiyor. Her ne kadar filmin ikinci yarısı, ilk başına göre klişeleşmiş tek kişilik ordu kıvamına bürünse de, Gerard Butler’ın iyi performansı, güzel koruma taktikleri ve görsel olarak çok iyi çekimlerin yer aldığı çatışma sahneleri sayesinde film artı puanları topluyor.

“Bu tip filmlerden bıkmam, Başkan olsun, çatışma olsun, biri onu korusun, etraf patlasın, arabalar havada uçsun, iki de yakın dövüş olsun, daha ne isterim “ diyen herkesin bayılacağı ve çok keyif alacağı bir olmuş London Has Fallen. Meraklılarına mısır menüsü ile tavsiye edilir. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

23 Kasım 2015

HÜDDAM



Türkiye’de çekilen gerilim ve gizem dolu hikayelere yer veren, aslında korkutmaktan çok insanı sonuna kadar merak içinde bıraktıran filmlerin hepsi Türk korku filmi adı altına yerleşmiş durumda. Aslında sadece bizde değil, tüm dünyada bu durum söz konusu. Korku adı çok büyük bir kavramı ifade ettiğinden dolayı izleyiciyi içine kolayca çekebiliyor. “… Filmi Sizi çok korkutacak”, şeklindeki pazarlama teknikleri ise, ister istemez seyirciyi büyük bir beklenti içine sokuyor. Film bittiğinde ise, “Bu mu korku” şeklinde yapılan yorumlar, bu defa filmin olumsuz eleştiriler almasına neden oluyor. Korku, kişiden kişiye değişir aslında ama, yapılması gereken şey doğru pazarlama tekniğidir. Hüddam filmi, bu tip reklamların biraz dışında kalarak, içerdiği konunun ana fikrini daha iyi kullanmayı becermiş ve sloganlarında Hüddam davetini ,ilmini ve gizemli bir film olduğunu da, üstüne basa basa kullanmış.
Can ve annesinin başından geçen bir olayın üzerine yazılan Hüddam, farklı bir musallat üzerinden ilerliyor. Anne Derya’nın bir anda hiç bilmediği bir dili kullanması ve duvara yazması üzerine oğlu Can, başlarına gelen bu davetsiz musallat vakasını çözmeye başlar. Olayları araştırmaya başladıkça kendisini annesinin doğup büyüdüğü köye kadar uzanan bir yolculuğun içinde bulur. Annesini ve en yakın arkadaşı Melih’i de yanına alarak köye giden Can, olayların hala devam etmesi üzerine Havas ve Hüddam ilmiyle uğraşan bu işin ustası olmuş Asaf ile tanışıp, kendisinden yardım ister.


Yönetmen Utku Uçar’ın ilk film deneyimi olan Hüddam, içerdiği birçok unsur ile diğer Türk korku filmlerinden kendisini sıyıran bir film olmuş. Her ne kadar “Kişiye musallat olma” gibi klişe bir olaya yer verse de, içinde bağırsakların, saç kesmelerin, kıl tüy gibi büyü objelerinin olmadığı bir film. Bunların tam tersine konusu gerçeklere dayalı bir ilmin üzerine odaklanmış. İçinde cinler aleminin en güçlü tarikatlarına kadar uzanan ürkütücü bir hikayeye sahip olan Hüddam, adeta dini bir belgesel havasında ilerliyor ve seyirciyi içine çekerek, bir ders niteliğinde sonuna kadar devam ediyor. Anadolu’nun ve köy geleneklerinin içine yerleşmiş olan büyücülük işine farklı bir yönden yaklaşan film, Arapça, İbranice ve Aramice konuşmalara fazlasıyla yer veriyor. Filmin bazı yerlerinde bu konuşmaların çok uzun sürmesi ve altyazısının eksik kalması, bu sahnelerin anlaşılmasını biraz zorlaştırıyor. Bunun yanı sıra kullanılan çekim tekniğinden dolayı film, adeta yaşanmış bir öykünün canlandırıldığı belgesel şekline dönüşmüş. Hüddam, found footage tekniğinde çekilen bir film olmadığından dolayı, iç mekan çekimlerinde yaratılan el kamerası havası işi biraz profesyonellikten uzaklaştırmış. Fakat olaylar her ne kadar kurmaca bir öyküye dayansa da, filmin atmosferindeki gerçekçi havayı asla bozmuyor. Zaten filmin esas temeli, korkutmaktan çok merak ettirme üzerine kurulu. Bu yüzden de korkutmaya yönelik ses efektleri, kan ve görsel kurmacalar yerine, sadece set ortamında yapılmış doğal sesler tercih edilmiş. Bu durumda Hüddam, bu tip ögelerin  kullanılmadan da bir korku/gerilim filmi yapılacağının bir örneğini sunmuş oluyor.

Türk korku sinemasının en çok tercih ettiği şey olan “tanınmamış isimlere yer verme” olayı Hüddam filmi için de geçerli. İlk başta gözüken 5-6 kişilik kadroyu saymazsak film, sonuna kadar toplam 4 kişi üzerinden ilerliyor. Zaten bu oyuncular da doğallıkları sayesinde izleyicinin filmden kopmasını engelliyor. En ön planda olan oyuncu başroldeki Derya karakterine hayat veren Fatma Hun, adeta oynamıyor, rolü yaşıyor. Oldukça başarılı bir performans sergileyen oyuncu, filmin en ürkütücü sahnelerinin altından bile kolayca sıyrılmış. Bunun yanı sıra Can karakterini oynayan Çağrı Duran, gergin bir evlat rolüne çok iyi hazırlanmış olsa gerek ki, o gerginliği birebir seyirciye yaşatıyor. Melih (Eray Logo) ve Asaf (Murat Özen) ise yan karakterler gibi gözükseler de, aslında finale doğru filmin en can alıcı yerlerine eşlik ediyorlar.

Hüddam, Türk korku sinemasında gerçeğe çok yakın çekilmiş, sade ve gizem dolu bir film. Aynı zamanda sonlara doğru seyircide biraz kafa karışıklığı yaşatan sürpriz finali ile de göz dolduruyor. “Korkudan öleceğiz, sabahlara kadar uyku yok" gibi beklentiyle giderseniz hayal kırıklığı yaşabilirsiniz. Fazla beklenti içine girmeden filmi dikkatle izlediğinizde, çıktıktan sonra bilmediğiniz bir çok şeyi öğrenmiş olacak ve de Hüddam’ın hikayesini seveceksiniz.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Kasım 2015

UTKU UÇAR ile RÖPORTAJ



Korku filmleriyle ilgili röportajlarımın bu seferki konuğu genç yönetmen Utku Uçar. Korku sinemasına olan ilgisi ve yönetmenliğe geçiş hikayesi oldukça enteresan olan Utku Uçar’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Hüddam, aynı zamanda birçok ilklere de imza atan bir yapım. Hüddam’ın yapım aşamasında yaşanan ve gerçek olaylara dayanan hikayesi de oldukça ilginç. Utku Uçar’la Kadıköy’de bir cafede buluşup, kendi filmi Hüddam ve korku sineması üzerine bol bol sohbet ettik.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.
Utku Uçar’a  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Müzisyenlikten yönetmenliğe yani sinema sektörüne geçiş nasıl oldu? Bize biraz bu aşamalardan bahseder misiniz?

UU- Aslında sinemaya olan ilgim, müzikten daha önce başlıyor. Hatta müzisyenliğim yok denebilir. Ben daha çok yazmayı, çizmeyi, anlatmayı, görüntü yaratmasını seven bir adamım. Kamera ışık ve kurgu programlarıyla olan haşır neşirliğim gitardan daha eski. Lise yıllarında harçlık çıkarabilmek için sinemalarda gişeci olarak çalışmaya başlamıştım. Hedefim makine dairesinde makinist olarak çalışmaktı. Gişeyi bunun için bir basamak olarak kullanmayı seçtim, öyle ufak planlarım vardı :) Neticesinde 3 ay sonra makine dairesine terfi ettim ve film oynatmaya başladım. Acaba bir gün benim filmde burada döner mi diye bakardım ufak camın arkasından. Uzun bir süre makinistlik yaptım. Eşkıya filminden kalan bir Erkan Oğur fanatikliğim vardır. Bir zamanlar İçerenköy pazarına gece attıkları portakal kasalarından kendime perdesiz bir gitar yapmıştım. Tam olmadı tabii ki. Konuyu araştırmak için tünele gittim ve beni Ekrem Özkarpata’ya yönlendirdiler. Ekrem abi gitar yapımcısıdır. İçeri girdiğimde Erkan Oğur’u gitar çalarken gördüm. Sonrası bende yok zaten. Ekrem abi elimde ki gitara baktı ve “bundan çok güzel saksı olur dedi” hiç unutmam. İşin açıkçası saksıyada benziyordu J  Ses çıkıyordu ama sonuçta. Sonra zaten o gitarı saksı yaptım ben J Makine dairesini bıraktım ve atölyede çalışmaya başladım. Müzik ile olan alakam buradan geliyor. Ekrem Özkarpat ve atölye, benim hayatımı değiştirmiştir. O yaşlarda düşebileceğim en şanslı yere düşmüştüm. Hatta bugün film çekebilmemin de ciddi bir sebebidir orası. Vefadan daha başka birşey hissettiğim duygu. İlgilendiğim asıl konunun sinema olduğunu bildikleri için beni sürekli desteklediler. Ekrem Özkarpat'ın abisi İbrahim Özkarpat zaten ışık şefiydi. Kendisinin çocukluk arkadaşı ve görüntü yönetmeni ise Mustafa Kuşçu’dur. Aradan 10 sene geçti ve filmimde yer aldılar.Bu benim için büyük bir mutluluk. Yazma, çizme, kısa film vs. derken son 3-4 yıldır uzun metraj hayalimdi. Artık daha fazla erteleyemeyeceğim dedim, bir cesaret çektik işte.

KE- Hüddam ilk sinema deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

UU- Ben daha çok eğlenceli şeyler yazmasını, anlatmasını seven birisiyim. Korku-gerilim hiç aklımda yoktu açıkçası. Komedi filmi çekmek istiyordum ama o dönem elimde gerçekten çekilir bu diyeceğim bitmiş, komik bir hikaye yoktu, yazamamıştım. Sadece bir filmim olsun hevesiyle yarım yamalak bir sulu komedi de çekmek istemedim açıkçası. Daha sonra uzun metraj film fikrimi Edremit'te yaşayan arkadaşlarım Murat ve Melih'e açtım. Murat benim gibi hayalperest birisidir. Hafta sonu işin yoksa bir aya seyahat yapalım desem, ciddi ciddi araştırır, imkanlarını zorlar ve gelebiliyorsa gelir. Melih bizim tam tersimiz, gerçekçidir ama Melih’ide bozduk tabii. Hafta sonu Edremit'te gezdiğimiz bir köy bizi çok etkilemişti. Hacıarslanlar köyü. Köy o kadar güzel resim veriyordu ki, kısa film vs. çekelim burada, zaman geçsin derken, birden Murat'la bakıştık. Murat'a korku çekelim dedim ve Murat 10 dakika sonra Edremit otogarının çay ocağında senaryo yazmaya başladı.  Melih korku-gerilim işine önceleri çok sıcak bakmadı ama baktı ki biz ciddi ciddi araştırıp yazıyoruz, kıyamadı bize ve o da dahil oldu. İlk filmimin korku olmasının sebebi aslında bir plana dayalı değildir. Köy çok etkileyiciydi ve aklımıza çok iyi bir hikaye gelmişti. Aniden gelişen şeyler
KE- Hüddam ne demek ? Kuran-ı Kerim tarafından yasaklanmış gizli bir öğretiyi konu alan filmin senaryosu Murat Özen ile size ait. Yaptığınız araştırmalardan biraz bahseder misiniz? Nasıl ortaya çıktı Hüddam?

UU-  Hüddam, hizmetkar edinmek demek aslında. Belli duaları okuyup, yine belli adımları gerçekleştirdikten sonra, size bahşedilen bir melek, Hüddam. Birisine birşeyin musallat olabilmesi için çok güçlü bir neden olması gerekiyordu. Yani film başlangıç noktasının cidden sıkı bir sebebi olması gerekti benim için. Birisi musallata uğrayacak ama neden? ve hangi yol ile? Alıştığımız sıradan büyüler vs. saç kesme, hayvan bağırsağı düğümleme, hayvan gözü oyma, vs. gibi şeyler artık hepimizin bildiği folklorik olmuş şeyler. Bizim Türk korkularının çoğu mezbaha gibi, sakatattan bol birşey yok. Sanarsın bütün büyücüler kasap. Filmin hikayesini kurmadan önce ciddi bir musallat sebebi bulmamız gerekiyordu. Ve Hüddam'ı buldum. Konu çok enteresan ve cidden ilmi geldi. Sadece Kuran-ı Kerim de geçmemesi, bütün dinlerin, kitapların konuya değinmesi de ilgimi arttırdı. Bu arada bütün kitaplarda da Hüddam öğreti diye geçer. Hüddam ile alakalı yaklaşık 4 ay epey bir yasaklı kitap edinip okudum. Yasaklanmalarının sebebi ise, konuya eğilip uygulamaya çalışan kişilerin belli bir süre sonra psikolojik sorunlar göstermesi. Ve kitapların basımı yasaklanıp, toplatılıyor. Bir Hüddam daveti ve neticeleri, filmin temel musallat sebebi olabilirdi bizim için. Çünkü içerisinde böbrek ve bağırsaktan ziyade cidden alfabe, matematik, fizik ve astroloji var. Önce Hüddam'ın ne olduğunu tam anlamıyla öğrenmekle başladı. Sonra bu kaynakları doğrulamak için birkaç yere başvurduk, bilgi ve öneri aldık. Çoğu kişi uğraşmamamız gerektiğini söyledi, hatta ihtiyacımız olan birkaç çeviriyi dahi yapmadılar. Tabi bir şekilde çeviri işini halettim ama filmde bazı Arapça ve İbranice konuşmaların alt yazılarını yayınlamadık. Zaten çok öğrenmek isteyen bir şekilde çevirttirir.

KE- Hüddam’ın bilgilerine baktığımızda iki gerçek dini ritüel ve çekim boyunca bir din görevlisinin ekibe eşlik etmesi vb. gibi birçok şeyin ilk defa bir Türk korku filminde kullanıldığı yazıyor. Bu ilkleri biraz anlatır mısınız? Neden bunlara ihtiyaç duydunuz?

UU-  Filmimiz de çok fazla Arapça, İbranice ve Aramice konuşma var. Konuşmaların telaffuzları iyi olmadığı zaman biraz zorlama duruyor. Arapça bilmeyen birisi bir sabah yatağından kalkıp Arapça konuşmaya başlıyor. Burada telafuz çok önemliydi. Komik durmaması gerekiyordu. Bu nedenle biz okuma provalarına bir hoca davet ettik ve sağolsun kendisi 3 ay provalar boyunca oyunculara Arapça dersi verdi. Daha sonra çekimlere davet ettim sağolsun kırmadı katıldı. 2 riskli davet yapmamız gerekiyordu. Onu bunu yazmayın, yapmayın sakın diyen hocaları da çok dinlemediğim için, ben harfi harfine bu daveti yapmak istedim. Ortamda ki gerilimin biraz düşmesi adına hoca da bize katıldı. Hocam çağırıyoruz, gelirse muhatap sensin demiştim, o da korkmuştu hatta :) Dualar eşliğinde çekimlere başladık ve bitirdik diyebilirim. Hoca da kendini filmin bir parçası gibi kabul etti. Filmin ilkleri çok aslında. Örneğin Antik Aramice'nin kullanıldığı ilk yerli film. Kadim dil ve kitaplardan yararlanmamız gerekiyordu. Çünkü Hüddam ilminin tarihi İslamiyet öncesi. Okuma provaları boyunca da oyuncuların gösterdiği azim için ayrıca teşekkür ediyorum. Çünkü kelime kelime çalıştık gerçekten. 

KE- Hüddam’ın  çekim sonrasında hiçbir sanal görsel efekt kullanılmamış. Sizce korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

UU-  Muhtemelen efektsiz ender korku-gerilim filmiyiz. Bunun nedeni eğer efekt yapsaydık, güzel olmayacaktı. Çünkü bunlar çok büyük bütçe gerektiren işler. Yani After Effect açayım, gölge, alev, şeytan yapayımla çok olmuyor o iş. Greenbox çekeceksen, Yüzüklerin Efendisi gibi olmalı. Yada hiç yapma. Kötü duruyor çünkü. After Effect eğitim sitelerinde, yok göz beyazlatma, göz karartma, ağızdan siyah duman- karınca çıkarma, yüz deformasyon derslerini izleyip izleyip birşeyler yapıyorlar. Birde bunları filmlere koyuyorlar. Bunları bende yaptım ama 20 yaşında. Bir uzun metraj filme koyulacak nitelikte visual fx istiyorsanız, çok paranız olmalı. Yada hiç bulaşmayın. Ben böyle düşünüyorum. Eğer ciddi bütçeleriniz varsa, tabiki visual fx kullanılarak şahaser yaratabilirsiniz. Ama dediğim gibi herşey bütçeden geçiyor. Bu tarz filmlerde atmosfer yaratmak çok önemli. Bunu da ancak görüntü ve ses ile yaratabilirsiniz. Herkesin anlatım dili farklı, kimi derdini yüksek seslerle anlatıyor, kimi başka bir yola başvuruyor. Biz bu gerginliği yaratabilmek için seslerden ziyade senaryoya başvurduk. Örneği gayet sessiz ve sakin geçen, ama cidden gerilmenizi sağlayacak karşılıklı dialoglar var. Bir sese ihtiyaç duymuyorlar. Cümlelerin kendisi gergin ve rahatsız edici zaten. Ses tasarımı gerçekten çok önemli. ama doğru yerde kullanılırsa. Çünkü seyirciyi ses ile sadece bir defa korkutup gerebilirsiniz. Bir daha kandıramazsınız.

KE- Hüddam’ın setinde yaşanan ilginç olaylar var mı? İlk yönetmenlik deneyiminizin bir korku filmi üzerine olması sizi zorladı mı?

UU-  Başımızdan enteresan bir olay geçmedi çok şükür. Zorlandığım bir yer de olmadı açıkçası çünkü görüntü yönetmeni Mustafa Kuşçu ile çalıştım. Daha 3 ay önce Alper Mestçi ile Siccin'i çekmişti. Sonra Hüddam için çalışmaya başladık. Benim için yüksek lisans oldu diyebilirim. Film ekibimiz A dan Z ye harika ve çok deneyimliydi. İlk yönetmenlik denemem olmasına rağmen büyük destek oldular. Herkes herşeyi yaptı diyebilirim.

KE- Hüddam yakın zamanda vizyona giriyor. Korku filmlerini dört gözle bekleyen bir seyirci kitlesi olduğunu biliyoruz. Ne gibi mesajlar vermek istersiniz yeni filminizle ilgili? Seyircileri neler bekliyor?

UU- Yine mi bir cin filmi diyenlere söyleyeceğim tek şey var, hayır. Tekrarın anlamı yok. İyi, kötü bütün örnekleri gördük zaten. İnsanlar Hüddam'ı beğenmeyebilirler, eleştirip yerden yere vurabilirler. Murat, Melih ve ben rahat insanlarız, atış serbest yani. Ancak yine izlediğimin aynısı diyen kişilere filmi tekrar izlemelerini öneririz. 2. bilet söz bizden. Hüddam, kesinlikle sadece bir cin filmi değildir. Yaptığımız özel gösterimlerde şuna dikkat ettim. İnsanlar filmden çıktıktan sonra, film üzerine konuşmaya başlıyorlar. Bu benim için çok özel bir durum. Bana sorular soruyorlar. Ben bu keyfi cidden beğendiğim filmlerden alabiliyorum. Bir filmden çıktıktan sonra o filmin kafası size 30 dakika sonra geliyor ve film üzerine düşünmeye, sorular sormaya başlıyorsanız, o güzel iştir. Filmi izleyenlerden bunu yakaladığımızı görüyorum. Biz iyi bir hikaye ve senaryo vaad ediyoruz. Öncelikle filmimiz bir bilgi bankası gibi. Büyü ve büyücülük ile alakalı bir takım şeyleri ilk defa Hüddam filminde görebilirler. Masalsı ve tarihsel bir durumumuz var. Söylediğim gibi intikam alma, ayırma büyüsü tarzı birşey değil bizim konumuz. İç içe geçmiş 2 hikaye anlatıyoruz. Birinci hikaye filmle birlikte başlıyor, diğeri 50. dakikada. O andan sonra film başka bir yere doğru gidiyor. İçinde ağır gizem barındırdığını ve cidden dikkatli izlenmesi gerektiğini önerebilirim. 

KE- Türk korku sineması, nereye gidiyor? Görüşlerinizi alabilir miyiz? Bir süre sonra cinlerden kurtulup başka konulara geçebilecek miyiz? Örneğin bir dönem fantastik/korku filmi yapılabilir mi Türkiye’de?

UU- Mesela bu yıl özellikle izlediğim Özkan Aksular'ın çektiği Münafık Filmi çok güzeldi. Her sahnesine çok özenilmiş, çok beğenmiştim. Yine aynı zamanda Özgür Bakar'ın Helak Kayıp Köy ayrı bir denemeydi. Fakat iki filmde gişe de başarılı olamadı. Aslında yeni birşeyler üretiliyor, deneniyor ancak bu sefer de yerine ulaşmıyor. Sinema pahalı bir uğraş. Yapımcılar para kazanamadığı projeden bir tane daha yapmak istemezler. Çünkü zararları büyük oluyor. Kimsenin de öyle tahmin ettiği gibi, üç kuruşa çekilmiş, 10 kuruş kazanıyorlar vs. gibi bir durumda yok. Yatırdığınızı alırsanız şanslısınız. Bunun için şu yine mi bir cin filmi diye yazan grubun bu filmlere gitmesi lazım. Çünkü onlar için yapılmış. Gitmesi lazım ki bunların devamı gelsin. O zaman yapımcılar, yönetmenler yeni türler geliştirebilir. Zaman para emek harcayabilir. Fantastik korku filmi bizim genlerimize ters. Fantastik birşey bizi korkutamaz, taşlarız onu biz. 

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca anlatır mısınız?

UU-  Hüddam'ın ikincisini çekmeyi çok istiyorum çünkü bu hikayenin bir öncesi var. Filmi izleyenler bunu göreceklerdir. Film yeteri kadar ilgi alırsa, hikayenin geçmişini anlatmayı çok isterim. Hüddam 9 gibi bir planım kesinlikle yok ama. Hüddam'ın stüdyo işlemleri ile çok uzun zamandır ilgilendiğim için, hemen ardına tekrar bir korku-gerilim yapmak çok istemiyorum açıkçası. Filmi yaklaşık 1500 kere seyredince artık o başka birşey oluyor. Şu bahsettiğim komik olan ama yazamadığım hikayeyi yazabildim. Onu hayata geçirmek istiyorum. Çok komik bir film olacak o. Hem biraz eğlenmiş olurum. Sonra gerilirim yine o ayrı.

KE- Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan 2 yabancı korku filmini yazar mısınız? 

UU-  Hayvan Mezarlığı ve Shining

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.