tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2016

EBRU KAYMAKÇI ile RÖPORTAJ


İlk önce Siccin filmi ile tanıdığım daha sonra yer aldığı tiyatro oyunlarına gittiğimde gerçekten çok iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ebru Kaymakçı ile “PİÇ” adlı oyun çıkışında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi işini çok severek yapan tiyatro aşığı başarılı bir yetenek.

Ebru kaymakçı, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine sanat hayatında başarılar diliyorum.




KE Bize biraz kendinizden ve yaptığınız işlerden bahseder misiniz? Nasıl başladı tiyatro ve sinemaya geçişiniz?

EK- Çocukluk ve çocukluktan ergenliğe geçiş dönemimi ailemin beni sosyalleştirme adına bir umut olarak gönderdiği sayısız kurslara giderek ve içime kapanarak geçirdim ta ki, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Tiyatro kursuna başlama isteğimi inatla kabul ettirene kadar. Sonrası benim için dönüm noktası oldu. Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Eğitim ve oynadığım oyunlarla yolculuğum devam etti. 
                                                
MEDEİA ( MEDEİA ) / EURİPİDES
MİLYONERLER ŞEHRİ NAPOLİ  ( ASUNTA )   E. FİLLİPPO / FUAT RAUFOĞLU
CİMRİ ( ELİSE ) / MOLIERE / ALPAY ULUSOY
Sonrası İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda
ÖLÜLERİ GÖMÜN / VERN SNEIDER/ ŞAKİR GÜRZUMAR
BİR ŞEHNAZ  MÜZİKALİ ( KUMRU )  /  TURGUT ÖZAKMAN/ ŞAKİR GÜRZUMAR

Ve Özel Tiyatrolarda oynadım.

ŞEHR-İ SEVDA İSTANBULUM / BANU BAŞEREN / TİYATRO  1 DENBİRE
AÇIK DENİZDE (  UFAKLIK  ) /  SLAWOMİR MROZEK /YENİ KUMPANYA OYUNCULARI

Kısa Filmlerle ( Anahtar, Misafir,Model Zamanlar…) başladığım sinema serüvenim ‘AŞK’ adlı belgesel ve sinema filmlerimle devam etti. Macahel Yapım’ın Metin Koç & Ulaş Zeybek yazıp yönettiği “Laz Vampir Trakula” adlı komedi filminde saf bir laz kızı olan Emine’yi oynadım. Sonrasında Muhteşem Film’in senaryosu Ersan Özer’e ait Alper Mestçi’nin yönettiği Siccin adlı korku filminde hiç de saf olmayan, nefret edilen bir kadın olan Öznur’u oynadım. İlk sinema deneyimlerimde zıt karakterlerin ard arda karşıma çıkması benim için çok güzeldi. Bu yıl bir kaç farklı projede yer aldığımdan daha yoğun bir yıl oldu. Veysel Diker’in ödeneksiz, büyük bir emekle kurduğu ve 5 yıldır devam eden Tiyatro 3023 de hem atölye çalışmalarında hem de oyunlarında aktif halde bulundum. Başlangıcından beri içinde bulunduğumdan benim için ayrı bir önemi vardır.

Duru Tiyatro’da Tiyatro Karadut çatısı altında Çetin Etili’nin yönettiği Marc Camoletti’ye ait “Altı Kişiye Pijama” adlı oyunda Jacqueline karakterini oynadım. Merak edenler sizin oyunumuz hakkındaki güzel yazınızı okuyabilirler. (www.populersinema.com/elestiri/alti-kisiye-pijama-28967.htm) Vee taaa Bursa’lardan Ekim Sanat ‘la yola çıktığımız Ömer Naci Topçu’nun Anton Çehov’un öykülerinden oyunlaştırıp yönettiği, Ertan Kılıç&Tuğba Yüksel’in de içinde bulunduğu ‘Piç’ adındaki oyunumuzda Madam Vasilyeva, Anna Filipovna Miguyeva karakterlerini oynadım. Oyunumuz büyük bir emekle, zor şartlarda sadece insan sevgisinden ve saygısından çıktığı için XV. Direklerarası Seyirci Ödüllleri’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldığında pek bir heyecan duyduk bunu da belirtmek istedim.

KE- Sinema, dizi ve tiyatro üçlüsü arasında içinde olmaktan mutlu olduğunuz ,  size en çok keyif veren sanat dalı hangisi, Neden?

EK- Tabi ki tiyatro. O benim kıymetlim. Bir tiyatro metninin sadece okuma yaptığınız an’la seyirciyle buluşma anına kadar olan süreci  mucize gibidir. Cümleler, kelimeler hatta es’ ler prova sürecinde ayaklanır, konuşur, ağlar, düşünür, güler, bakar, olmaya başlar. Oyun bulduğun için metinin salt metin halinden kurtulmuş olursun. Olamayacağın bir sürü şey olur ve bu mucizeyi seyirciyle buluşturursun. Hata payınız yok ancak dönüştürülebilir ve asla kesilemez, bölünemez. Eeee ‘ya unutursam’ ‘ya ayağım kayarsa’ ‘ ya partnerim girmezse’ ve bir sürü türevleri. Yani oyunun seyirciyle buluşması sürprizsel bir denklem. Karşında canlı kanlı hepsi birbirinden apayrı bir sürü insan, inanılmaz bir heyecan,kafada bir sürü tilki, kalbinin 9/8 lik atışı. Bu denklemin içinde olmaya aşığım. Bunlara real dünyayı kullanarak oynamayı ve de kendini izlemeyi de eklersek sonraki de sinema. Sinema ayrı bir büyü

KE- Siccin adlı Türk korku filminde sonlara doğru bayağı ürkütücü bir sahneniz var. Bu role nasıl hazırlandınız, zorlandığınız yerler oldu mu Siccin’de?

EK- Siccin benim için zaten enteresan bir deneyimdi. Oynarken çok keyif aldığım ama izlemekten o kadar da keyif almadığım bir tür. Korku ve gerilim filmlerini izleyemem. Senaryoyu okuduğumda en çok üstüne düşündüğüm yer ‘çarpılma sahnesi’ ydi. Çünkü sıradışı bir sahneydi, doğal görünmeli ve komik olmamalıydı. Bedeninizin bir başka gücün altındaymışçasına sizden ve kontrol sisteminizden bağımsız hareket etmesi ve bunu taşıyacak olan ruhsal durum. Esrik olma!!! Bedenimin ve hareketlerimin hiçbir sınırı olmamalı bu esrik duruma hizmet etmeli, özgün eylemler bulmalıydım. Dans ettiğim ve plates yaptığım için esnek olan vücudum için çok zor olmayacaktı. Yine de esnekliğimi  daha da geliştirmek için her gün antreman yaptım, Utku Demirkaya’ yla bir koreografi belirledik ve içimize sinen bir sahne olması için çalıştık.

KE Altı Kişilik Pijama ve Piç adlı tiyatro oyunlarında sizi izledim, performansınız çok başarılı. Rol seçimlerinde dikkat ettiğiniz unsurlar nelerdir?  Özellikle “işte bu rol tam bana göre” dediğiniz yerler oluyor mu?

EK-Teşekkür ederim. Aslında pek seçemiyoruz rollerimizi. Rol dağılımını okuma provalarında yönetmen belirler. Rol kişiniz belli olduktan sonra bu rol “tam bana göre” veya “bana göre değil” dediğiniz oluyor tabi ki fakat, oyunculuk deneyimlemek ve keşfetmekle içli dışlı olduğundan prova süreçleri bu tabirleri değiştiriverir hatta siz bile şaşırırsınız ortaya çıkana. Başta size uzak gelen oynarken sizi en çok heyecanlandıran  ve keyif veren olabilir.

KE- Dünya tiyatrosundan veya müzikallerden en çok sevdikleriniz nelerdir? Ve bunların içinde en çok hangisinde rol almak isterdiniz? Ya da birlikte oynamayı hayal ettiğiniz bir idolünüz var mı?

EK- Antik eserler ve Müzikaller gözlerimi ışıl ışıl eder.Antik Yunan Tragedyalarından Medea,Kral Oidipus,Antigone,Truvalı Kadınlar; Müzikallerden de Cats, Chicago, Moulin Rouge, The Phantom of The Opera, Notre Dame de Paris, Greace, Evita, Singing in The Rain en sevdiklerim. En çok oynamak istediğim …. Maalesef seçemiyorum. Hepsindeeee. Yeniliklere ve değişime doymayan aç bir yaratığım oyuncu olarak. Farklı oyuncularla aynı sahneyi paylaşmayı, farklı oyunculuk teknikleriyle tanışmayı, bilmediklerimle karşılaşmayı, deneyimlemeyi hep cebimde tuttuğum için birlikte oynamayı istediğim bir sürü aktör ve aktrist var elbet, hangi birini yazayım ki şimdi. Tek bir isimden yana kullanacak olursam hakkımı ‘Şener Şen’

KE- Tiyatronun sinemaya göre çok daha zor olduğu kesin. Oynadığınız rolü seyirciye birebir anında yansıtabilmeniz çok önemli. Sahnedeki konsantrasyonu   bozmamak ve yapmacık olmadan oynamak için ne gibi püf noktaları var, nasıl başarıyorsunuz bu kadar doğal olmayı?

EK- ‘Ey doğa tanrıçam sensin benim’ dedirtir W. Shakespeare Kral Lear oyununda. Yoldaşımdır bu söz. Oyunculuğumun da doğa gibi olmasına çalışırım. Tüm duygularımın iç içe olması, sınırlarımın olmaması, çıplak, dönüşebilen  yani olabildiğince doğal. Hayat akar durmaz net değildir, bir çizgisi yoktur, doğaçlamadır,  tahmin edilebilir ama kestirelemez. Bende oyun bulurken, oyunumu oynarken böyle akıp gitmeli,bir sonraki sayfayı bilmemeli,oyun oynadığımı unutmalıyım derim kendime. Şahsına münhasır duygularım şahsına münhasır oyunlar doğurmalı ki seyirciye içten gelsin değilse temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koyarsınız aynılıkları, tadı hoş gelmez ve büyüleyemezsiniz seyirciyi. Konsantrasyon? Sahnedeki o devinimin içine girmeden gerçek konsantrasyonu  uğraşsamda bulamam. Ne zaman ki oynamaya başlarım,’O’ zaten beni sahne üstünde buluvermiştir. Oyunculuk kendini de keşfettiğin sonu olmayan bir yolculuk yetenek önemli tabi ama sınırlı çalışmaksa sınırsız ve sonsuzdur. Bu yolculuğa çalışmak yakışır

KE- Oynadığınız oyunlar sırasında, sahnede başınıza gelen komik veya ilginç anılar varsa, bizimle paylaşır mısınız?

EK- Son oyunumda olanı anlatıyım o zaman; ‘PİÇ’adlı oyunumuzun son epizotunda ben (ezen, dengesiz ) ve Tuğba Yüksel (ezilen)’in oynadığı iki kadın sahnesi var. Sahne boyunca kavga ediyoruz, gittikçe şiddetleniyor ve ben Tuğba’yı tartaklamaya başlıyorum. O benim altımda, kafası ellerimin arasında, altımızda sert bir zemin kafasını vuruyormuş gibi yapıyorum, çığlıklar havada uçuşuyor. Buralarda seyirci gülüyor her şey normal, birden Tuğba’nın susacağı tuttu eş zamanlı olarak ben de onun kafasını elimden kaçırdım ve çatttt ya da küttt … Sessizlik … Refleks olarak ‘hiiiii’ demiş bulundum seyirci de bu sesi duydu. Sonrası bir muamma. Seyirciler kahkahaya gömülmüş ben endişeden ‘ayyyy’ deyip partnerime gömülmüştüm. Uhhuuu kahkahalar çoğalmış bir de alkış üstüne alkış almıştık ama ben çok şaşkındım ve anlam verememiştim. İçimde iki cümle ‘Ne var bu kadar gülecek, neye gülüyorlar ya ??? Kızın kafayı fena vurdum!!!’ Sonradan anlattılar tabii ben Tuğba’yı bayağı öpüp sarılıp koklamışım. Hiç hatırlamıyorum. (Tuğba ve Ben o andaki sürprizsel değişimi kabullenip yeni bir an’ın doğmasına izin vermiştik ve bu seyirciye çok doğal gelmişti ve hoşlarına gitmişti). Oyun sonrası bir sürü mesaj geldi. Herkes ‘hiiiii’ ‘ayyy’ nidalarının gerçekliğini sorup gülüyordu. İtiraf edeyim ben de ‘neye güldüler bu kadar?’ deyip seyircinin gülmesine gülüyordum. Karşılıklı memnuniyet.

S8- Türkiye’de tiyatroya karşı son yıllarda biraz daha ilgi arttı sanırım. Ne düşünüyorsunuz ülkemizdeki sahne sanatları hakkında? Tiyatroya olan ilginin artması için neler yapılması gerekiyor, bu konuda en büyük sıkıntılar nedir?

EK- Diziler ? Oyunculuğun ultra popüler olduğu, herkesin oyuncu olduğu, kalitenin daha az olduğu dizilerimizde yer almak, alamamak ayrı bir muamma. Kurumsal Tiyatrolar ? Kemikleşmiş kadroya dahil olmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Özel Tiyatrolar ve Alternatif Gruplar ? Tiyatro çook büyük bir emek. Sadece üretmek adına ‘Para kazanmasak da olur’ diyip iş yapan başka bir meslek var mı acaba? Oyuncuya alan ve seyirci gerek. Çünkü kendini var ettiği üretici olduğu yerdir o alan ve onun karşılığıdır seyirci. Fakat toplumumuzun yarası olan popülerlik o kadar kana işlemiş ki TV de gördükleriyle ilişkilendirip, onları görmek adına, onların oynadığı oyunları tercih eder oldu seyirci portföyümüz. Öte yandan seyirci gelsin diye bekleyen sadece çıktığı oyundan yaşamını idame ettiren büyük bir güruh!!!  Durum böyle olunca da ‘şuraya bi kapak atsam’ı kendine kurtuluş belirleyen, an ‘ını yaşayamayan gelecek kaygısı olan, kendini güvende hissetmeyen bireyler oluyor oyuncular. Hayatının en üretken olması gereken dönemlerini, enerjinin en aktif kullanıcağı zaman dilimlerinde hep bir duvarla karşılaşıyor. Peki ne oluyor ? Bazı enerjiler ayrılmaya başlıyor . Artık tiyatro üreten kitle  daha bilinçli, ısrarcı  ve inatçı hareket ediyor. Devletin destek vermemesinin yıkıcı olumsuz etkisinden kurtulup başının çaresine bakmaya başlayan bu enerjiler kendi içinde gruplaşıp, örgütlenip, kendi imkanlarıyla sayısız küçük sahneler türetiyorlar. Vazgeçmiyorlar. Tiyatronun sadece kendinden olanların desteğine değil başkalarına da ihtiyacı var. Hayattan akıp giderken önünüzden , arka sokağınızdan  geçip gittiğiniz tiyatroları keşfetmeniz, yeni oyuncularla tanışmanız dileğiyle. Bu bilinçle çok daha parlak bir tiyatro geleceğine inanıyorum.

S9- Yeni projeleriniz nelerdir? Sinema, tiyatro ve dizilerde sizi görebilecek miyiz?

EK- Tabi ki görebileceksiniz, yorucu bir sene geçti. Şu dönem yakın oyuncu çevremi oluşturan dostlarla iç eğitime yönelik olarak hem bedensel disiplin hem duyguları keşfetmek hem de sınırları genişletmek  adına kendi atölyemizi yapıyoruz. Tekstler, öyküler , masallar okuyoruz. Önümüzdeki sezon için netleşecek bir kaç oyun projem var. Her yıl çocuklara atölyeler yapıyorum bu yıl da buna devam edeceğim .Ekrana ilişkin bir çalışma henüz yok, ama neden olmasın? Yeni’nin peşinde koşuyorum. Bakalım biriktirdiklerim beni nereye götürecek.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Nisan 2016

KELEBEKLER ÖZGÜRDÜR

Orijinal ismi “Butterflies are Free” olan eser, Leonard Gershe tarafından yaratılmış olup,  ilk defa 1969 yılında Broadway’de müzikal olarak sahnelendi. Ardından gördüğü ilgi üzerine 1972’de başrolünde Goldie Hawn’ın yer aldığı bir sinema filmi olarak beyazperde de yerini aldı. Türkiye’de ise ilk kez 80’li yıllarda Hadi Çaman & Füsun Önal’dan izlediğimiz Dan ve Jill karakterine, sonraki yıllarda Sevinç Erbulak ve Tolga Çevik hayat verdi. Ben, 80’li yıllarda Füsun Önal tarafından sergilenen “Kelebekler Özgürdür” oyununu izlemiş ve hayran kalmıştım. Aradan yıllar geçti ve bu defa bambaşka bir kadro ile Murat Sarı’nın yönettiği bu harika oyunu sımsıcak bir ortama sahip olan Kadıköy’deki Tiyatro Ak’la Kara’da yeniden izleme fırsatı yakaladım. Üstelik bu izlediğim oyun, artık tekrarı olmayacak en son oyunları idi.

Oyunun Konusu; Doğuştan görme engelli olan Don Baker, 35 yaşında ilk kez kendi başına yaşamaya başlamıştır. New York'taki küçük dairesinin karşısına Jill adında bir oyuncu taşınmıştır. Don ve Jill kısa bir süre sonra yakınlaşırlar. Jill, dünyada hiç kimsenin, görmek istemeyenler kadar kör olmadığını Don'dan öğrenir. Ve şimdiye kadar hiç görmediği bir dünyayı görür. Fakat bir süre sonra Don'ın annesi gelir ve onu kendi evine götürmek konusunda ısrar eder. Don bu ısrara karşı koyunca, Bayan Baker, Jill'den kendisine yardımcı olmasını ister. Jill, Don'ın eve dönmesi için elinden geleni yapar. Fakat Bayan Baker, oğlunun artık kendi ayaklarının üzerinde durması gerektiğini anlar. Don 35 yıl sonra, karanlık bir dünyada bile olsa yaşamaya başlamıştır.

Dünyayı hiç görmemiş birinin gözünden görün” sloganıyla kendini tanıtan Kelebekler Özgürdür, dramatik alt yapısının yanı sıra, içindeki  tatlı espriler ile de uzun zaman hafızanızdan çıkmayacak bir oyun. Aynı zamanda yıllar sonra bile şarkısını duyduğunuzda yüzünüzde ufak bir gülümseme yaratacak kadar da güçlü bir içeriğe sahip. Oyun, görme engellilerin hayata nasıl tutunduğunu ve onlara acımayıp normal bir birey gibi davranıldığında çok daha mutlu olduklarını, etkileyici diyaloglar ve müzikler eşliğinde seyirciye çok güzel anlatıyor.

Karanlıktan yavaşça açılarak, tek tek sahnenin en önemli planlarını tanıtan hoş bir ışık tasarımı ile başlıyor oyun. İlk gözüme çarpan ise buzdolabındaki Hair posteri oluyor tabii ki. Oyun da zaten o dönemlerde, yani hippilerin, çiçek çocukların ve Beatles’ın popüler olduğu yıllarda geçiyor. Işıkların yerli yerinde kullanımı  ve karanlıkta yer alan en önemli sahnelerin tek plan şeklinde aydınlatılması sayesinde seyirci oyuna daha iyi adapte oluyor. Dekor tasarımı ve renkler, tek mekanda geçen bir oyuna göre derinlik ve perspektif açısından çok düzgün. Ayrıca posterler, duvardaki yazılar, etraftaki ufak detaylar ve en önemlisi Jill’in rengarenk cıvıl cıvıl kıyafetleri oyunun geçtiği dönemi size birebir yansıtıyor.
Üç Nokta oyunundaki üçüzleri başarıyla canlandıran Kerem Kobanbay, bu kez inanılmaz bir performans ile izleyenleri adeta büyülüyor. Görme engelli “Don Baker” karakterini canlandıran oyuncu, oyunun sonuna kadar gözlerini beyaz şekilde göstererek de zor bir işe imza atıyor. Bu rolü için aylarca görme engellilerin yanında çalışan Kerem Kobanbay’ın aynı zamanda “Yeni Tiyatro Dergisi” ve “Direklerarası Seyircileri” En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de aldığını belirtmek gerek. Oyunda Don Baker’ın ağladığı yerde hüzünlenirken, güldüğü yerde siz de gülüyorsunuz. İşte bu duyguyu güzel bir şekilde seyirciye enjekte eden Kerem Kobanbay’ın yanında,  oyunun diğer güçlü karakteri Jill’i canlandıran Buket Dereoğlu da çok çok başarılı bir performans sergiliyor. Oyuna dahil olduğu andan sonuna kadar, yaşadığı duygu karmaşasını harika mimikleri ile izleyiciye kolayca aktarabilmesi, bitmeyen enerjisi ve sevimli dansları ile gerçekten alkışı hak ediyor. Dan ve Jill’in birbirlerine olan sevgisi, coşkusu ve yaşadıkları o kadar güzel anlatılıyor ki oyunda, ne zaman kötü şeyler olacak, yaşanacak bir dram var mı, yok mu diye de merak içinde kalıyoruz. Ve merakımızı bozan, heyecanımızı ve coşkumuzu söndüren Dan’in diktatör annesi ortaya çıkıyor. Usta oyuncu Bedia Ener tarafından canlandırılan Dan’in annesi Florence Baker, neredeyse ikinci perdenin en önemli rolü. Öfkesi, titizliği, bağırması ve oğluna olan düşkünlüğü ile seyirciyi sinir eden anne karakterini canlandıran Bedia Ener, sahnedeki ustalığını her zamanki gibi rahat ve dinamik oyunu ile gösteriyor. Oyunun sonlarına doğru çıkan ve kısa bir role sahip olan Hakan Çeliker’in üstlendiği gıcık yönetmen karakteri ise, aslında hikayenin güzel gidişatını bozduğu gibi, neşemizi de kaçırmayı başarıyor. Oyunun kadrosu çok başarılı ve bir o kadar da çok duygusal. Özellikle finalden sonra, son oyunları olmasının verdiği üzüntülerini dile getiren konuşmaları, onlar gibi tüm seyiriciyi de oldukça duygulandırdı.
Oyunun hikayesi bize, insanları kırmanın, üzmenin ne kadar kolay olduğunu, ama açılan yaraların telafisinin de bir o kadar zor olduğunu, görme engellilerin aslında istedikleri zaman içindeki kelebekleri özgür bırakabilecek kadar yaşama sevinci ile dolu olduklarını, en önemlisi kendi ayakları üzerinde durabildiklerini de güzel ve üsluplu bir şekilde anlatıyor. Görme engelli birisi ile çılgın bir kızın aşkını tatlı bir dille anlatan Kelebekler Özgürdür, izlerken hem güldüren, hem de ağlatan, içerdiği pek çok insancıl mesajlarla hepimize ders veren özel ve unutulması zor bir oyun. Tiyatro seven herkesin özellikle bu oyunu izlemesini kesinlikle tavsiye ederim.


Yazan : Leonard Gershe
Yöneten : Murat Sarı
Çevirmen: NüvitÖzdoğru
Yönetmen Yardımcısı : Şendal Yıldız-Oğulcan Kayahan
Işık Tasarım : Serpil Coşkun Altuncu
Dekor, Kostüm : Akın Tezer Tunalı
Dekor Uygulama : Murathan Yılmaz
Oyuncular : Kerem Kobanbay, Buket Dereoğlu, Bedia Ener, Hakan Çeliker

Kelebekler Özgürdür

Ya mevsiminde bir çiçeğin, ya pembesinde
Bazende bir söğüt dalının serin gölgesinde
Yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür

Ya sabahında baharın, ya gecesinde
Bazende bir çığ damlasının, yalın gerçeğinde
Yaşa dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür

Ya düşlerinde bir çocuğun, ya sevgisinde
Bazende yaşlı bir ozanın, iki dizesinde
Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Nisan 2016

ÜÇ NOKTA


Bahariye Caddesi (Tramvay yolu) Akyıldız pasajında bulunan Tiyatro Ak’la Kara, Keren Kobanbay ve Savaş Özdural’ın birlikte kurdukları küçük ama inanılmaz samimi ve hoş bir tiyatro salonu. İkilinin eski talk show projelerinin adı olan Ak’la Kara’nın değerli oyuncuları, her sezon birbirinden farklı oyunlarla seyircinin karşısına çıkıyor.
Tiyatronun yönetmen yardımcısı ve sahne amiri olan Can Esendal’ın daveti üzerine Üç Nokta adındaki komedi oyununu ben de izleme fırsatı yakaladım. Pasajın altında yer alan tiyatro salonuna doğru indiğinizde, eski oyuncuların ve değerli sanatçıların resimleri ile süslenmiş güzel bir fuaye sizi karşılıyor. Salona girip ön sıradaki yerimi aldığımda ise, direk sahne ile içiçeydim. Evet, yakın değil içiçe; sahne ile aranızda mesafe yok, adım atsam oyundayım. İnanın bir oyunu bu kadar yakından, burnunuzun dibinden izlemek çok keyifli bir durum. Moulin Rogue müzikalinden “El Tango De Roxanne” parçası eşliğinde beklemeye başladığımız iki perdelik Üç Nokta oyunu, başlama sesinden son ana kadar izleyiciye gülme garantisi vaad ediyor.

Oyunun hikayesi : Bitirim bir taksi şoförü olan Faruk, hayalperest bir oyun yazarı olan Tarık ve telaşlı bir yapıya sahip olan Sadık adındaki üçüzler aynı evde yaşamaktadır. Faruk, eve Hale adında bir masöz çağırmıştır. Tarık, yayınevinden gelecek olan Jale’yi beklemektedir. Sadık ise, bir cinayete tanık olmuştur ve ölen adamın karısı Lale ifade vermesi için onun peşine düşmüştür. O gün temizlik günüdür ve temizlikçi Fatma, kişileri ve olayları iyice birbirine karıştırır. Ona aşık olan apartman görevlisi Siyami de kafasını daha çok karıştırır. Cinayeti işleyen Tayyar ve onun peşinde olan Komiser Bülent de eve gelince, akıllara zarar bir koşturmaca başlar.

Okuduğunuz gibi oyunun hikayesi, tiyatro komedilerinde çok sık rastladığımız karışık olaylar örgüsü üzerinden ilerliyor. Oyun, evin temizlikçisi Fatma ile açılıyor. Söylene söylene eve gelen ve işini yapan Fatma, adeta oyunun başından sonuna kadar evdeki farklı karakterlere sahip olan üçüzlere karşı savaş veriyor. Fatma rolünü canlandıran dizi/filmlerden tanıdığımız ve aynı zamanda seslendirme sanatçısı olan usta oyuncu Bedia Ener, oyunun tüm yükünü kesinlikle üstünde taşıyor. Bedia Ener’in başarılı performansının yanında, üçüzleri canlandıran Kerem Kobanbay’ın da rolü bir hayli zor ve çok önemli. Oyun boyunca sürekli karşımıza çıkan farklı karakterleri tek başına oynamak o kadar kolay olmasa gerek. Gerçekten Faruk, Tarık ve Sadık ile kafamızı karıştıran, ama bir o kadar da gülmemizi sağlayan Kerem Kobanbay’ın başarısı takdire değer. Bu arada oyun sırasında aniden ortaya çıkan ve absürd esprileri ile oyun dışı bir karakter olarak gözüken Can Esendal da, Üç Nokta’ya renk katan bir oyuncu. Oyunun en sevimli rollerine sahip olan iki isim daha var. Masöz ve sarhoş Hale ile metalci kılıklı katil Tayyar. Buket Dereoğlu, sarhoş masöz rolüyle adeta döktürürken, heavy metalci katili canlandıran Levent Ünsal ise, mükemmel performansı ile göz dolduruyor. Özellikle bu ikilinin yer aldığı esprisi bol olan sahneler, oyunun çıtasını biraz daha yükseltiyor. Tayyar’ın tam yerinde yaptığı Guns’N’Roses espisini de pek unutacağımı sanmıyorum. J

Oyunda tam yan karakter olarak sayılmasa da, diğer saydığımız 4 oyuncuya göre daha az role sahip olan isimler de bulunuyor. Temizlik hastası polis Bülent (Vural Buldu), Fatma’ya aşık olan ve başının belası Siyami (Ahmet Taşdemir), yayınevinden gelen Jale (Nazlı Kar) ve sürekli çığlık atarak ayılıp bayılan, oyunun en hasta ruhlu karakteri, ölen adamın karısı Lale (Devrim Atmaca) gibi karakterler de, yine çok önemli rolleri üstlenerek oyunun bel kemiğini oluşturuyor.

Oyunun ilk perdesi normal düzeyde ilerlerken ikinci perde, cinayetin asıl önemli kısmına, yani perde arkasına ağırlık verdiğinden tam bir cümbüş şeklinde daha eğlenceli geçiyor. Komedi yüklü hareketlerin ve esprilerin oldukça havada uçuştuğu ikinci perde, adeta oyuncuların show yaptığı bölüm. Kerem Kobanbay’ın üçüzler rolüyle, her kapıdan farklı şekilde hızlı hızlı çıkışı, Tayyar’ın harika solo performansı, ikili danslar ve güzel bir final. Bu arada sahnenin dekoru asla göz yormuyor ve karışıklık içinde olan bir durum yok. Müzikler iyi seçilmiş, özellikle Jaws J. Ayrıca yan yana olan kapılar oyunun hikayesine ve olaylarına göre çok güzel tasarlanmış. Özellikle Fatma’nın ve Tayyar’ın oyunun aralarında dış sesle olan konuşmaları  ve yapılan espriler oldukça komik ve yerli yerinde.
Şu sıralar hepimizin en çok ihtiyacı olan gülme eylemine çok uygun bir oyun Üç Nokta. Eğer her hafta vizyona giren, birbirinin tekrarı ucuz komedi filmlerinden sıkıldıysanız, devamlı yükselen temposu ile sizi neşelendirecek hoş bir komedi oyunu izlemek istiyorsanız, tiyatroya da bir şans verin, bu oyunu görün.

Sadece “Üç Nokta” değil, Türkiye’nin her yerinde tiyatro salonu olan “Çok Nokta” var.

Yazan : Kerem Kobanbay
Yöneten : Murat Sarı
Yönetmen Yardımcısı : Can Esendal
Işık Tasarım : Serpil Coşkun Altuncu
Kareografi : Tanju Yıldırım
Dekor : Murathan Yılmaz
Müzik : Orhan Enes Kuzu
Oyuncular : Kerem Kobanbay, Bedia Ener, Levent Ünsal, Buket Dereoğlu, Vural Buldu, Devrim Atmaca, Nazlı Kar, Ahmet Taşdemir, Can Esendal 


KEREM KOBANBAY

KE-Genelde tiyatroda, özellikle komedi oyunlarında yabancı eserler sahneye konuyor. Siz ise, Üç Nokta oyununu kendiniz yazdınız. Daha zoru denemeyi tercih etmenizin sebepleri nelerdir?

KK- Türkiye’de neredeyse vodvil yazarı yok diyebiliriz. Bu yüzden genelde yabancı oyunlar tercih ediliyor. Vodvil çok edebi bir tiyatro eseri kabul edilmiyor. Bu görüşümün haklı kabul edilebilecek yönleri de var bence. Böyle bir boşluk vardı Türk vodvil yazarları konusunda ki, bende zaten bu konuda uzmanlaşmayı yaklaşık 10-15 yıldır hedef haline getirmiştim. Matematiğini çözdüm sanırım, bu benim 4.vodvilim ve seyirciden de çok iyi reaksiyon alıyoruz. Böyle bir çalışma içindeyim, keyifli gidiyor. Benim için zor olan değil, keyifli olan bir iş diyebilirim.

KE-Komedi oyunlarında kafa karıştıran ve iç içe giren hikayeler çok fazla güldürüyor. Siz de buna bağlı kalarak arapsaçına dönen bir komedi oyunu yazdınız. Oyunu yazarken özellikle böyle bir hikaye olmasına dikkat ediyor musunuz? Ayrıca ilham aldığınız tiyatro eseri ya da yazarı var mı?

KK- Evet bu tür, durum komedisine dayanan bir tür. Bu türde önce durumu kurgulamanız gerekiyor.Sahneleri yazmadan önce repliksiz bir şekilde ard arda sıralıyorum, başını, gelişmesini ve sonunu kafamda oturtuyorum. Ardından repliksiz bir şekilde her sahneyi paragraf paragraf yazıyorum ve sonra repliklere dönüyorum. Oyunda yanlış anlamalar, yalanlar, küçük oyunlar, bir tehdit unsuru ve o tehditden kaçma gibi ögeler var, bu da tam bir matematik meselesi. Örnek aldığım yazarlar ise, Ray Cooney ve Michale Frayn.

KE- Üç Nokta oyununun hem yazarı, hem de oyuncususunuz ve oyunda farklı karakterlere sahip üçüz kardeşleri tek başınıza canlandırıyorsunuz. Bu rollerin altından tek başınıza kalkmak sizi zorladı mı?

KK- Öncelikle bu üç rolün altından tek başıma kalkmadım, yönetmenim Murat Sarı ve oyun arkadaşlarım hepimiz birbirimize her konuda destek verdik.Üçüzlerin birbirinden çok farklı karakterleri olması aslında bir oyuncunun avantajı. Çünkü yakın çizgilerde bu üç farklı tipi verebilmek daha ince bir oyunculuk gerektiriyor.Bu kadar farklı karakterleri de içiçe sokmak keyifli bir iş, becerebiliyorsam ne mutlu bana. Geri dönüşlerden de olumlu sonuçlar aldığımız için güzel bir sezon geçirdik ve bu iyi bir tecrübe oldu. Ayrıca o üç karakter de hepimizin içinde var, dolayısı ile onları içimizden çıkarıp yaşadığımız anda herşey çok kolaylaşıyor.

BUKET DEREOĞLU

KE- Bizimkiler’den Tatlı Kaçıklar’a, Cennet Mahallesin’den Arka Sokaklar’a kadar birçok televizyon dizisinde sizi izledik. Bunun yanı sıra farklı pek çok tiyatro oyununda da yer alıyorsunuz. Dizi mi, tiyatro mu size daha fazla keyif veriyor?

BD- Tabi ki Tiyatro da çok daha farklı bir keyif alıyorum. Ciddi bir efor sarfedip o gün bizi izlemeye gelen yüzlerce seyircinin anında tepkisini almak muhteşem.

KE- Üç Nokta oyununda canlandırdığınız sarhoş kadın Hale rolünü başarıyla canlandırıyorsunuz. Bu role nasıl hazırlandınız?

BD- Evet cidden benim için zordu, çünkü daha önce hiç sarhoş rolünü oynamamıştım ve genel olarak alkol almadığımdan nasıl yapmalıyım, bilemedim. İçsem ne olurdum dedim ve arkadaşımın gece kulübüne bir süre gittim, orada gözlem yaptım ve Hale karakterini kendimce kendime adapte etmeye çalıştım.

KE- Tiyatro yapmaya nasıl karar verdiniz?

BD- Çocukluğumda hiç düşünmediğim bir meslekti nasıl gelişti hatırlamıyorum, ama ailem konservatuvarı şart koşmasa sanırım burada olamazdım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

23 Mart 2016

ALTI KİŞİYE PİJAMA


1985 yılında ilk gösterimini yapan ve 2014 yılında ise Broadway’de sahnelenmeye başlayan Marc Camoletti’nin “Don’t Dress For Dinner” adlı komedi oyunu, ayrıca Londra’da yıllardır da oynanıyor. Eril Erdem tarafından kurulmuş olan Tiyatro Karadut, bu oyunu “Altı Kişiye Pijama” adı altında, ülkemizde de sahneye koydu.

Kısa bir süre önce özel bir davet üzerine Moda’da yer alan Kadıköy Duru Tiyatro’da oyunu izleme fırsatını yakaladım. Yerim en ön sırada, ben ise neredeyse sahnenin içindeydim. Tiyatronun ilk sırası ile sahne arasındaki mesafe çok kısa olduğundan bana, oyundaki tüm mimikleri rahatlıkla birebir yakalama imkanı da doğmuş oldu. Özellikle oyunun aldatmacalar üzerine kurulu bir komedi olması ve birbirlerinin arkasından yapılan bolca hareket içermesi, mimiklerin de fazlasıyla iyi takip edilmesini gerektiriyor. Salon güldürüleri adı altında değerlendireceğimiz “Altı Kişiye Pijama”, aralıksız tek perde şeklinde ve1,5 saat kadar sürüyor. Fakat oyun o kadar akıcı ve eğlendirici ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamanız mümkün değil.

Hikaye adı üstünde altı kişinin tek bir çatı altında toplanmasını anlatıyor. Konusu için kısaca anlatmak gerekirse demek isterdim ama, oyunda bir arapsaçı durumu mevcut olduğundan biraz uzun ve karışık durabilir konu. Bernard ve karısı Jacqueline hafta sonunu Paris'e iki saat uzaklıktaki sayfiye evlerinde geçirmek isterler. Bernard, Robert isimli eski arkadaşını da davet etmiştir. Robert geldiği zaman Jacqueline ile arasında gizli duygusal bir ilişki olduğu anlaşılır. Bu arada Bernard da bir süre önce tanıştığı genç bir manken olan Suzan adlı kızı eve davet etmiştir. Bernard eşine yakalanmamak için, arkadaşı Robert'e benim sevgilimin sevgilisi rolünü, yani Suzan ile sevgili rolünü oynayacaksın diye ısrar eder. Robert eve gelen aşçıyı(Suzi) Suzan zanneder ve manken aşçı, aşçı ise manken rolüne girmek zorunda kalır. Aşçının gerçek kocası da eve gelince işler iyice karışır ve komik olaylar birbirini takip eder.

Tabii ki okuyunca herşey normal, ama seyrederken aynı evin içinde dönen dolapları iyi anlamak için diyalogları ve mimikleri gerçekten iyi takip etmek gerekiyor. Öncelikle oyun başından sonuna kadar çıtayı yükselten bir ivme ile hızla ilerliyor. Başından sonuna kadar  hikayeyi sahiplenen ve evin sahiplerine hayat veren; Jacqueline’i canlanrıran Ebru Kaymakçı seksapel, akıllı kadın rolünü ve Serkan Atar ise, çok uyanık olduğunu zanneden sevimli koca rolünü çok iyi şekilde oynuyorlar. İkilinin arasındaki uyum ve diyaloglar hiç bozulmadan oyunu sona kadar taşıyor. Yalnız oyunda fazlasıyla ön plana çıkan çok başarılı iki karakter daha mevcut;Robert ve Suzi. Robert rolünü oynayan Eril Erdem, oyuna dahil olduğu andan, son sahneye kadar seyirciyi kesintisiz güldürüyor. Konuşma şeklinden mimiklerine kadar komple çok iyi. Zaten oyundaki en önemli karakterin ve diyalogların kendisine verildiği de çok açık ve net. Aşçı Suzi rolünü üstlenen Zehra Erkuş ise, ara sıra görünmesine rağmen oyunculuğundaki coşkuyu ve enerjiyi kesinlikle seyirciye birebir yansıtıyor, ki bu tiyatroda başarılması çok zor olan bir durumdur. Oyunun diğer karakteri olan Susan rolünü üstlenen Nehir Büyükakçay ise, oyun sırasındaki diyaloglarda kısa sıkıntılar yaşamasına rağmen çabuk toparlamayı başararak sahiplendiği şımarık ve çok da zeki olmayan manken kızın hakkını veriyor. Sonlara doğru çıkan aşçının kocası George’ı canlandıran Yiğit Aksütlü ise, kendisine verilen kısa ama önemli rolü gösterdiği düzgün performansı ile güzelce sahiplenmeyi başarmış.

Ayrıca Ali Yenel tarafından yaratılan sahne dekorunun cıvıl cıvıl renkleri ile kostümlerdeki canlı renklerin uyumu, bu konuda çok titiz davranıldığını gösteriyor. Özellikle böyle bir komedi oyununda renklerin doğru seçilmesi ve oyunla bir bütünlük sağlaması gibi detayların atlanmaması da, işin ciddiyetle yapıldığının bir kanıtı.

Sonuç olarak; Çetin Etili’nin yönettiği ve Can Kapyalı’nın çevirisini yaptığı “Altı Kişiye Pijama” oyunu, arapsaçına dönmüş komik hikayesi ve aralarda kafa karıştıran zihin oyunlarının yanı sıra, bol kahkaha atma garantisi olan eli yüzü düzgün, tavsiye edebileceğim bir komedi oyunu.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

21 Mart 2016

MARKO PAŞA MÜZİKALİ

Franz Von Schönthan ve Gustav Kadelburg tarafından yazılan Marko Paşa, Nejat Uygur tarafından dilimize ve geleneksel Türk tiyatrosuna uyarlanmış. Yaklaşık 25 yıl önce oynanmış olan oyun, bu defa Nejat Uygur’un oğulları Süheyl & Behzat Uygur tiyatrosu tarafından yeniden düzenlenerek müzikal olarak sahneleniyor.

Müzikalleri çok severim, hele ki böylesine komedi yüklü bir oyun olursa gerçekten izlemesi çok keyifli oluyor. Çocukluğumdan beri Nejat Uygur’un tiyatro oyunlarını izleyerek yetişmiş biri olarak bugüne kadar büyük usta ile tanışamasam da, oğulları Süheyl & Behzat Uygur ile tanışmak ve kendileri ile sahne alacakları mekânda röportaj yapmak oldukça gurur vericiydi. İki usta tiyatro oyuncusu, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar. Çok güzel geçen sohbetimizin ardından davetiyemi alıp salonun en ön sırasındaki yerime kuruldum vee oyun başladı.

Marko Paşa Müzikali, paşanın adını bile duyduğunda kaçacak yer arayan ve asla kendisine yanaşamadığı, hatta iki senedir elini bile süremediği karısından korkan bir iç güveysi damat (Süheyl Uygur) ve onun çok yakın cesur avukat arkadaşı (Behzat Uygur) üzerine kurulu olaylar zincirini anlatıyor. Damadın karısı rolünü oynayan Şahnaz Çakıralp, oyunu yöneten ve Marko Paşa rolünü üstlenen Uğur Babürhan ikilisi, adeta oyunun otoritesini üstlenmiş durumdalar. Bu arada yerine göre sert, yerine göre yumuşak bir karaktere bürünerek oyunculuğunu konuşturan Şahnaz Çakıralp, eminim ki bu müzikalde seyirciden tam not almıştır. Yan rollerde ise çok başarılı tiplemeler, arada bir ortaya çıkarak oyuna renk katıyorlar. Oyun sırasında aniden nereden çıkacağı belli olmayan (seyircinin arasından bile çıkabiliyor), hafif kafadan noksan doktor rolündeki Önder Keskin ki benim seyrettiğim oyunda bu rolü Kahraman Sivri canlandırıyordu ve hizmetçi rolündeki Ömer Yılmaz, en neşeli sahnelerde oyuna eşlik ediyorlar. Yine oyunun en hareketli ve bıcır bıcır karakteri olan Mürüvvet rolünü canlandıran Leyla Yüngül’ün, seyirciyi bolca güldürmeyi başaran enerjisi ise gerçekten çok başarılı. Oyunun sonlarına doğru çıkan kısa süreli ama çok dokunaklı bir rolü olan Güzin karakterine ise Burcu Afşin hayat veriyor. Gelelim oyunun en önemli ismine. Yıllardır sahnede olan usta tiyatrocu Nejat Uygur’un eşi Nejla Uygur, kısa süreli rolüne rağmen mükemmel performansı ile Marko Paşa’nın duyduğunu yanlış yorumlayan yaşlı karısını canlandırıyor. 25 yıl sonra aynı rolü tekrardan oynayan usta oyuncu, seyircinin en çok güldüğü sahnelerde yer alan harika performansı ile de, olgun yaşına rağmen adeta genç oyunculara ders veriyor.

Müzikalin en büyük topları tabii ki, Süheyl ve Behzat kardeşler. Süheyl Uygur, korkak damat rolü ile neredeyse baştan sona tüm oyunun yükünü sırtlamış durumda. Kâh dans ediyor, kâh yerlerde geziniyor. Oyun boyunca yaptığı taklitleri ve Nejat Uygur’a selam çaktığı konuşma şekli ile de övgüyü hak ediyor. Behzat Uygur ise asi, çokbilmiş ve korkusuz tavırları ile avukat Suat rolünün hakkını verdiği gibi, kıvrak dansları ile de göz dolduruyor. Ayrıca oyun sırasında yaptığı hem magazinsel, hem de Türkiye’nin politik durumuna yönelik ince zekâ ürünü esprileri ile izleyenleri kahkahaya boğuyor.

Marko Paşa Müzikali’nin ilk perdesi normal seviyede mizah yüklü diyaloglarla geçerken, ikinci perdede ise oyun çıtayı inanılmaz yükselterek adeta coşuyor. Dekorlar, danslar, kostümler ve koreografi mükemmel, şarkı seçimleri çok düzgün ve oyunla çok uyumlu. Bir müzikalde aranılan her şey oyunda mevcut. Yazılan diyalogların ve esprilerin hem eski döneme, hem de günümüze göre uyarlanmış olması da oyunu daha izlenebilir ve komik bir hâle sokuyor. Oyunculuklarda göze batan bir abartı olmadığı gibi, tam tersine doğal ve sade performanslar ile her rolün hakkı sonuna kadar verilmiş. Oyun bittikten sonra Behzat Uygur’un samimi konuşmasını ve babası Nejat Uygur’u andığı güzel dizelerini dinlemek hem hüzünlü, hem de çok gurur vericiydi.

İçinde bulunduğumuz bu sıkıntılı günlerde yapılacak en iyi şey sanırım biraz kafayı dağıtmak ve gülmek. Bunun için size tavsiyem, Marko Paşa Müzikali’ne dair bu yazdığım samimi izlenimlerime güvenerek övgüyü sonuna kadar hak eden bu müzikale bir şans vermeniz. Ve size son sözüm ise şöyle; “ Reveraaansss “ J
Oyuncular
Süheyl Uygur, Behzat Uygur, Şahnaz Çakıralp, Uğur Babürhan, Leyla Yüngül, Kahraman Sivri, Burcu Afşin, Ömer Yılmaz, Nejla Uygur
Yazan: Franz Von Schönthan ve Gustav Kadelburg
Çeviren: Nejat Uygur
Yöneten: Uğur Babürhan
Reji Asistanı: Burcu Afşin
Süre: Ara dahil 120 dk.
Tür: Müzikal
Müzik: Serpil Günseli
Aranjör: Uğur Cümbüşel
Kostüm: Sadık Kızılağaç
Işık Tasarım: Ali Tümay
Afiş Tasarım: Jr. Behzat Uygur
Prodüktör: Çiğdem Uygur
Sahne Teknisyeni: Murat Ekşi, Ahmet Ekşi
Koreografi: Ömer Yılmaz
Yapım: Uygur Gösteri

 SÜHEYL & BEHZAT UYGUR ile RÖPORTAJ

KE- 25 Yıl önce usta tiyatrocu, babanız Nejat Uygur’un oyunu olan Marko Paşa’yı yeniden klasik bir tiyatro oyunu yerine müzikal olarak uyarlamak fikri nasıl ortaya çıktı?

S&B Uygur : Aslında biz Marko Paşa’yı Behzat’la yıllar önce düşünüyorduk. Fakat oyundaki karakterlerimiz için yaşımız bu rollere uygun değildi. Bir buçuk sene önce yönetmenimiz Uğur Babürhan, ben ve Behzat Marko Paşa müzikali için toplandık. Yıllar önce Nejat babanın oynadığı Marko Paşa’yı nasıl daha değişik bir hale getirebiliriz diye düşündük. Ve bunun yıllar sonra iyi bir müzikalle tekrar sahneleneceğine karar verdik. Günler süren çalışmanın, provaların sonucunda Marko Paşa müzikali geçen sene 27 Mart 2015’de Dünya Tiyatrolar gününde seyircilerin karşısına çıktı.

KE- Oyunun içinde geçen hatta seyircinin en çok kahkaha attığı kısımlarda yer alan siyasi ve magazin içerikli esprileri yazarken tedirdinlik yaşadınız mı? Bu espriler ile ilgili hiç sorun yaşadınız mı? Bu soruya ek olarak şunu da sormak istiyorum, bu esprilerin oyun sırasında doğaçlama olduğu anlar oluyor mu?

S&B Uygur:  Oyunun içinde yer alan söylediğiniz o espriler tekstin içinde olmayan espriler. Espriler bizim tarzımız oyunlarda gündeme göre değişir. Seyircilerimiz de zaten bunu bilerek de gelir. Hiçbir sorun yaşamadık. Tabiiki oyunun belli bir teksti var, yukarıda da söylemiştim. O an sahnede biz zaten anlaşırız ve doğaçlama espriler yaparız.

KE- Genelde sanatçı ailelerin sanatçı çocukları olur cümlesinden yola çıkarsak, babanız ve annenizin tiyatrocu olması, sizlerin de onların izinden gitmenize nasıl sebep oldu? Başlarda bir zorlama söz konusu oldu mu?

S&B Uygur: Öncellikle şunu söyleyebiliriz ki, ne annemiz ne de babamız bizi zorla tiyatrocu yapmadılar. Zaten tiyatro zorla yapılacak bir şey değildir. Biz tiyatro kulislerinde büyüdük. Nejat babanın her oyununu sahne arkasında defalarca seyrederdik. Nejat babanında oyunları bizi çok etkilemiştir. Kendi tiyatromuzu kurduğumuzda başlarda baya bir zorluk çektik. Seyirci Süheyl&Behzat Uygur tiyatrosuna ilk kez geliyordu. Haklı olarak da biraz ön yargılılardı. Çünkü yıllarca Nejat Uygur’a gelmişlerdi. Bakalım evlatları ne yapacak diye merakla bekliyorlardı. Tiyatromuzu kurduktan birkaç ay sonra bu zorluklardan kurtulduk. Sahneye yeni oyunlar koyarak seyircinin bu anlamda bize güvenmesini sağladık. Artık seyircilerimiz her yeni oyunumuzda Süheyl&Behzat Uygur Tiyatrosuna geldikleri zaman güleceklerini bilerek kesin olarak geliyorlar.

KE- Müzikaldeki kadro çok başarılı. Bu ekibi bir araya toplarken nelere dikkat ettiniz? Bu güzel kadro nasıl ortaya çıktı?

S&B Uygur: Tiyatroda sahnenin dışında en başta kulisin uyumu çok önemlidir. Dolayısıyla, kulise uyum sağlayan arkadaşları öncellikle tercih ettik. Daha sonra da, teksteki karakterlere göre sanatçı arkadaşlarımızı belirledik. Tabii ki bu belirlemede yönetmenimiz sayın Uğur Babürhan’ın çok katkısı olmuştur. Hem sahne üzerinde, hem kuliste çok iyi anlaştığımız bir ekibimiz var. Tiyatroda uyumlu ekip çok önemlidir. Sadece sahne üzerindeki arkadaşlarımız değil, teknik ekibin de oyuna adaptasyonu çok önemlidir.

KE- Müzikal oyunun, klasik tiyatro oyununa göre zorlukları var mı? Varsa nelerdir?

S&B Uygur: Tabii ki zorlukları var. Öncellikle maddiyat. Normal bir oyunun gideri ile, müzikallerin arasında dağlar kadar fark var. Müzikalde dekor, kostüm, aksesuar, efekt, şarkılar, şarkı sözleri, müzikler vazgeçilmezlerdir. Ama seyircilerimizde gelen güzel tepkiler bu zorlukları bizlere unutturuyor.

KE- Sizleri “Şahane Pazar” ve benzeri TV programları dışında, dizi ya da sinema filmlerinde gördüğümüzü hatırlamıyorum. Eski kuşak tiyatrocuların, yeni dönem sinema işlerinde pek yer almaması durumu sizi de kapsıyor sanıyorum. Bunun sebepleri nelerdir?

S&B Uygur: İkimiz geçmişte hem sit-com, hem de bir iki dizide oynadık. Fakat daha sonraları gelen bazı sit-com ve dizi seneryolarını beğenmediğimiz için kabul etmedik. Bizim için asıl olan sadece ve sadece tiyatrodur.

KE- Oynadığınız oyunlar sırasında, sahnede başınıza gelen komik ve ilginç anılar var mı? Mutlaka fazlaca vardır da, en unutamadıklarınızı bizimle paylaşır mısınız?

S&B Uygur: Hassta Etme Adamı’nı oynadığımız zaman(ki, ara sıra bu oyunu oynarız) ön sıralardan bir abinin telefonu çaldı. Abi telefonunu açtı, arkadaşıyla konuşmaya başladı. Bizler durduk, seyirciler de durdu, herkes abiyi izliyor. Abi yüksek sesle “Süheyl&Behzat Uygur tiyatrosundayım, oyun izliyorum, çok gülüyorum, inanmıyomusun? İnanmıyosan dur bak Süheyl abiye telefonu vereyim,” dedi ve telefonu bana verdi. Ben de aldım telefonu. “Alo abi ben Süheyl Uygur’um,” dedim. Telefondaki kişi Süheyl Uygur olduğuma inanmadı. “Oldu ben de Brad Pitt’im” dedi, telefonu kapattı. Seyircilerde, bizlerde çok gülmüştük. İlk aklıma gelen bu.

KE- Dünya tiyatrosundan veya müzikallerden en çok sevdikleriniz hangisidir ?

S&B Uygur: Mamma Mia, Grease, West Side Story, Shakespear Company’nin Shakespear’in Oyunları adlı tiyatro oyununu çok sevmiştim.

KE- Marko Paşa Müzikali daha ne kadar devam edecek? 

S&B Uygur: Marko Paşa müzikali seyirciler tarafından çok yoğun ilgi görüyor. O yüzden sanırım daha birkaç sene daha oynayabiliriz. 

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
http://www.populersinema.com/roportaj/marko-pasa-muzikali-izlenimleri-ve-suheyl-behzat-uygur-ile-roportaj-28944.htm