8 Mayıs 2016

CAPTAIN AMERICA: CIVIL WAR



Batman v Superman’in üzerinden çok da zaman geçmeden, Captain America v Iron Man de diyebileceğimiz bir kapışma filmiyle daha ortalık şenlendi. Bu defa Marvel filmlerinin neşeli ve renkli havası, Dc Comics filmlerinin karanlık ve kasvetli ortamı ile yine kapışıyor.
Captain America filmlerinin üçüncüsü olan Captain America: Civil War (Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı), soluksuz bir aksiyon sahnesi ile açılarak hız kesmeden sonuna kadar hepimizi ekrana çiviliyor. Avengers: Age of Ultron’ın sonrasında geçen filmde, kahramanlarımız Yenilmezler takımının verdiği zararlar ve ölümlerden dolayı sorumlu tutuluyorlar. Hatırlarsanız bizimkiler Sokovia’da dünyayı kurtarmaya çalışırken gökdelenler havaya uçtu, binalar yıkıldı, arabalar patladı ve ortalık savaş alanına döndü. Şimdi ise, meydana gelen maddi ve manevi hasarlar dönüp dolaşıp bizim kahramanlara patlıyor ve bunun üzerine BM, kendilerinden artık bir antlaşma istiyor. Sokovia antlaşmasına göre, tüm yaptıklarından dolayı sorumlu tutulan kahramanlarımızın BM’in talimatlarına uyması kararı verilince, bölünmeler başlar ve Iron Man ile Captain America fikir ayrılıklarından dolayı birbirlerine düşerler. Sonrasında ise, kısa bir sürede her iki taraf da kendi takımlarını kurarak bir iç savaş başlatırlar.

Marvel filmleri içinde Captain America’nın hikayesinin her zaman bir ağırlığı, politik havası ve ciddiyeti vardır. Özellikle ilk filmden sonra Winter Soldier, sağlam senaryosu ile göz doldurmuştu. Civil War da yine aynı filmin karakteri Bucky’nin üzerinden gidiyor ve yardımcı süper kahramanlar ile birlikte izleyiciye bir “Avengers” tadı veriyor. Captain America: Civil War, durmak bilmeyen temposu, dövüş koreografilerindeki titizliği, aksiyon sahnelerinin görsel ihtişamı ve senaryosunun düzgünlüğü sayesinde, kendisini Marvel filmlerinin içinde önemli bir yere taşıyor. Her ne kadar çizgi-romandaki hikayeden daha farklı olarak çekildiği söylense de, inanın ne seyrederken, ne de bittiğinde umrunuzda bile olmuyor. Çizgi romanda yer alan Civil War savaşında daha politik, daha siyasi ve derin olaylar döngüsü vardır ve ortada sürüsüne bereket kahraman cirit atar. Ama neticede bu bir film, bir bütçe işi, o kadar da uçamayacakları aşikâr. Şu ana kadar bile çekilen Marvel filmleri o kadar çok çıtasını yükselterek ilerliyor ki, gelecek projeleri düşündükçe heyecanlanmadan yapamıyoruz. 80’lerde çizgi-roman okurken “keşke ilerde bu kahramanların hepsinin filmi çekilse” diye içimizden geçirdiğimiz hayallerimizi bizlere o kadar güzel aktarıyor ki Marvel filmleri, kesinlikle yaratıcısı Stan Lee’nin elini öpmek gerek.

Bu filmde katılan Black Panther ve yeni Spiderman’ın seyirciyle buluştuğu sahneler ise çok keyifli. Her iki kahraman da, takımlarına kısa sürede o kadar güzel uyum sağlıyorlar ki, sanki uzun zamandır bizim ekiple birlikteler havası oluşuyor filmde. Spiderman’in çocuk yaşta olması, bizim kahramanlara olan hayranlığı, ergen davranışları ve çok konuşarak durmadan yaptığı espriler aksiyon sahnelerindeki ciddiyeti biraz bozuyor fakat bir o kadar da eğlendiriyor. Bence Marvel filmlerine çok sağlam bir giriş yapıyor yeni bızdık Spiderman. Black Panther ise gerçekten gerek kostümü, gerek özellikleri ile sıradışı ve gösterişli bir kahraman. T’Challa’nın Black Panther oluşunun altında yatan sırrı öğrenmek için 2018’de vizyona girecek olan solo filmini beklemekten başka çaremiz yok tabii ki.

Filmin en heyecan veren sahneleri havaalanındaki her iki tarafın West Side Story tadındaki çete savaşı. Bu muazzam kapışmayı izlerken, sağlam aksiyon sahneleri ile dolu harika bir görsel şölen çıkıyor ortaya. Ant-Man, sevimli ve neşeli tavırlarının yanı sıra, büyüme ve küçülme olayı ile savaş sırasında takıma büyük bir yardım sağlıyor. Iron Man, Captain America ve Black Widow (Romanoff)‘ı ana karakterler olarak kenarda tutarsak eğer, diğer yan kahramanları oluşturan Vision ve Scarlet Witch (Wanda) bu filmle birlikte daha ön plana çıkıyor, Falcon tam manasıyla kendini gösteriyor ve show yapıyor. Hawkeye ve War Machine kısa ama önemli görevleri üstlenerek takımlarına destek veriyorlar. Tüm kahramanların yanında kesinlikle bu filmin en sağlam karakteri bana kalırsa Bucky (Winter Soldier). Film boyunca mükemmel dövüşüyor ve hem iyi, hem kötü karakterinin hakkını tam anlamıyla veriyor. Bu arada az görünseler de, Marisa Tomei ve Martin Freeman gibi iki sevilen oyuncuyu bir Marvel filminde izlemek gayet keyifli.

Yalnız Captain America: Civil War’ın kötü karakterler konusunda biraz sıkıntısı var. Filmin ilk kötüsü olan Crossbones (Rumlow) daha ilk başta kısa sürede harcanırken, diğer kötü adamı oynayan Helmut Zemo (Daniel Brühl) ise, bu kadar görkemli bir Marvel filminde fazlasıyla sönük kalıyor. Final sahnesindeki mükemmel Iron Man ve Captain America kapışması hem çok heyecan veriyor, hem de ikisini o halde görmek biraz içimizi burkuyor.
Captain America: Civil War, beklentilerinizi sonuna kadar karşılayan, ciddiyeti ve mizah dozu ayarında olan, tadı damağınızda kalacak aksiyon sahneleri ile dolu unutulmayacak bir Marvel filmi. En güzeli ise, film bittikten sonra eskiden salonda 2-3 kişi kalırken, şimdi salondan 2-3 kişinin ayrılması. Çünkü artık Marvel fimleri çoğaldı ve hepimiz biliyoruz ki, bir Marvel fanı film bittiğinde salondan çıkmaz. Unutmayın bu filmde iki kere beklemeniz gerekiyor.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

6 Mayıs 2016

OYA KÖKSAL ve VEDAT DİKMETAŞ ile RÖPORTAJ

Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konukları, senaryosu Alper Kıvılcım’a ait olan Şeytanın Çocukları: El Ebyaz filminin yönetmenleri Oya Köksal ve Vedat Dikmetaş. Yakın bir zamanda Kadıköy’de bir cafede buluşup kendileri ile hem filmleri hem de korku sineması üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdim.

Popüler Sinema sitemizde ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevaplayan Oya ve Vedat ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Şeytanın Çocukları: El Ebyaz filmine gişede bol başarı diliyoruz.

KE- İkinizin birlikte yönettiği “Şeytanın Çocukları : El Ebyaz” filminin yapım aşaması nasıl oluştu? Nasıl karar verdiniz bir korku filminde birlikte çalışmaya?

OK- Daha önce Vedat'la "İnfo Medya" da ben yardımcı yönetmen, Vedat’da görüntü yönetmeni olarak birlikte çalışmıştık. Yapımcılarımız bu projeyi bize getirdiklerinde beraber çalışmamızı istediklerini dile getirdiler. Biz de daha önce "Hannas" sinema filminde  birlikte çalıştığımız için uygun gördük.

VD- Biz Oya ile daha önce de birlikte çalışmıştık. Bundan önce aynı ekipte olduğumuz “Hannas; Karanlıkta Saklanan” adlı yapım da yine bir korku filmiydi. Ben görüntü yönetmeniydim. Oya’da yardımcı yönetmendi. Kısacası hem birbirimizi, hem de korku sinemasını tanıyorduk ve yapımcıdan bu yönde bir talep gelince El Ebyaz filmi için süreç başladı.

KE- “El Ebyaz” ne demek? Kısaca bahseder misiniz?

OK- El Ebyaz; şeytanı yani bir nevi düşmanı hepimiz biliriz. Allah ü Teala şeytanı ve ordusunu müminlerin kendisine olan sevgisi artsın diye musallat etmiştir. Çünkü düşman karşısında iken insan, nimet içinde olduğundan daha çok Alla' ı zikreder. Aslında hepimiz çoğu zaman nefsimizle savaşa girmişizdir. Bazen onlar kazanmıştır savaşı bazen biz. İşte bu bizim şeytanla verdiğimiz savaşın ;  peygamberlere ve velilere musallat olanları El Ebyaz' dır.

VD- İslam inancında, insanın bu dünyadaki yaşamsal amacı açık ve kesindir; Allah’a iman etmek. İnsanı bu yoldan saptıransa Şeytan’dır. Yani Şeytan bir nev-i insanın imtihanıdır. Şeytani varlıkların farklı türleri olduğundan bahsedilir. Bunlar çeşitli isimlerle anılırlar. El Ebyaz da bunlardan biridir.

KE- Bize daha once yaptığınız işlerden biraz bahseder misiniz? Yönetmenliğe başlama hikayeniz nasıl gelişti?

OK- 2006 yılında başlayan sinema-dizi serüvenimde çeşitli projelerde çalıştım tabi. ilk  sinema tecrübemi Hasan Karacadağ ile kazandım. 2008 yılında "Semum" filmi hem  Hasan Bey'le hem de korku dünyasıyla tanışmama vesile olmuştur. Daha sonrasında Hasan Bey'le" Dabbe 2" filminde  de birlikte çalıştık. Tabi Türkiye'nin en iyi korku filmi yönetmeni, senaristi ve yapımcısıyla 2. kez çalışmam  korku sinemasını daha yakından analiz etmemi sağladı. Daha sonra uzun bir süre dizilerde çalıştım.Yönetmenliğine ve insanlığına saygı duyduğum Mahsun bey'le ( Kırmızıgül)  "Benim İçin Üzülme" dizi filminde birlikte çalıştık. sonrasında araya bir sit com sıkıştırarak "Çocuklar Duymasın" dizi filminde bir sezonumu tamamladım. Vs. devam eden kariyer hayatım çok renklidir. Yönetmenlik hikayem için çok geriye gitmeye gerek yok. Son iki yıldır Yardımcı Yönetmenlik yaptığım işlerin 2. ekibini çekerek yönetmenliğe  başladım diyebilirim. Tabi aralarda çektiğim tanıtım filmleri de var. Yapımcılarımızdan Tarık  Bey'le ( Karakulak) daha önce 3 projede birlikte çalıştık. Tarık Bey "Şeytanın Çocukları  El Ebyaz" projesini getirdi ve senin çekmeni istiyorum dedi. Ben yönetmenlik için acele eden biri değildim. Hala etmiyorum gerçi. Yönetmen oldun artık sen bitti diye bir şey yoktur. Sürekli araştırmak, okumak, izlemek, bizden ileri olan ülke sinemalarını takip etmek gerekir. Çünkü kurulan dünya, yönetmenin hayal dünyası olduğu için; yönetmen olunmak isteniyorsa  hayallerinin üzerine koyarak başlanılması gerektiği fikrindeyim. Araya aldığım şahsı  fikirlerimden sonra Tarık Bey'in teklifini düşündüm ve korku sinemasına yabancı olmadığım gibi hayal dünyama güvendiğim için kabul ettim.

VD- Yapmış olduğum işler yazmakla bitmez. Sinema filmi ve diziler haricinde birçok klip ve reklam filmi de çektim.

KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

OK- Zorluk, her iş kadar zordu diyemeyeceğim. Filmin gemide geçmesi başlı başına zaman kaybı olmasının yanında her iniş binişlerimiz de korkuyu çekmeden yaşamayı başardığımız doğrudur. :))

VD- Aslına bakarsanız sinema zaten başlı başına zorlukları olan bir iş. Her işte olduğu gibi sinemada da doğası gereği sorunlar yaşanıyor. Bir kere kalabalık bir ekipbin koordine hareket etmesi ve zaman kaybetmeden ilerlemesi gerekiyor. El Ebyaz’ın bildik güçlüklerin yanı sıra gemide geçmesinden kaynaklanan fiili zorlukları oldu. Profesyonel bir ekiple çalışınca bu sıkıntılar en aza iniyor. Biz de kazasız belasız bu süreci atlattık ve çekimlerimizi tamamladık.

KE- Filminizin en önemli özelliği gemide geçen bir hikayesi olması. Bize biraz bahseder misiniz, filminizde diğer korku filmlerinden farklı olan neler var? Seyirciyi neler bekliyor?

OK-Türkiye de bilindiği üzere çeşitli mekanlarda korku-gerilim filmleri çekildi. Fakat biz Türkiye de  bir ilke imza attık ve gemide "Şeytanın Çocukları/El Ebyaz" filmini çektik. Hikayenin gemide geçmesinin dışında dramaturjisi kuvvetli. Oyunculukları sağlam ve daha önce ele alınmamış bir hikaye. Sebebini bilmediğimiz ses efekt duymayacaksınız. Animasyonla ortaya çıkan gerçeküstü varlıklarla karşılaşmayacaksınız. Sağlam oyuncuklarla, temponun düşmediği, heyecanın dorukta olduğu ve final sahnesine kadar merak unsurunu barındıran bir Korku-Gerilim filmi izleyeceklerinin garantisini verebilirim.

VD- Yerli korku sineması deyince, seyircinin aklına klişeler geliyor. Hemen hemen her filmde rastlanan bu klişelerin dışına çıkmak için senaryodan kurguya, karakterlerden çekim tekniklerine kadar pek çok farklılık kattık. Seyirciyi heyecan duygusunu tetikleyecek bir film beklediğini söyleyebilirim. Diğer korku filmlerinden farklı yönlerine çok fazla girmek istemiyorum ki sürprizler bozulmasın.

KE- Film çekmek bir ekip işidir. Herkesin film yapımı sırasında fazlasıyla emeği geçer. İkiniz sette bu ekip ruhunu korumak ve başarılı bir yapım ortaya çıkarmak için neler yaptınız? Cast oluştururken en çok nelere dikkat edersiniz?

OK- Kesinlikle  film çekmek bir ekip işidir. Sizin nezdinizde emeği geçen herkese; Yapımcılarımız Tarık Karakulak ve Serdar Çelik başta olmak üzere; işlerini en iyi şekilde yapan,ışık, görüntü,  ses, set ekibimize ve çok değerli oyuncularımıza teşekkür ederim. Ben ve Vedat ekibimizi kurarken  öncelikli olarak insanlık,saygı ve ve disipline dikkat ettik. Bilindiği üzere çoğu zaman evimizden daha çok mesai arkadaşlarımızla zamanımız geçiyor. Herkes gibi bizde çalıştığımız ortamda huzurlu hale getirmeye çalıştık. Vedat'ın geçmişi bilindiği üzere görüntü yönetmenliği olduğu için ikimiz bir karar aldık. Ve her ikimizde kendi alanlarımızda ilerledik. Kendimizce bir çok iki yönetmenli işlerde ortaya çıkan kaosu önüne geçmiş olduk. Vedat işin teknik kısmına ağırlık verirken, ben de misansen ve oyunculuklar kısmına ağırlık verdim. İllaki birbirimizden fikir alış verişinde bulunduk. Hatta bazı zamanlarda hayal ettiğimiz dünyayı birbirimize kabul ettirmek için uzun çay molaları bile verdiğimiz oldu. :) Oyuncu seçmelerine gelecek olursak; benim için öncelikli olan oyuncuda doğallık. Yani kamerayı, ne çekerken bana, ne de filmi izlemeye gelen seyircilere hissettirmemesidir. Bu konu da fazlasıyla  inandığım başrol oyuncum Merve'yle (Sevi) anlaşmak beni ekstra sevinirdi. İnandığım  oyuncuyla çalışmamın yanında Merve'nin de bana olan güveni birleşince ortaya şahane bir iş çıktı.

VD- Yapımcıdan set fotoğrafçısına kadar herkes bir zincirin halkalarını oluşturuyor. Dolayısıyla sinemada zincirin herhangi bir yerindeki kopma tüm ekibi ve işi etkiler. Biz bütün olarak uyumlu bir ekip olmayı başardık. Herkes egosunu evde bırakıp geldi ve bu elbette işe yansıdı. Tüm ekibe özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ederim. Cast konusu belki de bu işin en can alıcı noktalarından biri çünkü seyirci tüm o seti, kamera arkasındaki koskoca ekibi değil, ekrandaki oyuncuyu izliyor. Bizim seçimlerimiz daha çok gerçeklik duygusunu tatmin etme yönünde oldu. Ekranda görülecek kişilerin oyuncular, rol yapan insanlar değil, ambiyansla bütünleşmiş, işlenen konunun parçası olmayı başarabilmiş karakterler olmasını istedik ve seçimlerimizi bu yönde yaptık.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

OK- Sırada Romantik- Komedi var inşallah. Bundan sonra korku filmi çekerim, başka bir projede yer almam diyemem. Ruhuna inandığım her türlü senaryoyu, yetenekli oyuncularla taçlandırıp hayal dünyamı hayata geçirebilirim.
VD- Sinemayı korku, komedi, polisiye diye ayırmayı sevmiyorum çünkü işi bir bütün olarak, tüm duyguları ile seviyorum. Bundan sonra sadece korku çekerim gibi bir bakış açım yok. Zaten şu an devam eden görüşmelerimden biri komedi, bir diğeri ağır dram. Işin özünde hikâyeyi sevmek var benim için. Bana hitap eden bir hikâye ile karşılaştığımda türüne değil, en etkili şekilde nasıl sinemalaştıracağıma bakarım.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

OK- Hikayeden seyircinin düşmemesi için filmin temposuna çok dikkat edilmeli. Seyircinin dikkatini minumum seviyeye düşürmenin bir çok  sebebi vardır fakat en başta en azından;  sırf bir an korkutmak veya ürkütmek için 90 dakikalık bir filmin ,her 5 dakikasında yapılan ani çıkışlar ve ses efektlerinden kaçınmalı. Çünkü bir süre sonra sıradanlaşan bu efektler izleyicinin bunu alay konusu haline bile getirip, filmden ciddi şekilde kopmasına sebep olacaktır. Hasan Karacadağ ile" Şeytanın Çocukları/El Ebyaz" projesini aldıktan sonra bir araya geldiğimizde bana söylediği ilk şey " Her zaman, zeka seviyesi en üst olan izleyiciyi baz almak zorundasın. " Dedi. Yani ses efektleriyle, ani çıkışlarla bu pek mümkün değil.

VD- Türü ne olursa olsun insanlar bir beklentiyle sinemaya geliyor. Komedi izleyecekse gülmek, korku izleyecekse gerilmek ve konsantre olabilmek istiyor. Sinemada tür ne olursa olsun yapılması gereken ilk şey, seyircinin zekasına saygı duymak. Güldürmek de korkutmak da zeka işidir ve bunun için elbette ani ses efektleri, ani kamera hareketleri yetmez. Bu işin süsüdür, dolgusudur diyebilirim ancak bir korku filmini efektler üzerine inşa edemezsiniz. Bu noktada dikkat edilmesi gereken şey hikâyenin mantıklı ve kurgunun sinema matematiğine uygun olmasıdır.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

OK-Kesinlikle yıkıldı. Bundan 6-7 yıl önce yılda bir veya iki korku filmi vizyona girerdi. Ama son 2-3 yıldır neredeyse 50-60'ı buluyor olması izleyiciye; kıyaslama şansı ve seçme özgürlüğü verdi. Bir de rekabet ortamının son yıllar da daha da kızışması, kalite zorunluğunu getirdiğinden, ön yargılarımızın kırılmasında büyük payı var.

VD- Sinema sanatının kaynağı Batı, bu bir gerçek. Türkiye ve Türkiye gibi ülkeler o sinemayı takip ediyor. Ancak bizim batıdan ayrıldığımız çok önemli bir nokta var; inanç. İnanç, beraberinde olurlar, olmazlar, belli kalıplar getiriyor. Yurtdışında hayaletli yetimhaneleri anlatan pek çok film çekilmiştir. Bizim inancımızda hayalet yok. Bu nedenle bizdeki korku sineması cinler üzerinden gidiyor. Türk seyircisinin yerli korku filmlerine alışması gibi bir durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum çünkü zaten biz bu tip hikâyelerle büyüdük. Cin hikayesi duymadan büyümüş bir çocuk var mıdır? Zannetmiyorum. Dolayısıyla zaten hayatın parçası olan bir konuya alışmak söz konusu olmaz. Burada sorumluluk seyircide değil, sinema çalışanlarında. Yapımcıdan yönetmene, görüntü yönetmeninden oyuncuya kadar korku sinemasının mantığını kavramaktan başka çare yok. Eğer siz ekrana iyi bir iş koyarsanız, o iş zaten hak ettiği değeri bulacaktır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

LOVE , ROSIE

“P.S I Love You” filminin yazarı “Cecelia Ahern” in “Where Rainbows End “adlı kitabından uyarlanmış olan İngiliz/Alman ortak yapımı “Love, Rosie” bir döneme damga vurmuş Meg Ryan ve Julia Roberts’ın filmlerinden aldığımız tadın aynısını veriyor. Önceleri çok da elle tutulur filmler çekmeyen Christina Ditter, bu defa kalbinizi hedef alarak oldukça hoş bir romantik filme imza atmış. Hani bazen karşınıza beklemediğiniz anda bir film çıkar; tanınmamış oyuncuları vardır ve reklamı fazla yapılmamıştır ama seyredince gönlünüzü fetheder ya, işte bu film de öyle bir şey.

Her zaman  duyduğumuz klişe bir anlayış olan “erkek ile kızdan arkadaş olmaz” ilkesinden yola çıkan film , Rosie ve Alex’in inişli çıkışlı 12 yıla serpiştirilmiş hikayesini anlatıyor. Yönetmen erkekle kadın arasındaki dostluğun ilerleyen zamanlarda nasıl aynı kalmadığını ve hassaslaşan duyguların asla bastırılamayacak hale nasıl geldiğini masalsı bir şekilde bize gösteriyor. Çoğu sahnelerde ve olayların akışında When Harry Met  Sally filmini de hatırlamadan yapamıyoruz . Gerçekten de, hayatın akışında başınıza o kadar kalbinizi ısıtan anlar çıkar ki, gece yattığınızda kendinize dünyanın sorusunu sorup, cevaplayıp adeta sınavdan geçersiniz. Tabii ki sonunda geceden size üç şey kalır; koca bir uykusuzluk, güzel bir gülümseme ve  yeni alınan kararların peşinden koşma isteği.

Film boyunca Rosie ve Alex in başından geçen o kadar trajik ve romantik olay var ki,  bunları düşününce zaten ortaya filmin ana teması olan cümleler dökülüyor. “Asla,  pişman olacağım diye hayallerinizin  peşinden gitmemezlik yapmayın. Hayat çok kısa, bazen bizler bile aptallaşabiliyoruz ve gözümüzün önündeki mucizeleri , fırsatları görmeden geçiyor, sonra da buna kader diyoruz. O yüzden en doğru karar için tam zamanı; Susma, erteleme, bekletme “. Bu tarz filmleri seyrettiğinizde, geçmişinizde  yapmakta geç kaldığınız şeyleri gözden geçirirsiniz ve gelecekle ilgili tüm planlarınıza tekrar göz atarsınız. Zaten yönetmenin de amacı sizi ele geçirmek duygularınızla oynamak ve o karaktere sizi taşımak değil mi?

Love,Rosie dramatik sahnelerde tam suratınız düşerken aniden sizi güldüren , sevdiğimiz nostaljik romantik-komediler kıvamında sıcak ve samimi bir film. Oyunculuklar çok doğal, asla zorlama sahneler yok. Bu tarz filmlerinin olmazsa olmazı klişe diyebileceğimiz çok olay kurgusu var tabii ki, ama film o kadar akıcı ve güzel ki, bunlara kafa bile yormuyorsunuz. Ayrıca bazı yan karakterlerin size yaşattığı komik sahneler o dramatik dediğimiz kısımlarda sizin kendinize gelmenize yardımcı oluyor. Romantik-komedilerde seyirciyi filme bağlayan en önemli unsurlardan birisi de kesinlikle müzik seçiminin doğru olmasıdır. Hikayesi 12 seneye yayılmış olan filmin soundtrack’i o kadar başarılı ki, her geçen bir yıla ait özenle seçilmiş parçalar, sahnelerin tüm duygusunu izleyiciye birebir yaşatıyor. Fazla spoiler vermemek için konunun içine dalıp geçen olaylara fazla değinmeye gerek yok, çünkü filmin tadına kendiniz yaşayarak varmalısınız.
Son dönemde çekilen romantik-komedilerin içine hastalık ve ölüm gibi olayları koyup iyice dramatikleştiren Hollywood yapımlarından çok daha farklı, huzurla izleyeceğiniz bir film Love,Rosie. Ayrıca gerçek hayatta her an karşılaşabileceğimiz olayları filmdeki  tüm karakterler ders niteliğinde anlatıyor.  Çok fazla beklenti içine girmeden “Bugün de şöyle güzel bir romantik-komedi filmi izleyip keyif almak istiyorum” diyorsanız, işte bu film tam size göre.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Nisan 2016

HASAN KARACADAĞ - MAGİ filmi Röportajı

KE- Nazilerden Babil’e kadar uzanan gizemli bir hikayesi olan Magi filmi nasıl ortaya çıktı, nedir Magi?

HK- Magi’yi tasarlarken şöyle düşündüm; Öyle bir şey yapmalıyım ki, hem bizden olmalı, hem de yabancılar anlayabilmeli. Neticede uluslararası piyasaya çıkma hedefinde bir film olacaktı bu. Yüzlerce fikirle boğuşurken,hepsini tek bir potada eritince, diğer filmlerime nazaran daha sakin ama daha tehlikeli bir konu ortaya çıktı.
Geçmişte de yaptığım filmlerin temel esin kaynağıdır; Babil, Sümer, Akkad ve Asur kültürü. İnsanlığa dair tüm hikayelerin ölümsüz yuvasıdır,Mezopotamya.Zaten Magi kelimesi Babil kökenlidir ve önce Mısır ardından Yunan kültürü aracılığıyla batıya Magic olarak geçmiştir. Ama Magi’nin anlamı büyü değildir. İnsanın sahip olduğu şeytani potansiyeli anlatır. Magi kelimesi için; Hitler gibi tarihin gördüğü etli-kemikli-ruhlu büyük bir şeytanın beynine gizlenen tüm kötülüklerin gıdasıdır da diyebiliriz. Nazilerin nasıl olur da şeytana tapar gibi,Hitler’in güdümüne girdiklerini düşündüğüm bir dönemde aniden aklıma gelen bir fikirle ilk kıvılcım oluşmuştu. Sonrasında kafamda şekillenen bu öyküyü günümüze taşıdım.

KE- Magi’de diğer korku filmlerinizin dışında kalan bir film. Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz Türk korku sineması seyircisine? İzleyicileri neler bekliyor?
HK- Magi, Amerikan standartlarına göre yüksek bütçeli bir film değil, ama onların devasa bütçelerle yapamadıklarına soyunan taze bir kan. Mezotopamya’nın derinliklerine gizlenmiş , batının bir türlü anlayamadığı bize has karanlık noktalara değinen ve batılı izleyiciye bir doğulunun penceresinden metafizik dünyayı anlatmaya soyunmuş bir film. Seyirci Alaaddin’in lambasına hapsettikleri cinlerin, şeytanların ve gulyabanilerin gerçek öyküsüyle karşılaşacak. Film, benim diğer öykülerimden elbette farklı bir düzlemde ve yeni bir konsepte sahip; o açıdan Türk izleyicileri de sürpriz bir film bekliyor.

KE- Michael Madsen ve Stephen Baldwin gibi yabancı oyuncuları oynatmanızın belli bir nedeni var mı?

HK- Michael Madsen, Tarantino’nun en büyük şaheseri olan Reservoir Dogs filminden beri beni büyüleyen bir oyuncu, inanılmaz bir aurası var. Senaryo’yu kendisine bir şekilde ulaştırdım ve okur okumaz bana dönüş yapıp, çok etkilendiğini söyledi. Aynı şekilde Stephen Baldwin’de kendisine tesadüfen ulaştırılan senaryoyu epey beğendi ve benimle direkt skype üzerinden konuşmak istediğini iletti. Baldwin; kendisine önerdiğim karakter üzerinde çok yoğunlaştı, bu beni şaşırtmıştı, çünkü Türkiye’de çoğu oyuncunun, bir filmde arz-ı endam edecekleri karaktere bakışları genelde son derece pasifize bir düzlemde ilerliyor. İkisiyle de son derece profesyonelce çalıştık. Bir de hep söylerim; korku sineması, oyunculuğun arenasıdır diye. Bu adamlarda bunun farkında ve rollerini son derece ciddiye alarak icra ettiler. Neticede, ikisini de daha önce görmediğimiz bir şekilde izleyeceğiz, istediğim de buydu zaten. Michael Madsen filmden sonra bana şöyle dedi; ’’Sen ve hikayen, benim doğulu toplumlara olan bakışımı değiştirdi !’’

KE- Magi’nin çekimleri sırasında sette başınıza gelen ilginç olaylar var mı?

HK- Keşke olsaydı hemen haber yaptırırdım J

KE- Magi ile ilgili mekan  araştırması yaparken nelere dikkat ettiniz? Özellikle aradığınız ve kafanızda oluşan mekanı bulmak için neler yapıyorsunuz?

HK- Mekan mevzusu,Türkiye’de film yapmaya başladığımdan beri en büyük derdim. Bu konuda Türkiye sanıldığı gibi bir mekan cenneti filan değil.Her yer talan edilmiş,tarihi mekanlarda sahne çekmek imkansız, köy diye bişey kalmamış, her taraf çirkinlik abidesi betonlara esir edilmiş, iğrenç restorasyonlar, bir o kadar itici boyalar, renkler, kablolar direkler vs vs. Ben senaryomu yazarken mekanları birebir hayal ederim. Tarihi bir mekansa eğer, gerçek yerleri kullanmak isterim, bir villa ise hikayemdeki karakterlere ve kamera hareketlerime göre bir yer ararım, köyse tam bir Anadolu köyü ararım. Ama dediğim gibi, tarihi kültürel mimari yapıyı koruyamıyoruz. Dolayısıyla da ben mekan konusunda çok sıkıntı çekiyor ve bazen film yapmaktan vazgeçecek raddeye geliyorum. Magi filminde de benzer sıkıntıları yaşadım ama ekip çok iyi çalıştı ve belki de bu ülkede,  bu film için bulunabilecek en iyi yerler seçildi.

KE- Magi filmini oluştururken esinlendiğiniz korku filmi yönetmeni veya filmi oldu mu ? Korku sinemasında en beğendiğiniz ve örnek aldığınız kimler var?

HK- Magi’deki birinci esin kaynağım Hitler’in bizzat kendisidir. O dönemde karabüyü’ye merak saran Hitler ve çevresine dair epey belgesel izledim. Tarihin tanıdığı en büyük diktatörün, bir büyücü gibi hareket etmesi beni en şok eden detaylardan birisidir. Zaten Magi konu olarak dünyada ilk defa işleniyor. Babil, Anadolu ve Hitler bağlantısı, bir takım gerçeklerle beraber tamamen benim hayal gücümün ürünü. Son dönemde beni etkileyen bir yönetmenden söz edemiyorum ama geçenlerde izlediğim The Witch isimli filmi dahiyane buldum diyebilirim. Söz konusu filmin, korku sahnelerinden ziyade ; ‘’insan-şeytan-din-yalan ve aile’’ kavramına getirdiği yaklaşımı çok başarılıydı.

KE- Son olarak genel bir soru sormak istiyorum. Cin ögesini fazlasıyla yanlış kullanan çok vasat korku filmleri var ortada. Ve bu yapımlar gerçekten Türk korku sinemasını yanlış yöne doğru götürüyor. Türkiye’deki cin konulu korku filmlerini başlatan birisi olarak bu konu hakkında ne söylemek isterseniz?

HK- Evet, bu şu anda ciddi bir sorun gibi görünüyor. Ama bence, ondan önce konuşmamız gereken daha önemli bir sorun var. Beni rahatsız eden tüm korku filmlerinin cin-köy-büyü temalı olması değil, esas sorun; korku sinemasını küçümseyen, basit zanneden zihniyette yatıyor. Bu işe bulaştığımdan beri korku türünün sinemanın en zoru olduğunu, çok ciddi bir altyapı gerektirdiğini ve meselenin bütçe değil özünde sinemaya hakim olunması gerektiğini söyledim. Bir korku sinemacısı türe ve türün gelişimine çok hakim olmalı ama aynı zamanda ‘’iyi sinema filmi’’ kavramına da aşina olmalı.1950-60-70-80-90’ların sinema akımlarını ve bu akımların zirvelerini dahi iyi analiz edebilmeli, senaryo gücü olmalı, korku-gerilim-mistik-bilimkurgu sinemasının ülke ülke, kültür kültür gelişimini bilmeli, bu alanlarda yazılmış roman hikaye makale belgesel gibi literatüre hakim olmalı, kamera ışık kurgu bilgisi oturmuş olmalı. Bir sinemacıdaTüm bunların ortalama bazda olması bile, onun vasat altı bir film yapmasını engeller. İyi bir korku filmi yapmanın temel şartı korku sinemasına hem aşık olmak, hem de hakim olmakta yatıyor. Benim filmlerim gişe yapıyor diye “işte formül bu, çok basit , hadi biz de çekelim” zihniyetinin başarılı olamadığı aşikar iken, hala ona meyilli işlerin çıkmasında sanırım paragöz yapımcıların da parmağı var. Ben genç sinemacı arkadaşlarımı asla suçlamak istemem, neticede hepsi hayallerinin peşinde koşan ve belirli bir iddia ile ortaya çıkan insanlar. Biz de zamanında böyleydik. Belki hala da öyleyiz. Onlardan tek ricam bu işi daha fazla önemsemeleri ve çok kolay olduğu fikrini beyninden söküp atmaları.

Ben cin konusuna hakim olduğum ve bunu dünyada yeni bir korku ikonu haline getirmek ideali taşıdığım için ısrarlı ve planlı bir politika üzerinden gittim. Yeni Türk korku filmi çekenler de kendi idealleri ve kendi hakim oldukları, hatta ve hatta kendi korkularını bile bize anlatsalar çok çok daha iyi şeyler yapacaklar aslında. Bu türün Türkiye’de gelişmesini en çok isteyen benim ve tavsiyelerim de tamamen genç sinemacıların doğru bir düzleme girmesine yöneliktir. Bu filmleri yıkalım, asalım keselim, aforoz edelim ile olmaz bu iş. Türkiye’de çok sağlam korku sineması kalemleri-eleştirmenleri-yazarları var. Bu arkadaşların kalemleriyle de bu gençlere yol göstermesi gerekiyor.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

TED GEOGHEGAN ile RÖPORTAJ

Korku filmleri yönetmen/oyuncuları ile yaptığım röportjaların bu defaki konuğu Ted Geoghegan. İlk uzun metrajlı korku filmi olan We Are Still Here’ı çeken yönetmen aynı zamanda birçok korku filmi ve tv filmlerine yazarlık ve yapımcılıkda yapıyor. İlk filmine göre oldukça başarılı bulduğum, 80’ler korku filmleri havasında olan We Are Still Here filmi ve korku sineması hakkında sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı.

Ted Geoghegan ‘a yeni projelerinde başarılar diliyor ve çok teşekkür ediyorum.

KE-  Biyografinize baktığımızda genelde korku gerilim türündeki filmlerde senarist, yapımcı ve şimdi de yönetmen olarak yer aldığınızı görüyoruz. Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

TG- Ben Amerika'nın ortasında Montana kırsalında büyüdüm. Sakin bir yerdi ve yapacak çok da bir şey yoktu. Can sıkıntısından kurtulmak için korku, bilim kurgu ve fantastik filmler izlerdim. Komedi ve aksiyon filmlerini de severdim  ama aslında beni gerçek dünyadan uzaklaştıran filmlere daha düşkündüm. Korku, heyecan dolu ve ürkütücü bir kaçış sunar her zaman.

KE- We are Still Here’ın hikayesi nasıl ortaya çıktı?

TG- Arkadaşım Richard Griffin yıllarca önce benden konusu kısmen Lucio Fulci'nin House by the Cemetery' sine dayanan bir senaryo yazmamı istemişti. Büyürken izlediğim ve sevdiğim bütün İtalyan avrupa-korku filmlerinden etkiler olmalıydı bu senaryoda ve onu yazdıktan sonra ona o kadar aşık oldum ki, filmi de kendim yönetmek istediğimi ve bunun mümkün olup olmadığını sordum.

KE- Filmleri yazarken ilham aldığınız kaynaklar nelerdir?

TG- Ana esin kaynağı İtalyan Avrupa-korku türüydü, özellikle de Fulci ve Bava filmleri. Aynı zamanda Don't Be Afraid of the Dark ve Dark Night of the Scarecrow gibi 1970 lerde televizyon için yapılmış olan Amerikan korku filmlerinden de esinlendim. Bu filmlerdeki melodramı ve sinemacıların çok iyi bir şekilde gerçek insanlarla dolu gerçek dünyalar yaratmasını seviyorum.

KE- “We Are Still Here” çekim tarzı ile 70’s ve 80’s ‘in filmlerine çok benziyor. Neden böyle bir nostalji tercih ettiniz?

TG- Ben 1970’lerde doğdum ve 1980’lerde yetiştim. Bu dönemi çok masum buluyorum ve bu döneme ait bir film izlediğimde hissettiğim huzuru ve rahatlığı seviyorum. We Are Still Here filmini çoğu zaman bir  ' battaniye' olarak izah ederim. İnsanları, tıpkı eski bir arkadaşın ziyaretindeki gibi huzurlu hissettirmeli.

KE- Korku filmlerinde genelde genç bir cast vardır. Sizin filminizde daha çok olgun kişilerden oluşan aileler yer alıyor. Bunu tercih etmenizin belli bir sebebi var mı?

TG- Yine ana esin kaynağı yetmişlerin ve seksenlerin filmleri. The Changeling gibi filmler eski yöntemleri mükemmel bir şekilde kullandılar ve ben de bazılarını tekrardan yakalamaya çalıştım. Gençler filmlerde tipik aptallar gibi oynuyorlar ve ben de bundan kaçınmaya çalıştım. We are Still Here filmi, yerinde kararlar alan yetişkin karakterler hakkında bir film ve bu benim gerçekten de çok sevdiğim bir konsept. 

KE- Final sahnesinde oldukça başarılı kanlı sahneler var. Bence bu başarının sırrı biraz da plastik makyajlarda. Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Plastik makyajmı CGI mı?

TG- CGI'ın sinema için çok yararlı olduğuna inanıyorum ama, pratik efektler daha iyi. Daha gerçekçi görünüyorlar ve CGI'ın sağlayamayacağı bir duygu yaratıyorlar. Fiziksel efekt ile ilgili aklınızın çok daha kolay kabulleneceği bir şey vardır. Ona inanmak istersiniz. Mümkün olduğunca pratik özel efektler kullanacağım. Onları seviyorum.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

TG- Film yapım süreci gerçekten müthişti. Harika bir oyuncu kadrom ve ekibim vardı ve hepimiz çok iyi anlaştık. Yönetmen olarak ilk filmimdi bu yüzden öğrenmem gereken çok şey vardı ama yanımda bana yardım eden harika bir ekibim vardı. Sonuç olarak inanılmaz bir deneyimdi.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

TG- Favorim olan korku filmleri : Demons, The Fog, Poltergeist / Favorim olan korku filmi yönetmenleri : Lucio Fulci, John Carpenter, William Girdler

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

KELEBEKLER ÖZGÜRDÜR

Orijinal ismi “Butterflies are Free” olan eser, Leonard Gershe tarafından yaratılmış olup,  ilk defa 1969 yılında Broadway’de müzikal olarak sahnelendi. Ardından gördüğü ilgi üzerine 1972’de başrolünde Goldie Hawn’ın yer aldığı bir sinema filmi olarak beyazperde de yerini aldı. Türkiye’de ise ilk kez 80’li yıllarda Hadi Çaman & Füsun Önal’dan izlediğimiz Dan ve Jill karakterine, sonraki yıllarda Sevinç Erbulak ve Tolga Çevik hayat verdi. Ben, 80’li yıllarda Füsun Önal tarafından sergilenen “Kelebekler Özgürdür” oyununu izlemiş ve hayran kalmıştım. Aradan yıllar geçti ve bu defa bambaşka bir kadro ile Murat Sarı’nın yönettiği bu harika oyunu sımsıcak bir ortama sahip olan Kadıköy’deki Tiyatro Ak’la Kara’da yeniden izleme fırsatı yakaladım. Üstelik bu izlediğim oyun, artık tekrarı olmayacak en son oyunları idi.

Oyunun Konusu; Doğuştan görme engelli olan Don Baker, 35 yaşında ilk kez kendi başına yaşamaya başlamıştır. New York'taki küçük dairesinin karşısına Jill adında bir oyuncu taşınmıştır. Don ve Jill kısa bir süre sonra yakınlaşırlar. Jill, dünyada hiç kimsenin, görmek istemeyenler kadar kör olmadığını Don'dan öğrenir. Ve şimdiye kadar hiç görmediği bir dünyayı görür. Fakat bir süre sonra Don'ın annesi gelir ve onu kendi evine götürmek konusunda ısrar eder. Don bu ısrara karşı koyunca, Bayan Baker, Jill'den kendisine yardımcı olmasını ister. Jill, Don'ın eve dönmesi için elinden geleni yapar. Fakat Bayan Baker, oğlunun artık kendi ayaklarının üzerinde durması gerektiğini anlar. Don 35 yıl sonra, karanlık bir dünyada bile olsa yaşamaya başlamıştır.

Dünyayı hiç görmemiş birinin gözünden görün” sloganıyla kendini tanıtan Kelebekler Özgürdür, dramatik alt yapısının yanı sıra, içindeki  tatlı espriler ile de uzun zaman hafızanızdan çıkmayacak bir oyun. Aynı zamanda yıllar sonra bile şarkısını duyduğunuzda yüzünüzde ufak bir gülümseme yaratacak kadar da güçlü bir içeriğe sahip. Oyun, görme engellilerin hayata nasıl tutunduğunu ve onlara acımayıp normal bir birey gibi davranıldığında çok daha mutlu olduklarını, etkileyici diyaloglar ve müzikler eşliğinde seyirciye çok güzel anlatıyor.

Karanlıktan yavaşça açılarak, tek tek sahnenin en önemli planlarını tanıtan hoş bir ışık tasarımı ile başlıyor oyun. İlk gözüme çarpan ise buzdolabındaki Hair posteri oluyor tabii ki. Oyun da zaten o dönemlerde, yani hippilerin, çiçek çocukların ve Beatles’ın popüler olduğu yıllarda geçiyor. Işıkların yerli yerinde kullanımı  ve karanlıkta yer alan en önemli sahnelerin tek plan şeklinde aydınlatılması sayesinde seyirci oyuna daha iyi adapte oluyor. Dekor tasarımı ve renkler, tek mekanda geçen bir oyuna göre derinlik ve perspektif açısından çok düzgün. Ayrıca posterler, duvardaki yazılar, etraftaki ufak detaylar ve en önemlisi Jill’in rengarenk cıvıl cıvıl kıyafetleri oyunun geçtiği dönemi size birebir yansıtıyor.
Üç Nokta oyunundaki üçüzleri başarıyla canlandıran Kerem Kobanbay, bu kez inanılmaz bir performans ile izleyenleri adeta büyülüyor. Görme engelli “Don Baker” karakterini canlandıran oyuncu, oyunun sonuna kadar gözlerini beyaz şekilde göstererek de zor bir işe imza atıyor. Bu rolü için aylarca görme engellilerin yanında çalışan Kerem Kobanbay’ın aynı zamanda “Yeni Tiyatro Dergisi” ve “Direklerarası Seyircileri” En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de aldığını belirtmek gerek. Oyunda Don Baker’ın ağladığı yerde hüzünlenirken, güldüğü yerde siz de gülüyorsunuz. İşte bu duyguyu güzel bir şekilde seyirciye enjekte eden Kerem Kobanbay’ın yanında,  oyunun diğer güçlü karakteri Jill’i canlandıran Buket Dereoğlu da çok çok başarılı bir performans sergiliyor. Oyuna dahil olduğu andan sonuna kadar, yaşadığı duygu karmaşasını harika mimikleri ile izleyiciye kolayca aktarabilmesi, bitmeyen enerjisi ve sevimli dansları ile gerçekten alkışı hak ediyor. Dan ve Jill’in birbirlerine olan sevgisi, coşkusu ve yaşadıkları o kadar güzel anlatılıyor ki oyunda, ne zaman kötü şeyler olacak, yaşanacak bir dram var mı, yok mu diye de merak içinde kalıyoruz. Ve merakımızı bozan, heyecanımızı ve coşkumuzu söndüren Dan’in diktatör annesi ortaya çıkıyor. Usta oyuncu Bedia Ener tarafından canlandırılan Dan’in annesi Florence Baker, neredeyse ikinci perdenin en önemli rolü. Öfkesi, titizliği, bağırması ve oğluna olan düşkünlüğü ile seyirciyi sinir eden anne karakterini canlandıran Bedia Ener, sahnedeki ustalığını her zamanki gibi rahat ve dinamik oyunu ile gösteriyor. Oyunun sonlarına doğru çıkan ve kısa bir role sahip olan Hakan Çeliker’in üstlendiği gıcık yönetmen karakteri ise, aslında hikayenin güzel gidişatını bozduğu gibi, neşemizi de kaçırmayı başarıyor. Oyunun kadrosu çok başarılı ve bir o kadar da çok duygusal. Özellikle finalden sonra, son oyunları olmasının verdiği üzüntülerini dile getiren konuşmaları, onlar gibi tüm seyiriciyi de oldukça duygulandırdı.
Oyunun hikayesi bize, insanları kırmanın, üzmenin ne kadar kolay olduğunu, ama açılan yaraların telafisinin de bir o kadar zor olduğunu, görme engellilerin aslında istedikleri zaman içindeki kelebekleri özgür bırakabilecek kadar yaşama sevinci ile dolu olduklarını, en önemlisi kendi ayakları üzerinde durabildiklerini de güzel ve üsluplu bir şekilde anlatıyor. Görme engelli birisi ile çılgın bir kızın aşkını tatlı bir dille anlatan Kelebekler Özgürdür, izlerken hem güldüren, hem de ağlatan, içerdiği pek çok insancıl mesajlarla hepimize ders veren özel ve unutulması zor bir oyun. Tiyatro seven herkesin özellikle bu oyunu izlemesini kesinlikle tavsiye ederim.


Yazan : Leonard Gershe
Yöneten : Murat Sarı
Çevirmen: NüvitÖzdoğru
Yönetmen Yardımcısı : Şendal Yıldız-Oğulcan Kayahan
Işık Tasarım : Serpil Coşkun Altuncu
Dekor, Kostüm : Akın Tezer Tunalı
Dekor Uygulama : Murathan Yılmaz
Oyuncular : Kerem Kobanbay, Buket Dereoğlu, Bedia Ener, Hakan Çeliker

Kelebekler Özgürdür

Ya mevsiminde bir çiçeğin, ya pembesinde
Bazende bir söğüt dalının serin gölgesinde
Yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür

Ya sabahında baharın, ya gecesinde
Bazende bir çığ damlasının, yalın gerçeğinde
Yaşa dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür

Ya düşlerinde bir çocuğun, ya sevgisinde
Bazende yaşlı bir ozanın, iki dizesinde
Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

22 Nisan 2016

JOURNEY TO BROADWAY

Rent (Kira): Uyuşturucu bağımlılarının, Aids’li gençlerin, eşcinsellerin, rock yıldızlarının ve dansçıların bohem hayatlarını ele alan müzikal, Mark ve Roger adlı iki arkadaşın etrafında yaşanan olayları anlatır. Mark; kız arkadaşından Aids virüsü kapmış bir gitarist, Roger ise; belgesel çekmeye çalışan, amatör bir yönetmendir. İkili ve etrafındaki New York’lu arkadaş grubu, yaşadıkları evin mal sahibine karşı bir yıldır ödemedikleri kiranın savaşını verirler. Bizler de müzikal boyunca yaşadıkları bohem hayatın tüm sıkıntılarını ve protesto şeklindeki bu savaşı, müzik ve danslar eşliğinde izleriz.

West Side Story (Batı Yakasının Hikayesi): Müzikalin hikayesi, 1950`li yıllarda New York`un batı yakasında göçmen nüfusunun yoğunlaştığı bir dönemde geçer. Bu durumu kendilerine sindiremeyen bir grup Amerikalı genç, The Jets adında bir çete kurarlar. Onların karşısında ise, Puerto Rico`lu gençlerden oluşan diğer bir sokak çetesi olan The Sharks vardır. İki çetenin çatışmalarının ve kavgalarının arasında, Tony ve Maria adlı iki genç birbirlerine aşık olurlar ve bu çeteler arası savaşlar devam ederken, aşklarını sürdürmeye çalışırlar. Hareketli kavga sahnelerinin ve karşılıklı dans atışmalarının yer aldığı müzikal, oldukça eğlenceli ve adeta gençlere bir ders niteliğindedir.

Journey to Broadway, işte bu iki müzikalin en güzel sahnelerinden, şarkılarından ve danslarından oluşan bir karışıma sahip. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin ve mezunlarının oluşturduğu, neredeyse 30 kişilik bir kadroyla sahnelenen müzikali, gösterinin koreografisini ve tüm yükünü üstlenen Malik Derin Küçümen’in daveti üzerine izleme fırsatı buldum. Kozyy Avm’de yer alan Gazanfer-Ülkü tiyatro sahnesinde gösterilen müzikal, yere iğne atsanız düşmeyecek kadar kalabalıktı. Genç yeteneklerden oluşan, yarı profesyonel bu ekibin öğretmenleri, arkadaşları ve ailelerinin heyecanına daha gösteri başlamadan birebir şahit oldum. Kimbilir perde arkasındaki ekip neler yaşıyor o sırada, onları da birazdan göreceğim diye düşünürken ışıklar söndü ve yanyana sıralı tüm kadro ortaya çıktı.

İlk perde; Rent müzikali üzerine kurulu ve Mark, Roger, Mimi, Maureen, Joanne, Collins, Angel ve Benny gibi ana karakterlerin ön planda olduğu bol şarkılı ve danslı bir bölüm. Başlarda çok heyecanlı olduklarını hissettiğim ekibin, gördüğüm kadarı ile ilk perdenin yarısında heyecanları çözüldü ve hafif detone olan seslerden, koreografideki aksaklıklardan kısa bir süre sonra eser kalmadı. Gösteri ilerledikçe de harika vokaller ve danslar eşliğinde tüm ekip, müzikaldeki hikayenin hakkını vermeye başladı. Özellikle Rent‘de, bayan vokallerin erkeklerden çok daha güçlü olduğunu söylemek gerek. Mimi rolündeki Simge Beşiz ve Joanne’yi oynayan Tuğçe Ceylan’ın seslerinin müzikale çok uyması, aynı zamanda oyuncu seçiminin de başarılı olduğunu gösteriyor. Gösterinin koreografisinden sorumlu olan Mark rolündeki Malik Derin Küçümen ve arkadaşı Roger’ı canlandıran Mark Raymund ise, ilk perdenin tüm kontrolünü ele almış vaziyette, ciddi ve başarılı şekilde sonuna kadar kendilerini izlettiler. Rent müzikalinin en güzel ve akılda kalıcı kısmı ise masaların üstünde dans ettikleri kısımdı. Şarkıların seçimleri çok iyi, fakat kolonlardaki ses düzeyinin biraz fazla olması ve mikrofonların kısık olması arasındaki teknik uyuşmazlık oyuncuların solo performanslarının anlaşılabilirliğini azalttı. İlk perdenin diğer dikkat çekenleri ise; Noel Baba kılıklı bir gay olan Angel’ı canlandıran Köksal Ünal ile lezbiyen çift Maureen & Joanne’ ı oynayan Elif Mimaroğlu & Tuğçe Ceylan’ın harika performansları idi. Seasons of Love (Aylardan Aşk) şarkısı ile açılan ilk perde, yine tüm kadronun birlikte aynı parçayı tekrar seslendirmesi ile kapandı.

West Side Story ise müzikalin ikinci perdesi idi. Bu defa, ilk perdedeki ufak aksaklıklar, heyecanlar, detone sesler yerini, harika koreografilerle süslenmiş danslara ve şarkılara bırakıyordu. Sadece biz, arada bir mikrofondan gelen nefes seslerinden ne kadar yorulduklarını anlayabiliyorduk, o kadar da olsun artık. 20 küsür kişi atlayıp zıplıyorlar, dans ediyorlar ve bir yandan da şarkı söylüyorlar, bunlar uzaktan görüldüğü kadar kolay işler değil maalesef. İkinci perdedeki eğlence, danslardaki ustalık ve tüm ekibin gösterdiği performans, ilk perdeye göre çok daha başarılıydı. Maria ve Tony isimli iki aşık gencin olduğu kısımlarda yer alan şarkılar çok güzeldi ve yine bayan vokalin gücü kendini gösterdi. Maria’yı canlandıran Cansu Ortaç’ın etkileyici ve güçlü sesi, salonu yıkmayı başardı. Müzikalin şarkılarını çevirenlerin arasında yer alan ve Tony rolünü başarıyla canlandıran Ahmet Saruhan Şimşek ise, ikinci perdenin neredeyse başrolünü üstleniyordu. Gösterinin arasında ve sonlarında çıkan dansları ve şarkılardaki solo başarısı ile gözüme çarpan iki isim daha vardı; Tuğçe Ayar ve Didem Atasoy. Ayrıca Oya Küçümen’in abisi, gitar profesörü Cem Küçümen de kısa ama dikkat çeken eğlenceli rolüyle müzikale ayrı bir renk kattı.
Journey to Broadway’de adını yazmadığım yan rollerde ve danslarda yer alan tüm oyuncuların da, ayrı ayrı müzikalin her kısmında çok fazla emeği olduğunu düşünüyorum. Bu arada danslarda en çok dikkatimi çeken ve mükemmel  performansı ile ön planda olduğunu düşündüğüm, fıldır fıldır dolanan, yerinde durmayan aynı zamanda müzikalin reji asistanı ve çevirmeni olan, İlayda Türbedar’ı da ayrıca tebrik etmek gerekiyor; ki çıkışta kuliste ettim J. Müzikalin her ikisinde de yer alan kostümler çok başarılı, renk uyumları gayet iyi ki, en azından bu durum sahnenin dekor eksikliğini biraz olsun kapatıyor. Ama eminim ki, bu kadarı bile kısıtlı imkanlarla yaratıldı ve çok emek verildi. Fakat yine de oyundaki eksik veya zayıf detayları bilmenin, ilerleyen zamanlardaki yeni projelere çok katkısı olacaktır.

Her zaman usta oyuncuların yer aldığı oyunları izlemek değil de, arada bir böyle yarı profesyonel diyebileceğimiz yetenekli gençlerin oyunlarını, gösterilerini izlemek ve onlara da bir şans vermek gerektiğini düşünüyorum. Ben şahsen beklediğimden çok daha güzel bir müzikal izledim. Umarım kendilerini daha fazla geliştirerek, daha sıkı çalışarak çok daha iyi oyunlar ve müzikaller ortaya çıkarırlar. Türkiye’nin eksiği olan müzikal türüne de katkıda bulunurlar.

MÜZİK DİREKTÖRÜ: ÇELİK KASAPOĞLU
PROJE SORUMLUSU: BERGÜZAR ÇELEBİ
KOREOGRAF: MALİK DERİN KÜÇÜMEN
YARDIMCI KOREOGRAF: DİDEM ATASOY
REJİ: BARIŞ ARMAN
REJİ ASİSTANI: İLAYDA TÜRBEDAR
IŞIK: ÖNDER ARIK
SES: LOOP PRODUCTION
KOSTÜM: CANSIN ÖNALAN
ÇEVİRİ: ÇELİK KASAPOĞLU, MALİK DERİN KÜÇÜMEN,MARK RAYMUND, İLAYDA TÜRBEDAR,ELİF DOĞAN,AHMET SARUHAN ŞİMŞEK
OYUNCULAR: AHMET SARUHAN ŞİMŞEK, ATAKAN BÜYÜKBAŞ, AYMİLA TAŞÇI
BERK ALARCİN, CANSIN ÖNALAN, CANSU ORTAÇ, CEREN CAN, DİDEM ATASOY, DOĞANCAN TURHAN, ELİF DOĞAN, ELİF MİMAROĞLU, İLAYDA TÜRBEDAR, KAAN BÜYÜKBAŞ, KÖKSAL ÜNAL, LARA NARİN, MALİK DERİN KÜÇÜMEN, MARK RAYMUND, MÜGE OSKAY, OBEN ÖZKAL, ORKUN ÖZCAN
OZAN FAKIOĞLU, PINAR ÖZBEK, SİMGE BEŞİZ, ŞEBNEM ŞEVİKTÜRK, TANER GÜNGÖR, TUĞÇE AYAR, TUĞÇE CEYLAN, UMUT DURMUŞ
KONUK SANATÇI: CEM KÜÇÜMEN

MALİK DERİN KÜÇÜMEN

S1- Journey to Broadway müzikali ile ilgili ne gibi çalışmalar yaptınız? Nereden çıktı bu fikir? Müzikalin tüm organizasyon işini yüklenen birisi olarak, bize biraz bahseder misiniz?

“Journey to Broadway”, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı(İÜDK) Müzikal bölümü mezunlarından Selmin Artemiz’in kendisinin ve benim de şan hocam olan “Bergüzar Çelebi’nin şan sınıfı konserleri için 2008 yılında bulduğu bir isim. Her sene AKM ve CKM dahil bir çok farklı sahnede yapılan gösterilerin hepsi, müzikal tiyatro bölümümüzden sadece 10-15 kişilik bir kadro olarak farklı müzikallerden 15-20 şarkı içeren danslı, birkaç büyük ensemble parçasına sahip bir kolaj konser formatında sahneleniyordu.
Geçen seneki “Journey to Broadway” ile ilk müzikal tasarım ve yönetim deneyimimi 2015 Şubat ayında 13 kişilik bir ekiple CKM büyük sahnede yaşadım. Başarılı bir gösteriydi ama bir şeyler eksikti. Yaz dönemine geldiğimizde aklımda sorular ve bu sorulara cevaplar oluşmaya başladı.
Bu cevapların birincisi, bir müzikal tiyatro öğrencisi öncelikle oyuncudur. Güzel şarkı söyleyen ve güzel dans edebilen bir “oyuncu”. Kolaj konserlerde biz sadece şarkı içinde mizansenler kuran şarkıcılar, bazen de dansçılardık. Önceliğimiz buna bir çözüm bulmaktı. Fakat baştan sona bir oyun yapmak bambaşka maddi zorluklara sahip olduğundan; kolaj ile tam oyun formatlarını füzyonlayıp yeni bir formata imza attık: “Özet müzikaller”. En unutulmaz şarkıları ve dansları, orijinal sahneleriyle, kostümler ve dekorlarla birleştiren bir format. Aslında 3 müzikal olarak planlanan projemiz daha sonrasında çeşitli dramaturjik zorluklardan, şarkılar ve danslar hazır olmasına rağmen iki perde iki müzikal ve “sürpriz bis” haline dönüştü.(1.Perde Rent, 2. Perde West Side Story ve Bis: Hairspray”)
İkincisi çeşitli maddi ve organizasyonel imkansızlıklardan son beş senedir yapılamayan müzikal tiyatro bölüm projesi (İÜDK tarafından tüm müzikal bölümü olarak yapılan baştan sona bir Broadway müzikali) yine yapılmayacağı için biz Bergüzar Çelebi’nin şan öğrencileri hariç koca bir bölüm sahneye çıkamıyordu. İsteğim bu sefer ayrıcalık olmadan tüm arkadaşlarımla bir şey yapmaktı. Bergüzar hocam’ dan bununla ilgili izini aldım ve aynı zamanda gösterinin müzik direktörü olan ensemble (koro) hocamız Çelik Kasapoğlu’yla birlikte projeyi “audition” sistemi ile kaliteyi arttıracak bir şekilde tüm okula açtık.
Sonuncu ve belki de en önemli soru ise bu proje hangi dilde olmalıydı. Cevap aşikardı fakat tercümeler büyük bir emek ve zaman gerektirecekti. Sahneleri, diyalogları tercüme etmek çok zor değildi fakat şarkı sözlerini prozodiye uygun bir şekilde çevirmek… İşte bu noktada yapılan iş belki de tüm sahne üstü işinden daha büyük. Başta Çelik Kasapoğlu ve sevgili İlayda Türbedar olmak üzere kurduğumuz yaratıcı ekip ile günler, geceler harcadık. Kim bilir belki de zamanında üzerine aylarca yıllarca düşünülmüş, hepimizin ezbere bildiği, kemikleşmiş unutulmaz İngilizce sözleri Türkçeye çevirdik. Fakat sonuç istediğimiz gibi oldu. Gerçekten şarkıları söylerken hem büyük keyif aldık hem de seyirci ilk defa, şarkıları dinlerken sadece güzel sesler çıktığı için değil, bir şeyler anlattığı için beğendi. Zaten bir müzikal tiyatro oyunu için aksi kabul edilemez.
Provalarımız Aralık ayında başladı. Haftada 2-3 ile başlayan provalar Mart ayında haftada 5-6’yı buldu. Belli roller için mezunlarımızdan misafir oyuncular, başka konservatuarlardan misafir dansçı arkadaşlarımızı çağırdık. Hatta West Side Story’ deki bir rolü İÜDK Gitar bölümünde öğretim görevlisi olan babam Cem Küçümen oynadı. Ekibimiz yarı zamanlı bir bölümden kurulduğundan herkesin başka işleri okulları var. Ben İTÜ’de Kimya bölümü son sınıf öğrencisiyim. Ekipte doktor mühendis avukat ne ararsanız var.
Sonunda 27 kişilik ekibimiz ile gösteriyi hazırladık. Bu noktada bazı önemli kişileri unutmamak lazım. Bize çeşitli prova mekanları, dekorlar ve birçok başka yardımda bulunan, “Rent’teki rolü ile “Benny’miz sevgili Oben Özkal’a; Işık tasarımında harikalar yaratan ve aslında kendisini müthiş bir gitarist olarak tanıdığım sevgili Önder Arık’a, Konservatuardan eski sınıf arkadaşım aynı zamanda “Kazan Dairesi” tiyatro ekibinin kurucusu rejisörümüz Barış Arman’a çok teşekkür ederim. Sevgili şan hocam Bergüzar Çelebi ve müzik direktörümüz Çelik Kasapoğlu zaten annem ve abim gibi, onlar ile beraber yaptık bu projeyi. Son olarak da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’na da teşekkürlerimizi unutmamamız lazım. Orası olmasa biz belki de hiç tanışmayacaktık.

S2- Neden müzikalde Rent ve West Side Story’ı seçtiniz? Özel bir nedeni var mı?

İşin bu kısmı tamamen, başta ben olmak üzere biz müzikalcilerin hayalleri. Maalesef Türkiye de sergilenen ve içinde oynadığımız oyunları biz seçmiyoruz, başkaları seçiyor ve sahneye koyuyor. Bizim oynamayı hayal ettiğimiz ve bir müzikalcinin “Lifetime checklist”inde “Evet bu rol oynandı” diye işaretleyeceği oyunlar ve roller.
Rent,  gerçekten müthiş besteleri olan bir oyun ama çok uğraştıran bir dramaturjiye sahip, West Side Story ise müzikal tiyatro tarihinin en zor danslarına, şan partilerine sahip bir klasik. Amaç kendimizi çeşitli açılardan zorlayarak geliştirmek ve dürüst olmak gerekirse manevi açıdan tatmin etmek. Çünkü böyle bir projede maddi bir tatmin söz konusu değil. Dolayısıyla seyirci değil kendimiz odaklı bir seçim yaptık.

S3- Bu kadar kalabalık bir ekibi toplamak ve müzikal konusunda ikna etmek sizi yordu mu?

Yormak ne kelime perişan etti diyelim. İkna kısmı kolaydı. Huzurlu ve keyifli çalışan bir grubumuz var, bu işlerle uğraşan ve müsait zamanı olan herkes böyle bir şeyin parçası olmak ister herhalde. Önemli olan sonuna kadar dayanmak, zorlu provaları ve hazırlıkları atlatmak. Bu noktada işin organizasyon kısmı, kriz yönetimi üzerine doktora yapmak gibiydi benim için. Hele ki işiniz sadece organizasyon değilken, her iki perdede de hatırı sayılır rolünüz varken. Bir süre kendimi rollerimi ikinci plana atıyor, geri kalan her şeyin yolunda gitmesini sağlamaya çalışıyordum. Ne aksaklıklar oldu; önemli rollere sahip arkadaşlarımız bizi yarı yolda bıraktılar, projeyi terk ettiler. Ama daha iyisini yapacak arkadaşlarımız varmış aramızda onlara fırsat doğdu. Terör saldırılarından dolayı evlerden çıkamadık haftalarca prova yapamadık. Koreografileri çalıştırırken sesimi “yüksek” kullandığımdan tabi ki sonsuz defa sesim kısıldı. Neyse ki gösteriye kadar iyileştim. Geç biten provalardan dolayı beraber yaşadığım ailemle uzun bir süre akşam yemeği yiyemedim. Başka arkadaşlarımı, hobilerimi, İTÜ’deki kimya laboratuvarımı ihmal ettim. Bana göre aldığım konservatuar eğitimimin bir bitirme projesi olmalıydı, bunun için çeşitli şeylerden feragat etmem gerekti, sonunda da böyle bir gösteri çıktı. Ama rahatlıkla hepsine değdi diyebilirim.

S4- Dans provalarınızda başınıza gelen komik veya enteresan olaylar oldu mu?

Dans provaları benim için işin hep en eğlenceli kısmı zaten. Yeni insanlarla çalışıyorsam çok daha güzel. Dışarda başka türlü tanıdığınız insanlara kafanızda yarattığınız bir şeyi anlatmaya ve yaptırmaya çalışıyorsunuz. Tabi genelde hemen anlayamayabiliyorlar, belki de siz düzgün anlatamıyorsunuz ama sonunda her şey yoluna giriyor. Koreografi yapmak benim için hep dans etmekten çok daha keyifli olmuştur. Çok çok iddialı değilim, bir bale ya da dans diplomam yok ama özellikle müzikal tiyatroya has koreografiler üzerine Türkiye şartlarında bir şeyler üretmeye çalışıyorum.
Özel bir anekdot isterseniz, dans provalarından değil ama ensemble provalarımızdan birinde çok gülmüştük. Rent müzikalinden Bohem Hayat(La vie Boheme) isimli parçayı tercüme ederken bir pasajda tıkanmıştık. Kafiye yapmak için kelimeler uyduruyorduk. Biri Karadeniz(laz) ağzıyla bir şey söyledi. Kelime kafiye olarak tam oturunca bir anda bütün şarkı karadeniz parodisine dönüştü. Biri ağzıyla kemençe taklidi yapar, diğerleri horon teper. Az kalsın tüm müzikali trabzonda geçen bir adaptasyona çeviriyorduk, Çelik hocamız bizi durdurdu.
Aklımızda şu sözler kaldı: “Hamsi Tava, Hamsi Tava, o çoktan kizardu, Haberuniz yok mi? Hamsi sezonu bittu”
Orijinali: “Bohem Hayat, Bohem Hayat o çoktan gömüldü, Haberiniz yok mu? ‘La Boheme’ öldü”

S5- Özellikle eksik olduğumuz Türkiye’deki müzikal kavramı hakkında ne söyleyeceksin? Journey to Broadway’i daha geliştirmek ve devamını getirmek gibi bir projeniz var mı?

Müzikal tiyatro, sayın Hıncal Uluç’un da dediği gibi İngiltere ve Birleşik Devletler’de medyanın üzerinden gündem belirlediği, sanat camiasının en yakından takip ettiği sektör iken Türkiye’de insanların çoğuna sıkıcı gelen bir sanat formu olarak tanınıyor. Neredeyse herkes müzik dinler, tiyatro ya da film izler ama nedense ikisini bir arada sevmiyor. Öbür yandan yerli prodüksiyonlar bomboş seyircilere oynarken, Zorlu Center’ın getirdiği Broadway ya da West End prodüksiyonları 250TL’lik biletlerle full çekiyor. Buradan bir ders çıkarılması lazım.

Mevcut sorunların kısa listesi şu şekilde. Müzikal tiyatroya göre sahne yok, ses sistemi yok, ışık yok, dekor yok, makyaj yok. Daha doğrusu çok sınırlı yerlerde var.
İmkanlara sahip olanlar ise benim şahsi fikrime göre yanlış seçilmiş prodüksyonlarda halkı dikkatini çekebilmek uğruna yanlış oyuncuları oynatıyorlar. Eğitim şart dersem komik olacak ama gerçekten eğitim şart. Bir müzikal tiyatro yıldızının opera, bale ve oyunculuk eğitimi olması şart. Yoksa seviye vasatı geçemez. Biz sadece yarı zamanlı bir bölümüz ama şu an İstanbul’daki tüm müzikal tiyatro işlerinin ensemble’ larında ağırlıklı olarak bizim okulun mezunlarını görmeniz mümkün. Diğer taraftan yapılan işlerin kalitesi ve prodüksyon seviyeleri Broadway, West End ve Zorlu’ya gelen yabancı ekiplerden çok farklı bir boyutta. Sebep ülkedeki müzikal oyuncu kadrosu ve teknik yetersizlikler.

Birinci öncelik tam zamanlı bir bölüm. Zamanında varmış, mesela Halit Ergenç tam zamanlı bir müzikal mezunu. Özellikle doğru akademisyen kadroları ile bütçesi olan okullar, her sene sonunda staj niteliği taşıyan projeler, prodüksiyonlar yaparlarsa profesyonel seviyede oyunların da kalitesi artacaktır. Buna bağlı olarak profesyonel ses firmaları ekipmanlarını müzikal tiyatro ihtiyaçlarına göre genişletecektir. Sahneler farkı teknolojilere yönelecektir. Her şey pozitif geribildirim ile kartopu gibi büyüyüp gelişir.
Müzikal tiyatro bence çağımızın sanat formu. Müzik dans ve tiyatroyu, teknoloji ile birleştirip çılgın prodüksiyonları ortaya çıkartan bir sanat. Müzikal tiyatronun “Oscar”ı olan “Tony” ödüllerini izleyip bir fikir alabilirsiniz. İşler böyle olursa seyircinin sıkılmaya lüksü olmaz. Sahneler dolar taşar.

Bana sorarsanız işler umut verici şekilde ilerlemekte. Ben bu alanda profesyonel bir kariyer yapar mıyım bilmiyorum ama yaparsam alacağım kıstas belli. Konservatuardan eski sınıf arkadaşlarımın Devlet Tiyatrosu bünyesinde yaptıkları “Sidikli Kasabası” isimli Broadway müzikali Türkiye de bu işe bir çıta koydu ve iki sene kapalı gişe oynayarak sorunun seyircide olmadığını kanıtladı. Burada mesuliyet oyuncular ve prodüksiyonlarda. Doğru yer ve zamanda doğru işi bulursanız seyirci gelir. Müzikallerin sayısı bu günlerde oldukça arttı. Biz de buna Journey to Broadway ile katkıda bulunduk ve konulan çıtaya yaklaşmaya çalıştık. Mayıs ayında iki gösteri daha yapmayı planlıyoruz. Önümüzdeki sezon ise bu ekipten baştan sona bir Broadway müzikali bekleyebilirsiniz. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.