22 Nisan 2016

JOURNEY TO BROADWAY

Rent (Kira): Uyuşturucu bağımlılarının, Aids’li gençlerin, eşcinsellerin, rock yıldızlarının ve dansçıların bohem hayatlarını ele alan müzikal, Mark ve Roger adlı iki arkadaşın etrafında yaşanan olayları anlatır. Mark; kız arkadaşından Aids virüsü kapmış bir gitarist, Roger ise; belgesel çekmeye çalışan, amatör bir yönetmendir. İkili ve etrafındaki New York’lu arkadaş grubu, yaşadıkları evin mal sahibine karşı bir yıldır ödemedikleri kiranın savaşını verirler. Bizler de müzikal boyunca yaşadıkları bohem hayatın tüm sıkıntılarını ve protesto şeklindeki bu savaşı, müzik ve danslar eşliğinde izleriz.

West Side Story (Batı Yakasının Hikayesi): Müzikalin hikayesi, 1950`li yıllarda New York`un batı yakasında göçmen nüfusunun yoğunlaştığı bir dönemde geçer. Bu durumu kendilerine sindiremeyen bir grup Amerikalı genç, The Jets adında bir çete kurarlar. Onların karşısında ise, Puerto Rico`lu gençlerden oluşan diğer bir sokak çetesi olan The Sharks vardır. İki çetenin çatışmalarının ve kavgalarının arasında, Tony ve Maria adlı iki genç birbirlerine aşık olurlar ve bu çeteler arası savaşlar devam ederken, aşklarını sürdürmeye çalışırlar. Hareketli kavga sahnelerinin ve karşılıklı dans atışmalarının yer aldığı müzikal, oldukça eğlenceli ve adeta gençlere bir ders niteliğindedir.

Journey to Broadway, işte bu iki müzikalin en güzel sahnelerinden, şarkılarından ve danslarından oluşan bir karışıma sahip. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin ve mezunlarının oluşturduğu, neredeyse 30 kişilik bir kadroyla sahnelenen müzikali, gösterinin koreografisini ve tüm yükünü üstlenen Malik Derin Küçümen’in daveti üzerine izleme fırsatı buldum. Kozyy Avm’de yer alan Gazanfer-Ülkü tiyatro sahnesinde gösterilen müzikal, yere iğne atsanız düşmeyecek kadar kalabalıktı. Genç yeteneklerden oluşan, yarı profesyonel bu ekibin öğretmenleri, arkadaşları ve ailelerinin heyecanına daha gösteri başlamadan birebir şahit oldum. Kimbilir perde arkasındaki ekip neler yaşıyor o sırada, onları da birazdan göreceğim diye düşünürken ışıklar söndü ve yanyana sıralı tüm kadro ortaya çıktı.

İlk perde; Rent müzikali üzerine kurulu ve Mark, Roger, Mimi, Maureen, Joanne, Collins, Angel ve Benny gibi ana karakterlerin ön planda olduğu bol şarkılı ve danslı bir bölüm. Başlarda çok heyecanlı olduklarını hissettiğim ekibin, gördüğüm kadarı ile ilk perdenin yarısında heyecanları çözüldü ve hafif detone olan seslerden, koreografideki aksaklıklardan kısa bir süre sonra eser kalmadı. Gösteri ilerledikçe de harika vokaller ve danslar eşliğinde tüm ekip, müzikaldeki hikayenin hakkını vermeye başladı. Özellikle Rent‘de, bayan vokallerin erkeklerden çok daha güçlü olduğunu söylemek gerek. Mimi rolündeki Simge Beşiz ve Joanne’yi oynayan Tuğçe Ceylan’ın seslerinin müzikale çok uyması, aynı zamanda oyuncu seçiminin de başarılı olduğunu gösteriyor. Gösterinin koreografisinden sorumlu olan Mark rolündeki Malik Derin Küçümen ve arkadaşı Roger’ı canlandıran Mark Raymund ise, ilk perdenin tüm kontrolünü ele almış vaziyette, ciddi ve başarılı şekilde sonuna kadar kendilerini izlettiler. Rent müzikalinin en güzel ve akılda kalıcı kısmı ise masaların üstünde dans ettikleri kısımdı. Şarkıların seçimleri çok iyi, fakat kolonlardaki ses düzeyinin biraz fazla olması ve mikrofonların kısık olması arasındaki teknik uyuşmazlık oyuncuların solo performanslarının anlaşılabilirliğini azalttı. İlk perdenin diğer dikkat çekenleri ise; Noel Baba kılıklı bir gay olan Angel’ı canlandıran Köksal Ünal ile lezbiyen çift Maureen & Joanne’ ı oynayan Elif Mimaroğlu & Tuğçe Ceylan’ın harika performansları idi. Seasons of Love (Aylardan Aşk) şarkısı ile açılan ilk perde, yine tüm kadronun birlikte aynı parçayı tekrar seslendirmesi ile kapandı.

West Side Story ise müzikalin ikinci perdesi idi. Bu defa, ilk perdedeki ufak aksaklıklar, heyecanlar, detone sesler yerini, harika koreografilerle süslenmiş danslara ve şarkılara bırakıyordu. Sadece biz, arada bir mikrofondan gelen nefes seslerinden ne kadar yorulduklarını anlayabiliyorduk, o kadar da olsun artık. 20 küsür kişi atlayıp zıplıyorlar, dans ediyorlar ve bir yandan da şarkı söylüyorlar, bunlar uzaktan görüldüğü kadar kolay işler değil maalesef. İkinci perdedeki eğlence, danslardaki ustalık ve tüm ekibin gösterdiği performans, ilk perdeye göre çok daha başarılıydı. Maria ve Tony isimli iki aşık gencin olduğu kısımlarda yer alan şarkılar çok güzeldi ve yine bayan vokalin gücü kendini gösterdi. Maria’yı canlandıran Cansu Ortaç’ın etkileyici ve güçlü sesi, salonu yıkmayı başardı. Müzikalin şarkılarını çevirenlerin arasında yer alan ve Tony rolünü başarıyla canlandıran Ahmet Saruhan Şimşek ise, ikinci perdenin neredeyse başrolünü üstleniyordu. Gösterinin arasında ve sonlarında çıkan dansları ve şarkılardaki solo başarısı ile gözüme çarpan iki isim daha vardı; Tuğçe Ayar ve Didem Atasoy. Ayrıca Oya Küçümen’in abisi, gitar profesörü Cem Küçümen de kısa ama dikkat çeken eğlenceli rolüyle müzikale ayrı bir renk kattı.
Journey to Broadway’de adını yazmadığım yan rollerde ve danslarda yer alan tüm oyuncuların da, ayrı ayrı müzikalin her kısmında çok fazla emeği olduğunu düşünüyorum. Bu arada danslarda en çok dikkatimi çeken ve mükemmel  performansı ile ön planda olduğunu düşündüğüm, fıldır fıldır dolanan, yerinde durmayan aynı zamanda müzikalin reji asistanı ve çevirmeni olan, İlayda Türbedar’ı da ayrıca tebrik etmek gerekiyor; ki çıkışta kuliste ettim J. Müzikalin her ikisinde de yer alan kostümler çok başarılı, renk uyumları gayet iyi ki, en azından bu durum sahnenin dekor eksikliğini biraz olsun kapatıyor. Ama eminim ki, bu kadarı bile kısıtlı imkanlarla yaratıldı ve çok emek verildi. Fakat yine de oyundaki eksik veya zayıf detayları bilmenin, ilerleyen zamanlardaki yeni projelere çok katkısı olacaktır.

Her zaman usta oyuncuların yer aldığı oyunları izlemek değil de, arada bir böyle yarı profesyonel diyebileceğimiz yetenekli gençlerin oyunlarını, gösterilerini izlemek ve onlara da bir şans vermek gerektiğini düşünüyorum. Ben şahsen beklediğimden çok daha güzel bir müzikal izledim. Umarım kendilerini daha fazla geliştirerek, daha sıkı çalışarak çok daha iyi oyunlar ve müzikaller ortaya çıkarırlar. Türkiye’nin eksiği olan müzikal türüne de katkıda bulunurlar.

MÜZİK DİREKTÖRÜ: ÇELİK KASAPOĞLU
PROJE SORUMLUSU: BERGÜZAR ÇELEBİ
KOREOGRAF: MALİK DERİN KÜÇÜMEN
YARDIMCI KOREOGRAF: DİDEM ATASOY
REJİ: BARIŞ ARMAN
REJİ ASİSTANI: İLAYDA TÜRBEDAR
IŞIK: ÖNDER ARIK
SES: LOOP PRODUCTION
KOSTÜM: CANSIN ÖNALAN
ÇEVİRİ: ÇELİK KASAPOĞLU, MALİK DERİN KÜÇÜMEN,MARK RAYMUND, İLAYDA TÜRBEDAR,ELİF DOĞAN,AHMET SARUHAN ŞİMŞEK
OYUNCULAR: AHMET SARUHAN ŞİMŞEK, ATAKAN BÜYÜKBAŞ, AYMİLA TAŞÇI
BERK ALARCİN, CANSIN ÖNALAN, CANSU ORTAÇ, CEREN CAN, DİDEM ATASOY, DOĞANCAN TURHAN, ELİF DOĞAN, ELİF MİMAROĞLU, İLAYDA TÜRBEDAR, KAAN BÜYÜKBAŞ, KÖKSAL ÜNAL, LARA NARİN, MALİK DERİN KÜÇÜMEN, MARK RAYMUND, MÜGE OSKAY, OBEN ÖZKAL, ORKUN ÖZCAN
OZAN FAKIOĞLU, PINAR ÖZBEK, SİMGE BEŞİZ, ŞEBNEM ŞEVİKTÜRK, TANER GÜNGÖR, TUĞÇE AYAR, TUĞÇE CEYLAN, UMUT DURMUŞ
KONUK SANATÇI: CEM KÜÇÜMEN

MALİK DERİN KÜÇÜMEN

S1- Journey to Broadway müzikali ile ilgili ne gibi çalışmalar yaptınız? Nereden çıktı bu fikir? Müzikalin tüm organizasyon işini yüklenen birisi olarak, bize biraz bahseder misiniz?

“Journey to Broadway”, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı(İÜDK) Müzikal bölümü mezunlarından Selmin Artemiz’in kendisinin ve benim de şan hocam olan “Bergüzar Çelebi’nin şan sınıfı konserleri için 2008 yılında bulduğu bir isim. Her sene AKM ve CKM dahil bir çok farklı sahnede yapılan gösterilerin hepsi, müzikal tiyatro bölümümüzden sadece 10-15 kişilik bir kadro olarak farklı müzikallerden 15-20 şarkı içeren danslı, birkaç büyük ensemble parçasına sahip bir kolaj konser formatında sahneleniyordu.
Geçen seneki “Journey to Broadway” ile ilk müzikal tasarım ve yönetim deneyimimi 2015 Şubat ayında 13 kişilik bir ekiple CKM büyük sahnede yaşadım. Başarılı bir gösteriydi ama bir şeyler eksikti. Yaz dönemine geldiğimizde aklımda sorular ve bu sorulara cevaplar oluşmaya başladı.
Bu cevapların birincisi, bir müzikal tiyatro öğrencisi öncelikle oyuncudur. Güzel şarkı söyleyen ve güzel dans edebilen bir “oyuncu”. Kolaj konserlerde biz sadece şarkı içinde mizansenler kuran şarkıcılar, bazen de dansçılardık. Önceliğimiz buna bir çözüm bulmaktı. Fakat baştan sona bir oyun yapmak bambaşka maddi zorluklara sahip olduğundan; kolaj ile tam oyun formatlarını füzyonlayıp yeni bir formata imza attık: “Özet müzikaller”. En unutulmaz şarkıları ve dansları, orijinal sahneleriyle, kostümler ve dekorlarla birleştiren bir format. Aslında 3 müzikal olarak planlanan projemiz daha sonrasında çeşitli dramaturjik zorluklardan, şarkılar ve danslar hazır olmasına rağmen iki perde iki müzikal ve “sürpriz bis” haline dönüştü.(1.Perde Rent, 2. Perde West Side Story ve Bis: Hairspray”)
İkincisi çeşitli maddi ve organizasyonel imkansızlıklardan son beş senedir yapılamayan müzikal tiyatro bölüm projesi (İÜDK tarafından tüm müzikal bölümü olarak yapılan baştan sona bir Broadway müzikali) yine yapılmayacağı için biz Bergüzar Çelebi’nin şan öğrencileri hariç koca bir bölüm sahneye çıkamıyordu. İsteğim bu sefer ayrıcalık olmadan tüm arkadaşlarımla bir şey yapmaktı. Bergüzar hocam’ dan bununla ilgili izini aldım ve aynı zamanda gösterinin müzik direktörü olan ensemble (koro) hocamız Çelik Kasapoğlu’yla birlikte projeyi “audition” sistemi ile kaliteyi arttıracak bir şekilde tüm okula açtık.
Sonuncu ve belki de en önemli soru ise bu proje hangi dilde olmalıydı. Cevap aşikardı fakat tercümeler büyük bir emek ve zaman gerektirecekti. Sahneleri, diyalogları tercüme etmek çok zor değildi fakat şarkı sözlerini prozodiye uygun bir şekilde çevirmek… İşte bu noktada yapılan iş belki de tüm sahne üstü işinden daha büyük. Başta Çelik Kasapoğlu ve sevgili İlayda Türbedar olmak üzere kurduğumuz yaratıcı ekip ile günler, geceler harcadık. Kim bilir belki de zamanında üzerine aylarca yıllarca düşünülmüş, hepimizin ezbere bildiği, kemikleşmiş unutulmaz İngilizce sözleri Türkçeye çevirdik. Fakat sonuç istediğimiz gibi oldu. Gerçekten şarkıları söylerken hem büyük keyif aldık hem de seyirci ilk defa, şarkıları dinlerken sadece güzel sesler çıktığı için değil, bir şeyler anlattığı için beğendi. Zaten bir müzikal tiyatro oyunu için aksi kabul edilemez.
Provalarımız Aralık ayında başladı. Haftada 2-3 ile başlayan provalar Mart ayında haftada 5-6’yı buldu. Belli roller için mezunlarımızdan misafir oyuncular, başka konservatuarlardan misafir dansçı arkadaşlarımızı çağırdık. Hatta West Side Story’ deki bir rolü İÜDK Gitar bölümünde öğretim görevlisi olan babam Cem Küçümen oynadı. Ekibimiz yarı zamanlı bir bölümden kurulduğundan herkesin başka işleri okulları var. Ben İTÜ’de Kimya bölümü son sınıf öğrencisiyim. Ekipte doktor mühendis avukat ne ararsanız var.
Sonunda 27 kişilik ekibimiz ile gösteriyi hazırladık. Bu noktada bazı önemli kişileri unutmamak lazım. Bize çeşitli prova mekanları, dekorlar ve birçok başka yardımda bulunan, “Rent’teki rolü ile “Benny’miz sevgili Oben Özkal’a; Işık tasarımında harikalar yaratan ve aslında kendisini müthiş bir gitarist olarak tanıdığım sevgili Önder Arık’a, Konservatuardan eski sınıf arkadaşım aynı zamanda “Kazan Dairesi” tiyatro ekibinin kurucusu rejisörümüz Barış Arman’a çok teşekkür ederim. Sevgili şan hocam Bergüzar Çelebi ve müzik direktörümüz Çelik Kasapoğlu zaten annem ve abim gibi, onlar ile beraber yaptık bu projeyi. Son olarak da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’na da teşekkürlerimizi unutmamamız lazım. Orası olmasa biz belki de hiç tanışmayacaktık.

S2- Neden müzikalde Rent ve West Side Story’ı seçtiniz? Özel bir nedeni var mı?

İşin bu kısmı tamamen, başta ben olmak üzere biz müzikalcilerin hayalleri. Maalesef Türkiye de sergilenen ve içinde oynadığımız oyunları biz seçmiyoruz, başkaları seçiyor ve sahneye koyuyor. Bizim oynamayı hayal ettiğimiz ve bir müzikalcinin “Lifetime checklist”inde “Evet bu rol oynandı” diye işaretleyeceği oyunlar ve roller.
Rent,  gerçekten müthiş besteleri olan bir oyun ama çok uğraştıran bir dramaturjiye sahip, West Side Story ise müzikal tiyatro tarihinin en zor danslarına, şan partilerine sahip bir klasik. Amaç kendimizi çeşitli açılardan zorlayarak geliştirmek ve dürüst olmak gerekirse manevi açıdan tatmin etmek. Çünkü böyle bir projede maddi bir tatmin söz konusu değil. Dolayısıyla seyirci değil kendimiz odaklı bir seçim yaptık.

S3- Bu kadar kalabalık bir ekibi toplamak ve müzikal konusunda ikna etmek sizi yordu mu?

Yormak ne kelime perişan etti diyelim. İkna kısmı kolaydı. Huzurlu ve keyifli çalışan bir grubumuz var, bu işlerle uğraşan ve müsait zamanı olan herkes böyle bir şeyin parçası olmak ister herhalde. Önemli olan sonuna kadar dayanmak, zorlu provaları ve hazırlıkları atlatmak. Bu noktada işin organizasyon kısmı, kriz yönetimi üzerine doktora yapmak gibiydi benim için. Hele ki işiniz sadece organizasyon değilken, her iki perdede de hatırı sayılır rolünüz varken. Bir süre kendimi rollerimi ikinci plana atıyor, geri kalan her şeyin yolunda gitmesini sağlamaya çalışıyordum. Ne aksaklıklar oldu; önemli rollere sahip arkadaşlarımız bizi yarı yolda bıraktılar, projeyi terk ettiler. Ama daha iyisini yapacak arkadaşlarımız varmış aramızda onlara fırsat doğdu. Terör saldırılarından dolayı evlerden çıkamadık haftalarca prova yapamadık. Koreografileri çalıştırırken sesimi “yüksek” kullandığımdan tabi ki sonsuz defa sesim kısıldı. Neyse ki gösteriye kadar iyileştim. Geç biten provalardan dolayı beraber yaşadığım ailemle uzun bir süre akşam yemeği yiyemedim. Başka arkadaşlarımı, hobilerimi, İTÜ’deki kimya laboratuvarımı ihmal ettim. Bana göre aldığım konservatuar eğitimimin bir bitirme projesi olmalıydı, bunun için çeşitli şeylerden feragat etmem gerekti, sonunda da böyle bir gösteri çıktı. Ama rahatlıkla hepsine değdi diyebilirim.

S4- Dans provalarınızda başınıza gelen komik veya enteresan olaylar oldu mu?

Dans provaları benim için işin hep en eğlenceli kısmı zaten. Yeni insanlarla çalışıyorsam çok daha güzel. Dışarda başka türlü tanıdığınız insanlara kafanızda yarattığınız bir şeyi anlatmaya ve yaptırmaya çalışıyorsunuz. Tabi genelde hemen anlayamayabiliyorlar, belki de siz düzgün anlatamıyorsunuz ama sonunda her şey yoluna giriyor. Koreografi yapmak benim için hep dans etmekten çok daha keyifli olmuştur. Çok çok iddialı değilim, bir bale ya da dans diplomam yok ama özellikle müzikal tiyatroya has koreografiler üzerine Türkiye şartlarında bir şeyler üretmeye çalışıyorum.
Özel bir anekdot isterseniz, dans provalarından değil ama ensemble provalarımızdan birinde çok gülmüştük. Rent müzikalinden Bohem Hayat(La vie Boheme) isimli parçayı tercüme ederken bir pasajda tıkanmıştık. Kafiye yapmak için kelimeler uyduruyorduk. Biri Karadeniz(laz) ağzıyla bir şey söyledi. Kelime kafiye olarak tam oturunca bir anda bütün şarkı karadeniz parodisine dönüştü. Biri ağzıyla kemençe taklidi yapar, diğerleri horon teper. Az kalsın tüm müzikali trabzonda geçen bir adaptasyona çeviriyorduk, Çelik hocamız bizi durdurdu.
Aklımızda şu sözler kaldı: “Hamsi Tava, Hamsi Tava, o çoktan kizardu, Haberuniz yok mi? Hamsi sezonu bittu”
Orijinali: “Bohem Hayat, Bohem Hayat o çoktan gömüldü, Haberiniz yok mu? ‘La Boheme’ öldü”

S5- Özellikle eksik olduğumuz Türkiye’deki müzikal kavramı hakkında ne söyleyeceksin? Journey to Broadway’i daha geliştirmek ve devamını getirmek gibi bir projeniz var mı?

Müzikal tiyatro, sayın Hıncal Uluç’un da dediği gibi İngiltere ve Birleşik Devletler’de medyanın üzerinden gündem belirlediği, sanat camiasının en yakından takip ettiği sektör iken Türkiye’de insanların çoğuna sıkıcı gelen bir sanat formu olarak tanınıyor. Neredeyse herkes müzik dinler, tiyatro ya da film izler ama nedense ikisini bir arada sevmiyor. Öbür yandan yerli prodüksiyonlar bomboş seyircilere oynarken, Zorlu Center’ın getirdiği Broadway ya da West End prodüksiyonları 250TL’lik biletlerle full çekiyor. Buradan bir ders çıkarılması lazım.

Mevcut sorunların kısa listesi şu şekilde. Müzikal tiyatroya göre sahne yok, ses sistemi yok, ışık yok, dekor yok, makyaj yok. Daha doğrusu çok sınırlı yerlerde var.
İmkanlara sahip olanlar ise benim şahsi fikrime göre yanlış seçilmiş prodüksyonlarda halkı dikkatini çekebilmek uğruna yanlış oyuncuları oynatıyorlar. Eğitim şart dersem komik olacak ama gerçekten eğitim şart. Bir müzikal tiyatro yıldızının opera, bale ve oyunculuk eğitimi olması şart. Yoksa seviye vasatı geçemez. Biz sadece yarı zamanlı bir bölümüz ama şu an İstanbul’daki tüm müzikal tiyatro işlerinin ensemble’ larında ağırlıklı olarak bizim okulun mezunlarını görmeniz mümkün. Diğer taraftan yapılan işlerin kalitesi ve prodüksyon seviyeleri Broadway, West End ve Zorlu’ya gelen yabancı ekiplerden çok farklı bir boyutta. Sebep ülkedeki müzikal oyuncu kadrosu ve teknik yetersizlikler.

Birinci öncelik tam zamanlı bir bölüm. Zamanında varmış, mesela Halit Ergenç tam zamanlı bir müzikal mezunu. Özellikle doğru akademisyen kadroları ile bütçesi olan okullar, her sene sonunda staj niteliği taşıyan projeler, prodüksiyonlar yaparlarsa profesyonel seviyede oyunların da kalitesi artacaktır. Buna bağlı olarak profesyonel ses firmaları ekipmanlarını müzikal tiyatro ihtiyaçlarına göre genişletecektir. Sahneler farkı teknolojilere yönelecektir. Her şey pozitif geribildirim ile kartopu gibi büyüyüp gelişir.
Müzikal tiyatro bence çağımızın sanat formu. Müzik dans ve tiyatroyu, teknoloji ile birleştirip çılgın prodüksiyonları ortaya çıkartan bir sanat. Müzikal tiyatronun “Oscar”ı olan “Tony” ödüllerini izleyip bir fikir alabilirsiniz. İşler böyle olursa seyircinin sıkılmaya lüksü olmaz. Sahneler dolar taşar.

Bana sorarsanız işler umut verici şekilde ilerlemekte. Ben bu alanda profesyonel bir kariyer yapar mıyım bilmiyorum ama yaparsam alacağım kıstas belli. Konservatuardan eski sınıf arkadaşlarımın Devlet Tiyatrosu bünyesinde yaptıkları “Sidikli Kasabası” isimli Broadway müzikali Türkiye de bu işe bir çıta koydu ve iki sene kapalı gişe oynayarak sorunun seyircide olmadığını kanıtladı. Burada mesuliyet oyuncular ve prodüksiyonlarda. Doğru yer ve zamanda doğru işi bulursanız seyirci gelir. Müzikallerin sayısı bu günlerde oldukça arttı. Biz de buna Journey to Broadway ile katkıda bulunduk ve konulan çıtaya yaklaşmaya çalıştık. Mayıs ayında iki gösteri daha yapmayı planlıyoruz. Önümüzdeki sezon ise bu ekipten baştan sona bir Broadway müzikali bekleyebilirsiniz. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Nisan 2016

MIKE FLANAGAN ile RÖPORTAJ


Türk ve Yabancı korku filmi yönetmenleri / oyuncuları ile yaptığım röportaj serileri devam ediyor. Bu defa kendisini şansıma balayında iken yakaladığım ve cevapların süresinin uzayacağını tahmin ettiğim Mike Flanagan, beni şaşırtarak kısa bir süre içinde cevapları yolladı. Absentia ve Oculus ile tanıdığımız yönetmenin, halen Amerika’da vizyon tarihinin sürekli ertelendiği Kate Bosworth ve Thomas Jane’ın kadrosunda yer aldığı Before I Wake adlı bir korku filmi de bulunuyor. Bu belirsizlikler sırasında boş durmayan Mike Flanagan’ın, haklarını Netflix’in aldığı Hush adındaki ev istilası türündeki korku/gerilim  filmi kısa bir süre önce gösterilmeye başladı.

Hem Popüler Sinemada hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevaplayan Mike Flanagan’a bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Genelde korku gerilim türünde filmler çektiniz. Korku filmlerine olan ilginiz nereden geliyor?

MF- Korku filmleri türünü çocukluğumdan beri her zaman çok sevmişimdir. Stephen King 'in IT’ini  izlediğimde ilgim daha da perçinlendi. Aslında çocukken korku filmlerinden çok korkardım ve bazen koltuğun arkasına saklanırdım, hatta daha normal olanlarında bile . THRILLER filminden çok çok korktuğumu hatırlıyorum. Sanırım bu filmleri izlemek büyürken bir tür cesur olma şekliydi benim için.

KE- Yeni filminiz Before I Wake, yine Oculus ve Absentia gibi aile draması içeriyor. Filmlerinizde özellikle aile içi olaylarını seçmenizin bir sebebi var mı?

MF- Sanırım korku temelde sadece sesi çok yükseğe ayarlı bir dramdır. Sadece ürkütücü olmaya çalışan bir hikayeyle hiçbir bir bağ kurmam. Benim için onun gerçek bir şeyle ilintili olması gerekir ve bence iyi korku filmleri başka bir şeydir. Hepimizin kendi şeytanları vardır özelliklede  karmaşık aile dinamikleri içinde. Korku, hayatlarımızın bu korkunç köşelerini güvenli bir şekilde keşfedebileceğimiz bir büyük prizmadır ayrıca ve bu tür, metafor için de oldukça müsaittir. İnsan doğasıyla ilgili bir metafora ya da söyleme tutunamazsam, çok çabuk sıkılırım.

KE- Before I Wake’in hikayesinden kısaca bahseder misiniz? Hikaye nasıl ortaya çıktı? Filminizde nelerle karşılaşacağız?

MF- Bu çok şahsi bir proje ve korku merkezinde değil. Bu iş diğer işlerime göre her zaman daha metaforikti. Fikir aklıma yıllar önce gelmişti; OCULUS 'un yapım aşamasından ve de bütün senaryolarım arasında favorim olmasından çok çok önce. Bu film ailesel bir kayıpla ilgili ve benim içinde onu çok güzel şey kılan şey bu. Korku öğeleri içerse de, aslında bir ailenin çocuğunu kaybedişiyle ilgili korkusu. Dünyada bundan daha gerçek bir korku yoktur.

KE- Oyuncu seçimlerinde en çok nelere dikkat edersiniz? Kate Bosworth ve Thomas Jane gibi güçlü iki oyuncuyu nasıl buluşturdunuz?

MF- Oyuncu seçimi bir film yapmanın en sevdiğim tarafıdır. Hem Kate hem de Tom senaryoya büyük bir şevkle uyum gösterdiler. Her ikisinin işlerine de hayrandım ve onlarla bu eşsiz projede birlikte çalışmak benim için büyük bir zevkti. Sanırım her ikisi de bu filmde en iyi işlerinin bir kısmını yaptılar.

KE- Oculus ve Absentia sizin için nasıl bir deneyim oldu? Bu filmler hakkında izleyicilerden nasıl tepkiler geldi?

MF- ABSENTIA eşsiz bir tecrübeydi. Hiç paramız yoktu ve arkadaşlarımız oluşan oldukça küçük bir ekibimiz vardı. Onu benim dairemde var olan ışığı kullanarak çektik. OCULUS ta ve sonraki filmlerde sahip olduğum hiçbir kaynağa sahip değildik. Tam bir gönül işiydi ve mümkün olmayacak kadar zor bir yapımdı. Geriye bakınca altından kalmak için çok çabaladık diyebilirim. Bunu yaptığımız için çok minnettarım. Müthiş oyuncu kadromuza ve ekibimize teşekkürler ayrıca bu filme verdiği tepkiler açısından izleyiciye her zaman müteşekkirim. 
OCULUS  her açıdan farklı bir tecrübeydi. Arkamda önemli bir yapım şirketinin, çok deneyimli oyuncuların ve de daha önce hiç sahip olmadığım bir bütçenin tam desteği vardı. Her filmin kendine has zorlukları vardır ve kesinlikle OCULUS da kendisine düşen payı almıştır bu zorluklardan ama aynı zamanda hayatımda ilk defa kafamdaki şekliyle bir filmi yapabilecek donanıma sahip olduğumu hissettim. Bu filmi çekmek isteyecek yapımcıları bulmak çok zaman aldı.( 7 sene) Film çıktığında bir şekilde kutuplaştırıcıydı, ama sorun değil. Ben bu konuda çok rahatım. İzlemek istediğim türde filmler yapıyorum ve onlar asla herkesi mutlu etmeyecekler.

KE- Korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

MF- En zor olan set HUSH' ınkiydi. Filmi 18 günde çektik ve sadece geceleri çekim yaptık. Çok yorucuydu. Küçük bir ekiptik ve 3 hafta boyunca geceleri ormanın içindeydik hep. Tam anlamıyla feleğimizi şaşırmıştık.

KE- Yeni korku filmlerinizden Quija 2 ve Hush’dan biraz bahseder misiniz?

MF- HUSH, peşinde bir katilin olduğu sağır bir kadını konu alan gerçekten eşsiz bir filmdir. İçinde sadece 15 dakikalık bir diyalogun olduğu neredeyse tamamıyla görsel bir filmdir. Bu da hikayeyi görsel olarak anlatmak adına inanılmaz heyecan verici bir şanstı. Bu filmin ortaya çıkış şekliyle çok gurur duyuyorum. OUIJA da eşsiz bir film. İnsanların olmasını beklediği gibi bir film değil kesinlikle. Farklı bir şey yapmak için gerçekten bir şansımız vardı demekten öte başka bir şey söyleyemem. Sanırım insanlar olumlu anlamda çok şaşıracaklar.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Mike Flanagan filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

MF- Umarım öyle olur. Bu türü değiştirmeyi düşünmüyorum. Film yapma şansına her zaman sahip olmayı ve bu türün sağlamış olduğu yaratıcılık açısından sınırsız  bir sürü fırsatı  keşfetmeye devem etmek istiyorum. Sanırım korku alanında yeni yeni ortaya çıkan bir sürü heyecan verici yönetmen var. Çok fazla film çekebilmek bir ayrıcalıktır.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

MF- Bu çok zor bir soru, neredeyse imkansız bir soru. Ama favorilerimden bazıları. THE THING, THE SHINING, SESSION 9, LAKE MUNGO ve THE FLY. Çok fazla iyi film var asla üçe indiremem.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

ÜÇ NOKTA


Bahariye Caddesi (Tramvay yolu) Akyıldız pasajında bulunan Tiyatro Ak’la Kara, Keren Kobanbay ve Savaş Özdural’ın birlikte kurdukları küçük ama inanılmaz samimi ve hoş bir tiyatro salonu. İkilinin eski talk show projelerinin adı olan Ak’la Kara’nın değerli oyuncuları, her sezon birbirinden farklı oyunlarla seyircinin karşısına çıkıyor.
Tiyatronun yönetmen yardımcısı ve sahne amiri olan Can Esendal’ın daveti üzerine Üç Nokta adındaki komedi oyununu ben de izleme fırsatı yakaladım. Pasajın altında yer alan tiyatro salonuna doğru indiğinizde, eski oyuncuların ve değerli sanatçıların resimleri ile süslenmiş güzel bir fuaye sizi karşılıyor. Salona girip ön sıradaki yerimi aldığımda ise, direk sahne ile içiçeydim. Evet, yakın değil içiçe; sahne ile aranızda mesafe yok, adım atsam oyundayım. İnanın bir oyunu bu kadar yakından, burnunuzun dibinden izlemek çok keyifli bir durum. Moulin Rogue müzikalinden “El Tango De Roxanne” parçası eşliğinde beklemeye başladığımız iki perdelik Üç Nokta oyunu, başlama sesinden son ana kadar izleyiciye gülme garantisi vaad ediyor.

Oyunun hikayesi : Bitirim bir taksi şoförü olan Faruk, hayalperest bir oyun yazarı olan Tarık ve telaşlı bir yapıya sahip olan Sadık adındaki üçüzler aynı evde yaşamaktadır. Faruk, eve Hale adında bir masöz çağırmıştır. Tarık, yayınevinden gelecek olan Jale’yi beklemektedir. Sadık ise, bir cinayete tanık olmuştur ve ölen adamın karısı Lale ifade vermesi için onun peşine düşmüştür. O gün temizlik günüdür ve temizlikçi Fatma, kişileri ve olayları iyice birbirine karıştırır. Ona aşık olan apartman görevlisi Siyami de kafasını daha çok karıştırır. Cinayeti işleyen Tayyar ve onun peşinde olan Komiser Bülent de eve gelince, akıllara zarar bir koşturmaca başlar.

Okuduğunuz gibi oyunun hikayesi, tiyatro komedilerinde çok sık rastladığımız karışık olaylar örgüsü üzerinden ilerliyor. Oyun, evin temizlikçisi Fatma ile açılıyor. Söylene söylene eve gelen ve işini yapan Fatma, adeta oyunun başından sonuna kadar evdeki farklı karakterlere sahip olan üçüzlere karşı savaş veriyor. Fatma rolünü canlandıran dizi/filmlerden tanıdığımız ve aynı zamanda seslendirme sanatçısı olan usta oyuncu Bedia Ener, oyunun tüm yükünü kesinlikle üstünde taşıyor. Bedia Ener’in başarılı performansının yanında, üçüzleri canlandıran Kerem Kobanbay’ın da rolü bir hayli zor ve çok önemli. Oyun boyunca sürekli karşımıza çıkan farklı karakterleri tek başına oynamak o kadar kolay olmasa gerek. Gerçekten Faruk, Tarık ve Sadık ile kafamızı karıştıran, ama bir o kadar da gülmemizi sağlayan Kerem Kobanbay’ın başarısı takdire değer. Bu arada oyun sırasında aniden ortaya çıkan ve absürd esprileri ile oyun dışı bir karakter olarak gözüken Can Esendal da, Üç Nokta’ya renk katan bir oyuncu. Oyunun en sevimli rollerine sahip olan iki isim daha var. Masöz ve sarhoş Hale ile metalci kılıklı katil Tayyar. Buket Dereoğlu, sarhoş masöz rolüyle adeta döktürürken, heavy metalci katili canlandıran Levent Ünsal ise, mükemmel performansı ile göz dolduruyor. Özellikle bu ikilinin yer aldığı esprisi bol olan sahneler, oyunun çıtasını biraz daha yükseltiyor. Tayyar’ın tam yerinde yaptığı Guns’N’Roses espisini de pek unutacağımı sanmıyorum. J

Oyunda tam yan karakter olarak sayılmasa da, diğer saydığımız 4 oyuncuya göre daha az role sahip olan isimler de bulunuyor. Temizlik hastası polis Bülent (Vural Buldu), Fatma’ya aşık olan ve başının belası Siyami (Ahmet Taşdemir), yayınevinden gelen Jale (Nazlı Kar) ve sürekli çığlık atarak ayılıp bayılan, oyunun en hasta ruhlu karakteri, ölen adamın karısı Lale (Devrim Atmaca) gibi karakterler de, yine çok önemli rolleri üstlenerek oyunun bel kemiğini oluşturuyor.

Oyunun ilk perdesi normal düzeyde ilerlerken ikinci perde, cinayetin asıl önemli kısmına, yani perde arkasına ağırlık verdiğinden tam bir cümbüş şeklinde daha eğlenceli geçiyor. Komedi yüklü hareketlerin ve esprilerin oldukça havada uçuştuğu ikinci perde, adeta oyuncuların show yaptığı bölüm. Kerem Kobanbay’ın üçüzler rolüyle, her kapıdan farklı şekilde hızlı hızlı çıkışı, Tayyar’ın harika solo performansı, ikili danslar ve güzel bir final. Bu arada sahnenin dekoru asla göz yormuyor ve karışıklık içinde olan bir durum yok. Müzikler iyi seçilmiş, özellikle Jaws J. Ayrıca yan yana olan kapılar oyunun hikayesine ve olaylarına göre çok güzel tasarlanmış. Özellikle Fatma’nın ve Tayyar’ın oyunun aralarında dış sesle olan konuşmaları  ve yapılan espriler oldukça komik ve yerli yerinde.
Şu sıralar hepimizin en çok ihtiyacı olan gülme eylemine çok uygun bir oyun Üç Nokta. Eğer her hafta vizyona giren, birbirinin tekrarı ucuz komedi filmlerinden sıkıldıysanız, devamlı yükselen temposu ile sizi neşelendirecek hoş bir komedi oyunu izlemek istiyorsanız, tiyatroya da bir şans verin, bu oyunu görün.

Sadece “Üç Nokta” değil, Türkiye’nin her yerinde tiyatro salonu olan “Çok Nokta” var.

Yazan : Kerem Kobanbay
Yöneten : Murat Sarı
Yönetmen Yardımcısı : Can Esendal
Işık Tasarım : Serpil Coşkun Altuncu
Kareografi : Tanju Yıldırım
Dekor : Murathan Yılmaz
Müzik : Orhan Enes Kuzu
Oyuncular : Kerem Kobanbay, Bedia Ener, Levent Ünsal, Buket Dereoğlu, Vural Buldu, Devrim Atmaca, Nazlı Kar, Ahmet Taşdemir, Can Esendal 


KEREM KOBANBAY

KE-Genelde tiyatroda, özellikle komedi oyunlarında yabancı eserler sahneye konuyor. Siz ise, Üç Nokta oyununu kendiniz yazdınız. Daha zoru denemeyi tercih etmenizin sebepleri nelerdir?

KK- Türkiye’de neredeyse vodvil yazarı yok diyebiliriz. Bu yüzden genelde yabancı oyunlar tercih ediliyor. Vodvil çok edebi bir tiyatro eseri kabul edilmiyor. Bu görüşümün haklı kabul edilebilecek yönleri de var bence. Böyle bir boşluk vardı Türk vodvil yazarları konusunda ki, bende zaten bu konuda uzmanlaşmayı yaklaşık 10-15 yıldır hedef haline getirmiştim. Matematiğini çözdüm sanırım, bu benim 4.vodvilim ve seyirciden de çok iyi reaksiyon alıyoruz. Böyle bir çalışma içindeyim, keyifli gidiyor. Benim için zor olan değil, keyifli olan bir iş diyebilirim.

KE-Komedi oyunlarında kafa karıştıran ve iç içe giren hikayeler çok fazla güldürüyor. Siz de buna bağlı kalarak arapsaçına dönen bir komedi oyunu yazdınız. Oyunu yazarken özellikle böyle bir hikaye olmasına dikkat ediyor musunuz? Ayrıca ilham aldığınız tiyatro eseri ya da yazarı var mı?

KK- Evet bu tür, durum komedisine dayanan bir tür. Bu türde önce durumu kurgulamanız gerekiyor.Sahneleri yazmadan önce repliksiz bir şekilde ard arda sıralıyorum, başını, gelişmesini ve sonunu kafamda oturtuyorum. Ardından repliksiz bir şekilde her sahneyi paragraf paragraf yazıyorum ve sonra repliklere dönüyorum. Oyunda yanlış anlamalar, yalanlar, küçük oyunlar, bir tehdit unsuru ve o tehditden kaçma gibi ögeler var, bu da tam bir matematik meselesi. Örnek aldığım yazarlar ise, Ray Cooney ve Michale Frayn.

KE- Üç Nokta oyununun hem yazarı, hem de oyuncususunuz ve oyunda farklı karakterlere sahip üçüz kardeşleri tek başınıza canlandırıyorsunuz. Bu rollerin altından tek başınıza kalkmak sizi zorladı mı?

KK- Öncelikle bu üç rolün altından tek başıma kalkmadım, yönetmenim Murat Sarı ve oyun arkadaşlarım hepimiz birbirimize her konuda destek verdik.Üçüzlerin birbirinden çok farklı karakterleri olması aslında bir oyuncunun avantajı. Çünkü yakın çizgilerde bu üç farklı tipi verebilmek daha ince bir oyunculuk gerektiriyor.Bu kadar farklı karakterleri de içiçe sokmak keyifli bir iş, becerebiliyorsam ne mutlu bana. Geri dönüşlerden de olumlu sonuçlar aldığımız için güzel bir sezon geçirdik ve bu iyi bir tecrübe oldu. Ayrıca o üç karakter de hepimizin içinde var, dolayısı ile onları içimizden çıkarıp yaşadığımız anda herşey çok kolaylaşıyor.

BUKET DEREOĞLU

KE- Bizimkiler’den Tatlı Kaçıklar’a, Cennet Mahallesin’den Arka Sokaklar’a kadar birçok televizyon dizisinde sizi izledik. Bunun yanı sıra farklı pek çok tiyatro oyununda da yer alıyorsunuz. Dizi mi, tiyatro mu size daha fazla keyif veriyor?

BD- Tabi ki Tiyatro da çok daha farklı bir keyif alıyorum. Ciddi bir efor sarfedip o gün bizi izlemeye gelen yüzlerce seyircinin anında tepkisini almak muhteşem.

KE- Üç Nokta oyununda canlandırdığınız sarhoş kadın Hale rolünü başarıyla canlandırıyorsunuz. Bu role nasıl hazırlandınız?

BD- Evet cidden benim için zordu, çünkü daha önce hiç sarhoş rolünü oynamamıştım ve genel olarak alkol almadığımdan nasıl yapmalıyım, bilemedim. İçsem ne olurdum dedim ve arkadaşımın gece kulübüne bir süre gittim, orada gözlem yaptım ve Hale karakterini kendimce kendime adapte etmeye çalıştım.

KE- Tiyatro yapmaya nasıl karar verdiniz?

BD- Çocukluğumda hiç düşünmediğim bir meslekti nasıl gelişti hatırlamıyorum, ama ailem konservatuvarı şart koşmasa sanırım burada olamazdım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Nisan 2016

HÜRCAN EMRE YILMAZER ile RÖPORTAJ


Yerli/yabancı yönetmen/oyuncular ile korku filmleri üzerine yaptığım röportaj macerasının bu seferki konuğu, Azem üçlemesinin son filmi olan Azem 3: Cin Tohumu filminin yönetmeni Hürcan Emre Yılmazer. 2.filmin çekimlerinde görüntü yönetmeni olarak görev alan Hürcan Emre, bu defa son filmde yönetmenlik koltuğuna oturuyor. Senaryosunu Türkiye’nin birçok yerinden gönderilen kayıt, belge ve cin hikayelerinden seçen film, aynı zamanda bu uygulama ile de bir ilke imza atmış oluyor.

Hürcan Emre ile Kadıköy’deki buluşup sıcak kahve eşliğinde bol bol sohbet ettik ve kendisi beni kırmayıp Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum tüm soruları cevapladı.

Hürcan Emre Yılmazer’a ilk uzun metrajlı korku filminde iyi gişeler ve bol başarılar diliyor, teşekkür ediyorum.

KE- Bize biraz kendinizden bahseder misiniz, hangi projelerde yer aldınız? Nasıl başladı yönetmenlik kariyeriniz?

HEY- 2007 senesiydi sanırım. Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve İletişim tasarımı bölümünde okurken okulumuzda Müzik klübünün düzenlediği partiye Portecho adlı müzik gurubu gelmişti. O zamanlar sinema klübünde aktif bir üye olduğum ve daha yeni klübe yeni bir kamera aldırdığımız için Sony hvr v1 modeli kamerayı denemeyek için iyi fırsat olduğunu düşünüp grubun videosunu çekmiştim. Daha yeni yeni tanıştığım AdobePremiere ile kendime göre bir montaj yapıp myspace (o zamanlar myspace vardı) üzerinden guruba yollamıştım. Çok hoşlarına gitmiş olacak ki Deniz ve Tan beni yanlarına çağırdılar ve bir klip projeleri olduğunu benim çekmemi istediklerini söylediler. Ve böylece ilk kez kamerayı zevkin yanında para kazanmak için kullanmaya başlamış oldum. Bundan sonra pek çok gurubun klibini çektim. Bunlardan çoğu adı duyulmamış guruplar olmasına karşın Duman ve Gökhan Türkmen listede başı çekenler arasında. Zamanla okulun aynı bölümünden mezun olmuş arkadaşlarla küçük ekipler kurmaya ve bunlarla ekibimizi daha profesyonel hale getirip klip işlerinin yanında önce viral daha sonra ise daha büyük bütçeli reklamlar çekmeye başladık. Yönetmenlik kariyerim kısaca bu şekilde başladı diyebiliriz

KE- Volkan Akbaş, Erdinç Kazımoğlu ve siz. Neden Azem adı altında bir Türk korku filmi serisi tek bir yönetmenin elinden çıkmıyor da , hepsinde farklı yönetmenler yer aldı?

HEY- Bizim Azem serisiyle yapmaya çalıştığımız şey çok farklı. Yapımcılar, kültürümüz dolayısıyla konu olarak bir birine yakın korku filmler yapıyorken bir de yönetmen sürekli aynı olmasın diye düşündüler. Her defasında taze bir bakış açısı yeni bir uslup denemek istemişler. Bundan dolayı da her filmin yönetmeni ayrı. Ve büyük ihtimalle serinin bundan sonra gelecek filmlerinin de yönetmenleri de farklı olacaktır.  

KE- Azem ne demek ? Cin karası, Cin Garezi ve bu son filmde Cin Tohumu. İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin her defasında seriye eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HEY- Daha ilk senaryo için araştırma yapılırken görmüşler ki Azem; Eski Arap Yarımadasında kullanılan en kuvvetli büyünün ismi. Yapılması da bozulması da oldukça zor. Tüm insanlık tarihi boyunca sadece 11 kişinin bu büyüyü yapabildiği eski kaynaklarda geçiyor. Öyle bir büyüki bozulabilmesinin tek bir yolu var, o da bu büyüde aracı olarak kullanılan ruhani varlığın yani cinin eceli ile ölmesi. Cinlerin ömürleri de oldukça uzun olduğu için musallatlık aileden aileye hatta nesilden nesile şeklinde devam ediyor. Azem serilerinin her biri içinde Cin kelimesi öne çıkıyor, ama ben bunun direk gişe kaygısı olduğunu düşünmüyorum. Sanırım beyazperdeye taşınan yaşanmış hikayelerin senaryolaştığında filmi anlatan en uygun kelime bu olduğu için tercih edeiliyor.

KE- Azem serisi sanırım her defasında çıtayı daha fazla yükseltiyor. Sizin filminiz seriyi nasıl etkileyecek, izleyicileri nasıl bir film bekliyor?

HEY- Bir filmin (korku ya da değil) film olabilmesi için önce iyi bir hikayesi olması gerekiyor. İyi hikaye olmadan iyi film olamaz. İstediğiniz kadar efektler yapın en pahalı ekibi ekipmanı toplayın yine de hikayesi düzgün olmayan bir filmin tutması neredeyse olanaksız. Bu filmin farkı ise tam bu noktada ortaya çıkmaya başlıyor.Filmin ön çalışmasında sosyal medya üzerinden pek çok insana ulaşıp onlardan bize başlarından geçen olayları yollamalarını istedik. Bunların arasından en etkileyici olanları inceleyip seçtiğimiz olayı , hikaye yapısına oturtarak senaryolaştırdık. Bu da bizim çok iyi hikaye akışı olan gerçekten korkutucu bir film yapmamıza olanak sağladı. 

KE- Sosyal medya ortamlarında en çok merak edilen, hatta bana da çok gelen bir soruyu sormak istiyorum. Genelde filmler oynadıktan bir süre sonra dvd si çıkıyor ya da sizlerin tercihine göre internete yükleniyor, bu bir gerçek. Azem serisinin 3.filmi vizyona giriyor ama hala serinin diğer 2 filmi ortada yok. Neden piyasaya sürülmedi? Bununla ilgili sanırım bir planlarınız vardır, açıklar mısınız?

HEY- Bu aslında sanırım yapımcıların kendi tercihleri, ama şunu biliyorum ki ilk film çekilmeden önce bile eğer seri olmayı başarırsa 3.filmden sonra tüm serinin aynı anda DVD-TV ve internet ortamlarında olmasını istediler. Bu nedenle televizyon satışları bile hiç yapılmadı. Ama 3. Filmden sonra tüm seriyi tüm platformlarda izleyebileceksiniz. Hatta anlaşmaları bile yapıldı…

KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HEY- Filmin yapım aşamasında bizi en çok zorlayan hava şartlarıydı. Dış çekimler bizi o kadar zorladı ki çekimler bitip İstanbul'a döndükten ancak 2 ay sonra ayak parmaklarımın hisleri geri gelmeye başladı. Bir sahnemizde güneş çıkana kadar 7 saatlik çekimimizi hava yağmurlu başlayıp yarım saat içinde kar yağıp 2 saat sonra da güneş çıktıp karları erittiği için tekrar çekmemiz gerekti. Sosyal medya üzerinden başlatılan bir kampanya ile beş binden fazla yaşanmış hikâye toplandı. Bunların içinden en iddialısı Kızılırmak kenarında eski bir köyde yaşanmış olandı. Çekimleri yaptığımız köydeki her evin nerdeyse bir hikâyesi var. Koca köyde ekip olarak yaklaşık dört hafta boyunca yalnız kalmak oldukça zordu. Azem serilerinin özelliği bu ama çekim aşaması her zaman zor olur çünkü gerçek mekânlarda çekimler yapılır hatta siz ekip olarak insanların terk ettiği bu mekânlarda haftalarca kalmak zorunda kalırsınız. Birkaç arkadaşımız o kadar gerildiler ki çekimleri tamamlayamadan, geri döndüler. Azem serileri bunu her filminde yaşıyor. Aşırı korku yüzünden ekipten ayrılanlar oluyor. Tuhaf bir olay yaşamamıza gerek kalmıyor zira uğraştığımız şey başlı başına ilginç bir durum zaten. Civar köylülerle yapılan röportajlar sosyal medyada yayınlandı, köy hakkında bilgi edinmek isteyenler o videodan öğrenebilir. Azem 3 Cin Tohumu resmi facebok sayfasında bu video mevcut. Bu deneyimi ekip olarak uzunca bir süre unutmayacağız sanırım.


KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HEY- Önceki söylediğim gibi, bana göre filmin film olarak kabul görebilmesi için en büyük etken hikaye. Yaşanmış olayları hikayenize konu edebilirsiniz ya da sıfırdan yazabilirsiniz hikayenizin yapısı güçlü ve akıcı olduğu sürece seyirci içine girdiği maceradan kopmayacaktır. Ani çıkış ve efektler, yavaş yavaş gererek seyirciyi sona hazırlamalar zaten korku filmlerinin yapısında olan noktalar. Hikayede düzgün yerleştirildiği sürece bu noktalar arkasına sığınılan ucuz kandırmacalardan ziyade hikayeye güç katan, seyirciyi heyecanlandırıp maceranın daha da içine sokan etkenler haline gelicektir. Biz bu filmde bunu başardığımızı düşünüyoruz.  

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

HEY- Türk seyircileri arasında belli bir korku filmi izleyici kitlesinin kemikleştiğini düşünüyorum. Son zamanlarda o kadar çok korku filmi çıktı ki artık seyirciler korku filmi türünde de seçicileşip iyi filmi kötü filmden ayırt edip iyi filmde edindikleri deneyimi diğer filmlerde de edinmek ister oldular. Artık sadece filmin nekadar korkutucu olduğuna değil  oyunculuklara ve hikayeye de daha çok dikkat ediyorlar. Korkutucu olup hikaye olmazsa, ya da hikaye olup yeterince korkutmazsa film onlar için yetersiz kalıyor. Umarım bizim filmimiz onları her yönden tatmin edicektir. Herkese selamlar.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

SOUTHBOUND


2015 Toronto Film Festivali’nde yer alan ve Midnight Madness bölümünde gösterilen Southbound, V/H/S filminin yapımcıları ve The Pact 2 filminin yönetmeninden oluşan kalabalık bir kadroya sahip. Beş farklı hikayeden oluşan film, eleştirmenler tarafından son 10 yılın en iyi korku antolojisi olarak da değerlendiriliyor. Roxanna Benjamin, David Bruckner, Patrick Horvath ve Radio Silence adında “İnteraktif Maceralar” yazan 3-4 kişilik bir grup tarafından yaratılan Southbound, bir yol filmi gibi başlayıp, içerdiği gerilimle beraber, yanına bilim kurguyu ve mistik inanışları da alan oldukça değişik bir film.

Gece otoyoldaki arabanın radyosundan gelen “Pişmanlık, vicdan azabı, özür ve gönül almak, uzun yolda kurtarılmayı bekleyen kayıp ruhlar, geçmişinden kaçan ve acı karanlığa ilerleyen günahkarlar..” üzerine yapılan bir dj konuşmasıyla açılan film, tüm anlatılanların can kulağı ile dinlenilmesi gerektiğini de özellikle vurguluyor.

İlk hikaye; ”The Way Out”, çölde ilerleyen bir arabada, suratı kanlı iki kişinin diyalogları ile başlıyor. Kendilerini takip eden kanatlı yaratıklar, yolda durdukları bir benzin istasyonu ve tuhaf insanlar, ardından çıkmaza girilen bir döngü ve bir otel odası, ilk hikayenin kısa detaylarını oluşturuyor. İkinci hikaye; “ The Siren” da, kaybettikleri grup arkadaşlarının üzüntüsünü yaşayan 3 müzisyen kızın otoyolda başlarına gelen ilginç bir olay anlatılıyor. Yolda kalan kızlara sıcak bir ev ve yemek vermek isteyen garip bir aile ve yedikleri gizemli etten sonraki yaşanan ilginçlikler. Üçüncü hikaye; “ The Accident”, benim en favori bölümüm. Yolda bir araba kazası sonucu çarptığı kızı hastaneye götüren ve bir yandan da 911’deki doktorun telefonda söylediklerini birebir uygulamaya çalışıp kızın hayatını kurtamaya çalışan Joe’nun çabalarını anlatan hikaye, diğerlerine göre en kanlı ve en gerilim dolu olanı. Dördüncü hikaye “ Jailbreak”, “From Dusk Till Down” tarzında başlıyor. Hikayede, bara av tüfeği ile dalan yaşlı bir adamın elindeki fotoğrafda bulunan kızı soruşturması, ve ardındaki kanlı hesaplaşma anlatılıyor. Final bölümü olan “The Way İn” ise, filmin en etkileyici ve sarsıcı hikayesine sahip. 2008 yapımı “The Strangers” filmine benzer şekilde başlayan kısa bölüm, bir ev baskını yapan maskeli adamların, evdekilere verdiği işkence ve zarar üzerine kurulu. Tabii ki bu final bölümü, aslında tüm hikayelerin odak noktası ve kalbi olma özelliğini de taşıyor.

The Twilight Zone (Alacakaranlık kuşağı) seyrediyor hissine kapılacağınız Southbound, her bölümün altyapısının sağlam oluşu ve bir günde yaşanan olaylar zincirinin mükemmel geçişleri sayesinde kendi türüne ait diğer antolojik korku filmlerinden sıyrılmayı başarmış. Filmin başarılı yönetmenleri, Tales from the Cyrpt, Creepshow, The ABCs of Death veya Tales of Halloween filmlerindeki gibi ayrı ayrı hikayeleri anlatan bir antoloji yaratmak yerine, farklı gibi görünse de, aslında birbirini takip eden ve sonunda buluşan, karakterlerin ve olayların iç içe olduğu kısa hikayelere el atmış. Bazı bölümlerde yer alan mizahın yerli yerinde kullanımı asla göze batmadığı gibi, ne gerilimi düşürüyor ne de hikayeyi zedeliyor. The Accident’da yer alan hastanede kıza müdahale gerektiren sahneler, Jailbreak’deki kan banyosu ve makyajlar, ayrıca kanatlı yaratıkların tüm görsel efektleri hiçbir şekilde yapay durmadığı için, izleyiciye de sağlam bir gerilim yaşatıyor. Filmin müzikleri de en az hikayeler kadar başarılı. Arka planda yer alan John Carpenter filmlerinde sıkça rastladığımız synthesizer soundları, filme 80’lerin tadını vererek iyi bir nostalji yaşatıyor. Ayrıca oyunculukların da kaliteli ve düzgün olması, filmi basit bir korku filmi havasından uzaklaştırmış. Filmin mekan tasarımı ise gayet otantik ve ürkütücü olabilecek şekilde itina ile planlanmış.

Aynı olay örgüsü içinde geçen ve cehennem gibi kavramlardan yola çıkarak yaratılan Southbound, her hikayenin sorunsuz kesiştiği ve birbirini izlediği eli yüzü düzgün, kanlı, gizemli ve kaliteli bir korku/gerilim filmi. Her ne kadar biraz beyin yakan tarzı olsa da, bu türden filmlere düşkün olanları fazlasıyla tatmin edecektir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

4 Nisan 2016

GOODNIGHT MOMMY (Ich Seh, Ich Seh)


Michael Haneke’nin içten içe izleyiciyi sarsan Funny Games filmine benzer bir derinliğe sahip olan Goodnight Mommy, başladığı andan son dakikaya kadar sizi ekrana kilitleyecek kadar rahatsız bir film. Avusturyalı yapımcı Ulrich Seidl ile beraber pek çok filmde çalışan Veronica Franz ve Severin Fiala’nın ellerinden çıkmış olan bu enteresan yapım, aynı zamanda ikilinin ilk uzun metrajlı filmi. İlk filmlerinde bu kadar basit bir konuyu bu denli düzgün bir sanat eseri haline getirerek iyi bir çıkış yakalamaları, kendilerine pek çok takipçi kazandıracağı anlamına da geliyor.

Filmin baş kahramanları olan ikiz çocuklar Lukas ve Elias, göl kenarındaki lüks evlerinin bahçesinde oynadıktan sonra eve döndüklerinde yüzü sarılı şekildeki anneleri ile karşılaşırlar. Neden olduğunu bilmediğimiz bir estetik ameliyat geçirmiş olan annelerini bu halde gören ikizler, kısa bir süre sonra bu kadının kendi anneleri olmadığını düşünürler. Annelerinin garip davranışları çocukları tedirgin eder, ki anneleri de gerçekten eskisinden farklı davranmaktadır. İlerleyen zamanda ikizlerin bu şüpheleri artık bir kanıt arama haline dönüşür ve annelerine karşı tehlikeli ve ölümcül bir oyun başlatırlar.

Filmin içinde psikolojisi bozuk bir aile var. Bu ailenin her bireyi, ne Lukas ve Elias ne de annenin sergiledikleri hiç bir davranış normal değil. Siz de film boyunca bu rahatsız fırtınaya kapılıp hayretler içinde bu evde olan biten tüm sahneleri dikkatle izliyorsunuz. İkizlerin ya da annenin, filmin neresinde, ne şekilde davranacağı ya da filmin sizi nereye sürükleyeceği meçhul, artık tamamen yönetmenin ve hikayenin esirisiniz. Filmdeki psikolojik rahatsızlıkların derinliği ve sarsıcılığı çok başarılı. Annenin ikizlere karşı tavırları, çocukların da anneye karşı tedirginlikleri ve yavaş yavaş bağlılıklarının kopması gibi detaylar itina ile hikayeye yedirilmiş. Başlarda ağır aksak ilerleyen, fakat sonlara doğru başka bir şekle dönüşen Goodnight Mommy, cast seçiminin de başarılı olduğu bir film. Özellikle ikizlerin masum olan yüz ifadeleri, filmin sonlarına doğru artan gerilimle beraber hastalıklı bir hale dönüşüyor. Bu rolü başarıyla canlandıran küçük oyuncular, yaşadıkları o hisleri birebir aktararak seyircinin de daha çok ürpermesine neden oluyorlar. Yalnız filmde yer alan bazı kısımların belli bir sonuca bağlanmadan açıkta kalması, finalden sonra kendimizi sınamamız için yönetmenlerin bize sorduğu sorular gibi duruyor. Hamam böceklerinden, hayal sahnelerine kadar tüm ayrıntıların dikkatle izlenilmesi gerektiğini vurgulayan Veronica ve Severin ikilisi, son ana kadar da filmin gizemini korumayı çok iyi başarıyorlar.

Filmin tanıtımlarında yer alan yılın en korkutucu filmi, izlerken birçok kişi bayıldı vb. gibi sloganlara pek aldanmayıp, filmin akışına kendinizi bırakırsanız, Goodnight Mommy’nin gerçekten tedirgin eden, sarsıcı bir gerilim filmi olduğunu göreceksiniz. Özellikle sonuna kadar sizi ekrana bağlayan filmin, Incendies (İçimdeki Yangın, 2010) tarzındaki tokat etkisi yaratan sağlam finalinin hafızalarınızdan kolay kolay çıkmayacağı kesin. Belki son yılların en iyi ve en şok edici filmi değil ama, yine de içerdiği rahatsız ve çarpıcı ögeleri ile psikolojik/gerilim türündeki yapımların arasına rahatça girecek bir film Goodnight Mommy. 

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

BATMAN v SUPERMAN: DAWN OF JUSTICE


Bruce Wayne’nin ezbere bildiğimiz, geçmişinde yaşadığı anne-baba trajedisini jeneriğe güzelce yedirerek şık bir şekilde başlıyor Batman v Superman: Dawn of Justice (Batman v Superman: Adaletin Şafağı). Batman’in gözünden Man of Steel’in son savaş sahnesi sekansına odaklanarak muhteşem bir açılışa tanık oluyoruz. Metropolis’in yerle bir edilmesine ve çok fazla insanın ölümüne şahit olan Bruce Wayne’in, daha o dakikadan itibaren zaten Superman’e olan nefretini suratındaki ifadeden net olarak anlıyoruz. Tüm Metropolis halkı tarafından tanrı gözüyle bakılan çelik adam ve uzaylımız Superman ise, Batman’in kışkırtıcı tavırlarını her dakika takip ederek kendisine karşı yavaştan bir antipati beslemeye başlıyor.

Çizgi-roman dünyasında, Justice League (Adalet Birliği)’de, Superman & Batman kapışmalarına, ikilinin fikir ayrılıklarına, Batman’in bencillikleri ve yargısız infazlarına bolca yer verildiği bilinir. Filmin senaryosu da, bu durumdan güzelce beslenmiş olmalı ki, ortaya düzgün işlenen ve çizgi-romana sadık kalınmış bir yapım çıkmış.
Aslına bakarsanız her iki taraf da kendi içlerinde sorunları olan ve geçmişlerinden dolayı psikolojileri bozuk olan süper kahramanlar. Bunun yanında her an çatışmaya müsait olan bu iki karakteri birbirine düşürmeye çalışan başka bir rahatsız adam var ortada; Lex Luthor. Her zaman kriptonit peşinde, Superman’i yok edip hakimiyeti ele almaya çalışan Lex, bu defa ikiliyi birbirine düşürmeyi tercih ediyor. Film boyunca hız kesmeden kıskançlık boyutlarını arttıran Lex, DC Comics evreninde adı sıkça geçen, devamlı güçlenen, yenilmesi zor, etrafa enerji saçan dev yaratık Doomsday’i bile baştan yaratmayı başarıyor.

Gelelim en önemli kısımlara, yani karakterlere (Burada Marvel ve DC Comics filmlerini sıkı takip eden biri olarak kendi fikirlerimi de dile getireceğim maalesef, beğenmeyene saygımız sonsuz); adını duyduğumuz andan beri Ben Affleck’ ten Batman olmaz diyerek ön yargı ile yaklaştığımız oyuncu gayet güzel Batman olmuş, ama nasıl? Tam anlamıyla çizgi-roman dünyasında yer alan pompayla şişirilmiş dev üçgen vücutlu Batman karakterinin beyazperdeye bire bir yansıması olarak. Zack Snyder, kendi uslübu ile Batman’i Christopher Nolan’ın trajik aksiyonu olan Dark Knight üçlemesindeki karakterden çok daha farklı bir şekile dönüştürmüş. Şahsi fikrim; şu ana kadar izlediğimiz Batman’lerin içindeki en iyisi falan değil, hatta Christian Bale’in eline su bile dökemez. Henry Cavill ise, kesinlikle Superman için biçilmiş bir kaftan. Man of Steel’deki artistik hareketleri ve kasıntı duruşu, Batman v Superman’de daha da tavan yapıyor. Batman karşısında ezik durmamak için bayağı havalı bir şekilde takılıyor. Alfred rolündeki Jeremy Irons, sinema dünyasında her ne kadar başarılı bir oyuncu olsa da, Michael Caine gelmiş geçmiş en iyi Alfred’dir net. En çok eleştiriye maruz kalan karakter ise, tabii ki Lex Luthor. Jesse Eisenberg, kendisine verilen rollerin altından başarı ile kalkabilen iyi bir oyuncu, yalnız rolünü iyi oynaması Lex Luthor karakterinin seyirciye yanlış tanıtılmasını kurtaramıyor. Lex Luthor bu filmde görüldüğü gibi cır cır konuşan,  geveze, joker gibi tam bir deli karakter değil, ruh hali bozuk ama bunun yanında eğlenceli fikirleri olan, saplantılı ve aşırı kıskanç bir karakterdir. Hatta Smallville dizisini izleyenler ve çizgi-romanları/filmleri takip edenler daha iyi bilirler bu durumu. Bunun yanında gereksiz birçok harekette bulunan Amy Adams, Man of Steel’de olduğu gibi Lois Lane rolüne yakışıyor. Gal Gadot, Wonder Woman karakteri olarak çok iyi seçilmiş bir oyuncu olmasına karşın, filmde sadece ufak bir ayrıntı gibi son anda çıkıp, kenarda sığ bir biçimde kalarak çok sırıtıyor. Olimpos’a kadar uzanan bir geçmişe sahip ve çok da güzel hikayesi olan Amazon kadını Wonder Woman’ı 2017’de tek bir karakter filmi olarak izleyince daha net bilgiye sahip olacağımız kesin. Bunun yanında Justice League takımının oluşumunda yer alan diğer karakterlerin bazılarını filmin içinde kısadan görmek gayet keyifliydi.

Marvel filmlerindeki renkli dünyanın tersine Zack Snyder, karanlık, kasvetli, ultra pastel bir dünya yaratarak kendine özgü tarzı ile adeta seyirciyi farklı bir evrene taşıyor. Özellikle gökyüzünde, uzakta yer alan bir dövüş sahnesine ani zoom yaparak tüm detayları birebir objektife yansıtması tam bir Zack stili. Batman ve Superman’ın birbirlerini patakladıkları, durmak bilmeyen ve tozu durmana katan sert kapışmaları çok çok iyi çekilmiş. Özellikle filmin ikinci yarısı, toz bulutları, yıkımlar ve patlamalarla dolu, durmak bilmeyen görkemli bir aksiyona dönüşüyor. Bu kadar güzelliğin yanında, sanki aceleye gelmiş gibi gözüken; Batman ve Superman’in yeşilçamı andıran bir diyalog ile aralarının aniden düzelmesi ve Lex’in helikopterin önünde Superman’i hızlıca gaza getirip çocuk gibi kandırması gibi, göze batan birkaç sahne de yok değil. Doomsday ile kahramanlarımızın savaştığı boss-figh sahnesi ise, filmin en çok renk cümbüşüne sahip olan, adeta havai fişek gösterisi şeklinde sunulan kısmı. Filmin Hans Zimmer destekli müzikleri çok başarılı. Özellikle Wonder Woman’ın çıkışında çalan parça mükemmel.

İnsan gücü ile mekanik bir kahramanın savaşına odaklanan ve Justice League’in  temellerini oluşturan Batman v Superman: Dawn of Justice, içerdiği tüm bilim-kurgu ve fantastik ögeleri ile DC Comics hayranlarının mutlaka seyretmesi gereken bir film.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.