8 Kasım 2015

MURAT TOKTAMIŞOĞLU ile RÖPORTAJ



Yerli/ Yabancı korku filmleri yönetmenleri/oyuncuları ile yaptığım röportaj serisinin bu defaki konuğu Cin Kuyusu filminin yönetmeni ve senaristi Murat Toktamışoğlu. Son filmi Cin Kuyusu’nun basın gösterimi sırasında kendisiyle tanışma ve sohbet etme fırsatım oldu. Bugüne kadar çektiği Şeytan-i Racim 2: İfrit, Üç Harfliler 2: Hablis ve Cin Kuyusu filmlerinin aynı zamanda hikayelerini de yazan Murat Toktamışoğlu, aynı zamanda Gen, Şeytan-i Racim ve Üç Harfliler: Marid filmlerinin de senaristi.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Murat Toktamışoğlu’na, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Yeni filminiz Cin Kuyusu’nun tanıtım yazılarında “içinde cin çıkarma ayini olmayan bir Türk korku filmi” diye bir cümle yer alıyor. Seyirciyi baştan uyaralım “yine mi cin çıkarma hikayesi “ demesinler diye bir gönderme gibi sanki. Bu yazının konmasındaki temel neden nedir? Biraz açıklar mısınız?

MT- Son iki yılda üretilen korku filmi sayısı oldukça fazla ve konularını da cin çıkarma, cin çağırma ve büyüden alıyor. Seyirci de doğal olarak her filmde benzer ritüeller ve sahneler görmeye başlayınca bir kopya algısı oluşuyor ve korku etkisi kayboluyor, çünkü benzerini belki daha iyisini,  belki de daha kötüsünü önceki bir filmde izlemiş oluyor. Her korku filminde yeni bir şeyler denemezseniz bir şeyleri arklılaştırmazsanız hem genel korku sinemasında, hem de kendi içinizde tekrar düşüyorsunuz. CİN KUYUSU gerçekten içinde cin çağırma ve cin çıkarma sahnelerinin olmadığı, efektli cinlerin ve yüzlerin olmadığı bir korku filmi. Film baştan sona sizi geren ve ne olduğunu anlamaya çalıştığınız bir hikaye sunuyor. Anadolu inançlarını konu alan ancak onları biraz  farklılaştırmış bir hikayesi var filmin. 

KE- Senaryosunu da yazdığınız Cin Kuyusu, hikayesine ve fragmanına bakıldığında korku ögeleri taşıyan ama aynı zamanda heyecanlı bir gerilim filmi gibi duruyor. Bize biraz filmin hikayesinden bahseder misiniz? Nereden aklınıza geldi böyle bir senaryoyu yazmak? Etkilendiğiniz filmler veya kitaplar oldu mu?

MT- CİN KUYUSU filmi genel itibariyle bir gerilim atmosferi taşıyan bir korku filmi. Arada korku sekansları var. Film hikayesi ve kurgusu ile sizi bir bilinmezin içinde gerçekte ne olduğunu çözmeye​ davet ediyor. Karakterlerle empati kurmanızı ve ortamla daha ​iyi uyum sağlamanızı sağlayacak şekilde bir akış yapmaya çalıştım. Zaten korku filmlerinin en önemli ögesi gerilim atmosferi yaratabilmenizdir, eğer bunu başaramazsanız korku etkisini de sağlayamazsınız. Eninde sonunda korku bir anlık bir duygu ancak gerilim etkisini daha uzun süre koruyor.  Film kız çocuklu bir ailenin yeni bir çocuk sahibi olma ümidi ile bir köydeki efsuncuya yardım için gelmelerini konu alıyor. Ancak bu ziyaret iyi sonuçlar vermiyor ve geçirilen kötü bir kaza sonrası kadın ve çocuk karakterimiz gözlerini bir köy evinde açıyorlar. Sonrasında köyün başından geçen, geçmişte yaşanmış olayların anlatıldığı farklı bir atmosferin içinde kadının kızı ile kurtuluşu ve gerçeği arayışını izleyeceğiz. Hikayede temel halk arasında Alkarısı, Albastı olarak bilinen bir efsanenin temel ögelerini farklılaştırmış bir şekilde kullanmaya çalıştım. Film bir Alkarısı filmi değil, ancak temel hikayede Alkarısı izleri bulabileceğiniz bir film.

KE-  Bu soruyu genel olarak soruyorum. Hem Türk, hem de yabancı korku filmlerini göz önünde bulundurarak cevaplarsanız sevinirim. Korku filmlerinde ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek doğrusu nedir?

MT- Tüm dünyada gerilim dışındaki korku filmlerinde bu teknikler kullanılıyor.​ Makyaj da efekt de çok önemli. Asıl önemli olan bunları nasıl bir dengede kullandığınız.​ Korkunç yüzlü bakışlı bir karakter için, ki islami korkuda cin ya da içine cin girmiş olan karakterler için görsel anlamda makyaj ve efekt yapmak zorundasınız. Zaten böyle korkunç yüzlü karakterler gerçek hayatta olmayıp, sadece birer fantastik öge oldukları için referans alabileceğiniz bir şey de yok. O nedenle herkes kendi hayal gücü ve bütçesine göre bir şeyler yapmaya çalışıyor. Hiç korkunç makyaj ya da efekt kullanmadan da fantastik bir olguyu gerçek üstü bir olguyu perdeye yansıtmak çok zor. Korku filmi dediğimiz zaman zaten insanın en temel içgüdülerinden birinden söz ediyoruz ve korktuğumuz şeyler bellidir. Karanlık, ani beklemediğimiz ses ve görüntüler bizi anlık korkutur. Neyin ne zaman geleceğini bilirseniz korkmazsınız. İnsanı korkutan yaratığın yüzünün şekli değil aniden ortaya çıkışıdır. Zaten 2-3 kez gösterirseniz daha sonra o yüzün hiç korkutucu etkisi olmayacaktır. Şimdi temel korku nedenlerimizi bildiğimize göre ani çıkışlar yapmadan ses efektlerini ani kullanmadan nasıl korkutabiliriz? Bunun dışındaki her şey gerer insanı, ama korkutmaz gerilirsiniz. Korkutmak için mutlaka beklenmeyen bir an ve yerde beklenmeyen ses ve görselliğin olması lazım. Ancak bunu nasıl farklı denenmemiş şekilde yapabilirim diye kafa yorulabilir. Yoksa yine mi ani ses efektleri ve ani görsel efektlerle korkutmaya çalışmış bir korku filmi eleştirilerine katılmıyorum. Eee nasıl korkacaksın o zaman? Önemli olan o ani ses efekti veya görsel efekt çıktığında korkuyor musun korkmuyor musun? Korkuyorsan doğru yerdedir. Tüm dünya korku sinemasına bakın kullanılan teknikler aynıdır. Zaten korku sineması klişelere dayalı bir sinema türüdür, çünkü insanın en temel klişe duygusuna hitap eder.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

MT- Katılıyorum. Eskiden “Türkler korku filmi çekmesini ​beceremiyorlar” deniliyordu. Zaten konulara çocukluklarından beri yatkınlardı, sonuçta bunları duyup okuyarak büyüyen bir toplumuz. Alıştılar ancak konu islami ögelerde, cin ve büyü de dolandıkça sıkılmaya başlayacaklar. Fakat bu konularda yine üretimler olacak. Yapılan iş farklıysa işleniş farklıysa seyirci​ beğenisini gösterecek. Ben önümüzdeki dönem fantastik korku, psikolojik gerilim gibi türlerin de artacağını düşünüyorum. Şu anda sıkıntı, risk alma olayı, ne yapımcı ne yönetmen islami öge dışına çıkıp yeni bir yol denemeye cesaret edemiyor.

KE- Filmografinize baktığımızda Şeytan-i Racim 2: İfrit ve Üç Harfliler 2: Hablis gibi iki korku filminiz daha bulunuyor. Bu filmlerden gelen tepkiler ve eleştiriler nasıl oldu? Olumsuz gelen yorumlar yeni bir film yapma hevesiniz kırıyor mu, yoksa daha iyisini yapmanız için bir sebep mi yaratıyor?

 ​MT- Şeytan-ı Racim 2 tanıtımsız çıktı. Vizyondan on beş gün önce fragman yayınlandı 105.000 gişe yaptı. Sonuçta iyi bir rakam ama ben filmi içselleştiremedim. Birçok aksaklığa kurban olmuş bir projeydi.​ ​Şimdi 3 üstünde çalışıyorum o daha sağlam bir film olacak. Üç Harfliler 2 ise 168.500 gişe yaptı Ağustos ayında bu da oldukça iyi bir rakam. Film az mekanda geçen bir film olması dışında sağlam bir akışa ve hikayeye sahipti bence. Seyircilerden de bu yönde çok olumlu tepkiler aldık. 2016 Temmuz ayında 3. serisi çekilecek senaryo çalışmaları başladı.​Gelen eleştirileri izlemeye çalışıyorum ancak gerçekten size yön verecek eleştiri bulmak zor ülkemizde ya körü körüne yerin dibine sokuyorlar ya da yersiz bir beğenme oluyor. Ancak bir iki eleştirmenin görüşlerini önemserim Kerem Akça bunların başında gelir. Olumsuz eleştiri bana azim verir, doğrusuna ve iyisine odaklanırım ancak tek başına yönetmen ve senaryo etkili değil bütçesel kısıtlılıklar en önemli etkeni oluşturuyor sinemada. Yapmak istediğiniz bazı şeyleri bütçe nedeniyle yapamıyorsunuz ancak bunu tabi ki eleştiren kişi bilmiyor o önüne sunulan esere göre yorumunu yapıyor haklı olarak. İstediğim gibi bir film çekmek için bu bütçelerin x2 ve çekim süresinin hazırlık süresinin de en az x2 olması lazım.

KE- Türk korku filmlerinde neden hep tanınmamış oyuncular seçiliyor? Bunun filmin gişesi açısından bir sebebi var mı, yoksa tamamen seyirci oyuncuya karşı bir beklentisi olmadan izlesin diye mi?

MT- Çok sorulan bir soru bu. Çünkü oyuncularımız sürekli dizilerde oynuyorlar. Hem de uzun soluklu dizilerde. Orda canlandırdıkları karakterler seyircinin beyninde yer ediniyor siz o oyuncuyu filminizde oynatsanız onu hep canlandırdığı dizi karakteri gibi algılıyorlar ve bu da gerçekçilik duygusunu zedeliyor. Tanınmamış ama iyi oyuncuların performansı korku filminde gerçekçilik ve inandırıcılık açısından daha önemli.​ ​O zaman seyirci hikayenin içine daha kolay girip karakterle empati kurabiliyor.​

KE-  Bir korku filmi yönetmeni olarak ileride ne gibi projeleriniz var? Filmografinizdeki korku filmlerinin arasına (düzgün bir senaryoyla birlikte) sıkı bir gerilim filmi çekmek ister misiniz mesela?
MT- Ben ilk filmim olan GEN'in hem yapımcısı hem de senaristiydim. GEN gibi seri katil konulu psikolojik gerilim çekmeyi istiyorum hazır senaryom da var. Ayrıca bir de komedi filmi projem hazır. Her ikisi için de finansal destek bulursam hayata geçireceğim. Aslında artık cinli film çekmek istemiyorum gerilim ve komedi de ilerlemek en büyük isteğim. ​Bu iki projenin de ses getireceğine inanıyorum.​

KE-  Çektiğiniz korku filmlerinin setlerinde yaşadığınız ilginç ya da komik olaylar olduysa birkaçını bizimle paylaşır mısınız?

MT- Setlerimizde doğaüstü olaylar olmaz. Bizim olanlarında bir PR çalışması olduğuna inanıyorum. Ama korku setlerimizde çok güleriz biz. Eğlenceli esprili geçer. Hatta sahne diyaloglarını değiştirir komedi yaparız. Çok korkutucu bir sahnede karşınıza çıkan cin size öyle bir laf söyler ki gülmekten kramplar girer.​ Yani korkunun komedisini yapıyoruz sette kamera arkalarında.​

KE- Türk korku sinemasında son yıllarda gözle görülür şekilde bir artış var. Arka arkaya korku filmleri çekiliyor. Genelde köylerde anlatılan cinlerle ve büyülerle ilgili hikayelere odaklanılmış durumda. Ve bu kadar hikayeden de farklı filmler yaratmak da büyük bir başarı aslında. Nereye gidiyor Türk korku sineması, görüşlerinizi alabilir miyiz? Bir süre sonra cinlerden kurtulup başka konulara geçebilecek miyiz? Örneğin bir dönem fantastik/korku filmi yapılabilir mi Türkiye’de?

MT- Artık Cin'li hikayelerin dışına çıkma zamanı gelmeye başladı. Klasik temalarla üretim devam edecek ama alt türlerde de ciddi artış olacak korku sinemasında. ​Bu yıldan itibaren farklı konuları daha sık göreceğiz. Tabi gişede hüsran yaratan sonuçlar olursa hızla bir eski noktaya geri çekilme yaşanacaktır.

KE-  Cin Kuyusu, yakın bir tarihte vizyona giriyor? Korku filmlerini dört gözle bekleyen bir seyirci kitlesi olduğunu biliyoruz. Ne gibi mesajlar vermek istersiniz yeni filminizle ilgili? Seyircileri neler bekliyor?

MT- 6 Kasım 20152de vizyondayız. Karşınızda, önünüzde ve arkanızda güçlü yabancı ve yerli yapımların olduğu zor bir dönem.Cem Yılmaz'ın filmi bizden bir hafta sonra giriyor. James Bond giriyor. Bunlar da salon sayınızı ve bu salonlarda kalma sürenizi çok etkiliyor.​ ​Ancak ben türü sevenlerin filmimize sahip çıkacaklarını düşünüyorum. Gitsinler, seyretsinler sonra yorum yapsınlar. Ben gerim gerim gerileceklerini ve filmin finali ile ilgili ciddi tartışmalar yapılacağını düşünüyorum.​

KE-  2015 yılında Cin Kuyusu ile birlikte vizyona toplam 3 korku filminiz girdi. Aynı senede bu kadar çok yapımı peşpeşe vizyona sokmak sizce doğru mu? Plandığınız bir şeyler olması gerek. Bizi biraz bilgilendirir misiniz bu konuda?

MT- Tabi ki  doğru değil ancak farklı zamanlarda çekildi filmler ama vizyonları birbirine yakın oldu. Yılda en fazla 2 korku filmi çekmeli bir yönetmen, hatta o bile fazla.​​ Belki yararı şu oldu seyirci yönetmen olarak beni arka arkaya izleyerek benimle ilgili hızlı bir fikir sahibi olmuştur.​

KE-  Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan 2 yabancı korku filmini yazar mısınız?

MT- Ben çok sık korku filmi seyretmem, çünkü korkuyorum. Kuzuların Sessizliği ( The Silence of the Lambs ) ve Şeytan ( Exorcist )​

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

2 Kasım 2015

ANTHONY DiBLASI ile RÖPORTAJ


Türk ve Yabancı korku filmi yönetmenleri / oyuncuları ile yaptığım röportaj serileri devam ediyor. Bu defa yakın zamanda piyasaya çıkan Last Shift filminin senaristi ve yönetmeni Anthony DiBlasi ile güzel bir röportaj yaptık. Dread ve Cassadaga gibi korku filmlerini de yöneten DiBlasi, oldukça eğlenceli ve titiz bir yönetmen.

Last Shift filminin oyuncusu Natalie Victoria ( Kendisi ile yaptığım röportajda çok yakında) ile de nişanlı olan DiBlasi, hem Popüler Sinemada hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Anthony DiBlasi 'e, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Yönetmenlğini yaptığınız Last Shift, Assault on Precinct 13 filminin doğaüstü versiyonu olarak biliniyor. Scott Poiley ile beraber hikayeyi yazarken gerçekten o filmden etkilendiniz mi?

AD- Scott da ben de bu filmden etkilenmedik. İnsanların bazı benzerlikler kuracağını biliyordum çünkü terkedilmiş bir karakol söz konusuydu. Ama biz daha çok gerçek hikayelerden esinlendik; 1937 deki MANSON belgeseli ve Richard Ramirez le yapılan röportajlarla ilgilendik.

KE- Last Shift’de Juliana Harkavy başarılı solo performansıyla sonuna kadar götürüyor. Juliana’nın setteki uyumu ve oyunculuğu hakkında ne düşünüyorsunuz? Kendisi ile ilerde başka bir filmde tekrar çalışmak ister misiniz?

AD- Juliana ile yeniden çalışmayı çok isterim. O çok sağlam ve işine çok bağlı bir aktris aynı zamanda eğlenmeyi çok seven, rahat bir tip ki bu da çok yoğun bir iş temposunda çalışırken çok önemli bir şey. Bunun bir aktris için çok zorlayıcı bir şey olduğunu biliyordum, çünkü  her zaman yüzde yüz kamera önünde olan oyuncudur. Bu da rahatlamak, yeniden kendini toparlamak ve bir sonraki sahne üzerine düşünmek için sıfır zaman demektir. Bu kadar aralıksız devam eden bir işte hiç bir zaman yılmadı, morali hep iyiydi ve bir sonraki zorluk için her daim hazırdı.  

KE-  Last Shift ve Cassadaga filmlerinde en zorlandığınız sahneler hangisi oldu ? Sette yaşanan enteresan olaylar var mı?

AD-Tehlikeli sahneleri çekmek her zaman zordur, çünkü yönetmen emniyetle ilgilendiği için kontrolü bir miktar kaybeder. Bu sahnelerde gemiyi dublör takımı götürür. Siz de tıpkı  gemiyi çeken römorkör gibi onları düzgün bir seyre doğru yönlendirirsiniz. Ayrıca bir yönetmen olarak, aktörün dublör ekibinden verilen her türlü bilgiyi sindirmesine müsaade etmek ve sonrasında da bunu iyice benimsemesi için ona yardım etmek zorundasınız. İlk bir kaç deneme bayağı bir tantanalı olur çünkü aktör bedeninin nerede nasıl olduğuyla ve kamerada nasıl göründüğüyle ilgili endişe duyar. Bu her zaman çok çetrefilli bir durumdur.  

KE- Bana göre Cassadaga çektiğiniz filmler arasında gerilim dozu en yüksek olanı. Oldukça ürkütücü bir atmosfere sahip olan bu filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı? Gerçekten Cassadaga diye bir yer var mı?

AD- Last Shift filmindeki yardımcı yazarım ve yapımcım Scott Poiley, Cassadaga filminin de yardımcı yazarıydı ve hikaye adını Florida’daki Cassadaga adlı  gerçek yerden almaktadır. Scott, Florida civarında doğup büyüdüğü için o bölgeyi çok iyi biliyordu. Orası çok zengin bir tarihe sahip, harika bir yer. Burası dünyanın medyum başkenti olarak görülür ve bu şekilde yaşayan, bu hayat biçimini benimsemiş ve bir topluluk altında bir araya gelmiş insanların mekanıdır. Bütün filme ilham veren ilginç bir film seti oluşturmuştur.

KE-  Yönetmenlğini yaptığınız Dread, Clive Barker’ın kısa bir hikayesinden uyarlama. Nereden aklınıza geldi bu hikayeyi bir uzun metrajlı filme dönüştürmek? İ

AD- Clive'ın en sevdiğim hikayesiydi. Beni çok etkiledi çünkü hikaye çok kuvvetli bir gerçeklik üzerine kurulmuştu, aynı zamanda Clive'ın doğaüstü olmayan ender hikayelerinden biridir ve bu açıdan çok özeldi.Hikayedeki Quaid karakteri beni büyüledi ve onun psikolojisiyle ilgili çoğu şeyi anladım. Kural dışı, kabul edilebilir davranışların sınırında  duran karakterlerle çalışmayı seviyorum. Çünkü ufak bir hamleyle bu tip bir insanı sınırın çok ötesine yollayabilirsiniz ve ben bu tür şeyleri çok seviyorum.

KE-  Yeni filminiz Most Likely To Die’dan biraz bahseder misiniz? Laura Brennan’ın senaryosunu okuduğunuzda, size “işte bu hikaye tam bana göre” dedirten şey neydi?

AD- Bu film  Scream ve April Fools Day gibi Slasher tarzı filmlere bir geri dönüş. Çocukken arkadaşlarımla evde filmler yapardık ve Slasher tarzı bıkıp usanmadan yaptığımız bir film türüydü. Dolayısıyla bu çok doğal bir tercih.Hikayesi ve öldürme biçimi çok etkileyici bir Slasher olan The Graduate gibi bir karakter yaratabilmek için sabırsızlanıyordum. 
                                     
KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Anthony DiBlasi filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

AD- Umarım insanlar bunu söyleyebilir. Film yaparken benim için en önemli şey oyunculardan iyi bir verim alabilmektir. Onlarla çalışmayı ve ne tür film olursa olsun karakterlerini geliştirmeleri için onları kendi hallerine bırakmayı seviyorum. Umarım bu da yaptığım işlerde göze çarpıyordur.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

AD- Definitely Fright Night by Tom Holland and The Shining by Stanley Kubrick. 
Kesinlikle Tom Holland' dan Fright Night ve Stanley Kubrick'den The Shining.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


PARANORMAL ACTIVITY: THE GHOST DIMENSION


2007 yılında Oren Peli tarafından yaratılan Paranormal Activity, farklı yönetmenlerin seriye hayat vermesiyle 2015’e kadar devam etti. Doğaüstü güçler tarafından rahatsız edilen bir ailenin başına gelenleri anlatan Paranormal Activity, serinin devam filmlerinde geçmiş ve gelecekteki olayların akışına da yer vererek daha ilginç bir hale geldi. İlk filmde evli olan Katie’nin başına gelenler anlatılırken, İkinci filmde hikaye, ilk filmin öncesine giderek Katie’nin kız kardeşi Kristi’nin oğlu Hunter üzerine yoğunlaştı. Üçüncü film, yine geçmişte ve 1988 yılında geçiyordu. Bu defa Katie ile Kristi’nin çocukluğuna ve hayali arkadaşları Toby ile tanışmalarına tanık olduk. 4.filmde Katie ve Hunter’ın yaşadıkları anlatırken bu defa hikayeye yeni bir komşu kızı da dahil oluyordu. Sonrasında çekilen ve devam filmi gibi gözükmeyip arada kalmış olan PA: The Marked Ones bana göre serinin en güzel filmlerinden birisiydi. Kaliforniya’daki latin kökenli bir grup gencin başına gelenleri anlatan filmin finali de sürpriz bir şekilde seriye bağlanıyordu. 

Aslında 6. Film olmasına rağmen 5.film olarak çıkmış olan Paranormal Activity: The Ghost Dimension ( PA: Hayalet Boyutu), yeni bir aileye odaklanıyor. Ryan (Chris Murray) ve Emily (Brit Shaw) kızları Leila ile yeni bir eve taşınırlar. Evde Ryan'ın erkek kardeşi Mike (Dan Gill) ve yakın arkadaşları Skyler (Olivia Dudley)'da geçici olarak kalmaktadır. Evdekiler taşınma sırasında ellerine geçen kasetleri izlediklerinde,1980’li yıllarda Katie ve Kristi’nin çocukluk dönemiyle karşılaşırlar. Toby’nin etkisi altında kalan iki kız kardeş kasette, gelecekte kendilerinin izlendiklerinden bahsedip bir de üstüne evdekilerin konuşmalarına cevap verince işte burada olaylar kopar ve yıllara meydan okuyan meşhur Toby’nin laneti, bu defa evin küçük kızı Leila’ya bulaşır.

İlk filmden son filme kadar süren evin belli yerlerine el kamerası yerleştirip sonradan izleme ve gerçekleri görme hikayesi, bu defa farklı bir kamerayla gerçekleşiyor. Ailenin, kasetlerin yanında buldukları değişik bir şekilde tasarlanmış olan kamera, hem doğaüstü varlıkları gösteriyor, hem de gece görüşüne geçebiliyor. Bu sayede evde ne olup bittiğini Toby’nin nasıl bir varlık olduğunu rahatça görebiliyoruz. Yönetmen Gregory Plotkin, film boyunca Toby’nin ani çıkışlarını üstünüze gelecek şekilde bir üç boyut çekim tekniğiyle gerçekleştirmiş. Bu durum tabii ki siz istemeseniz de 3D olarak izlediğinizden bayağı gerilmenize hatta bazı sahnelerde hoplamanıza neden oluyor. Bu da filmin acı gerçeği. Bilerek izliyorsak bu seriyi buna da katlanmak gerekiyor. Televizyonun karşısına oturup ekranla konuşan Leila'nın olduğu sahne Poltergeist (Kötü Ruh)'ı ve evdeki kasetten geçmişteki sırları öğrenme sahneleri ise adeta Sinister (Lanet) filmini aklımıza getiriyor. Ayrıca birçok korku filminde gördüğümüz rahip çağırıp evdeki varlığı kovma çalışmaları klişesi, serinin bu filminde yine boy gösteriyor. 3D olarak çekilmese de olurmuş diyebileceğimiz PA: TGD,in oyunculularının normal üstü bir performansları yok. Olması gerektiği gibi oynuyorlar göze batan bir durumda görmüyoruz. Senaryosunda gözle görülür bir yenilik yok, tam tersine alışılagelmiş bir hikaye var ortada. Bildiğimiz tüm korku filmi kalıplarının hepsi kullanılmış.

Paranormal Activity, görünmeyen varlıkları ele alan, sessizliğin ve ani çıkışların fazlasıyla yer aldığı bir film olduğundan izlerken gerilmek ve korkmak gayet doğal. Evdeki dekorlar ve atmosfer oldukça iyi tasarlanmış. Özellikle gece görüşü sahnelerinde Toby’nin yaramazlıklarını izlemek fazlasıyla ürkütücü.

Bana göre, her ne kadar klişe barındıran bir film olsa da, paranormal olaylara ilgisi olan, iblis ve şeytan temalı filmleri seven herkesin serinin aldığı olumsuz eleştirilere veya düşük puanlarına aldanmadan izlemesi gerekiyor.Zaten diğer filmleri izlemiş olanlar Toby’nin sırlarının nasıl ortaya çıktığını kaçıracaklarını sanmıyorum. Aklımızda kalan birçok sorunun cevabını aldığımız PA: The Ghost Dimension ile sanırım seri son buluyor.. Ama yapımcılar ve yönetmenler bu kadar beğenilen bir seriye yeniden hayat verirler mi onu göreceğiz. Yalnız şu bir gerçek ki, Paranormal Activity serisi, olabileceğine sizi inandıracak nadir filmlerden birisi.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


28 Ekim 2015

NİLAY GÖK ile RÖPORTAJ




Korku filmleri yönetmenleri/oyuncuları ile başladığım röportaj serüveni hız kesmeden devam ediyor. Bu defa Türk korku sinemasında marka haline gelmiş Dabbe serisinin 6. filminin başrol oyuncusu Nilay Gök ile bir söyleşi yaptık. Türk korku sinemasında tanınmış yönetmen veya oyuncuların yanı sıra, bu sektöre yeni giren yetenekler ( yönetmen/oyuncu/yapımcı/senarist vb.gibi) ile de röportaj yapma ilkesini göz önünde bulundurarak kendisi ile sohbetimizi Ortaköy’de gerçekleştirdik. Türk korku sinemasındaki ilk röportajımı yaptığım Nilay Gök, genç yaşına rağmen oldukça heyecanlı ve iyi bir yetenek. Ayrıca bu söyleşi, kendisi ile yapılan ilk röportaj. Bunun heyecanını da yaşayan genç oyuncu,  kendisine böyle bir fırsat tanındığı için de çok mutlu oldu.  


Kendisi hem Popüler Sinemada, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Nilay Gök’e bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.



S1- Bize biraz kendinizden ve oyunculuk deneyiminizden bahseder misiniz?

1989 yılında İzmir de doğdum. Üniversite hayatımda dahil ailemle birlikte yaşadım. Ablam ben daha çok küçükken oyunculuk sınavlarına hazırlanıyordu. Onun sınava girecek olduğu tiradları izlerken bende tiyatrocu, oyuncu olacağım dedim ve fikrim hiç değişmedi. Üniversiteye hazırlık döneminde de tek tercihim tiyatro bölümünü okumaktı. Sonunda kazandım ve 2014 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk bölümünden mezun oldum. Mezun olur olmaz İstanbul'a geldim ve İstanbul Devlet Tiyatrolarında görev aldım. Devlet Tiyatrolarının sezonunun kapanmasına yakın Dabbe 6 da olacağım belli oldu. Beni çok heyecanlandıran bir projenin parçasıydım artık. 


S2- İlk oyunculuk deneyiminiz, Dabbe gibi markalaşmış başarılı bir korku filmi. Bu serinin bir filminde rol almak nasıl bir duygu? Teklif geldiğinde neler hissettiniz?

Aslında bir çok duyguyu bir arada yaşadım ama heyecan duygusu teklif geldiği andan bu yana bende devam etti. Dediğiniz gibi markalaşmış bir film, seyirci kitlesi olan ve seyirci tarafından da merak edilen bir film. Bütün bunları toplayıp bir de benim perdede ilk oyunculuk deneyimim olmasını işin içine katarsak, ürktüğüm bir tarafında var olduğunu söylemek gerekir. Ama bu ürkekliği bir kenara bırakıp hemen karakter üzerine düşünmem ve çalışmam gerektiğinin farkındaydım. Karakteri ve hikayeyi deşifre etme kısmı da benim açımdan eğlenceli ve şaşırtıcıydı.

S3- Bize biraz Ayla karakterinden bahseder misiniz? Cast çekimlerinde zorlandınız mı?

Ayla annesiyle beraber yaşayan genç bir kız. Bir gece annesinin birileri tarafından öldürüldüğünü görür. Bu olay görünürde beyin kanamasıdır., Ayla'nın gördüğünü söylediği şeylerinde, yaşadığı travmatik olayın psikojik yansıması olduğu söylenir ve doktor olan ablasının gözetiminde alacağı tedavi süreci başlar. Bu süreç kaotik bir aile dramının intikam duygusuyla beslenen hikayesidir aslında. Ayla karakteri de bütün bu hikayenin içinde seçilmiş bir kurbandır. Cast çekimlerinde zorlanmadığımı söylersem yalan olur. Ayla karakteri herhangi bir senaryoda karşılaşılabilecek bir rol kişisi değildir çünkü. Hemen hemen her sahnede Ayla' yı iletişime zorlayan cin kabilesinden varlıklar vardır. Bu da karakterin çok fazla değişmesi ve dönüşmesi demek. Bütün bu sahne içindeki değişim ve dönüşümler postürünün, ses ve nefesinin, duygunun değişmesine neden oluyor. Sadece cast çekiminde değil, bedenen, ruhen yorucu ve zor bir süreç olduğunu çekimlerde daha iyi anladım.

S4- Dabbe 6’nın çekimleri bir konakta gerçekleşti. Tam anlamıyla korku filmine uygun bir mekan. Bu kadar ürkütücü bir sette ve bol kanlı makyajların yapıldığı bir ortamda başınıza ne gibi olaylar geldi? Komik ya da ilginç anılarınız varsa bizimle paylaşır mısınız?

Söylediğiniz gibi seçilen mekan istenilen atmosferi yaratmaya çok uygundu. Ve haliyle bende oyuncu olarak bu atmosferden elimden geldiğince yararlanmaya çalıştım. Sahneleri çektikçe 'daha kanlısı, daha zoru olamaz herhalde' diyordum ama her bir sonraki sahnede daha kanlı ve daha zoruyla karşılaştım. Hatta bu düşüncemi ekip arkadaşlarımla paylaşmışlığım da vardır. Bu sahnelerin birinde Atiye karakterinin bağırsaklarını yemem gerekiyordu ve önemli bir sahneydi. Çekim esnasında atmosferden ve makyajdan o  kadar çok etkilenmiştim ki çekimin ardından ağlamaya başladım. Çünkü sahnenin ağırlığı ve setin gerçekliği beni hiç olmadığım kadar yormuştu. 


S5- Dabbe serisinin ilk filmden bugüne, gittikçe daha iyiye giden bir çizgisi var. İlk filmle Dabbe 6’yı kıyaslarsanız size göre neler değişmiş? Seri devam etmeli mi yoksa artık son bulmalı mı?

Serinin tüm filmleri kendi başarısını içinde barındırıyor aslında ve Dabbe nin ivmesini hızlandırıyor. ilk filmden bu güne kendini bir basamak ileri taşıyan her Dabbe gibi bir yenisini daha seyircinin görmek isteyeceğini düşünüyorum.

S6- Dabbe 6’yı dışarıda tutarsak, diğer 5 filmin içerisinde en çok beğendiğiniz hangisi?

Dabbe 4 / Cin Çarpması

 S7- Cinler, büyüler, dini inançlar ve eski gelenekler gibi Türk kültürüne ait tüm bu ögeler Dabbe serisinin içine itinayla yerleştirilmiş durumda. Korkutmaya yönelik bu ögelerden Türk korku sineması fazlasıyla beslenmiş durumda. Birbirine benzeyen çok fazla film var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gayet normal buluyorum aslında. Seyircinin bu yönelimi ve merakı var olan bu omurganın farklı yöntem ve hikayelerle çeşitlenmesine ve perdeyle buluşmasına imkan sağlıyor.

S8- Hasan Karacadağ, işine çok önem veren ve bu dini konulara çok hakim bir yönetmen. Kendisi ile çalışmak nasıl bir duygu? Zorlandığınız kısımlar oldu mu?

Ben Hasan Karacadağ ile cast çekimleri esnasında tanıştım ve o an ki heyecanımı kendisine belli etmemek adına gerilmiştim. Çalışmaya başlayınca o gerginliğimin yersiz olduğunu anladım. Çünkü tahmin ettiğimden daha iletişime dayalı bir çalışma sisteminin olduğunu gördüm. Bu da oyuncu olarak rahatlatıcı bir durumdu benim için. Rolün getirdiği zorluklar dışında Hasan Karacadağ ile çalışmak; gayet verimli, heyecanlı ve tecrübelerle dolu bir dönemdi diyebilirim.

S9- Çekimler sırasında diğer oyuncularla aranızdaki uyum nasıldı? Bize biraz Dabbe’nin setinden ve oradaki atmosferden bahseder misiniz?

Oyuncularından set ekibi, teknik ekip dahil herkes birbirine ve işine saygılı insanlarla çalıştım. Zor şartlar altında çok uzun süre çalıştık. Bu durum ister istemez insanın fizyoljisini ve psikolojisini etkiliyor.  Ancak birbirimize karşı hep pozitif ve güler yüzlü kaldık. Ekibin bu tutumu, set atmosferini hep dinç tuttu ve çalışmayı keyifli hale getirdi.     


S10- Dabbe 6 hakkında serinin en korkutucu olduğuna dair olumlu eleştiriler çok fazla. Ayrıca oynadığınız Ayla karakterinin de altından başarıyla kalktınız. Dabbe 6’dan sonra çevrenizden gelen tepkiler nasıl oldu? Dabbe’deki başarınız kariyerinizi etkiledi mi?

Oynadığım karakterin hakkını verebildiysem ne mutlu bana. Çevremden ve dışarıdan aldığım eleştiriler genelde ılımlı. Tabi ki negatif olanları da var haliyle. Başarabildiğimi düşünen size ve herkese, aracılığınız ile teşekkürlerimi sunuyorum.  Kariyerimin çok başında olduğumu düşünüyorum. Dabbe nin kariyerimdeki etkisini galiba hep beraber göreceğiz.

S11- Korku filmi çok seyreder misiniz? En çok beğendiğiniz, sizi etkileyen 2 tane yabancı korku filminin ismini nedeni ile birlikte yazar mısınız?

Biraz garip gelebilir kulağa ama aslında korkarım ve  pek tercih etmem. İzlediklerimin etkisi altında kalıyorum çünkü. Onlardan bir tanesi Korku Seansı/ The Conjuring’dir ki nedeni, konusunun Dabbe deki gibi beni ürkütmesiydi. Diğeri ise kurgusundaki gerilimden dolayı Orphan/ Evdeki Düşman dır.

S12- Yeniden bir korku filminde oynamak ister misiniz? Yakın zamanda sizi yeni projelerde görebilecek miyiz?

 İsterim çünkü her projenin yeni bir serüven olduğunu düşünüyorum. Şu anda netleşen yeni bir proje bulunmamakta.

 Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

CONTRACTED filminin oyuncuları ile RÖPORTAJ




Daha önce Contracted I ve II’nin yönetmenleriyle (Eric England / Josh Forbes) yaptığım röportajın ardından filmin ana karakterlerini canlandıran üç oyuncu Najarra, Matt ve Katie ile ile sosyal medya üzerinden tanışma fırsatım oldu. Birkaç hafta süren yazışmalar ve sohbetlerin ardından röportajı tamamladım. Kendileri korku sinemasını seven, ve yaptığı işlerden çok keyif alan oyuncular.
Tüm oyuncular hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar

Najarra, Matt ve Katie’e, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

                                           Najarra Townsend 


KE- Filmografinize baktığımızda TV serileri, kısa filmler ve uzun metrajlı filmlere rastlıyoruz. True Loved ve Going to America filmleri ile çeşitli festivallerden ödüllerle döndünüz. Bu başarınızın sırrı nedir?

NT- Çalışmayı seviyorum ayrıca hayatta ne yapmak istediğimi erken bir yaşta keşfetmiş olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Oyunculuk her zaman ilk aşkım olmuştur. Çalıştığım projelerde her zaman elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. Ayrıca aynı insanlarla çalışmayı severim. Sinema işinde gerçekten akıl almaz derecede yetenekli insanlar tanıdım ve birlikte ne kadar aynı projede çalışırsak o kadar iyi oluyor. Bir filme başlarken birbirine olan güven ve aşinalık inanılmaz derecede yararlı bir şey. "True Loved " benim hayatımı değiştiren bir filmdir ve hala o filmi göstermek için okullara gidiyor ve de LGBT konularında konuşuyorum. Bu film benim için çok özel olduğundan bu filmle çok çeşitli festivallerde en iyi kadın oyuncu ödülü kazanmak ayrıca müthiş bir şey. "Contracted" filminin de bende benzer bir etki bıraktığını söyleyebilirim. Bu film sayesinde ömür boyu sürecek arkadaşlıklar edindim.

KE- Genelde romantik ve komedi türünde filmlerde yer aldınız. Contracted gibi bir korku filminde oynamak sizi tedirgin etmedi mi? Bu rolün altından kalkamayacağınızı düşündüğünüz oldu mu?

NT- Her zaman kendimi dramlara ve duygusal derinliği olan filmlere yakın hissetmişimdir. "Contracted" filminden önce birkaç korku filminde yer aldım. Korku filmlerinin  o abartılı duygusal bağlamını hep sevmişimdir. Senaryoyu ilk okuduğumda, Samantha karakterini çözümleyip oynamak için çok sabırsızlandım. Her gün; makyaj, sınırlı zaman ve sahnelerin karmaşıklığı göz önüne alındığında ayrı bir mücadeleydi. Ama günün sonunda hepsi gerçekten çok keyifliydi. 

KE- Contracted, özenli makyaj isteyen ve kanlı sahneleri bol olan bir film. Vücudun deforme olma sahneleri gerçekten ürkütücü ve makyajlar çok başarılı. Bu sahneleri çekerken hiç zorluk yaşadınız mı? İyi ya da kötü bir anınız var mı?

NT- Güne makyaj için saatlerce oturmakla başlıyordum. Bana tüm bu özel efektleri uygulayan, inanılmaz derecede yetenekli Mayera Abeita'ya sahip olduğumuz için çok şanslıydık. O aslında son derece nahoş bir deneyim olabilecekten bütün bunları keyifli anlara dönüştürmüştür.
Makyaj sandalyesinde saatlerce oturmaktan gerçekten keyif aldım. Zaman her daim bir sorundu çünkü sınırlıydı. Ama ekibimiz sayesinde onu hallettik. Yaşadığım diğer bir sorun ise filmin sonuna doğru baş gösterdi. Gözlerim gün geçtikçe kötüleşmeye başladı. Efektler için kontak lens taktım. Bir tarafta sklera / göz akı lensi, diğerinde kırmızı göz kanamalı lens neredeyse kör oluyordum. O sahneleri gerçekçi kılmak için girişilen zahmet tabii ki çok zorlayıcıydı ama sonunda karakterimi geliştirmeye çok yardımcı oldu.

KE- Bundan sonraki projelerinizde sizi yeniden korku filmlerinde görecek miyiz? Yeni projelerinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

NT- Şu an ITunes da gösterilen "What Now" adlı bir komedi filmim var. Seneye beni  harika bir korku filmi olan Jill Sixx 'in kısa filmi "The Stylist" da görebilirsiniz. Ayrıca seneye Eric Peter Carlson'ın "Wolf Mother" adlı Suç/Aksiyon/Gerilim filmi de geliyor. Geçmiş ve gelecek projelerimle ilgili olarak Facebook ve diğer sosyal medya alanlarına bakabilirsiniz.

Instagram: @najarra

KE- Bugüne kadar izlediğiniz filmlerin arasında sizi en çok etkileyen 2 filmi, nedenleriyle birlikte yazabilir misiniz?

NT-Sadece iki film seçmek mümkün değil. Filmleri seviyorum ve her birinde beğenilecek, takdir edilecek bir yan buluyorum. Ben bir filmi izleyip içinde  kaybolmayı ve sonrasında aynı filmi tekrar tekrar izleyip, çekim, oyunculuk ve reji detaylarına dikkat etmeyi seviyorum. Kısaca filmlere tapıyorum.

                                                  Matt Mercer 


KE- Filmografinize baktığımızda oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik ve yapımcılık yaptığınız filmler de bulunuyor. Bu kadar çok yönlü birisi olarak size hangisi daha çok keyif veriyor. Kamera arkasında olmak mı aktörlük mü ?

MM- Teşekkürler. Bu zor bir soru. Her ikisini de farklı sebeplerden ötürü seviyorum. Oyunculuğun anlık  heyecanını ve zorlayıcı yönünü seviyorum. Son derece sahici görünmeye çalışıyorsunuz  ve aynı zamanda da yönetmenin hikayesini anlatmasına yardımcı olacak bir kanalsınız. Çok keyifli; ayrıca oynadığınız role bağlı olarak normal hayatta hiç olamayacağınız ya da hiç yapmayacağınız şeyleri yapıyorsunuz. The Mind's Eye adlı  bir filmde bir telekinetiği oynadım. Ben bir telekinetik değilim ve normal hayatta da zihin gücümle eşyaları yerinden oynatamıyorum tabii ki. Ama filmde yapıyorum. Harika bir şey ! 

Yönetmenliğe gelince, onu da seviyorum çünkü tıpkı hikaye anlatmak ya da hikayeyi anlatmak için bir dizi bulmacayı çözmek gibi bir şey. Sanki kamp ateşi etrafında masal anlatıyor ve bunu yaparken de olabilecek en iyi hikayeyi kurgulamak için elinizin altındaki tüm araçları kullanıyor ve de en iyi filmi yapma amacını taşıyan müthiş insanlarla beraber çalışıyorsunuz. Ben bu işin problem çözme kısmınıı seviyorum. Her anın nasıl üstesinden gelineceğini ve bunun sahneye nasıl yansıtılacağını çözmek gibi...

Bu seçimleri yapmak oldukça keyifli ve sonrasında siz bunları ekrana taşıdığınızda insanların tepkilerini izlemek çok hoş. Bu arada umarım izliyorlardır !

KE- Contracted dahil olmak üzere filmlerinizin çoğunda Najarra Townsend ile birlikte rol aldınız. Aranızda iyi bir uyum olduğunu düşünüyorum. Özellikle "Play Violet For Me" cool bir kısa filme benziyor. Bu film dahil olmak üzere beraber çalıştığınız filmlerde kamera arkasında yaşadığınız komik anılarınız var mı?

MM- Teşekkürler. Najara harika bir oyuncu ve birlikte çalışmayı en sevdiğim oyunculardan biri. Aslında en sevdiğim insanlardan biri, nokta. Şimdiye kadar birlikte bir kaç film yaptık. Çok özgün ve çok yönlü birisi. Eric England'la beraber ilk Contracted filmini yaparken, Eric'e Sam rolü için mutlaka Najarra'yı görmesini söyledim çünkü rolün hakkını vereceğini biliyordum. Najarra seçmelerin yapıldığı mekandan ayrıldığında Eric dedi ki" İşte bu". Hayali bir kara film olan Play Violet For Me' yi  yaparken de, ben ve Yapımcı/Yazar Kevin Sluder başrolde Najarra'dan daha iyi birinin olabileceğini düşünmedik açıkçası.

Komik bir an? He nedense aklıma ilk gelen şey, bir gece Contracted filminden bir sahne. Tecavüz sahnesinin geçtiği arabanın arka koltuğunda, Sam' in ellerini buğulu cama vurduğu sahneyi ( filmden imza niteliğinde bir sahne) çekiyorduk.
Eric dışardan çekerken ben de arabanın içinde Najarra ile beraberdim ve ütüyle arabanın camlarına buhar yapmaya çalışıyordum. Çok yorucu bir gün geçirmiştik ve bir türlü beceremiyorduk. Durum iyice saçma sapan bir hal almıştı. Sürekli buhar düğmesine basarak adeta camları ütülüyordum ve bir türlü olmuyordu. Ben deli gibi buhar püskürttükçe Najarra'nın bir evvelki çekimlerden kalma el izleri hala camda görünüyordu. Bu arada Najarra  sahnenin ne kadar buğulu olduğu hakkında espriler patlatırken aynı anda sevişme sahnesinin sahici görünmesi için arabayı ileri geri sallıyorduk. Tam bir saçmalıklar toplamıydı yani.

KE- İlk filme göre aksiyonu daha fazla olan Contracted: Phase 2'de hikaye tamamen sizin üzerinize kurulu. Başrolde olduğunuzdan dolayı daha itinalı bir performans gerekiyordu ve altından başarıyla kalktınız. Phase 2'de zorlandığınız sahneler oldu mu? Devam filmi Phase 3'de tekrar sizi görebilecek miyiz?

MM- Çok teşekkür ederim. Bunu duymak çok güzel. Bu filmde benim için en zor olan şey kocaman lensler takmayı öğrenmek ve bunlara alışmaktı. Bu filmden önce hiç lens kullanmamıştım ama bu filmle dibine vurdum. Özellikle de BÜTÜN GÖZÜNÜZÜ kaplayanalar  ıhhh. Ama baş makyaj efektleri ekibi Mayera Abeita ve Jennifer Quinteros bana çok büyük özen gösterdiler. En zor sahnelerden biri ( DİKKAT SPOILER) kurtçuktan kurtulma sahnesiydi. Bu sahneyi çekmek için çok az zamanımız vardı ve ben de kendi kendimi ameliyat ederken çektiğim acıyı aktarabilmek ama bunu da makyaj efektlerini bozmadan fevkalade bir şekilde yapmak zorundaydım. Efektler müthiştir ama birçok durumda tek seferde işi halletmek  gerekir, çünkü bu efektleri ve protezleri tekrardan yapmak için zaman olmaz. Örneğin, kolumdan çıkarttığım kurtçuk kanla beraber protezin( sahte ten) içine konmuştu. Ben de deriyi maket bıçağıyla kesip, onu oradan çıkartacaktım ama aynı zamanda onu bir nevi "kukla gibi oynatıp" kıvrılmasını sağlayacak ve de başını biraz kaldıracaktım. Sanırım oldu ama  bir seferde halledilmesi gereken sahnelerden biriydi işte. Zordu ama oldu. Bu arada çok hoş bir şey daha oldu, kurtçuğu dişimle çıkarıp aldım, tükürdüm o esnada bir an için çeneme yapıştı. Sanırım bu gerçekten de çok müthiş bir kaza ve çok komik bir andı.  

KE- İlerde uzun metrajlı bir korku filmi çekmeyi düşünüyor musunuz? Önünüzdeki yeni projelerden biraz bahseder misiniz?

MM- Düşünüyorum, Evet. Şu an üstünde çalıştığım ve yazdığım bir kaç proje var. Ama henüz bir şey söylemek istemiyorum! Çok keyifli işler ve bunlar hakkında konuşmak için sabırsızlanıyorum.

KE- Bugüne kadar izlediğiniz filmlerin arasında sizi en çok etkileyen 2 filmi, nedenleriyle birlikte yazabilir misiniz?

MM- Şimdiye kadar izlediğim tüm zamanların en sevdiğim iki filmini mi soruyorsunuz yani. Bayıldığım bir sürü film var açıkçası.Bu soruya cevap vermem mümkün değil. Korku filmi olarak başarılı bulduğum Halloween, Alien, Evil Dead 2, The Thing  gibi filmleri seviyorum. Gördüğünüz gibi ikiye falan indiremiyorum. Ama gerçekten taptığım iki tane " ıssızlık" filmi var. Biri Martin Scorcese'nin  After Hours filmi diğeri de Coen kardeşlerin No Country for Old Men. After Hours filmini senede  bir kaç kez izlerim. Öyle çılgın ve kinetik bir film ki, ayrıca ondaki enerjiyi de çok seviyorum. 1980’ lerde popüler olmuş  bir gecede herşeyi kaybetmek ile ilgili bir komedi filmi. Türünün en iyisidir. Hem korku, hem de kara komedinin iç içe olduğu, inanılmaz bir oyuncu kadrosu ve harika çekimlerle dolu. Ayrıca Griffin Dune’ın canlandırdığı karakter için korkunun mayın tarlası olan New York’daki ürkütücü Soho bölgesinde geçen bir filmdir. Tabii Howard Shore un harika müzikleriyle beraber. Mutlaka görülmesi gereken bir kara komedi filmidir. Ve No country for Old Men, en sevdiğim gerilim filmidir diyebilirim. Çok iyi kurgulanmış ve de olağan üstü güzel çekilmiş bir filmdir , tahmin edilemezliği açısından dehşetengiz bir filmdir. Onun,  temel işlevini çok iyi korumak kaydıyla  gerilim filminin ve de karakter prototiplerinin yapısıyla oynama şeklini çok sevdim.

                                             Katie Stegeman   


KE-  Contracted, Eric England ile birlikte çalıştığınız üçüncü film. Eric England'la beraber aynı sette çalışmak nasıl bir duygu? Aranızdaki uyumu nasıl sağladınız ? 

KS- Bir yönetmenle birden fazla çalışmanın harika bir şey olduğunu düşünüyorum çünkü o sizin, siz de onun nasıl çalıştığını biliyorsunuz ve de yaptığınız ilk işe nazaran daha iyi bir uyum sağlıyorsunuz. Çok daha heyecan verici riskler alıyorsunuz çünkü bir arada rahat hissediyorsunuz ve başarısız olmaktan çok da korkmuyorsunuz.

KE- Roadside ve Madison County gibi slasher tarzı filmlerin dışında kalan Contracted'ın senaryosunu ilk okuduğunuzda Nikki rolü için neler düşündünüz? Tedirginlik yaşadınız mı?

KS-  Eric ile senaryo aşamasında da beraber olduğum için ne olacağını biliyordum. Bu rolü oynamak için sabırsızlanıyordum çünkü gerçekten farklı bir şey yapmam gerekti. Benim için aynı rolü tekrar etmemek çok önemli. Ben bukalemun gibi olmayı ve kendime meydan okumayı seviyorum. Hollywood' daki aktrisler komşu kızı ya da sarışın aptal haricindeki rollerde oynamak için ölüyorlar. Gerçek hayattaki kadınlar bu sıradan tiplerden çok daha fazlasıdır ve sanırım Contracted bunu en iyi şekilde göstermiştir.


KE- Karşınıza çıkan tekliflerde en çok nelere dikkat edersiniz? Filmi kabul etme aşamasında yönetmen, oyuncular ve senaryo gibi unsurları göz önüne aldığınızda nasıl bir sıralama yaparsınız?

KS- Rolü kabul etmem için gereken çok şey var aslında. İlk ve de en önemlisi senaryoyu sevmem. Eğer ortada bir senaryo yoksa, o zaman boşa kürek çekiyorsunuz demektir. Ama yönetmeni ve işlerini beğeniyorsanız ve de yönetmen senaryoyu geliştirmeye istekliyse o zaman ikinci bir şans daha tanırım. Bununla beraber sinematografi konusunda çok titizim. Uzun objektiflere ve enteresan ışıklandırmaya bayılırım, bu yüzden DP' nin bandını hemen izledim. Açıkçası, rol bana hitap etmeli. Küçük ya da büyük  fark etmez, bir şekilde enteresan olmalı. Ama David Fincher gelip bana yüzeysel bir rol oynamamı teklif etse yine de oynarım çünkü onun bu rolü ihya edeceğini bilirim. Ayrıca benim için diğer oyuncular da önemli. Film yapmak birlikte bir çaba gerektirir ve çürük elmalar bütün her şeyi mahvedebilir. Son olarak para da önemli, çok olmasına gerek yok ama olmalı. 


KE- Bugüne kadar oynadığınız film ya da dizi setlerinde başınıza gelen en ilginç olay hangisidir? 

KS- .Ooo bir sürü şey olmuştur. Uykuya hasret kalmış 50 insanın birlikte haftalar boyu çok uzun saatler çalışması sonucunda bir sürü çılgın ve komik şey olur tabi. Bir yapımcım vardı bir keresinde çok içmişti ve o gün iş bittikten sonra gecenin bir yarısı valizime işedi çünkü onu tuvalet sanmıştı ve hiç farkında değildi. Ama harika bir adamdı; ben de ses etmedim.

KE- Bugüne kadar izlediğiniz filmlerin arasında sizi en çok etkileyen 2 filmi, nedenleriyle birlikte yazabilir misiniz?

KS- Sinemayı seviyorum, o yüzden bu benim için çok zor ama beni tanıyan biri benim her zaman Se7en' ı ve Joe Wright'ın Pride and Prejudice 'ını  izlediğimi bilir. Karanlık ve ürkütücü olan her şeyi severim ama aynı zamanda bir dönem klasikleri delisiyim. Her iki filmde de görüntüler ve reji harika. Onlar benim evim gibidir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.