2 Şubat 2017

Lion


A Long Way Home adlı kitaptan uyarlanan Lion'ın yönetmenliğini Garth Davis üstlenmiş. Daha önce iki adet televizyon dizisinde emeği geçen yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin  En İyi Film dahil olmak üzere 6 dalda Oscar adaylığı bulunması gerçekten büyük bir başarı. Olayları anlatım tarzı ve öykünün işleyiş biçimi olarak bakıldığında Lion,  tam Oscar koleksiyonuna eklenecek bir film gibi duruyor.

Film, tatlı bir çocuğun evini arayışını anlatan samimi ve sıcak bir hikaye. Saroo (Sunny Pawar), Hindistan'ın Khandwr şehrindeki Ganesh Talai köyünde yaşayan 5 yaşında yoksul bir çocuktur. Ağabeyi Guddu (Abhishek Bharate) ile çalışmaya devam etmek için gece tren istasyonunda uyuyor. Uyandığında ise Guddu'dan ayrılarak kayboluyor. Küçük Saroo uzun bir tren yolculuğu sonrası indiği yerde artık tek başına. Kafası karışık, korkuyor, yabancılardan yardım istiyor, uykuya açık yerler arıyor ve tehditkar her durumdan kaçıyor. Annesinin adını ya da köyünün adını hatırlayamaması ve Bengalce konuşamaması da, onun için çok büyük bir eksi. Ama hayat onun için fazla acımasız davranmıyor ve çok iyi bir aile tarafından evlatlık alınıyor. Ardından evine dönüş için 25 yıllık bir macera başlıyor.

Gücünü hikayesinden çok muazzam oyunculuklardan alan Lion’da gözle görülür derecede kaliteli bir kast seçimi bulunuyor. Filmin tüm sorumluluğunu sırtına alıp koşturan küçük, sevimli ve yetenekli oyuncu Sunny Pawar (Saroo)'ın bu film ilk sinema deneyimi. Kendisi Bombay’da yoksul çocukların bulunduğu bir okulda keşfedilmiş. İlk deneyimi olduğu halde filmde olağanüstü bir performans sergiliyor. Adeta film için seyircinin hafızasında uzun süre yer edecek bir Saroo karakteri yaratılmış. Küçük çocuklara Oscar verilseydi, sanırım Sunny ödülü kimseye kaptırmazdı. Küçük Saroo’nın üstlendiği karakterin filme kattığı duygusallık çok önemli ve filmin geri kalan bölümünde de diğer karakterlerin bu hissiyatı izleyici üstünde devam ettirmesi gerekiyor. İşte burada Dev Patel’e büyük iş düşüyor ve başarılı oyunculuğu, taşıdığı karakterin öyküdeki inandırıcılığına olumlu etki ediyor. Çünkü bu hikaye çok iyi başlıyor, gelişiyor ve sonlanıyor. Aradaki en ufak bir kopukluk seyirciyi filmden tamamen kopartabilir. Nicole Kidman da kısa ve çok önemli bir rolü üstlenirken asla zorlanmıyor. Hatta Saroo ile yaptığı duygu yüklü konuşma filmin en dokunaklı sahnelerinden birisi. Evlat edinmenin inceliklerini ve nedenlerini ele alan bu konuşmalar günümüzdeki tüm aile bireyleri için gerekli olan potansiyel mesajları tek tek sıralıyor. Çünkü insanların farkında olması gereken çok önemli durumlar var. Rooney Mara (Lucy) ise, verilen rolü gereği filmde kenarda kalmış bir oyuncu gibi duruyor. Çünkü Saroo’nın kafasındaki eve dönüş umudu ve aile aşkı Lucy’e olan sevgisinden daha baskın. Bu yüzden Lucy’e gereken ilgiyi gösteremiyor.

Lion, kaybolan bir çocuğun aile üzerinde yarattığı etkiyi, yıllar boyu bekleyişi ve belirsizliği aile bireyleri gözünden değil, küçük çocuk tarafından anlatıyor. Aslında anlatılan hikayeye alıcı gözüyle baktığınızda, bizim Türk filmlerinde sıkça işlenen acıtasyon yüklü yoksulluk üzerine bir olay örgüsü bulunuyor. Yaşanan olaylar gerçek bir öyküye dayansa da, filmin dramatize edilmesi için zorlama olabilecek  çok şey eklendiği ortada. Oscar arayışındaki bir film için Lion’da keşfedilmemiş bir yenilik bulunmuyor. Tüm detaylar dinamik duygu yoğunluğu yaratacak kadar itinayla süslenmiş. Fakat bu durum, akıcı ve güzel işlenip bir de üzerine iyi bir görüntü yönetmenliği eklenince hiç göze batmıyor. Görüntü yönetmeni Grek Fraser, hem Hindistan'ın muazzamlığını hem de ülkenin büyüklüğünü hissettirmek için çarpıcı sahneleri ortaya çıkaran mükemmel bir sinematografiye imza atıyor. Google Earth gibi yeni internet teknolojisi ise, filmin en can alıcı noktasına ışık tutarak kendi reklamını da araya sıkıştırıyor.

İki yarıya bölünmüş olan Lion, iyi insanların ve insani duyguların üzerine işlenmiş çarpıcı bir film. Yaşanmış bir öyküden uyarlandığı için final kısmında yer alan gerçek hayat görüntülerinin gösterildiği sahneler fazlasıyla duygu yüklü. Hindistan’da yıllardır yaşanan dramı ve şaşırtıcı gerçekleri burada öğreniyoruz. O yüzden siz, yanınızdan mendilinizi eksik etmeyin.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

1 Şubat 2017

Oscara Doğru


Bu yıl 89. Akademi Ödülleri 26 Şubat 2017'de, Hollywood Kaliforniya'daki Dolby Theatre'da komedyen Jimmy Kimmel'in sunumu ile gerçekleşecek. Adayların açıklandığı günden bu yana “Oscar ödüllerini kim alacak” tartışması forumlarda ve sosyal medyada sürmeye devam ediyor. Kimileri 14 dalda aday gösterilen La La Land gibi oldukça görkemli bir romantik/müzikali yerden yere vururken, kimileri de yere göğe sığdıramıyor.

En İyi Film kategorisi dahil olmak üzere ana dallardaki  tüm Oscar adaylarını izledikten sonra, kendi adıma yaptığım kısa değerlendirmeleri ve filmler hakkındaki kritikleri burada paylaşmak istedim. Ayrıca Akademi Ödüllerinde en önemli olduğunu düşündüğüm 7 adaylığa ait tahminlerime de aşağıda yer vereceğim.

En İyi Film adayları için kısa kritikler

La La Land:  Açılış sahnesinden uzun süre unutulmayacak final sahnesine kadar büyüleyici bir film. Ryan Gosling&Emma Stone arasındaki uyum muhteşem, adeta etrafa pozitif enerji saçıyorlar. Film ayrı, şarkıları ayrı bir güzel. Sinematografisi yıkılıyor. Danslar nefis. Romantik/Müzikal sevenler için hazine gibi bir film. 9/10

Arrival: Denis Villeneuve “Incendies"(İçimdeki Yangın)’dan sonra ikinci tokadını tekrar izleyiciye yapıştırıyor. Olay örgüsünü bu defa bilim-kurgu üzerinde deneyen Villeneuve, finale yaklaştıkça gizemi, gerginliği ve şaşkınlığı tetikleyen pek çok ögeleri ardı ardına başarıyla sıralıyor. Sessizliği ve duygusallığı ön plana taşıyarak iyi bir giriş yapan film, adım adım ilerledikçe dilbilimi/iletişim meselesinin yanına zaman, geçmiş, gelecek kavramlarını da katarak tempoyu arttırırken, bir yandan da puzzle’ın parçalarını yavaştan birleştiriyor. Arrival, aslında bilim-kurguyu şiirsel ve yalın bir dille anlatan en nadir filmlerden birisi. 8,5/10

Hidden Figures, Nasa’nın vazgeçilmezi olmak üzere yola çıkan, sıkı çalışan, azimli ve üstün zekasını iyi kullanan üç siyahi kadının kariyerlerindeki en büyük yolculuğuna ışık tutarken şık anlatımı ve gurur verici öyküsü ile unutulmayacak filmler arasındaki yerini alıyor. Gerçek hikayeden kurgulanan film, siyahi oyuncuların etkileyici performansları ve içinizi ısıtan duygusallığı ile de göz dolduruyor. "Nasa'da hepimizin çişi aynı renktir".  8,5/10

Lion, hüzünlü olduğu kadar mutluluk da aşılayan kişisel bir hikaye. Gerçek bir öyküden uyarlanmış umut dolu, duygusal ve büyüleyici bir macera. Küçük Soora (Sunny Pawar) ufacık boyuyla filmi sırtına almış taşıyor. Bir çocuk bu kadar mı yetenekli ve sevimli olur. Ayrıca Nicole Kidman ve Dev Patel harika iş çıkarmışlar. Lion, asla izleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacak kadar dokunaklı ve etkileyici bir film. 8/10

Hacksaw Ridge, onur, sevgi,inanç , kahramanlık ve vicdan üzerine kurulu yeri geldiğinde gözleri dolduracak kadar etkili, görkemli savaş sahneleri ile yüklü son zamanların en sarsıcı savaş dramalarından birisi. Umarız Mel Gibson’ın yönetmenlik adına geri dönüşü sayılan Hacksaw Ridge, gerektiği ilgiyi görür ve Gibson sinema dünyasından yitirdiği kredisine tekrar kavuşur. “Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını” . 8/10

Fences,1950’lerdeki  işçi sınıfının ırkçılığın gelişimine göre nasıl şekillendiğini ele alan film, güçlü ve çarpıcı oyunculukların yer aldığı tiyatro görünümüne bürünmüş etkileyici bir yapım. Orijinal hikayesi bir tiyatro oyunu olduğundan içinde bolca diyalog yer alıyor ve olaylar da neredeyse tek mekanda geçiyor. Denzel Washington önyargılı, tutkulu ve yeri geldiğinde nefret edilecek kadar huysuz olabilen bir karaktere Troy'a hayat verirken mükemmel oyunculuğu ile de adeta büyülüyor. Troy'un sadık eşi Rose'ı canlandıran Viola Davis ise, aldığı Altın Küre ödülünü sonuna kadar hak ettiğini başarılı performansı ile gösteriyor. Tiyatrodan zevk alan herkesin, uzun süresine rağmen sıkılmadan izleyeceği Fences, son yıllarda izlediğim en gerçekçi anlatılan aile/drama filmlerinden birisi. 7/10

Manchester By The Sea, hüzün dolu, sakin geçen hayatın içinden bir film. Kimi yerde çok sarsıcı sahnelere denk gelebiliyor, kimi yerde durup sorguluyor, düşünüyorsunuz. Casey Affleck’in her zamanki gibi sakin ve buz gibi duruşu filmin hikayesiyle o kadar güzel örtüşmüş ki, oyunculuğu nasıl başladıysa aynı ivmede gidiyor. Güzel mi oynamış kesinlikle evet, rolünün adamı olmuş. Hikaye çok ağır bir trajedinin sonrasını anlatmasına rağmen seyircide uzun süre etkisini sürdürecek kadar kalıcı bir melodram yok ortada. Müzikler (özellikle uzunca çalan “Adagio” sahnesi) ile sinematografinin uyumu mükemmel. Michelle Williams’ın az ve öz oyunculuğu yan bir rol için oldukça yeterli. Film çok doğal ve çok soğuk. 7/10

Hell or High Water, "aile çok önemlidir" mesajı taşıyan, kötü işler çevirmek zorunda kalan iyi kardeşlerin öyküsünü anlatıyor. Hikaye fazla sürükleyici değil, sakin ilerleyen bir kedi-fare olayı var ortada, yalnız oyuncuların performanslarını izlemek çok keyifli. Film aslında western havasında bir suç/draması. Müzikler ve görüntü yönetmenliği üst düzeyde. Yoksulluk ve ekonomik krizin vatandaş üzerindeki etkisini alt metnine yerleştiren film, aynı zamanda ipoteklerle zenginleşen bankaların sistemine karşı da eleştirilerde bulunuyor. Hell or High Water, vahşi-batıyı modern bir şekilde abartmadan anlatırken, finale doğru da hızlanan bir yapıya sahip. Çok fazla beklenti içine girilmeden izlenirse keyifli olabilir, aksi takdirde abartılacak ve hele ki, oscar adaylığı alacak kadar önemli bir film değil bana göre. (aday oldu o ayrı, neler olmadı ki bugüne kadar). 6/10

Moonlight, cinsel kimlik arayışı ve uyuşturucu bağımlılığı arasında büyümeye çalışırken, diğer yandan ilgisiz bir anne tarafından suistimal edilen Chiron'ın kendini bulma hikayesini anlatıyor. Yaşamındaki zorluklar ve güzellikler çocukluk-gençlik-yetişkinlik gibi üç aşamada ortaya sunulmuş. Chiron'ı canlandıran farklı oyuncuların filmin drama tarafını iyi yönlendirdiği bir gerçek, fakat filmin sizi kendine fazla bağlayan bir yapısı yok, seyrederken heyecanlanmıyor ya da üzülemiyorsunuz bir şeyler eksik kalmış. Görüntüler ya da müzikler iyi olabilir ama filmden etkilenmediyseniz ve bittikten sonra sizde bir tat bırakmadıysa bana göre o diğer besleyici unsurların pek bir havası yok. Kesinlikle overrated bir film "Moonlight". 5/10

En İyi Film adayları hakkında

La La Land, son yıllarda izlediğim en eğlenceli ve en romantik müzikallerden birisi. Kesinlikle tüm adaylıklarını hak eden bir yapım ve En İyi Film dahil çok sayıda ödülü silip süpüreceğini düşünüyorum. La La Land’in En İyi Yönetmen ödülünü aldığı takdirde arkasından En İyi Film Oscarını da alacağını düşünüyorum.
Bunun dışında akademinin çok sevdiği Fences, Moonlight ve Hidden Figures gibi siyahi filmler de adaylar arasında gezinmekte. 3 dalda adaylığı bulunan Hidden Figures, bu üç siyahi filmin arasında bana göre her yönüyle en başarılı olanı. Fences, her ne kadar ağır giden bir dram olsa da, oyunculuklar sayesinde ayakta durabilen bir film ama En İyi Film dalında ödül alacağını sanmıyorum. Gereğinden fazla şişirilen Moonlight filmini çok fazla etkileyici bulmadım açıkçası. En İyi Film ödülünü olur da, La La Land’in elinden alırsa gerçekten üzülürüm.

Mel Gibson’ın yönetmen olarak yeniden dönüşünü simgeleyen ve 6 dalda adaylığı olan Hacksaw Ridge de görselliği ve duygusal yönüyle ağır basan bir savaş draması. Ben filmi çok sevdim, fakat o kadar güçlü adaylar var ki bu sene Gibson’ın bu filmi onların arasında maalesef kaybolup gidecek. 8 dalda adaylığa sahip sıradışı bir bilim-kurgu filmi olan Arrival ise,  adaylar arasında en sağlam duruşa sahip yapımlardan birisi. Seyredildikten sonra çok tartışılan Arrival’ın En İyi Film kategorisinde yer almaması zaten düşünülemezdi. Yine 6 dalda aday olan Lion’a bayıldım, çok da etkilendim . Ortada güzel bir hikaye ve sağlam oyunculuklar var.

Fazla acıklı bir hikayeye sahip Manchester By The Sea ise, 6 adaylık almış durumda ve bu 9 adayın içinde yine Moonlight ile birlikte en çok konuşulan filmlerden birisi. Son olarak 4 dalda aday olan Hell or High Water’ın En İyi Film kategorisinde ne aradığını çok merak ediyorum doğrusu. Diğer dallardaki adaylıklarını belki hak etmiş olabilir ama, karşısında bu kadar sağlam 8 rakip film varken ödül alması çok ama çok zor. Bu filmin yerine sağlam kurgusu ve hikayesi ile dikkat çeken Nocturnal Animals’ın yer alması daha doğru olurdu sanki.

Natalie Portman’ın En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduğu Jackie John F. Kennedy'nin ölümüne neden olan suikastin sonrasında, eşi Jackie Kennedy'nin yaşadığı bunalımlı döneme ışık tutan belgesel havasında bir film. Ruhsal bakımdan çöküntüye uğrayan, eşinin cenaze merasimi için uğraşan ve geçmişteki anılarıyla yeniden yüzleşen First Lady Jackie'ye hayat veren Natalie Portman, kariyerindeki en iyi performanslarından birini sergiliyor. Filmin alışılmışın dışında farklı bir belgesel havasına dönüştüren kurgusu ve sinematografisi çok başarılı. Jackie, her ne kadar kısa bir kesiti anlatsa da, barındırdığı derin diyalogları ve Portman'ın güçlü oyunculuğu için seyredilmeyi hak ediyor. 7/10

Isabelle Huppert’ın En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduğu Elle oyuncunun  eşsiz performansı ile işlenmiş akıcı ve travmatik bir film. Tecavüz-intikam-şiddet-erotizm derken aralardaki çarpık/psikopat ilişkileri de batırmadan gözümüze sokan Paul Verhoeven, enteresan bir filme imza atmış. Normal bir film bekleyenlerin uzak durması gerek zira seyretmesi ve kabullenmesi zor bir yapım Elle. Beğenmeyeni çok olacaktır. 7,5/10

Michael Shannon’ın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday olduğu “Nocturnal Animals izledikçe içine alan kurgusu ve seyirciye tattırdığı enteresan intikam şekliyle övgüye değer bir film. Geçmişte yaşanan gerçekleri ve kırılan kalpleri zekice planlanmış bir suç hikayesi ile birleştiren film, son sahnesi ile de işte "revenge" diyor. Yine de herkese hitap eden bir film değil ve fazla abartılacak bir yanı da yok, fakat senaryosu kesinlikle sıradışı. 6,5/10

Merly Streep’in En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduğu “Florence Foster Jenkins dünyanın en kötü sesine ve kulağı tırmalayan dayanılmaz bir desibele sahip opera sanatçısı. Florence'ın enteresan traji-komik yaşantısını anlatan film gerçek bir hikaye olmasa, böyle bir kadının yaşadığına ve bu kadar insanın kendisini seyrettiğine inanmak zor. Stephen Frears, ikiyüzlülük/sahtecilik ile azim/yetenek konusunu yer yer komik yer yer de dramatik ögelerle anlatmaya çalışırken oyuncu seçimini de çok doğru yapmış. Merly Streep&Hugh Grant ikilisinin uyumu çok iyi, piyanist mükemmel. Yalnız her ne kadar sevimli giden bir hikaye işlense de, komedinin dozu sahne perfomansları sırasında kendini tekrarlarken sıkmaya başlıyor. Ne tam bir komedi, ne tam bir dram var ortada. Kostümler ve makyaj şahane, onun dışında hikaye akıyor ama fazla tatmin etmiyor. 5/10

Viggo Mortensen’in En İyi Erkek Oyuncu dalında aday olduğu “Captain Fantastic” kendi yarattıkları sistemde yaşamayı seçen ve organik düşünen bir ailenin filmi. Kapitalizme ve eğitim sistemine olan eleştirileri fazlaca ama, haksız da değil film. İçinde bulunduğumuz sistemin bizi nasıl çöpe çevirdiğini şık ve eğlenceli bir dille anlatıyor. Düşündüren, üzen ve eğlendiren bir yapısı var. Sweet Child O'Mine sahnesi efsane. 7,5/10


En İyi Yabancı Dalda Film adayı olan "The Salesman"en büyük gücünü gerçekçilikten alıyor. Sağlam hikayesi ve karakterleri ile ön planda olan film, kısa sürede içine çekiyor ve sonuna kadar da kilitliyor. Asghar Farhadi, seyirciye vicdan, merhamet, adalet, ceza ve intikam gibi ağır duyguları yükleyerek sıkı bir empati yaşattırıyor. Yalnız bazı gereksiz tiyatro sahneleri hikayeyi fazla uzatmış. Film her ne kadar kendini merakla izlettirip duygu yoğunluğu yaşatsa da, Farhadi'nin A Separation'ı kadar etkileyici gelmedi bana. Şahsen diğer adaylar arasından sıyrılıp En İyi Yabancı Film oscarını almasını istemem. Şu ana kadar favorim-oscarda şansı olmadığını bildiğim halde- A Man Called Ove. 5,5/10


En İyi Yabancı Dalda Film adayı olan "A Man Called Ove" (EnmansomheterOve), geçmişi ve bugünü iyi/kötü tüm duygusuyla birlikte yaşayan huysuz ve tatlı kahraman Ove'nin buruk hikayesini anlatıyor. Senaryosundaki klişelerle beslenerek güçlenen ve güldürürken hüzünlendiren şeker mi şeker bir film. Ölmeden önce görülmesi gereken filmlere rahatlıkla eklenecek kadar dokunaklı. Böyle filmler ender çıkıyor, değerini bilin, izleyin! 8,5/10





Tahminlerim

En İyi Film

La La Land (Kazanacak Olan / Kazanmasını İstediğim )
Fence
Hacksaw Ridge
Hell or High Water
Hidden Figures
Lion
Manchester by the Sea
Moonlight

En İyi Kadın Oyuncu

Natalie Portman, Jackie
Amy Adams, Arrival
Emma Stone, La La Land (
Kazanacak Olan / Kazanmasını İstediğim)
Meryl Streep, Florence Foster Jenkins
Isabelle Huppert, Elle

En İyi Erkek Oyuncu

Casey Affleck, Manchester by the Sea (Kazanacak Olan)
Ryan Gosling, La La Land
Denzel Washington, Fences (Kazanmasını İstediğim)
Viggo Mortensen, Captain Fantastic
Andrew Garfield, Hacksaw Ridge

En İyi Yönetmen

Denis Villeneuve, Arrival
Mel Gibson, Hacksaw Ridge
Damien Chazelle, La La Land (Kazanacak Olan / Kazanmasını İstediğim )
Kenneth Lonergan,  Manchester by the Sea
Barry Jenkins, Moonlight

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Mahershala Ali, Moonlight (Kazanacak Olan)
Jeff Bridges, Hell or High Water
Lucas Hedges, Manchester by the Sea
Dev Patel, Lion
Michael Shannon, Nocturnal Animals (Kazanmasını İstediğim)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Viola Davis, Fences (Kazanacak Olan)
Naomie Harris, Moonlight
Nicole Kidman, Lion
Octavia Spencer, Hidden Figures (Kazanmasını İstediğim)
Michelle Williams, 20th Century Women

En İyi Yabancı Dalda Film

Land of Mine (Danimarka)
A Man Called Ove (İsveç)
The Salesman (İran) (Kazanacak Olan)
Tanna (Avustralya)

Toni Erdmann (Almanya) (Kazanmasını İstediğim)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

29 Ocak 2017

xXx: Return of Xander Cage


Taking Lives, Disturbia, Eagle Eye ve I Am Number Four gibi farklı türlere imzasını atan D.J.Caruso, bu defa çok ateşli bir aksiyonla kendini gösteriyor. Rob Cohen’in elinden çıkan ilk xXx filminden sonra Vin Diesel’in yüksek ücret istemesi üzerine ikinci film için Ice Cube’la anlaşan yapımcılar seriyi bir felakete taşımıştı. İkinci filmde öldü gösterilen Xander Cage karakteri için artık Vin Diesel ile ne kadara anlaştılarsa geri getirmeyi başardılar. Ama şunu hesaba katmadılar; o artık 50’ye merdiven dayadı ve şu anki fit görünümlü hantal vücudu extreme sporları konu alan atlamalı zıplamalı filmler için çok müsait değil. Bu yüzden de yapımcılar, Diesel tek başına yakın dövüş sahneleri ile boğuşmasın diye yanına bir grup adamı salıvermişler.

Extreme sporlardan ajanlığa terfi etmiş Xander Cage, akıl hocası Gibbons (Samuel L. Jackson)’ın ölümü üzerine CIA operatörü Jane Marke (Toni Collette) tarafından yeni bir göreve atanır. Uyduları yönetip dünyada patlatmak üzere geliştirilmiş Pandora’nın Kutusu adındaki tehlikeli bir aletin peşine düşen Xander Cage, karşısında Xiang (Donnie Yen) ve ekibini bulur. Kısa süre içinde bu ekibin Gibbons tarafından toplandığını anlayan Xander, uçuk kaçık tiplerden oluşan kendi adamlarını da bu ekibe dahil ederek güçlerini ikiye katlar. Zaten bundan sonrası evlere şenlik. Vur patlasın çal oynasın.

D.J.Caruso filmin bazı yerlerinde, kim düşman kim değil gibi kafa karıştıran ufak hamlelerde bulunsa da, çok başarılı olamıyor. Çünkü film, seyircinin öyle bir durumu tahlil edip düşünderecek kadar güçlü bir senaryoya sahip değil. Hatta yüzeysellikten kıvranan hikayenin belki daha keyifli olur diye aralara serpiştirilen mizahı bile kötü. Espriler basit ve sıradan. Xander Cage’in yeniden göreve dönerek aktif hale gelmesi film boyunca esas kahramanın kendisi olacağı anlamına gelmiyor. Yanındaki yedekleme ekibinin filme katkısı çok daha fazla. Donnie Yen’i seriye katmaları çok mantıklı olmuş. Diesel’in altından kalkamayacağı sahnelerde Yen, yeteneğini kullandığı görkemli dövüş koreografileri ile aksiyonu bir nebze eğlenceli hale getirmiş. Gerçekten ekipteki herkes Diesel’den daha faydalı olmuş filme. Kasıntılı bir halde ortada dolaşan ve devamlı sırıtan cool Xander Cage karakteri, bir süre sonra sevimsiz bir hale dönüşüyor. Konuşuyor, taktik veriyor ama işleri yedekleme takımı hallediyor.

xXx: Return of Xander Cage (Yeni Nesil Ajan: Xander Cage'in Dönüşü), gerçeklikten çok uzakta gezinen, yerçekimine meydan okuyan mantık dışı extreme sahnelerle donatılmış ve aksiyonun dozunu fazla kaçırmış bir film. Köprüden tırlara atla üstünde koş, motorla sörf yap, üstüne bir de araba çarpsın yerlerde sürün tamam da bari biraz terle falan yüzünde bir çizik olsun. James Bond filmlerinde, Mission: Impossible ve Fast and Furious serisinde teknolojik akıllı aksiyon sahneleri doludur. Ama bu filmlerin alt metni sağlamdır, senaryosu iyi yazılmıştır ve içindeki mizah ile birlikte izlendiğinde o uçuk kaçık aksiyon sizi rahatsız etmez. İyi hikaye/yerinde aksiyon formülü bu filme de doğru uygulanmış olsaydı, belki çok daha keyifli olabilirdi. 

Görülen şu ki, Vin Diesel’in dövmeli kaslı vücudunun arkasına sığınarak pazarlama tekniğini çok iyi kullanan bir film xXx: Return of Xander Cage. Filmin Donnie Yen sayesinde sadece Amerika değil Asya gişelerini de hedef aldığı çok belli. Şu anda yapılacak tek şey, daha üzücü bir manzara ile karşılaşmamak için bu seriyi fazla uzatmadan sonlandırmak. Ice Cube’ın yapamadığını Vin Diesel geri döner yapar mantığı ne yazık ki tutmamış. Vakit geçsin, hareketli bir film olsun izleyelim diye düşünenlere tavsiyem, The Expendables’ı bulun baştan izleyin daha mantıklı.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Ocak 2017

Queen of Katwe


"Katwe'nin Kraliçesi: Hayat, Satranç ve Olağanüstü Bir Kızın Büyük Usta Olma Rüyasına Dair Bir Hikâye" adlı kitaptan uyarlanan Queen of Katwe, hintli kadın yönetmen Mira Nair’ın elinden ilham verici bir hikayeye dönüşmüş. İzlerken Cool Runnings (Üşütük Popolar, 1993)’ı hatırlayacağınız filmde bu defa, komedinin yerine karakter odaklı bir çalışmaya yer verilmiş. Merkezine Phiona (Madina Nalwanga) adlı bir kızı yerleştiren Queen of Katwe, diğer biyografik/spor filmlerinin tersine bu defa fiziksel değil zihinsel bir sporu yani santrancı ön plana çıkarıyor. Uzak bir coğrafyadan gerçek bir başarı öyküsünü anlatan Disney yapımı bu film, aslında oldukça dramatik bir yapıya sahip.

Filmin hikayesi Uganda’daki Katwe gecekondusunda ailesi ile birlikte yaşayan Phiona’nın santranç öğrendikten sonra yaşamını değiştirmek üzere vereceği kararlar üzerine kurulu. Babası olmayan Phiona, kardeşlerini geçindirmek için annesi ile birlikte çalışıp, mısır satıyor. Okuma yazma bilmeyen Phiona, dünyanın en yardımsever koçu tarafından keşfedildikten sonra bir santranç programına katılır. Zaman geçtikçe ustalaşmaya başlayan Phiona, kendisindeki pratik zekayı da keşfetmesiyle birlikte hayatını değiştirmek ve Uganda’yı temsil etmek için Dünya santranç turnuvalarına hazırlanır.

Disney filmleri denince akla, renkli peri masalları ya da sıcacık ve samimi aile filmleri gelir. Bu defa yine Afrika görüntüleriyle dolu rengarenk bir aile filmine ve fazla karikatürize edilmemiş bir başarı hikayesine tanık oluyoruz. Disney filmi olduğundan gecekondu bölgelerini ele alan siyasi mesajlara fazla ağırlık verilmediği de bir gerçek. Bunun yerine zorlu ve korkunç çalışma ortamlarının içinden çıkan bir karakterin liderliğe yükselişine odaklanılıyor. Ufak yaştaki öğrencileri eğiten koçun onların pozitif olabilmeleri ve başarıyla tanışabilmeleri için başvurduğu mizahi yöntemler ise filme neşe katıyor. Kazanmaya odaklı her spor filminde olduğu gibi yine heyecanlanıyoruz ve yine gözler doluyor. Uganda’da yaşayan ve fakir bir bölgeden gelen Phiona ile zengin çocuklardan oluşan rakip oyuncular arasındaki kültür farkı da filmde fazla göze batmadan eleştiriliyor. Oueen of Katwe, basit ve sonu tahmin edilebilir bir film olmasına rağmen seyirciyi sıkmadan kendisine bağlayacak çok fazla detaya sahip. Sadece santranç turnuvalarını ön plana çıkaran uzun ve durağan sahnelerle dolu bir film değil. Aile içinde yaşanan dramatik olaylar ve yaşam mücadelesi en az filmin ana hikayesi kadar önem taşıyor.

Yönetmen Mira Nair, içinde bulunduğu kötü koşullardan ötürü hiç kimsenin öğrenme hakkından mahrum kalmamasını ileri süren fazlaca detayı filme güzelce yerleştirmiş. Ayrıca 20 yıldan fazla Uganda’da yaşayan Nair, buradaki fahişelik, yoksulluk  gibi ögeleri sıkça göstermeyi tercih etmiyor ve seyircinin ana karaktere acımasını değil o karakterle gurur duyulması için elinden geleni yapıyor. Filmin en baskın karakterlerinden birisi de çocukları için ölmeye hazır bir anne olan Nukka (Lupita Nyong’o). Yeri geldiğinde sert ve eleştiren ama asla bulunduğu içler acısı duruma rağmen onları ihmal etmeyen çok iyi bir anne. Yönetmenin kadın olmasının da filme çok katkısı olduğunu düşünüyorum. Niar neredeyse filmin tüm yükünü anne-kız, Nukka ve Phiona’nın sırtına taşımış, hatta hikayeye yön veren bu iki kadın, filmi daha otantik bir hale getirmiş. Sonuç olarak satranç, “küçük olanı büyük yapabilen” bir spordur mesajını veren Queen of Katwe, azim ve başarı öykülerine ilgi duyanların zevkle izleyeceği bir film.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


2 Ocak 2017

Din ve inanç içerikli korku sinemasına kısa bir bakış


Sinema ile din ilişkisini gözler önüne seren Hollywood sineması, bu işin propagandasını en iyi yapanlardan birisidir. Din ve dini temaları, filmlerin konusuna ya da herhangi bir bölümüne o kadar güzel yedirir ki, izlerken ister istemez siz de o motiflerin büyüsüne kapılırsınız. Bu dini ögeleri içeren film isimlerinin illa The Passion of The Christ (Tutku - Hz. İsa’nın Çilesi), The Message (Çağrı), The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) veya The Ten Commandments (On Emir) gibi anlaşılır olması da gerekmiyor. Örneğin fantastik/bilim-kurgu filmi The Matrix’i izlerken, nasıl Neo (The One - Tek)’ya inanıyorsak, onu bir kurtarıcı olarak görüyorsak, işte burada seyirciye farklı yollardan Mesih kavramı aşılanıyor demektir. Matrix felsefesinin içinde, dini kavramları ve farklı dinleri ortaya çıkaracak pek çok sembol ve unsur  yer almaktadır. Başka bir örnek de George Lucas tarafından yaratılan, dünyayı altına üstüne getiren Star Wars serisidir. Serinin ana kaynağı olan Jedi Şövalyelerini birer dini kaynak olarak gören pek çok kişi, 2001 yılında nüfus kütüklerine kendilerini bu şekilde kaydettirdi. Sosyal medya da bile Jedi dini adında bir dinin olduğuna çok sayıda kişi inandı. Ayrıca bu dini takip eden 100bine yakın kişi de kendilerini her yerde barış savaşçıları adıyla tanıttı. Bu ve buna benzer çok sayıda örnek teşkil eden, din propagandasını gizlice ya da göstere göstere yapan yüzlerce sinema filmi ve belgesel ortaya çıktı ve çıkmaya da devam ediyor. Gün geçtikçe artan bu filmler sayesinde beyazperde, kesinlikle dini inançları empoze edici özelliğini yıllarca korumaya devam edecek gibi gözüküyor.

Kendi inançlarını beyazperde üzerinden aktarmaya çalışan tabii ki sadece Hollywood veya Güney Kore sineması değil. Türk sineması da Hollywood’un temelinde yatan Hristiyan korku ve inanç temalarını, İslami temalara ve kaynaklara taşıyarak son yıllarda pek çok korku filmi ortaya çıkarmıştır. Hollywood, uzun yıllar önce dini ögelerini ve inanç sistemlerindeki cennet, cehennem, şeytan gibi unsurları korku filmlerine başarıyla taşımıştır. Halen şeytan çıkarma üzerine yapılmış en başarılı film olan Exorcist (Şeytan) gibi bir başyapıtın ekmeğini yiyen çok sayıda korku filmi yönetmeni vardır. Yıllar geçtikçe şeytan çıkarma ayinlerinin yer aldığı sayısız Hollywood filmi yapıldı ve din ve korku itinayla korku sinemasında birleştirildi. Hatta kıyamet inancının yer aldığı filmlere de yer verildi. Bu filmleri yaparken Hollywood, her zaman senaryonun tekdüze olmasından kaçındı ve dini ögeleri polisiye ve gerilim/gizem hikayeleri ile güzelce harmanlamayı başardı. Ne yazık ki Türk korku sineması, Hasan Karacadağ imzalı Dabbe serisi ile başlayan cin konulu filmler furyasını, gün geçtikçe gözle görülür şekilde olumsuz yönde ticarete dönüştürdü. Hocaların, büyülerle ya da farklı yollarla içine cin giren kişilerle olan mücadelesi, çekilen tüm filmlerde kendini tekrarlamaya başladı ve halen de devam ediyor. Ayrıca aynı cin hikayelerinin devam etmesinin yanına bir de maddi imkansızlıktan doğan baştan savma görsel efektler de eklenince filmler iyice basitleşmeye başladı. Neredeyse yapımcılar, yönetmen ve senaristler afişinde cin kelimesinin türevleri olmadığı zaman korku filmlerine kimsenin gitmeyeceğine inandılar ve bu durumu da Türk seyircisine inandırdılar. Tabii ki hal böyle olunca, polisiye/gerilim veya gizem üzerine kurulu dini motifleri de içeren sağlam senaryolar yazılamıyor ve Türk korku sineması da maalesef yerinde sayıyor. Son zamanlarda gelişmekte olan İskandinav polisiye/gerilim filmlerinde bile dini unsurlar ve inanç güzel bir şekilde hikayeye serpiştiriliyor. Zamanla sağlam senaryolar yazılırsa sanırım Türk sineması da farklı alt türlerde (gerilim/gizem/polisiye vb. gibi) dini ve islami ögeleri güzelce kullanabilir.

Dini kendine konu edinmiş filmler söz konusu olduğunda mutlaka dini savunan tarihi/savaş yapımları veya belgeseller olması gerekmiyor. Dini anlatan, tanrı inancına yer veren, günahlardan arındırma gibi temel ögeleri içinde barındıran korku/gerilim filmlerine de sıkça rastlamak mümkün. Özellikle korku filmlerinde kilise, rahip, papaz, haç, kutsal su, ayinler vb. gibi din unsurlarının en önemli simgeleri daha ön planda yer almaktadır. Hatta gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan pek çok şeytan çıkarma (Exorcism) üzerine yapılmış film de çekilmiş ve bu filmler diğer korku filmlerine kıyasla izleyenlerin üzerinde daha kalıcı etkiler bırakmıştır.

Dünya sinemasında dini ve inancı sorgulayan fazla sayıda korku filmi yer almaktadır. Aşağıda yer alan filmler, şeytan çıkarma üzerine yapılmış, benzerlerine göre daha inandırıcı ve ürkütücü olan filmlerdir. Bu tür filmleri sevenlerin ilgiyle izleyeceğini düşündüğüm bu yapımlar, gerçekten seyrettikten sonra biraz uyku kaçırtacak cinstendir.

Stigmata, 1999

Film, Stigmata olayını (Hz.İsa’nın çektiği tüm acılara maruz kalınması, el, ayak ve vücutta aniden kanamalar başlaması) yaşayan bir kadını incelemekle görevli bir rahibin mücadelesini anlatır. Dini inancı fazla olan ve kendini dine fazla kaptıran insanlarda rastlanan bir olay olan Stigmata’da, açılan bu yaraların kapanmadığı da söylenir. Olayı yaşayan Frankie adlı kadını canlandıran Patricia Arquette’nin oyunculuğu ise mutlaka görülmelidir. Filmin sonunda ise, bu olayı gerçekten yaşayanlar gösterilir. Oynadığı senelerde çok iyi eleştiriler alan Stigmata, sinema ile dine olan inancı birleştiren en iyi filmlerden birisidir.

The Exorcism of Emily Rose (Şeytan Çarpması,  2005)

Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, 70’lerde Almanya’da yaşamış olan Anneliese Michel adlı bir kızın yaşadığı şeytan çıkarma olayının sinemaya uyarlanmış halidir. Filmde Anneliese, Emily Rose adını almıştır. Emily, üniversiteye gitmek için şehre taşınır. Sabaha karşı 03:00 sularında kapısı açılıp kapanır ve cisimler hareket eder. Olay sadece bununla kalmaz ve kendisinde büyük bir güç hisseder, boğulacak gibi olur. Vücudundaki değişimler devam etmeye başlar, hastaneye kaldırılır fakat olaylar çoğalmaya başlayınca ailesinin yanına döner. Kısa sürede aynı şeyler tekrar yaşanır ve ailesi bunların şeytan çarpması olacağından süphelenip, ayin düzenlemesi için rahip Moore’ı çağırır. Moore saat 03:00’ün şeytanın saati olduğunu söyler ve ayine başlar. Ayin sırasında genç kız ölünce peder suçlu bulunur ve mahkemeye çıkarılır. Bu tür dini-doğaüstü filmlerin arasında en ürpertici ve gerçekçi olanı sanırım bu filmdir. Genç kızın yaşadıkları, erkek sesi ile konuşması, vücudunun deforme oluşu ve değişimi başarıyla canlandırılmıştır. Ayrıca şeytan çıkarma ayini sırasında, Emily'nin vücudundaki altı şeytan, farklı dillerde kendilerini tanıtmıştır.

The Rite (Ayin, 2011)

Yaşanmış bir olaydan esinlenen The Rite, şeytan çıkarma ayinlerine inanmayan ve inançları doğrultusunda hep şüpheci yaklaşan ilahiyat fakültesi öğrencisi Michael Kovak’ın hikayesini anlatır. Etrafındaki tüm rahiplere ve üstlerine karşı gelen Michael’ın, herkes tarafından tanınan, şeytan çıkarma işinin ustası peder Lucas (Anthony Hopkins) ile tanışınca tüm fikirleri değişir. Karşılarına çıkan çok önemli ve korkunç bir vaka karşısında ikilinin tüm inançları sorgulanmaya başlar. Hristiyanlık propagandasının tavan yaptığı film, Hopkins’in mükemmel performansı ile de göz doldurur. Dini inançların, anne ve tanrı sevgisinin şeytani güçleri yok edebileceğini başarılı sahnelerle ve sarsıcı diyaloglarla anlatan The Rite, bu türün benzerleri arasında üst sıralarda yer almayı başarmıştır.

The Possession (Şeytan Tohumu, 2012)

Bir baba-kızın antika bir kutuyu satın aldıktan sonra başlarına gelecek beladan kurtulma hikayesini ele alan The Possession, paranormal olaylar ile başlayıp şeytanın kızı ele geçirmesi ile devam eder. Filmin diğer exorcism temalı filmlerle olan benzerliği göze çarpsa da, şeytan çıkarma ayininde Hristiyan rahip yerine Yahudi Hahamın kullanılması ile farklılık yaratır. Aslında hikaye Yahudilerin Dibbuk kutusu dedikleri kötü ruhları hapseden ufak bir sandık üzerine kurulu. Başında “bir gerçek hikaye” uyarısı yazan The Possession, korkutmayı başaran gerilim dolu sahnelerle yüklü akıcılığını kaybetmeyen bir film.

Deliver Us From Evil (Bizi Kötüden Koru, 2014)

Gizemli, çözülmesi zor ve açıklanamayan bir takım cinayetleri çözmek için bir polis ile şeytan çıkarma konusunda uzman olan bir rahip görevlendirilir. İkili olayları en ince noktasına kadar çözmek için uğraşırken diğer yandan polis Sarchie ise, ailesinin başına musallat olan şeytani güçlerle uğraşır. Polisiye/gizem/gerilim ve korku gibi dört ayrı türü birleştiren film, özellikle sonlara doğru hikayenin akışını değiştiren şeytan çıkarma seansı ile de seyirciden tam not alır. Ayrıca filmde geçen olayların gerçek polis raporlarından ortaya çıktığını da belirtmek gerekiyor. Deliver us from Evil, tanrı inancı olmayan bir polisin şeytan çıkarma olaylarından sonra inancını yeniden gözden geçirmesi gibi dini bir detayı, polisiye bir filme nasıl aktarıldığına iyi bir örnektir.

Not: Yukarıda adı geçen ve seyretmenizi tavsiye ettiğim 5 film öncelikli olanlardır. Bunların yanı sıra, son dönemlerde çekilmiş yine dini inançları fazlasıyla sorgulayan, şeytan çıkarma ayinlerine yer veren bazı filmleri de yazmak istiyorum. Yine türün meraklıları için ideal olan bu filmleri arayıp bulmak ve izlemek size kalıyor. İyi Seyirler…

The Haunting in Connecticut (Lanetli Ev, 2009), The Devil Inside (İçimdeki Şeytan, 2012), The Exorcism of Molly Hartley (2015), The Vatikan Tapes (2015), The Possession of Michael King (2014), The Offering (7.Gün, 2016) …


Bu Yazım GodFather dergisi Ekim-Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır.


30 Aralık 2016

Incarnate



Journey 2: The Mysterious Island ve San Andreas gibi gibi aksiyon/macera filmleriyle tanıdığımız Brad Peyton, bu defa enteresan bir korku/gerilim filmiyle karşımıza çıkıyor. Bir bedene bağlanmış olan varlık yani vücut bulma eylemi anlamına Incarnate (Enkarne) bu filmde tam anlamını kazanmış durumda.

Film, seneler önce geçirdiği bir trajedi sonrası insanların zihinlere girerek içindeki şeytanı ya da varlığı çıkartabilme yeteneğine sahip olan Dr. Seth Ember’ın hikayesine dayanıyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum olarak yaşayan Ember, aslında yaptığı işlemin bir şeytan çıkarma olduğuna değil, tamamen bilimsel bir duruma dayandığına inanıyor. İki asistanı ile birlikte çalışan Ember, zihinlerine girdiği kişiyi kurtarırken içerdeki kötü varlığı bir şekilde yanıltarak ve tuzak kurarak yok etmeye uğraşıyor. Ember, kendisinden yardım isteyen bir kadının çocuğunu kurtarmak için yeteneğini kullanmaya başladığında, yıllar önce yaşadığı trajediye sebep olan şeytanla karşılaşınca, hem kendi intikamını almak, hem de çocuğu bu şeytani varlıktan yok etmek için savaşa başlar.

Exorcist ile başlayan şeytan çıkarma üzerine kurulu, dini inançların ve sembollerin yer aldığı fazlasıyla korku filmi çekildi. Hollywood, her seferinde yataktan havalanan, vücudu kıvrılan, kemikleri çatırdayarak şekilden şekile giren insan kılığındaki şeytanı, farklı modellemelerle karşımıza çıkardı ve devam da ediyor. Incarnate’de olay biraz daha farklı; bu defa bir pederin elinde incil ve haç yok. Hatta tam tersine film, “her içine iblis giren Vatikan usülü şeytan çıkarma ayini yapılarak kurtulmaz, bu iş tamamen bilime dayalı bir durumdur “ demek istiyor. Yani zihnin sınırları arasında sıkışıp kalmanın bir sakıncası yoktur ve hayal gücü hem kötülük, hem de iyilik için kullanılabilir. Enkarne olayı bir bakıma filmde küçük çocuğun zihninde psikolojik bir yolculuk yapma durumunu ele alıyor.

Film, çok güzel bir konuyu anlatmak istemesine rağmen, ne yazık ki genelinde tek mekanda sıkışıp kalmasından ve karakterlerin vasatlığından dolayı yarı pişmiş bir şekilde duruyor. Inception ve Exorcist gibi iki büyük yapımın temellerini sırtında taşıyan Incarnate (Şeytanın Oğlu), Brad Peyton’ın elinde maalesef yarım yamalak kalmış. Sürekli tek düze giden ve temposunu bir türlü arttırmayı başaramayan filmin tüm ilgi çeken kısmı son 15 dakikada hayat buluyor. Final bölümü bir nebze filmin vasatlığını unutturuyor olsa da, böylesine ilginç bir konunun harcandığı gerçeğini değiştirmiyor. Korkutmak ya da gerginlik yaratacak pek unsurun olmadığı Incarnate’in tüm yükü Aaron Eckhart’ın üstünde toplanmış. Kendisine verilen rolün hakkını yerine getirmek için çok çabalıyor. Ufak çocuğun da başarılı olduğunu sayarsak onun dışındaki tüm karakterlerin oyunculuğu fazlasıyla sıradan ve çok sığ. Bu ruhsuz karakterler gerçekçi olamadıklarından dolayı da, filmin duygusal yerlerine hiçbir katkı sağlayamıyorlar. Dr. Ember dışında filmi seyirciye bağlayacak güçlü karakterler yazılmamış olması filmin en büyük eksiği.  Ayrıca siyah gözler ve havalanma sahneleri seyiriciyi korkutmaya ya da heyecanlandırmaya yetmiyor maalesef.

Anlatmak istediği güzel bir öykü varken bunu iyi kullanamayan Brad Peyton’ın elinden çıkan Incarnate, kalitesi düşük, heyecanı az fakat seyredilmeyecek kadar da kötü değil. Supernatural dizisinin pek çok bölümünde buna benzer konular işlenmiş hatta düşük bütçelerle çekilmesine rağmen hikayeler daha gerçekçi ve kaliteli ele alınmıştır. Şeytan çıkarma hikayesini fantastik bir şekilde zihinde yolculuk olayına bağlayarak değişiklik yaratmaya çalışan Incarnate, ne yazık ki tam bir “seyret, unut” filmi.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


18 Aralık 2016

Rogue One: A Star Wars Story


Rogue One: A Star Wars Story, daha önce seyrettiğimiz Star Wars filmlerinden çok daha farklı olduğu halde taşıdığı nostaljik ruhu ile Episode IV:A New Hope’a bağlı kalmayı başarıyor. A New Hope’un açılış jeneriğinde bahsedilen “Ölüm Yıldızı’nın planları asiler tarafından çalınmıştır” cümlesinin uzun metrajlı halini anlatan Rogue One, ilk üçlemeye duyduğu saygıyı izleyenlere çok iyi yansıtıyor.

Yazıda uzun uzun Star Wars tarihinden bahsetmeye gerek yok, artık Şok ya da Bim’e uğrayan herkes en azından kara cübbeli adamı, beyaz kostümlü askerleri, ışın kılıçlarını, robotları vs. muhtelif ürünlerde görüyor. Merak eden zaten filmleri izlemiş, çoktan karakterleri ve savaşları çözmüştür. Yönetmen Gareth Edwards, Episode III ile IV arasında geçen bir yan hikayeyi ele alarak, daha önce hiç karşılaşmadığımız karakterlerle bile bir Star Wars filmi yapılabileceğini ustalıkla gösteriyor. Yıllar sonra A New Hope’daki bir cümleden yola çıkarak bu kadar retro formüllerle dolu epik bir uzay filmi yapmak çok akıllıca bir hareket. Ölüm Yıldızı planlarının çalındığı zaten biliniyordu fakat, arkasında bu kadar güçlü bir operasyonla yürütülen dev bir savaşın olduğunu kestirmemiz imkansızdı.

Rogue One, Ölüm Yıldızı projesinin uzmanı olan Galen Erso’nun kızı Jyn ve ekibine verdiği görevi anlatıyor. Jyn, Cassian, Bodhi, Baze, Chirrut ve yanlarındaki savaş droidi K-2’den kurulu bu ekibin görevi, Ölüm Yıldızının planlarını bir şekilde ele geçirip asilerin merkezine taşımak. Ekipdekiler gayet akıllı ve dövüş konusunda uzmanlar. Özellikle güç hassayeti konusunda takıntılı ve uzak-doğu dövüşleriyle kendini savunan kör bilge adam Chirrut (Donnie Yen) daha önce Star Wars filmlerinde karşımıza çıkan savaşçılardan çok farklı. Kendine özgü tekniği olan ve içinde hissettiği güç ile kendisini yönlendiren Chirrut, filmin en enteresan asisi. Başrol oyuncusu Jyn (Felicity Jones), Force Awakens’deki gibi yine bir kadın. İsyancı ve savaşçı olmasının altında tabii ki geçmişinde yaşadığı bazı sıkıntılar yatıyor. Rolüne uygun mu evet, göze batan bir yanı yok. Rogue One’da bana göre üstlendiği karakter ile uyuşmayan tek adam Cassian’ı oynayan Diego Luna. Görünüşte Han Solo tarzına yakın duran bir hali var fakat ne yazık ki oyunculuğu yanından bile geçmiyor. Mads Mikkelsen ve Forest Whiteaker’ın ise, az ama öz olan oyunculukları filmi renklendirmeye yetmiş. Ekibin droidi K2’nin zekice esprileri ve asilere olan bağlılığı C3PO ile fazlasıyla bağdaşıyor. Daha önce Return of the Jedi’da Endor gezegeninde asileri yönetmiş olan deneyimli Mon Mothma’yı, Leia’yı evlatlık alan Bail Organa’yı ve Ölüm Yıldızının önemli karakteri Vali Tarkin’i yeniden görmek çok keyifli. Ayrıca kısacık da olsa Darth Vader ile karşılaşmak filmin en önemli unsuru.

Bu arada Gareth Edwards, filmin pek çok sahnesinde  arka plana eski tanıdık karakterleri bolca yerleştirmeyi başarmış. Dikkatli izlediğinizde Cantina Bar’ın müdavimleri olan değişik yaratıkları, Hoth gezeninin Wampa’sı ve gözlemci droidi, Jabba’nın dansçısı vb. gibi nostaljik karakterleri eftrafta yakalamanız mümkün. Filmin hikayesi kesinlikle çok dikkatlice ve kusursuz işlenmiş ki, zaten filmin finaline doğru bunu rahatlıkla anlıyorsunuz. İlk yarısı planlama ve organize olma yolunda ilerleyen Rogue One, ikinci yarı üstüne yapışan ağırlığı silkeleyerek donanımlı ve görkemli bir aksiyona dönüşüyor. AT-AT, AT-ST’ler ve Deathtrooper’lar sahildeki tropik ortamda asilerle savaşırken, yukarıda ise, X-Wing ve U-Wing’ler imparatorun Tie Fighter’ları ile kıyasıya bir mücadele içine giriyorlar. Uzaydaki savaş sahnelerinden tutun da, asi pilotların kıyafetlerine, gemilerin ve trooperların tasarımlarına kadar her detay tam bir retro havasında. A New Hope’daki çekim tekniklerine çok yakın duran uzaydaki savaş sahneleri adeta büyülüyor. İçinizden “Şimdi oldu bu film, yavaştan ilk filme bağlanıyor” derken, sarsıcı ve muhteşem bir final sürprizi ile birlikte “İşte Star Wars budur” diye bağırmak geliyor içinizden. Artık gözleriniz mi dolar, ağlar mısınız bilemem, bu içinizde taşıdığınız Star Wars aşkı ile ilgili.

Rogue One, adeta tanımadığımız karakterler ile orijinal Star Wars ruhunun güzelce harmanlanmasından oluşturulan bir ana yemek olarak önümüze çıkıyor. Yanında eski üçlemenin nostaljik sosları da var. Yemeğin sonuna doğru ise, tepemizden bir Empire Strikes Back rüzgarı da esmiyor değil hani. Kısacası Gareth Edwards, içinde Jedi’lar ve Jar Jar Binks’ler olmadan kısacık bir yan öyküyü epik bir Space Western haline başarıyla dönüştürmüş. Hem de tüm eski tatları seyirciye vererek. 


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.