dosya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dosya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2017

Oscara Doğru


Bu yıl 89. Akademi Ödülleri 26 Şubat 2017'de, Hollywood Kaliforniya'daki Dolby Theatre'da komedyen Jimmy Kimmel'in sunumu ile gerçekleşecek. Adayların açıklandığı günden bu yana “Oscar ödüllerini kim alacak” tartışması forumlarda ve sosyal medyada sürmeye devam ediyor. Kimileri 14 dalda aday gösterilen La La Land gibi oldukça görkemli bir romantik/müzikali yerden yere vururken, kimileri de yere göğe sığdıramıyor.

En İyi Film kategorisi dahil olmak üzere ana dallardaki  tüm Oscar adaylarını izledikten sonra, kendi adıma yaptığım kısa değerlendirmeleri ve filmler hakkındaki kritikleri burada paylaşmak istedim. Ayrıca Akademi Ödüllerinde en önemli olduğunu düşündüğüm 7 adaylığa ait tahminlerime de aşağıda yer vereceğim.

En İyi Film adayları için kısa kritikler

La La Land:  Açılış sahnesinden uzun süre unutulmayacak final sahnesine kadar büyüleyici bir film. Ryan Gosling&Emma Stone arasındaki uyum muhteşem, adeta etrafa pozitif enerji saçıyorlar. Film ayrı, şarkıları ayrı bir güzel. Sinematografisi yıkılıyor. Danslar nefis. Romantik/Müzikal sevenler için hazine gibi bir film. 9/10

Arrival: Denis Villeneuve “Incendies"(İçimdeki Yangın)’dan sonra ikinci tokadını tekrar izleyiciye yapıştırıyor. Olay örgüsünü bu defa bilim-kurgu üzerinde deneyen Villeneuve, finale yaklaştıkça gizemi, gerginliği ve şaşkınlığı tetikleyen pek çok ögeleri ardı ardına başarıyla sıralıyor. Sessizliği ve duygusallığı ön plana taşıyarak iyi bir giriş yapan film, adım adım ilerledikçe dilbilimi/iletişim meselesinin yanına zaman, geçmiş, gelecek kavramlarını da katarak tempoyu arttırırken, bir yandan da puzzle’ın parçalarını yavaştan birleştiriyor. Arrival, aslında bilim-kurguyu şiirsel ve yalın bir dille anlatan en nadir filmlerden birisi. 8,5/10

Hidden Figures, Nasa’nın vazgeçilmezi olmak üzere yola çıkan, sıkı çalışan, azimli ve üstün zekasını iyi kullanan üç siyahi kadının kariyerlerindeki en büyük yolculuğuna ışık tutarken şık anlatımı ve gurur verici öyküsü ile unutulmayacak filmler arasındaki yerini alıyor. Gerçek hikayeden kurgulanan film, siyahi oyuncuların etkileyici performansları ve içinizi ısıtan duygusallığı ile de göz dolduruyor. "Nasa'da hepimizin çişi aynı renktir".  8,5/10

Lion, hüzünlü olduğu kadar mutluluk da aşılayan kişisel bir hikaye. Gerçek bir öyküden uyarlanmış umut dolu, duygusal ve büyüleyici bir macera. Küçük Soora (Sunny Pawar) ufacık boyuyla filmi sırtına almış taşıyor. Bir çocuk bu kadar mı yetenekli ve sevimli olur. Ayrıca Nicole Kidman ve Dev Patel harika iş çıkarmışlar. Lion, asla izleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacak kadar dokunaklı ve etkileyici bir film. 8/10

Hacksaw Ridge, onur, sevgi,inanç , kahramanlık ve vicdan üzerine kurulu yeri geldiğinde gözleri dolduracak kadar etkili, görkemli savaş sahneleri ile yüklü son zamanların en sarsıcı savaş dramalarından birisi. Umarız Mel Gibson’ın yönetmenlik adına geri dönüşü sayılan Hacksaw Ridge, gerektiği ilgiyi görür ve Gibson sinema dünyasından yitirdiği kredisine tekrar kavuşur. “Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını” . 8/10

Fences,1950’lerdeki  işçi sınıfının ırkçılığın gelişimine göre nasıl şekillendiğini ele alan film, güçlü ve çarpıcı oyunculukların yer aldığı tiyatro görünümüne bürünmüş etkileyici bir yapım. Orijinal hikayesi bir tiyatro oyunu olduğundan içinde bolca diyalog yer alıyor ve olaylar da neredeyse tek mekanda geçiyor. Denzel Washington önyargılı, tutkulu ve yeri geldiğinde nefret edilecek kadar huysuz olabilen bir karaktere Troy'a hayat verirken mükemmel oyunculuğu ile de adeta büyülüyor. Troy'un sadık eşi Rose'ı canlandıran Viola Davis ise, aldığı Altın Küre ödülünü sonuna kadar hak ettiğini başarılı performansı ile gösteriyor. Tiyatrodan zevk alan herkesin, uzun süresine rağmen sıkılmadan izleyeceği Fences, son yıllarda izlediğim en gerçekçi anlatılan aile/drama filmlerinden birisi. 7/10

Manchester By The Sea, hüzün dolu, sakin geçen hayatın içinden bir film. Kimi yerde çok sarsıcı sahnelere denk gelebiliyor, kimi yerde durup sorguluyor, düşünüyorsunuz. Casey Affleck’in her zamanki gibi sakin ve buz gibi duruşu filmin hikayesiyle o kadar güzel örtüşmüş ki, oyunculuğu nasıl başladıysa aynı ivmede gidiyor. Güzel mi oynamış kesinlikle evet, rolünün adamı olmuş. Hikaye çok ağır bir trajedinin sonrasını anlatmasına rağmen seyircide uzun süre etkisini sürdürecek kadar kalıcı bir melodram yok ortada. Müzikler (özellikle uzunca çalan “Adagio” sahnesi) ile sinematografinin uyumu mükemmel. Michelle Williams’ın az ve öz oyunculuğu yan bir rol için oldukça yeterli. Film çok doğal ve çok soğuk. 7/10

Hell or High Water, "aile çok önemlidir" mesajı taşıyan, kötü işler çevirmek zorunda kalan iyi kardeşlerin öyküsünü anlatıyor. Hikaye fazla sürükleyici değil, sakin ilerleyen bir kedi-fare olayı var ortada, yalnız oyuncuların performanslarını izlemek çok keyifli. Film aslında western havasında bir suç/draması. Müzikler ve görüntü yönetmenliği üst düzeyde. Yoksulluk ve ekonomik krizin vatandaş üzerindeki etkisini alt metnine yerleştiren film, aynı zamanda ipoteklerle zenginleşen bankaların sistemine karşı da eleştirilerde bulunuyor. Hell or High Water, vahşi-batıyı modern bir şekilde abartmadan anlatırken, finale doğru da hızlanan bir yapıya sahip. Çok fazla beklenti içine girilmeden izlenirse keyifli olabilir, aksi takdirde abartılacak ve hele ki, oscar adaylığı alacak kadar önemli bir film değil bana göre. (aday oldu o ayrı, neler olmadı ki bugüne kadar). 6/10

Moonlight, cinsel kimlik arayışı ve uyuşturucu bağımlılığı arasında büyümeye çalışırken, diğer yandan ilgisiz bir anne tarafından suistimal edilen Chiron'ın kendini bulma hikayesini anlatıyor. Yaşamındaki zorluklar ve güzellikler çocukluk-gençlik-yetişkinlik gibi üç aşamada ortaya sunulmuş. Chiron'ı canlandıran farklı oyuncuların filmin drama tarafını iyi yönlendirdiği bir gerçek, fakat filmin sizi kendine fazla bağlayan bir yapısı yok, seyrederken heyecanlanmıyor ya da üzülemiyorsunuz bir şeyler eksik kalmış. Görüntüler ya da müzikler iyi olabilir ama filmden etkilenmediyseniz ve bittikten sonra sizde bir tat bırakmadıysa bana göre o diğer besleyici unsurların pek bir havası yok. Kesinlikle overrated bir film "Moonlight". 5/10

En İyi Film adayları hakkında

La La Land, son yıllarda izlediğim en eğlenceli ve en romantik müzikallerden birisi. Kesinlikle tüm adaylıklarını hak eden bir yapım ve En İyi Film dahil çok sayıda ödülü silip süpüreceğini düşünüyorum. La La Land’in En İyi Yönetmen ödülünü aldığı takdirde arkasından En İyi Film Oscarını da alacağını düşünüyorum.
Bunun dışında akademinin çok sevdiği Fences, Moonlight ve Hidden Figures gibi siyahi filmler de adaylar arasında gezinmekte. 3 dalda adaylığı bulunan Hidden Figures, bu üç siyahi filmin arasında bana göre her yönüyle en başarılı olanı. Fences, her ne kadar ağır giden bir dram olsa da, oyunculuklar sayesinde ayakta durabilen bir film ama En İyi Film dalında ödül alacağını sanmıyorum. Gereğinden fazla şişirilen Moonlight filmini çok fazla etkileyici bulmadım açıkçası. En İyi Film ödülünü olur da, La La Land’in elinden alırsa gerçekten üzülürüm.

Mel Gibson’ın yönetmen olarak yeniden dönüşünü simgeleyen ve 6 dalda adaylığı olan Hacksaw Ridge de görselliği ve duygusal yönüyle ağır basan bir savaş draması. Ben filmi çok sevdim, fakat o kadar güçlü adaylar var ki bu sene Gibson’ın bu filmi onların arasında maalesef kaybolup gidecek. 8 dalda adaylığa sahip sıradışı bir bilim-kurgu filmi olan Arrival ise,  adaylar arasında en sağlam duruşa sahip yapımlardan birisi. Seyredildikten sonra çok tartışılan Arrival’ın En İyi Film kategorisinde yer almaması zaten düşünülemezdi. Yine 6 dalda aday olan Lion’a bayıldım, çok da etkilendim . Ortada güzel bir hikaye ve sağlam oyunculuklar var.

Fazla acıklı bir hikayeye sahip Manchester By The Sea ise, 6 adaylık almış durumda ve bu 9 adayın içinde yine Moonlight ile birlikte en çok konuşulan filmlerden birisi. Son olarak 4 dalda aday olan Hell or High Water’ın En İyi Film kategorisinde ne aradığını çok merak ediyorum doğrusu. Diğer dallardaki adaylıklarını belki hak etmiş olabilir ama, karşısında bu kadar sağlam 8 rakip film varken ödül alması çok ama çok zor. Bu filmin yerine sağlam kurgusu ve hikayesi ile dikkat çeken Nocturnal Animals’ın yer alması daha doğru olurdu sanki.

Natalie Portman’ın En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduğu “Jackie” John F. Kennedy'nin ölümüne neden olan suikastin sonrasında, eşi Jackie Kennedy'nin yaşadığı bunalımlı döneme ışık tutan belgesel havasında bir film. Ruhsal bakımdan çöküntüye uğrayan, eşinin cenaze merasimi için uğraşan ve geçmişteki anılarıyla yeniden yüzleşen First Lady Jackie'ye hayat veren Natalie Portman, kariyerindeki en iyi performanslarından birini sergiliyor. Filmin alışılmışın dışında farklı bir belgesel havasına dönüştüren kurgusu ve sinematografisi çok başarılı. Jackie, her ne kadar kısa bir kesiti anlatsa da, barındırdığı derin diyalogları ve Portman'ın güçlü oyunculuğu için seyredilmeyi hak ediyor. 7/10

Isabelle Huppert’ın En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduğu “Elle” oyuncunun  eşsiz performansı ile işlenmiş akıcı ve travmatik bir film. Tecavüz-intikam-şiddet-erotizm derken aralardaki çarpık/psikopat ilişkileri de batırmadan gözümüze sokan Paul Verhoeven, enteresan bir filme imza atmış. Normal bir film bekleyenlerin uzak durması gerek zira seyretmesi ve kabullenmesi zor bir yapım Elle. Beğenmeyeni çok olacaktır. 7,5/10

Michael Shannon’ın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday olduğu “Nocturnal Animals” izledikçe içine alan kurgusu ve seyirciye tattırdığı enteresan intikam şekliyle övgüye değer bir film. Geçmişte yaşanan gerçekleri ve kırılan kalpleri zekice planlanmış bir suç hikayesi ile birleştiren film, son sahnesi ile de işte "revenge" diyor. Yine de herkese hitap eden bir film değil ve fazla abartılacak bir yanı da yok, fakat senaryosu kesinlikle sıradışı. 6,5/10

Merly Streep’in En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduğu “Florence Foster Jenkins” dünyanın en kötü sesine ve kulağı tırmalayan dayanılmaz bir desibele sahip opera sanatçısı. Florence'ın enteresan traji-komik yaşantısını anlatan film gerçek bir hikaye olmasa, böyle bir kadının yaşadığına ve bu kadar insanın kendisini seyrettiğine inanmak zor. Stephen Frears, ikiyüzlülük/sahtecilik ile azim/yetenek konusunu yer yer komik yer yer de dramatik ögelerle anlatmaya çalışırken oyuncu seçimini de çok doğru yapmış. Merly Streep&Hugh Grant ikilisinin uyumu çok iyi, piyanist mükemmel. Yalnız her ne kadar sevimli giden bir hikaye işlense de, komedinin dozu sahne perfomansları sırasında kendini tekrarlarken sıkmaya başlıyor. Ne tam bir komedi, ne tam bir dram var ortada. Kostümler ve makyaj şahane, onun dışında hikaye akıyor ama fazla tatmin etmiyor. 5/10

Viggo Mortensen’in En İyi Erkek Oyuncu dalında aday olduğu “Captain Fantastic” kendi yarattıkları sistemde yaşamayı seçen ve organik düşünen bir ailenin filmi. Kapitalizme ve eğitim sistemine olan eleştirileri fazlaca ama, haksız da değil film. İçinde bulunduğumuz sistemin bizi nasıl çöpe çevirdiğini şık ve eğlenceli bir dille anlatıyor. Düşündüren, üzen ve eğlendiren bir yapısı var. Sweet Child O'Mine sahnesi efsane. 7,5/10


En İyi Yabancı Dalda Film adayı olan "The Salesman"en büyük gücünü gerçekçilikten alıyor. Sağlam hikayesi ve karakterleri ile ön planda olan film, kısa sürede içine çekiyor ve sonuna kadar da kilitliyor. Asghar Farhadi, seyirciye vicdan, merhamet, adalet, ceza ve intikam gibi ağır duyguları yükleyerek sıkı bir empati yaşattırıyor. Yalnız bazı gereksiz tiyatro sahneleri hikayeyi fazla uzatmış. Film her ne kadar kendini merakla izlettirip duygu yoğunluğu yaşatsa da, Farhadi'nin A Separation'ı kadar etkileyici gelmedi bana. Şahsen diğer adaylar arasından sıyrılıp En İyi Yabancı Film oscarını almasını istemem. Şu ana kadar favorim-oscarda şansı olmadığını bildiğim halde- A Man Called Ove. 5,5/10


En İyi Yabancı Dalda Film adayı olan "A Man Called Ove" (EnmansomheterOve), geçmişi ve bugünü iyi/kötü tüm duygusuyla birlikte yaşayan huysuz ve tatlı kahraman Ove'nin buruk hikayesini anlatıyor. Senaryosundaki klişelerle beslenerek güçlenen ve güldürürken hüzünlendiren şeker mi şeker bir film. Ölmeden önce görülmesi gereken filmlere rahatlıkla eklenecek kadar dokunaklı. Böyle filmler ender çıkıyor, değerini bilin, izleyin! 8,5/10





Tahminlerim

En İyi Film

La La Land (Kazanacak Olan / Kazanmasını İstediğim )
Fence
Hacksaw Ridge
Hell or High Water
Hidden Figures
Lion
Manchester by the Sea
Moonlight

En İyi Kadın Oyuncu

Natalie Portman, Jackie
Amy Adams, Arrival
Emma Stone, La La Land (
Kazanacak Olan / Kazanmasını İstediğim)
Meryl Streep, Florence Foster Jenkins
Isabelle Huppert, Elle

En İyi Erkek Oyuncu

Casey Affleck, Manchester by the Sea (Kazanacak Olan)
Ryan Gosling, La La Land
Denzel Washington, Fences (Kazanmasını İstediğim)
Viggo Mortensen, Captain Fantastic
Andrew Garfield, Hacksaw Ridge

En İyi Yönetmen

Denis Villeneuve, Arrival
Mel Gibson, Hacksaw Ridge
Damien Chazelle, La La Land (Kazanacak Olan / Kazanmasını İstediğim )
Kenneth Lonergan,  Manchester by the Sea
Barry Jenkins, Moonlight

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Mahershala Ali, Moonlight (Kazanacak Olan)
Jeff Bridges, Hell or High Water
Lucas Hedges, Manchester by the Sea
Dev Patel, Lion
Michael Shannon, Nocturnal Animals (Kazanmasını İstediğim)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Viola Davis, Fences (Kazanacak Olan)
Naomie Harris, Moonlight
Nicole Kidman, Lion
Octavia Spencer, Hidden Figures (Kazanmasını İstediğim)
Michelle Williams, 20th Century Women

En İyi Yabancı Dalda Film

Land of Mine (Danimarka)
A Man Called Ove (İsveç)
The Salesman (İran) (Kazanacak Olan)
Tanna (Avustralya)

Toni Erdmann (Almanya) (Kazanmasını İstediğim)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

2 Kasım 2016

Şiddet İçerikli ve Rahatsız Edici 10 Yasaklı Film

Popüler sanat dediğimiz sinemanın kendisine ait dünyasında, ülkemizde de dahil olmak üzere, tüm dünya ülkelerinde mutlaka çeşitli  nedenlerle sansüre uğramış farklı türlere ait yüzlerce film bulunmaktadır. Çekilen filmlerin kalitesi ne olursa olsun birçok yapım, daha gösterime girmeden içerdiği politik, erotik veya aşırı şiddet unsurlarından dolayı çeşitli ülkelerde yasaklanıyor. Dvd’leri ya anında ya da bir süre sonra hemen toplatılıyor. Ülkemizdeki festivallerde, özellikle 80’li yıllarda pek çok film, sansür kurulu tarafından müstehcen sahnelerinden veya dini duyguları kötüye kullanma gerekçesi ile yasaklanmıştır. Yakın zamanda bile, yine ülkemizdeki festivallerden bazı filmler, belgeseller çıkartılmış olup, bu durum çok büyük tepkilere ve tartışmalara yol açmıştır.

Yasaklanmış veya sansürlenmiş olan herşey, insanoğlunda nedense daha fazla merak uyandırır. Eğer bir film gösterimden çekilmiş veya Dvd’si toplatılmışsa, sinemaya gönül veren, takip eden seyirciler, yazarlar bu filmleri bulup bir şekilde izlemek isterler. Hazırladığım liste, pornografik (aşırı cinsellik içeren) ya da insan psikolojisini bozacak kadar rahatsız edici, yoğun şiddet içerikli filmlerden oluşuyor. Bu filmlerin yasaklanmasına neden olacak türlerin başında Snuff (sadistçe bir seks eylemi sırasında oyuncuların katledildiği yasa dışı çekilmiş pornografik film türüne verilen ad) ve Gore (içinde bolca kan, vahşet ve işkence dolu sahneler içeren seyretmesi zor film türü) geliyor. Özellikle yamyamlık üzerine yapılmış, içinde kan ve vahşet sahneleri fazlaca yer alan filmler, henüz gösterime bile girmeden yasaklanmıştır. Tüm dünyada sansürlenmiş veya yasaklanmış olan bu yapımların arasında çok bilinen yönetmenlerin de filmleri yer almaktadır. Kimi yönetmenler çektikleri bu tür filmler yüzünden ağır hakaretlere uğramış, dövülmüş ve hapse girmiştir.

Sayısı oldukça fazla olan bu tür filmler, dünyanın birçok ülkesinde uzun yıllardır yasaklanmıştır, hatta bu yasakları devam bile etmektedir. Daha çok yetişkinlere hitap eden bu tarz yapımlar, kesinlikle çocuklardan uzak tutulmalı ve asla seyrettirilmemelidir. Bu filmler oldukça etkilenebileceğiniz yapımlardır ve izlemek için gerçekten sağlam bir bünye ve psikolojiye sahip olmanız gerekir.

Aşağıdaki listede, yasaklanmış filmler arasında sıkça yer alan ve üzerinde çok konuşulup, tartışılan 10 sarsıcı film yer alıyor. Özellikle sansüre uğramış bu türdeki filmlere merakı olanlar için oldukça ideal bir liste olduğunu düşünüyorum.



CANNIBAL HOLOCAUST (1980) Yamyam İşkencesi

Yasaklanan filmlerle ilgili araştırma yaptığınızda karşınıza yüzde yüz çıkacak bir filmdir bu. Dört kişilik bilim adamı ekibinin belgesel çekmek için amazonlara yaptığı seyahat sırasında başlarına gelen olayları anlatır. Kendilerinden uzun süre haber alınamaması üzerine amazonlara doğru araştırma için bir ekip daha yollanır. Ekibin bulduğu çekim kasetleri izlenmeye başlandığında tüm vahşet ortaya çıkar. Bir yamyam kabilesinin eline düşen film ekibine tecavüz, kazığa geçirme, organlarını kesme gibi korkunç ve şiddet dolu işkenceler yapılmıştır. Sahnelerin fazla gerçekçi olması bile o yıllarda birçok tartışmaya yol açmış ve Milano’da ilk gösterimi sırasında filme el konulmuş hatta yönetmen Ruggero Deodato tutuklanmıştır. Ardından film, içerdiği fazla şiddet ve tecavüz gibi sahnelerden dolayı da bir çok ülkede sansürlenmiştir.

CANNIBAL FEROX (1981)

İtalyan sinemasının Cannibal Bloom adı verilen yamyam filmleri döneminde çok ses getirmiş olan Cannibal Holocoust’un ardından çekilen Cannibal Ferox, bir antropolog grubunun yamyamların varoluşlarını araştırmak için Paraguay’daki yanlış bölgelerde gezinmeleri sonucu yakalanmalarını ve şiddet görmelerini konu alır. Senarist ve yönetmen Umberto Lenzi’ye ait olan Cannibal Ferox, hayvan severleri de oldukça rahatsız eden ve bakılamayacak kadar vahşet içeren sahnelerle dolu olup, 31 ülkede yasaklanarak Video Nasty listesine girmiştir. Özellikle göğüslerinden çengelle asılan kızın olduğu sahneye bakmak bile biraz sağlam mide gerektiriyor.

SALO OR THE 120 DAYS OF SODOM (1975) Salo ya da Sodom’un 120 Günü

Marquis de Sade'nin 1785 tarihli eserine dayanan film, aynı zamanda yönetmen Pier Paolo Pasolini'nin kendi yaşantısını da gözler önüne serer. Filmdeki hikaye, 1944 yılında Nazi Almanya'sının kontrolünde olan faşist Salo Cumhuriyeti'nde geçer. 18 genç çocuk ve 4 yaşlı iş adamı bir şatoya kapatılır ve 120 gün boyunca bu genç kölelere fiziksel, ruhsal ve cinsel işkence uygulanır. Bu kurallara uymayanlar ise cezalandırılır. Penislerini mum ateşine tutmak, gözlerini oymak ve göğüslerine mil çekmek gibi her türlü iğrençliğin pratik olarak uygulanışını gösteren filmin, bu tarz rahatsız edici sadizm temalı sahnelerinin aşırı olması sebebiyle birçok ülkede gösterimi yasaklanmış olup, tüm Dvd’leri toplatılmıştır. Dvd’leri halen piyasada bulunmayan ve ilk çıkan serisi ise, bulunduğunda çok yüksek fiyatlara satılan Salo ya da Sodom’un 120 Günü, halen dünyanın en pahalı Dvd’si olma rekorunu elinde bulundurmaktadır. Filmin gösteriminden kısa bir süre önce, filmin yönetmeni Pier Paolo Pasolini dövülerek öldürülmüş olarak bir sahilde bulunmuştur.

SRPSKI FILM / A SERBIAN FILM (2010)

Sırpski Film ( A Serbian Film), pedofili, nekrofili ve çocuk pornosu temaları içeren gerçek görüntülerin de içinde yer aldığı seyretmesi zor bir filmdir. Hikaye, ailesi ile birlikte yaşayan emekli porno yıldızı Milos’ın karşısına çıkan yüksek rakamlı ve gizemli bir rol teklifini kabul etmesiyle başlar. Sanat filminde oynacağını söylenen kişilerin Milos’a verecekleri görev tahammül edilebilecek gibi değildir. Çıplak bir kadını çok sert dövme, yeni doğan bebeğe tecavüz gibi oldukça şiddetli pornografik sahneler içeren, “yuh artık bu kadar da olmaz” kelimelerini defalarca seyirciye söylettirecek kadar güçlü ve çok can sıkıcı bir filmdir. Sapıkça dürtüleri çok açık bir şekilde gösteren Sırpski Film’i izlemek için dünyadaki her türlü sapkınlıkları ve iğrençlikleri çok merak ediyor olmanız gerekiyor ki, zaten sanırım normal bir düşüncede olmayan yönetmenin de amacı bu. İnsan psikolojisini bozabilecek nitelikte olan bu film, 50’den fazla ülkede gösterimi kesinlikle yasaklanmış ve bu yasak halen de devam etmektedir.


LAST TANGO IN PARIS (1973) Paris’te Son Tango

Bernardo Bertolucci’nin filmi olan Last Tango In Paris, Jeanne adındaki bir kadınla kendisinden yaşça büyük bir adam olan Paul ile yaşadığı kaçak ve sert kurallara dayanan bir ilişkiyi anlatır. Birbirlerinin yaşantılarına karışmadan, sadece buluştukları evde ilişkilerini sürdürmeleri ve hayatlarını sorgulamamaları gerekmektedir. Marlon Brando’nun başrolünde yer aldığı film, birçok cinsel sapkınlığı göz önüne sererken, Paul’un Jeanne’e anal yoldan tecavüz ettiği meşhur tereyağ sahnesi yüzünden İtalya, Singapur, Yeni Zelanda, Portekiz, Güney Kore gibi ülkelerde gösterimi durdurulmuştur. İtalya, filmin tüm kopyalarını yok etmiş ve bu filmi daima nefretle anmıştır. Ayrıca yönetmen bu sahne yüzünden de 4 ay hapis yatmıştır. Aslında diğer sapıkça çekilmiş filmlerin yanında çok da sert olmayan bir sahne olmasına karşın, halen sansürlenmiş filmler arasında adı geçmektedir.

THE LAST HOUSE ON THE LEFT (1972) Soldaki Son Ev

Yönetmen Wes Craven’in şiddetin sınırlarını zorladığı bir filmidir. Gerçek bir olayı anlatan The Last House On The Left, sapıklar tarafından kaçırılan iki kızdan birisinin ailesinin sert yollarla katillerden aldığı intikamı anlatır. Sapıklar, ormanda kızlara fazlasıyla eziyet çektirdikten sonra vahşice öldürürler. Filmin en fazla rahatsız eden kısımları aslında ırzlarına geçtikleri sahneler değil, kızların birbirleri ile zorla seviştirilmesi, içlerinden birisinin bıçaklanması, tekmelenmesi ve organlarının sökülmesi gibi aşırı fiziksel şiddet içeren sahnelerdir. Hatta tecavüz sahnesi sırasında oyuncu Sandra Peabody'nin travma geçirip seti terkettiği de çok konuşulmuştur. Ayrıca filmin belgesel havasındaki çekim tekniği, gerçekten yaşanmış bu öyküyü oldukça inandırıcı kılar. Film, vahşet içerikli travmatik sahneleri yüzünden İngiltere, Singapur, İzlanda, Yeni Zelanda, Norveç, dönemin Batı Almanya’sı ve Avustralya’da yasaklanmıştır. Bu arada The Last House On The Left’in, 2009 yılında orjinal versiyonunu asla yakalayamayan vasat bir yeni çevrimi de bulunmaktadır.

I SPIT ON YOUR GRAVE (1978) Mezarına Tüküreceğim

Meir Zarchi’nin yönettiği bir kitap uyarlaması olan bu kült filmde, genç bir kadın nehir kenarındaki evinde huzur bulmaya ve yazdığı yeni romanını tamamlamaya gider. Fakat bunu fark eden dört hasta ruhlu insan tarafından vahşet ve insanlık dışı bir muamele ile karşılaşır. Tüm sapıklar tarafından tecavüze uğrar. Yaşadığı travmanın ardından genç kadın, hepsinin izini bulup tek tek acımasız bir şekilde intikam alır. Filmdeki tecavüz ve eziyet içeren sahneler, kadının vahşi şekilde intikam alma sahnelerinden daha sarsıcıdır. İçinde fazla diyalog bulundurmayan I Spit On Your Grave, bol miktarda vahşet içeren ve izlenmesi güç tecavüz sahnelerinin oldukça uzun sürmesinden dolayı Finlandiya, Avustralya, Çin, Singapur, Malezya, Yeni Zelanda, Kanada, İzlanda, Norveç, Batı Almanya, İrlanda ve İngiltere’de yasaklanmış olup, yıllar sonra 30 dakikası kesilmiş versiyonu ile tekrar gösterilmiştir. 


BAISE-MOI (2000)

Nadine ve Manu Fransa’da  yaşayan ve sorunları olan iki kadındır. Nadine, eski bir porno oyuncusu ve fahişedir.  Manu ise, psikopat ağabeyi ile yaşamaktan ve ezilmekten usanmış bir kadındır. Günün birinde Manu bir grup tarafından tecavüze uğrar ve kaçarken Nadine ile tanışır. İki kadın bu olayın ardından birlikte Bonnie & Clyde tarzı bir uslupla seri katil şeklinde takılmaya ve intikam almaya başlarlar. Coralie Trinh Thi ve Virginie Despentes'ın birlikte yönettiği Baise-Moi, intikam sahnelerinden çok, içerdiği pornoyu andıran gerçek seks sahneleri ile çok fazla tartışmaya yol açmıştır. Film, seks, şiddet ve sanatın iç içe geçmiş bir halidir. Festivallerinde gösterildikten kısa bir süre sonra Fransa, Yeni Zelanda ve Avusturya’da gösterimi yasaklanmıştır. Şiddet ve porno içerikli bir film olan Baise Moi, daha sonra kesilmiş versiyonu ile gösterime girmiş olsa da, bu durumu sinema salonu sahipleri uzun süre protesto etmiştir.

SNUFF 102 (2007) İşkence

Film, genç bir gazetecinin Snuff filmler araştırması sırasında bazı şok eden görüntülerle karşılaşmasıyla başlar. El kamerası ile çekilmiş cinayet, işkence ve tecavüz sahnelerini içeren bu görüntüler sonrasında olaylar farklı gelişir. Filmdeki işkence sahnelerinin gerçek olduğu söylentileri yüzünden yönetmen Mariano Peralta, filmin galasının yapıldığı festival sırasında seyircilerin saldırısına uğramış ve yaralanmıştır. Gala sonrasında ise, yapılan söyleşilerde yine yönetmene gerçek sahneler gösterildiği gerekçesi ile fazlasıyla suçlamalar yapılmıştır. Çünkü filmin başında, sahnelerin gerçek olduğu ve seyircinin bunu bilmesi gerektiği belirtiliyor. Hamile kadının üstünde zıplama, kadını göğüslerinden tahtaya çivileme, kafa kesme, maymuna yapılan işkence ve bunun gibi pek çok sapıkça ve piskopatça sahnelerin bolca yer aldığı gore türündeki Snuff 102’nin, Türkiye dahil olmak üzere 50’den fazla ülkede gösterimi yasaklanmıştır.

GROTESQUE (2009)

Yeni tanışan bir çift, ilk çıktıkları gece piskopat bir doktor tarafından kaçırılıp oldukça acı veren ve vahşice planlanmış işkence oyunlarına maruz kalır. Korku sinemasında pek eşine rastlanılmayacak kadar sadistçe ve bol kanlı işkence sahneleri barındıran Japon yapımı Grotesque, şiddet sahnelerinden çok, insan üzerinde yarattığı psikolojik gerilim ile daha ön planda olan bir film. İnsan uzuvlarını kesme ve durmak bilmeyen işkence sahnelerinden dolayı, İngiltere Film Sınıflandırma Kurulu (BBFC) tarafından herhangi bir sınıfa sokulamamış ve hem gösterimi hem de satışı durdurulmuştur. Film, bu durumun ardından kısa bir süre sonra, pek çok ülkede sansürlenmiş ve yasaklı filmler listesine girmiştir.


Bu Yazım GodFather dergisi Temmuz-Ağustos 2016 sayısında yayınlanmıştır.

3 Temmuz 2016

İskandinav Polisiyelerinde Hayat Var! “Kaçırmamanız Gereken 3 Film”


Son yıllarda inanılmaz derecede güzel işler çıkaran İskandinav ülkeleri, Bron/Broen (2011), Forbrydelsen (2007), Den Som Draeber (2010), Trapped (2015) gibi harika diziler ortaya koydu. Tabii ki Hollywood’un böyle kaliteli yapımları keşfetmesi uzun sürmedi ve bu dizilerin senaryosuna sadık kalıp, kurgusunda ufak tefek detaylarla oynamalar yaparak süsledi ve yayına soktu. Bron/Broen-The Bridge (2013), Den Som Draeber-Those Who Kill (2014) ve Forbrydelsen ise The Killing (2011) adıyla seyircilere kısa sürede sunuldu. Özellikle dört sezon süren “The Killing” iyi bir uyarlamaydı ve çok beğenildi.

İskandinav yazarların en çok satan polisiye romanlarından uyarlanan bu dizilerin ardından, İsveç-Norveç ve özellikle Danimarka yapımı kaliteli filmler de ortaya çıktı. Stieg Larsson’un eseri olan Millenyum Üçlemesi (The Girl with the Dragon Tattoo, Ejderha Dövmeli Kız/The Girl Who Played with Fire, Ateşle Oynayan Kız/The Girl Who Kicked the Hornet’s Nest, Arı Kovanına Çomak Sokan Kız) İskandinav romanları içinde en çok beklenen seriydi. Serinin orijinal halinin beyazperdeye aktarılması, seyirciler ve eleştirmenler tarafından çok başarılı bulunsa da, ilk film olan The Girl with the Dragon Tattoo’nun (Ejderha Dövmeli Kız’ın) David Fincher tarafından çekilen versiyonu, oyuncu seçimlerinin yanlış olması ve tam anlamıyla hikayeye sadık kalınmaması yüzünden iyi tepkiler almadı.

Sinemacıların ve dizi yapımcılarının İskandinav romanlarına ve yazarlarına büyük bir hayranlıkları var. Yazılan hikayelerin kesinlikle okuyucu veya seyirciyi kendine bağlayan bir sihiri olduğuna inanıyorum. Belki de ülkenin ve olayların geçtiği mekanların kasvetli iklimi, insanlarının gülmeyen, ağır ve soğuk tavırları, hikayelerin yarattığı gizemle birleşince sonuna kadar sürükleyiciliğini koruyor. Genelde siyasi ve toplumsal sorunları ele alan bu yapımlarda en çok dikkat çeken şey ise, oyuncuların Hollywood yapımı dizi ve filmlerde yer alan manken gibi kızlardan, baklava vücutlu yakışıklı erkeklerden değil, tam tersine sıradan insanlardan oluşması. Başroldeki polisler veya dedektifler, sokakta rastlayacağınız normal, çelimsiz veya şişman tipler olabiliyor. Ayrıca oyuncuların gösterdikleri doğal performanslar da, kesinlikle bu yapımları daha inandırıcı kılabildiği gibi, izlenme oranının artmasına da olanak sağlıyor.

Aşağıda önereceğim üç film aslında bir seri şeklinde ilerliyor. Başroldeki dedektifler Carl ve Esad, her filmde aynı ve her seferinde birbirinden farklı bir olayı çözmek için uğraşıyorlar. Genelde sonuna kadar gizeme dayanan ve finalde olayların çözüldüğü filmlerde, konuyu fazla yazmaya başladığınızda aradaki yanlış ve ufak detaylar sizi filmi izlemekten bir anda soğutabiliyor. Oradaki bir kelime ya da cümle, filmin yani hikayenin aslında en önemli kilit noktası olabiliyor. Konuyu kısıtlı yazıp, gerisini izleyiciye bırakmak çok daha doğru bana göre. O yüzden elimden geldiğince filmlerin konusunu fazla uzatmadan kısaca size yazmaya çalıştım. Hatta konularını hiç okumadan, İskandinav polisiyelerden zarar gelmez diyerek direk izlemeye başlamak en güzeli.

Her üç film de, Kuzey Avrupa ülkelerindeki toplumsal sorunları, bunalımları güzel dile getiriyor ve anlatıyor. Esad ve Carl gibi farklı coğrafyaya ve farklı din görüşlerine ait iki zıt karakterin uyumu ve dayanışması ise, filmlerin en başarılı kısımlarını oluşturuyor. Olaylar her ne kadar klasik bir konu gibi gözükse de, senaryo ve kurgunun itinalı işlenişi, tüm oyuncuların dikkatli seçimi, bu yapımları size daha fazla bağlıyor.
Bu filmler, yüksek aksiyon beklentisi olmayan, gizemli ve kaliteli bir polisiye izlemek isteyenler için birebir. Etrafta fazlasıyla aynı şeyleri tekrarlayan Hollywood filmleri varken, İskandinav yapımlarını izlemek çok daha fazla keyif veriyor.

Kvinden i Buret ( The Keeper of Lost Causes ), Kafesteki Kadın, 2013

2010 yapımı Borgen adlı diziyi yöneten Mikkel Nørgaard’ın elinden çıkmış olan Kafesteki Kadın, Jussi Adler-Olsen’in romanından beyaz perdeye uyarlanmış ve senaryosu da, The Girl with Dragon Tattoo’yı yazan Nikolaj Arcel’e ait. Film, İskandinav gerilim -polisiye tarzı filmleri sevenleri memnun edecek bir yapım. Başroldeki dedektif rolünde Forbrydelsen (2007) dizisinden tanıdığımız Nikolaj Lie Kaas yer almakta. Filmde araştırılan “Merete Lynggaard” davası ise, son yılların başarılı İspanyol filmlerinden biri olan El Cuerpo’ya oldukça benziyor. 

Filmin konusuna gelirsek; etrafındakiler tarafından pek sevilmeyen cinayet masasında görevli polis memuru Carl Mørck (Nikolaj Lie Kaas), son görevinde başına buyruk takılması yüzünden iş arkadaşının ölümüne sebep olunca, eski davalardan oluşan Departman Q’da göreve başlar. Burada yanına Ortadoğulu bir asistan olan Esad (Fares Fares) verilir. Carl bir süre sonra yine dik kafalı davranarak, yıllar önce kapatılmış bir davayı bulup ortağıyla beraber tekrar araştırmaya ve katilin izini sürmeye başlar. 

Fasandræberne ( The Absent One ), Sülün Katilleri, 2014

Aynı iki dedektifimiz ve aralarına yeni katılan bir bayan asistan ile görevlerine Departman Q’da devam etmektedir. Bir akşam Carl’ın karşısına çıkacak olan yaşlı bir adamın söylediklerinden sonra başlayan cinayetler, ortalığı karıştırır. Olayları çözmek için araştırmalara başlandığında, geçmişte bir lisede işlenmiş ikiz kardeş cinayeti ortaya çıkar. Carl ve Esad, devamlı hedef şaşırtan katilin izini sürerken, kendilerinin de olayların hedefi haline geleceklerinden habersizdirler.

Oldukça rahatsız edici ve ürpertici sahnelere sahip olan film, ilk filmin çıtasını daha yükseğe taşıyor. Cinayet filmlerinde yer alan acımazsızlık duygusu ise, bu defa farklı boyutlara ulaşıyor.

Flaskepost fra P ( A Conspiracy of Faith ), İnancın Tuzağı, 2016

Çok uzun zaman okyanusta dolaşmış ve sahile sürüklenmiş bir şişenin içinde not bulunur. Notu çözmek için Departman Q’ya başvururlar. Carl ve Esad, notta yazanları araştırmaya başladıklarında, olayların çok farklı bir bakış açısına sahip olduğunu görürler. Ellerindeki sınırlı sayıdaki ipuçları ile yola koyulan ikili, kısa bir süre sonra kendilerini geçmişten gelen ürpertici bir davanın içinde bulurlar.

Bu defa ilk iki filme göre daha hareketli ve heyecan dozu yüksek olan bir filmle karşılaşıyoruz. Hikaye, yine sonuna kadar sürükleyen ve merak içinde bırakan bir yapıya sahip.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.