28 Ekim 2015

PAUL HYETT ile RÖPORTAJ


Sosyal medya ve mailler üzerinden devam eden korku filmleri yönetmenleri/ oyuncuları ile yaptığım röportajlar tam gaz devam ediyor. Bir korku filmi fanatiği olarak kendileri ile tanışmak ve yazışmak benim için oldukça heyecan verici. Her ne kadar saat farkından dolayı gecenin bir vakti kendileri ile sohbet etsem de yazışmalar oldukça keyifli geçiyor. Korku sinemasına yeni girmiş ya da henüz yeni tanınmaya başlamış yönetmen/oyuncularla röportaj yapmak onların heyecanını paylaşmak ayrı bir güzel.

Paul Hyett, hoş sohbeti olan ve yaptığı işten çok keyif alan bir yönetmen. Bugüne kadar iki korku filmi çeken ve Descent 1-2, Doomsday, Unknown, Attack the Block vb. gibi birçok filmin makyaj ve özel efektler departmanında görev yapmış olan Paul Hyett, hem Popüler Sinema’da hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevapladı.

Paul Hyett’e, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Bugüne kadar birçok korku/gerilim filmlerinin görsel efekt ve makyaj bölümünde görev aldınız? Yönetmelik yapmak nereden aklınıza geldi ?

PH- 20 sene protez alanında çalıştıktan sonra, bir çok yönetmenle çok yakından çalışmaktan, yapım öncesi aşamadan, görsel senaryo taslağından ve bu görsel efektleri sette uygulama planlamasından film yapmakla ilgili çok fazla şey öğrendim. Bu benim için paha biçilmez bir öğrenim süreciydi. Ama bir an geldi  ki artık kendi hikayelerimi kendi vizyonumla aktarmaya doğru bir geçiş yapmak istedim. Sonra ilk filmimle ilgili ne yapabilirim diye düşünürken bana insan kaçakçılığının zalim ve karanlık dünyasında geçen bir film seti önerisinden bahsedildi.

KE-  İlk yönetmenliğini deneyiminiz olan The Seasoning House, çok sarsıcı ve önemli mesajlar içeren bir film. Böylesine trajik bir hikayeyi gerilim filmine dönüştürmek fikri aklınıza nereden geldi?

PH- Aslında bu insan kaçakçılığıyla ilgili bir sürü araştırma yapmış olan yardımcı yazarlardan Helen Soloman'ın fikriydi.  Aklında geneleve hapsedilmiş sağır bir kızla ilgili bir fikir vardı. Bu benim için bu dünyayla ilgili gerekli mesajı verebilecek olan harika bir intikam gerilim filmi için temel oluşturabilecek süper bir önermeydi. Senaryoyu bu fikir etrafında başka bir yazar olan  Conal Palmer 'la beraber çalışarak oluşturdum. Hakikaten çok çabuk oldu. Bunun ilk filmim için harika bir şey ve de fx ağırlıklı olmaktan ziyade oyunculuk bazlı bir şey olduğunu düşündüm.

KE- The Seasoning House'da seyirciyi baştan sona kadar ekrana kitleyen Rosie Day (Angel), 20 yaşında olmasına rağmen çok başarılı bir performans sergiledi. Oyunculuğu ve setteki uyumu hakkında neler düşünüyorsunuz? İleride tekrar kendisi ile çalışmak ister misiniz?

PH- "Seasoning House" filmini çektiğimizde aslında 17 yaşındaydı. Birlikte çalışması harika bir oyuncu hele de yaşı ve ilk filmi oluşu göz önüne alındığında müthiş bir oyuncu. Ayrıca konuşamadığını da düşündüğümüzde ne kadar çetrefilli bir rol aslında. Ayrıca filmin vermek istediği şeyin üstesinden fazlasıyla geldi. Benim yeni filmim " Howl" da da  çok sinir bozucu bir genci kızı oynuyor. Evet ileride birlikte çok iş yapmayı düşünüyoruz.

KE- Bu kadar korku filmine efekt ve makyaj çalışması yaparken mutlaka ilginç olaylar başınızdan geçmiştir. Bizimle en enteresan olanı paylaşır mısınız?

PH- "The Descent" filminin çok fazla zorlayıcı tarafları vardı ve o çok büyük bir işti. İnsanlar bütün o yaratıkları benim yaptığımı düşünüyor ama aynı zamanda bütün o ölü hayvanların, sahte silahların, insan cesetlerinin ve de binlerce kemiğin yapımından benim departmanım sorumluydu. O benim kariyerimi başlatan filmdir bu yüzden sonsuza dek müteşekkirim. Pinewood stüdyolarındaki dondurucu soğuğa rağmen çok keyifli bir işti. 

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

PH- Evet, daha bir sürü korku filmi çekmeyi düşünüyorum (Umarım). Ama bir sürü farklı film türünü de keşfetmek istiyorum. İlk filmim gerçek dünyadaki insan korkularıyla ilgiliydi. İkinci filmim ise kurt adamlarla ilgiliydi. Aynı zamanda korku filmlerinin bütün farklı türleriyle de uğraşmak istiyorum, tabii görsel olarak ve karakter açısından iyi olan farklı hikayeler anlatarak. Ekrana taşımak istediğim bir dolu hikaye var. Bunun yanı sıra bilim kurgu, gerilim ve dramları da işlemek istiyorum. Benim için önemli olan enteresan karakterlerle dolu zorlayıcı hikayeler. Sıradan insanların sıra dışı hikayeleri. 

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

PH- Hayır, hiç Türk korku filmi izlemedim ama çok İSTERİM.

KE-  Yeni filminiz Howl’dan biraz bahseder misiniz? İzleyicileri nasıl bir korku filmi bekliyor? Afişi bile seyirciyi kendine çekebilecek kadar başarılı tasarlanmış.

PH- "Howl" , son derece kasvetli ve karanlık bir film olan "Seasoning House" 'dan farklı bir şey yapmak için bir fırsattı." Howl " da  filmin eğlenceli ve  eski tip bir yaratık filmi olmasını sevdim. Filmde 70' lerin felaket filmlerindeki gibi örneğin "Towering Inferno" ve" Poseidon Adventure" dakine benzer vaziyetleri sınırlı ilginç karakterler vardı. İnsanlar gerçekten filmin geleneksel yönlerinden hoşlanmış görünüyor. Ben de bunu sağlamlaştırmak için mitolojiden yararlanmaya ve kurt adam filminde mitolojiye çağdaş bir hava katmaya çalıştım.  

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

PH- Fimler: John Carpenter'dan " The Thing" ,"American Werewolf in London", "Day of the Dead". 
Yönetmenler : John Carpenter, David Fincher,Brian De Palma.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

22 Ekim 2015

ERIC ENGLAND İLE RÖPORTAJ



Contracted: Phase 2'nin yönetmeni Josh Forbes ile yaptığım röportajın ardından serinin ilk filmi olan Contracted'ın yönetmeni Eric England ve filmin oyuncuları ile de tanışma fırsatım oldu.Sosyal medya hesapları ve mailler üzerinden yaptığımız yazışmalarda beni kırmayarak röportaj teklifimi kabul ettiler.

Korku filmlerini çok seven ve sıkı takip eden birisi olarak, bundan sonra korku/gerilim filmlerine hayat veren yönetmenleri,oyuncuları,senarist veya yapımcıları ile birer röportaj yapmaya çalışacağım. Korku filmi sevenlerin bu tarz röportajlara ilgi duyacağını düşünüyorum. 

Birazdan okuyacağınız röportaj Contracted filminin yönetmeni Eric England'a ait. Kendisi Slasher filmleri seven 1988 doğumlu,  gelecekteki projeleri için de oldukça heyecanlı genç bir yönetmen.Kendisi, hem Popüler Sinema’da hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevapladı.

Eric England'a, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

NOT :Kısa bir süre sonra Contracted 1/2 filminin oyuncuları Najarra Townsend, Matt Mercer ve Katie Stegeman ile yaptığım röportajları da yayınlayacağım.


KE- İlk korku filminizi 23 yaşında çektiniz ve bugüne kadar da üç adet uzun metrajlı filminiz bulunuyor. Biliyorsunuzki korku sinemasında birbirine benzeyen yüzlerce film yer alıyor. Peki siz, genç bir yönetmen olarak, korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Eric England filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

EE- Kesinlikle. Ben CONTRACTED gibi izleyiciye acı yoluyla temas eden hikayeler anlatmayı planlıyorum.Son derece içgüdüsel seviyede izleyiciye ulaşan ve de bu şekilde  onların bilinçaltına sızmaya çalışan filmler istiyorum. Ayrıca biraz da "Tabu" olarak değerlendirilen şeylere bir ilerleme, entellektüellik getirmek istiyorum.

KE- Yönetmenliğini yaptığınız ilk film olan 2011 yapımı Madison County'nin finali, ikinci filmin geleceğini gösteriyor.Devam filmi olacak mı? Olursa siz mi yönetmeyi düşünüyorsunuz?

EE- Tabii ki bir devam filmi olacağına inanıyorum ama ne zaman olacağından emin değilim ve de o filmi yönetmeyi düşünmüyorum. Fakat en nihayetinde slasher tarzı filmlere geri döneceğimi  düşünüyorum ileride.


KE- Contracted, body horror tarzına çok yakışan kaliteli bir film. Roadside ve Madison County gibi slasher filmlerin ardından, Contracted gibi farklı bir film çekmek nereden aklınıza geldi?

EE- Aynen öyle. Farklı bir şey yapmak istedim. Bana göre, bir film yönetmeni ve hikaye anlatıcısı olarak çok yönlülük çok önemli. CONTRACTED daha çok, korku filmi tarzında yapmak istediğim film türleriyle uyuşmakta. 

KE- Contracted filminin devamı olan Contracted: Phase 2'yineden siz yönetmediniz? Phase 3’ün devam filmi olarak geleceğini kesin gibi. Eğer olursa siz mi yöneteceksiniz?

EE- C2 filmini neden yönetmediğim uzun hikaye ve ben onu kendi blogumda yazdım.(http://ericengland.blogspot.com) ama sonuçta ilk filmin yapımcılarıyla çalışmaya devam etmek istemedim. İleride çekilecek hiçbir Contracted filminde de yer almayı düşünmüyorum. Eğer şartlar uygun olursa belki fikrimi değiştirebilirim ama halihazırda  daha büyük ve daha iyi şeyler peşindeyim. 

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

EE- Evet. İleride THE SIRENS adında harika bir korku filmi yapmayı düşünüyorum ve gelecek sene duyurulacak henüz çok başında olan bir kaç korku filmi daha var. 

KE- Bugüne kadar çektiğiniz filmlerin setinde yaşadığınız enterasan bir anınız varsa bizimle paylaşabilir misiniz?

EE- Her an çok enteresan :)

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

EE- Hayır, henüz izlemedim ama BASKIN filmini en kısa zamanda izlemek için sabırsızlanıyorum.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

EE- Filmler : SCREAM, THE TEXAS CHAINSAW MASSACRE, HALLOWEEN. Yönetmenler : David Fincher, John Carpenter, ve Alfred Hitchcock

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

THE GREEN INFERNO



2013 yapımı The Green Inferno, Toronto film festivalinde açılış yapmasına rağmen Amerika’da ancak Eylül 2015’de gösterime girdi. İki senedir çeşitli festivallerde boy gösteren film Eli Roth’un sanırım en “Gore” (bol kan.vahşet ve işkence içeren filmler) filmi. Ülkemize pek uğrayacağını düşünmediğim The Green Inferno, birçok yabancı kaynaklı sitelerde olumsuz eleştirilere maruz kalsa da, bana göre başarılı bir film. Cannibal Holocaust’dan beri sanırım yamyamlık üzerine bu kadar etkileyici bir film çekilmedi, çekildiyse de ben karşılaşmadım. Korku sinemasında adı çok duyulan Eli Roth’un bu yamyamlık hikayesi, Cabin Fever ve Hostel gibi vahşet içerikli filmlerinin yanına yakışmış. Kendine özgü bir stili olan Eli Roth, diğer filmlerinde olduğu gibi yine işkence sahnelerini fazlasıyla gerçekçi göstermeyi başarıyor.

The Green Inferno, Amazon ormanlarındaki yamyamların köyünü ve neslini yok etmekte olan bir grubu engellemeye çalışan barışçı bir takım öğrencinin hikayesine odaklanıyor. Eylem gerçekleştirip bu grubu durdurmak için Amazon ormanlarına yolculuk yapan bu genç grubun, işleri bittikten sonra dönüş yolunda uçakları arıza yapınca ormana çakılırlar. Film, yolculuk sırasında Amazon ormanlarının güzelliğini hoş bir müzik eşliğinde tepeden izlerken, ufak bir eylem sonrası bambaşka bir hale bürünüyor. (Bu arada uçağın düşme sahnesinin de çok iyi çekildiğini söylemek gerek.) Düşüş sonrası hayatta kalan birkaç kişi, çok geçmeden Amazon ormanının derinliklerinde, insan etiyle beslenen yamyamlar için birer ziyafet haline gelirler.

Yamyamlığı eskilerden beri nasıl biliriz, insan eti yerler, keserler, biçerler, pişirirler ve özel sosla halka sunup afiyetle yerler. İşte burada ne yazdıysam bunları birebir gözler önüne seren Eli Roth, kıyımdaki vahşeti gözden kaçacak kamera oyunlarına yer vermeden hiç kesintisiz direkt seyirciye sunuyor. Kesme biçme işlemlerini seyretmek için de maalesef sağlam bir mideye sahip olmanız gerekiyor. Film sadece bol kan revan içerikli değil tabii ki, yamyamların arasında esir alınan gençlerin kaçma planları, pişirilme sırası kime gelecek korkusu filmin gerilimini ve heyecanını büyük ölçüde arttırıyor. Ayrıca ormanları ve insanları yok etme çabasında olan grubun buldozerle olan yıkım olayını hikayeye güzel enjekte eden Eli Roth, zaten gerekli mesajları da gitmesi gereken yere yolluyor. Hatta finaldeki bir konuşmada bu mesajların dozunu ikiye katlıyor.

Eli Roth, filmle ilgili bazı detayları daha önce bir röportajında yer vermiş. Gerçekten Amazondaki bu kabileleri araştırırken hiçbir teknolojiden haberleri olmayan bu köy halkına önce Cannibal Holocaust filmini izlettirmişler. Çekilecek yeni filmin temel konusu ve ana fikrini anlamaları açısından önemli olan bu hareket, yapım ekibine çok yardımcı olmuş. Kısa sürede anlaşıp yapım ekibini aralarına kabul eden köylülerle bir sorun yaşamazken, en büyük dertleri çekim sırasındaki tarantula ve yılanlar olmuş. The Green Inferno, gerçek olduğu iddia edilen ve 18 ülkede yasaklanan Cannibal Holocaust’a benzese bile, birçok yönüyle farklılık yaratıyor. Köyde esir olan gençlerin aralarındaki sürtüşme, çıkar kavgaları, kaçış planları, ihanet ve bunlar gibi eylemler,  kendinizi onların yerine koymamanıza engel olamıyor. Grubun gözlerinin önünde yaşanan vahşet ve kurtulmak için verdikleri mücadelesi sonrası çaresizlik, seyircinin de anlık psikolojisinin bozulmasına neden oluyor.

Oyunculukların hepsi yerli yerinde, tüm mimikler ve ortaya çıkan ifadeler korku filmine yakışır derecede düzgün, bana göre cast seçimi de başarılı. Eli Roth’un son filmi Knock Knock’da Keanu Reeves’in başına musallat olan iki genç kızdan birisi olan Lorenza Izzo, filmde oldukça iyi bir performans sergiliyor. Artık buradaki performansından dolayı mı yoksa Eli Roth’un eşi olduğundan mı Knock Knock’da yer almış bunu bilemiyoruz.
The Green Inferno, “Gore” türünün iyi örneklerinden biri ve herkese hitap etmediği de aşikar. Doğada yaşam savaşı üzerine kurulu, kan banyosu bol bir film izlemek isteyen, bu tür filmlere ilgi duyanlar için güzel gelebilir. Sevmeyenler uzak dursun.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

18 Ekim 2015

JOSH FORBES ile RÖPORTAJ




Josh Forbes, şimdiye kadar birçok kısa film çekmiş ve korku sinemasına yeni katılmış bir yönetmen. Korku sinemasına girişi, ilk uzun metrajlı çalışması Body Horror (Vücut Korku) türünün iyi örneklerinden birisi olan Contracted filminin devamı, Contracted: Phase 2 ile oldu. Kendisi son derece neşeli ve hayat dolu birisi ve aynı zamanda benim gibi bir korku filmi fanatiği.

Josh Forbes ile tanışmam, yaklaşık bir ay önce iki filmin birden eleştirisini kaleme aldığım ve sitemizde yayınlanan yazımı, Twitter’da favorisine eklemesiyle başladı. Sitemiz ve dolayısıyla benim için oldukça gurur verici olan bu tanışmanın ardından, kısa bir süre içinde sosyal medya ve mailleşmeler üzerinden gelişen bir dostluğumuz oldu. İsteğim üzerine beni kırmayarak, röportaj teklifimi kabul etti. Hem Popüler Sinema’dahem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevapladı.

Kendisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE: Daha önce yaptığınız işlere baktığımızda müzik ve komedi ağırlıklı kısa filmlere rastlıyoruz. Şimdi ise bir uzun metrajlı korku filmi ile karşımıza çıktınız. İki sene önceki bir korku filminin devamını çekmek nereden aklınıza geldi?

JF: Bu benim ilk uzun filmimdi. Son 10 yıldır müzik video işindeydim. Bu süre zarfında bir sürü reklam filmi yönettim. Yapımcılar yaptığım işleri gördüler ve tam bir korku filmi bağımlısı olduğumu biliyorlardı. Senaryoya göz attım, zombilerin olduğunu gördüm ve “tabii ki!” dedim.

KE: Contracted: Phase 2 devam filmi olarak başarılı bir yapım fakat final sahnesinde hikayenin henüz bitmediğini görüyoruz. Devam filmi gelecek mi? Gelirse siz mi yöneteceksiniz?

JF: Kesinlikle ucu açık bırakıldı. Yapımcılar hikayenin devamının olmasını seviyorlar. Bana daha çok televizyon dizisinin bir bölümünü çekmek gibi hissettirdi. Her anı değerlendirmek ve her şeyi birbirine bağlamak zorunda olmamak. Çünkü Phase 3 bunun için olacak. Büyük olasılıkla 3. filmi yapmayacağım. Bir araya getirdiğim, oluşturduğum az miktarda film var. Bir başkasının senaryosunu çekmek kendi ödüllerini getiriyor ama gerçekten %100 Josh Forbes filmi yapmak istiyorum. Bu illaki benim yazmam anlamına gelmiyor, sadece görsellik ve komedi anlamında sunacak çok şeyim var ve bu güçleri o tarzdaki enerjiden türeyen bir projede birleştirmek istiyorum. Eğer bir anlam ifade ederse.

KE: İlk korku filminiz olan Contracted: Phase 2’nin çekimleri sırasında yaşadığınız komik ya da ilginç bir olay varsa bizimle paylaşır mısınız?

JF: Aklıma gelen çok komik bir şey yok. Riley (Matt Mercer) ve BJ’in (Morgan Peter Brown) son karşılaşmalarını çekerken zamanımız kalmamıştı, o yüzden her şeyi tek bir uzun sahnede çektik. Çekimi bitirdiğimiz an mekanın elektrikleri kapandı ve aynen şöyle dedik; “Evet tamam, sanırım film bu şekilde bitecek. Umarız iyi gözükmüştür.”

KE: Bir Eli Roth hayranı olarak yönetmenin son filmi Knock Knock sizce nasıl? Beklentilerinizi karşıladı mı?

JF: Eli Roth ve Nicolas Lopez ile Stiges Festivalinde karşılaştım. Her ikisi de iyi insanlar. Nicholas’ın kolları arasında iki taş gibi hatun vardı, belkide Knock Knock kişisel bir deneyimden geliyordur. Filmde kızların performanslarının çok iyi olduğunu düşünüyorum. Keanu Reeves yine kendine has özel anları yaşamış ve yaşatmıştır, ama o öyle büyük bir film yıldızı ki onu normal insan işleri yaparken görmek çok zor. Bende olsam onu normal bir insan işi için oynatmazdım. Yine de eğlenceli bir film. Eminim bu filmi çekmek için önemli bir sebepleri yoktu ama film tonlarca para kazanacak. İlerde yeniden çevrileceğini de görebiliyorum.

KE: Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz? Korku filmi çekmeye devam mı,  yoksa farklı türden filmler de çekmeyi düşünüyor musunuz?

JF: Arkadaşım Charles Pieper ile geliştirdiğimiz bir senaryom var. Birlikte, adı Mondo Movie 2 olan bir podcast imiz var. Film, sinir bozucu komşusunu öldüren bir adam hakkında. Fakat komşunun kafası canlanıyor ve vücudunu nasıl yok ettiğini eleştiriyor. Daha fazla insanı öldürmesiyle olay daha da kötüleşiyor ve bu ölümler aklından bir türlü çıkmıyor. Gerçekten komik. Aynı zamanda şaşırtıcı olabilecek Black Metal hakkında bir senaryom ve bazı TV projelerim var. Bunların dışında üzerinde çalışılan, yapım aşamasında olan çok iş daha mevcut.

KE: Türk korku filmleri hakkında bilginiz var mı? Hasan Karacadağ’ın yönettiği Dabbe serisini izlediniz mi?

JF: Hayır izlemedim. Sitges Festivalinde Baskın’ı izledim. Yönetmeni sanırım Türk’tü. David Lynch tarzında, dehşet vericiydi. Gerçekten cool bir filmdi.

KE: Amerikan korku sinemasına yeni giren bir yönetmen olarak, oldukça başarılı yapımlar ortaya koyan İspanyol korku filmleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

JF: Daha fazlasını görmeyi çok isterim. REC filmlerini çok seviyorum. İspanya’dan bir kaç Blu-Ray aldım, çünkü çok ucuzlardı. REC 3’ün yıldızı Leticia Dolera ile aynı asansöre bindim ve gerçekten büyüsüne kapıldım.

KE: Son olarak en klişe sorumuzu soralım. En sevdiğiniz ve sizi etkileyen 3 korku  filmini yazar mısınız?


JF: Evil Dead 2 / Dead Alive / Night of the Creep. Filmlerine eğlence aşılayan, maceracı film yapımcılarını çok severim. Aslında korku filmlerini çok tercih etmem. Beni gerçektende korkutmuyorlar. Genel olarak vahşet ve kan içeren veya görsel açıdan teşvik eden filmleri tercih ederim.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

8 Ekim 2015

ME AND EARL AND THE DYING GIRL



Sundance Film Festivalinde büyük beğeni toplayan ve Jüri Büyük Ödülü alan Me and Earl and the Dying Girl, içerdiği dramatik konusuna rağmen melodramdan uzak tamamen doğallıktan yana olan bir film. Hatta o kadar güzel anlatılıyorki her şey, seyirciyi zırıl zırıl ağlatmak yerine gülümsetiyor. Filmin yönetmeni Alfonso Gomez-Rejon’ın filmografisine baktığımızda genelde gençlerin yaşantılarını ele alan film ve dizi projelerine ağırlık verdiğini de görüyoruz. İlk bakışta The Fault in Our Stars filmine olan benzerliğiyle dikkati çeken Me and Earl and the Dying Girl,  ilerleyen dakikalarda dramayı ve duygusallığı yok eden komik sahneleri sayesinde bu benzerlikten sıyrılıyor.

Hikaye adı üstünde 3 kişinin etrafında dönüyor. Eski filmleri komik bir hale sokarak kısa filmler çeken ve biriktiren iki ergen arkadaşın (Greg ve Earl) lösemiye yakalanan okul arkadaşları Rachel ile olan ilişkileri üzerine kurulu bir film Me and Earl and the Dying Girl. Filmin esas oğlanı Greg, kendisini beğenmeyen, henüz olgunlaşamamış, hayatı fazla sorgulamayan ve annesinin dırdırından bıkmış bir gençtir. Rachel’ın kanser olduğunu öğrenen ve annesinin ısrarlarına dayanamayan Greg, bugüne kadar hiçbir samimiyeti olmayan Rachel ile tanışır. Ardından çocukluktan beri hiç ayrılmadığı en yakın siyahi dostu Earl ile de Rachel’ı tanıştırınca, bu enteresan üç ergen arasında güzel bir dostluk başlar. Zamanla birbirlerine alışan ve bolca vakit geçiren Greg ve Rachel, gün geçtikçe birer aşık değil tamamen gerçek birer dost haline gelirler.

Oldukça klişe bir konuya sahip olan filmin, yönetmenin oyuncu seçimindeki başarısı ve doğal yazılmış diyalogları sayesinde senaryodaki hiçbir eksiklik göze batmıyor. Greg’in böylesine üzücü ve dramatik bir durum karşısında Rachel ile nasıl konuşacağını ve nasıl davranacağını bile bilmeden duygusallıktan uzak ve komik bir hal alan beceriksiz tavırları, filmin seyir zevkini de oldukça arttırıyor. Greg karakterini çok iyi canlandıran Thomas Mann, neredeyse filmin tüm yükünü sırtlanmış durumda. Ağzından sürekli laf kaçıran ve olmadık yerde pot kıran, aslında sevimsiz bir çocuk olan Greg karakterine, film boyunca evinde, okulda ve Rachel’ın yanında farkında olmadan yarattığı neşeli ortamı yüzünden bir şekilde istemeden ısınıyoruz. Aslında filmdeki üç ana ergen karakterin yanı sıra, diğer tüm yan karakterler de mizah dergisinden çıkmış gibi. Rachel’ın hafif kaçık annesi, Greg’in kedisiyle kafayı bozmuş olan babası, okuldaki enteresan kişiliğe sahip olan tarih öğretmeni de başarılı oyunculukları ile filme renk katıyorlar. Rachel karakterini üstlenen Olivia Cooke, Bates Motel dizisinde de yine elinde oksijeniyle gezen hasta bir kızı canlandırıyor. Filmin konusu Rachel’ın üstüne olmasına rağmen, Greg’in daha ağır basan rolü yüzünden bu karakter biraz daha sönük kalıyor.

Filmde mizahi yönün daha ağır basması seyirciyi, bu tarz hastalıklı konuya sahip filmlerde rastlanan o şiddetli ağır dramanın altına sokmuyor, tam tersine en duygusal yerde bile bir tebessüm bıraktırıyor. Oyunculukların ve hikayenin derli toplu olmasının yanında, görüntü yönetmeninin performansıda oldukça takdire değer. Filmin en güzel sahnelerinde yer alan panoramik çekimler ve değişik açılardaki kamera hareketleri filme ayrı bir hava katmış. Ayrıca mekanların tasarımından, bol renkli bir çekim planı tercih edilmesine kadar her ayrıntı titizlikle işlenmiş. Greg ve Earl’in çektikleri kısa filmlerin her birinde Scorsese’den Kubrick’e kadar birçok yönetmene başarılı göndermeler yapılması da ayrı bir güzellik.

Filmekimi 2015’de gösterilen ergenlik psikolojisini iyi tahlil etmiş olan Me and Earl and the Dying Girl, duygu sömürüsünden uzak, güzel dostlukların anlatıldığı, seyrederken size hoş vakit geçirtecek gençlik filmi.  Hiç mi melodram yok, o kadar da değil tabii ki. Sonuçta içinde kanserli bir kız ve onun süresi azalan bir hayatı var. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

23 Eylül 2015

SICARIO



Finaliyle izleyeni sarsan film Incendies (İçimdeki Yangın), Prisoners ve Enemy gibi çarpıcı filmlere imza atan yönetmen Denis Villeneuve, bu kez farklı bir yapımla karşımızda. Ağır yol alan, aksiyondan çok gerilime ve dramaya yönelmiş bir film Sicario.

Güzel bir baskın sahnesiyle açılan ve içinde Heat’deki kadar sıkı bir çatışma sahnesi barındıran Sicario, seyirciyi ister istemez aksiyona yönelik beklenti içine soksa da, maalesef böyle bir durum gerçekleşemiyor. Daha çok karakter odaklı bir film olmasından dolayı, baştan sona kadar gergin kalmamıza değecek bir tempoyla da karşılaşamıyoruz.
Başroldeki kadın karakterimiz Kate ( Emily Blunt), aşırı gergin geçen bu baskının ardından kaybettiği arkadaşlarının acısından ve hırsından dolayı Meksika’daki uyuşturucu kartellerin başını yok etmeye yönelik özel bir ekibe katılır. FBI ajanı olan Kate gönüllü olarak katıldığı bu ekibin başında bulunan ağzından laf çıkmayan sadece emir veren sevimsiz Matt ( Josh brolin)’e ve operasyonda yer alan gizemli bir kişiğe sahip olan Alejandro( Benicio Del Toro) ‘ya istemeden de olsa katlanmak zorunda kalır. Oldukça iyi planlanmış bir harekat doğrultusunda Meksika’ya doğru yola çıkan ekibin içindeki Ajejandro’nun asıl göreve katılma amacı geçmişiyle ilgili bir davayı sonuçlandırmaktır.

Sürekli kendini sorgulayan, psikolojisi başındaki bu iki adam tarafından devamlı bozulan, idealleri için uğraşıp duran Kate’in şaşkın şaşkın bakışlarıyla başlayan film, yine şaşkın bir haliyle son buluyor. Devamlı içinde bulunduğu ortamla çatışan ve aradığı gibi bir görevle karşılaşamayan Kate, ne yapacağını şaşırmış aksak bir FBI ajanı olarak devamlı oradan oraya savrulup duruyor. Film boyunca ne yaptı, ne katkısı oldu operasyona derseniz, cevap HİÇ. Kate’in bu kadar beceriksiz ve ezik vaziyette bulundurulmasına neden olan bu operasyonun sırrı, sonlara doğru her ne kadar açığa çıksa da bu durum, seyirciyle Kate’in arasındaki bağı asla kuvvetlendiremiyor. Josh Brolin ve Del Toro filmin en güçlü iki rolünü sırtlanmış bir vaziyette adeta döktürüyorlar. Matt’in ukala ve bilmiş tavırlarını, Alejandro’nun ise sır perdesi şekline büründüğü tetikçi karakterinin yarattığı gergin halleri, baştan sona dikkate alınır bir vaziyette seyirciyi ele geçiriyor. Özellikle Del Toro, tetikçi rolü için biçilmiş bir kaftan. Filmin başından sonuna kadar yarattığı gizemi, dikkatli bakışları, ağzından çıkan az ama öz lafları ve özellikle en önemli final sahnesindeki sarsıcı ve gerilim yüklü performansı ile Alejandro karakterinin kolay kolay unutulmayacağı kesin.

Meksika’da bu tip kartel ve uyuşturucu işlerinin nasıl yürüdüğünü, hükümet ve polisinde ne gibi işler karıştırdığını açık seçik anlatarak bu konuya yönelik tonlarca mesajı içinde barındıran Sicario, daha önce hiç işlenmemiş bir konuya sahip değil. Defalarca bu tip senaryolarla karşılaşmış olmamıza rağmen bu kadar güçlü oyunculuklar, alacakaranlıkta çekilmiş şiir gibi görüntüler ve arka plandaki şahane müzikler işin içine girince Sicario, ister istemez hepsinden çok daha ön plana çıkıyor. Operasyon sırasındaki gece görüşü-termal gözlüklerle çekilmiş sahnelere ve tüneldeki detaya fazla girilmeden ortaya çıkan çatışma görüntülerine baktığımızda görüntü yönetmenin çok iyi iş çıkarttığını görüyoruz.

Sonuç olarak Sicario (Tetikçi anlamında), kirli işlerin ve geçmişte kalan hesaplaşmaların anlatıldığı, neredeyse belgesel şekline bürünmüş bir suç draması. Benicio Del Toro’yu ön plana çıkartarak filmografisinde güçlü bir yere taşıyan, düşük tempolu ve karakterler üzerine kurulmuş olan Sicario, True Detective’in ağırlığına sahip fazla abartılacak bir yanı olmayan normal düzeyde bir film.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

15 Eylül 2015

CONTRACTED / CONTRACTED: PHASE 2



Yazı çok az Spoiler içerir.

Psikolojik korku/gerilim türleri arasına rahatlıkla yerleşebilecek kadar ürkütücü bir yapım olan Contracted (2013), izleyenlere son derece rahatsızlık veren bir vücut korku(body horror) filmi. Çok bilindik bir konuyu değişik ve gerçekçi bir şekilde anlatan filmin yönetmeni Eric England, finalinde o kadar  büyük bir açık kapı bırakıyor ki, nasıl böyle biter, böyle bir son mu olur diye bayağı bir yönetmeni sövüyorsunuz. Devam filmi olan Contracted: Phase 2 (2015) ise, birçok filmde rastlamadığımız bir şekilde, ilk filmdeki son sahnenin kaldığı yerden tam gaz ilerliyor. İkinci filmin farklı yönetmeni ve senaristi olmasına rağmen kendilerine emanet edilen Contracted’ın devamını da büyük bir titizlikle ve konuyu dağıtmadan bağlıyorlar.

Contracted, Samantha adında lezbiyen bir kızın sevgilisi Nikki tarafından bir kenara atılması sonucu bir partide kafayı bulmasıyla başlıyor. Sam aynı zamanda bir uyuşturucu bağımlısı ve  terk edilme olayından dolayı fazlasıyla mutsuz. Her ne kadar gözleri partide Nikki’yi arasa da umduğunu bulamaz ve kafasının darma duman olduğu bir sırada yanına gelen esrarengiz bir adamla kısa bir süre sonra ilişkiye girer. Arabada gerçekleşen seks,  normal boyutların üstünde adeta bir tecavüz şeklinde gerçekleşir. Ertesi sabah uyandığında hiçbir şey hatırlamayan Sam’in vücudunda bol miktarda kanama başlar. Ardından dökülen saçlar ve tırnaklar, elinde kalan dişler derken vücudu değişime uğrayarak yavaş yavaş çürür. Hastanede doktora gözükse bile asla tedavi olmak istemeyen Samantha, bu ürkütücü değişimle tek başına başa çıkacağını sanar, fakat bu yaptığı en büyük hatadır. Seksle bulaşan bu hastalığın tedavisi olmadığını anlayan Samantha, arkadaşı Riley ile birlikte seks yaparak içinde bulunduğu dehşeti daha büyük boyutlara taşır.

Contracted: Phase 2’de ise ilk filmdeki en can alıcı final sahnesini takip eden olaylar zinciri bu defa  Riley üzerinden ilerliyor. Kendisindeki değişimi kısa sürede fark eden Riley, çaresiz bir şekilde bu enfeksiyondan kurtulmanın yollarını arıyor. İlk filmde enfeksiyonun çıkış noktası olan, yani Sam’in ilişkiye girdiği adam hakkında fazla detaya girilmiyor fakat ikinci filmde Riley’in ilginç davranışları ve kısa sürede gerçekleşen olaylardan, hastalığın bir zombi virüsü olduğu ortaya çıkıyor. Ve tamamen ilk filmden bağımsız ve farklı bir şekilde gelişen  Contracted: Phase 2, klişelere yenik düşerek ısırılmalı bir dönüşüm macerasına atılıyor.

Contracted, aslında aptallık yapan insanlar üzerine yapılmış ahlaklı ve akıllı bir film. Sarhoş olup dağılırsan, uyuşturucu kullanırsan ve üstüne de tanımadığın bir adamla korunmasız bir şekilde ilişkiye girersen olacaklara katlanırsın. Normal yaşantımızda yapılan bu tarz hataların sonunda ortaya çıkan zührevi hastalıklar, virüsler, tamamen bu filmde yaşananlar gibi, insan bedenini ele geçiriyor, dallanıyor, budaklanıyor ve vücudunu eritiyor. Film zaten bu tip hayat tarzını benimseyenler için koskoca bir ders niteliğinde şekilleniyor. Samantha rolunü oynayan Najarra Townsend, rolü gereği geçirdiği fiziksel değişime o kadar iyi ayak uydurmuş ki, gerçek mi değil mi anlamak zor. Contracted, müthiş makyajların yanında kareografinin de son derece itinalı hazırlandığı, gerilimin yanı sıra büyük bir dramı da içinde barındıran bir film. Yönetmen Eric England, psikolojisi gittikçe bozulan ve hızlı ilerleyen bu virüsle boğuşan bir kızın çaresizliğini, hatta sayılı günlerini de ekrana taşıyarak seyirciye an ve an o gerilimi yaşatıyor. David Cronenberg’in, bedensel değişimi en iyi anlatan filmi The Fly, ne kadar sarsıcı ve etkileyici bir yapıya sahipse, Contracted’da aynı yolda ilerleyerek o derece etkiliyor seyirciyi. Jaws filminden sonra denize girmeden önce bir kere düşünüyorsanız, bu filmden sonra yabancı biriyle ilişkiye girmeden önce iki kere düşünmeniz gerekiyor.

Contracted: Phase 2’nin yönetmeni olan Josh Forbes ise, Contracted’daki sağlam konuyu dağıtmadan toparlayabilmesi için sanırım olayları zombi temasına bağlamayı daha uygun görmüş olsa gerek ki, ikinci filmi izlediğinizde, ilk filmdeki kasvetli ve ağır ilerleyen o havanın tersine, bol aksiyonlu ve kanlı bir filmle karşılaşıyorsunuz. Her ne kadar klişe bir olaya bağlansa da, hiçbir şekilde kalitesini bozmadan ilerleyen Contracted: Phase 2, bir süre sonra bambaşka bir havaya bürünüyor. Kaçmalar,  kovalamacalar, ısırıklar, değişimler falan derken bir bakıyorsunuz ki, yine sürprizli bir final ve ucu açık kalan bir film karşınızda. John Forbes, ikinci filmin ilk filmle beraber peş peşe izlendiğinde seyircinin daha fazla keyif alması için, ilk senaryoya oldukça sadık kalarak hiçbir kopukluğa yer vermeden ve tüm boşlukları doldurarak işini gayet iyi yapıyor.

Contracted ve Contracted: Phase 2, alt metni çok sağlam olan ve sinema sektöründeki birçok zombi filminden daha itinalı hazırlanmış bir psikolojik vücut korku filmi olarak yerini uzun süre koruyacağı kesin. Son filmde yazıların hemen sonrasındaki çarpıcı bir sahne 3.filmin yolda olduğunu seyirciye haber veriyor. Eğer, 3.filmde en az bu ikisi kadar kaliteli olursa güzel bir üçleme olarak korku filmleri arasına yerleşir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır. 

THE VISIT



M.Night Shayamalan, The Sixth Sense ile büyük çıkış yakalamış, Signs ve The Village filmleri ile şanını sürdürmüş bir yönetmen. Ne yazık ki son yıllarda çektiği The Last Airbender ve After Earth gibi tarzının dışında yer alan lüzumsuz yapımlarla izleyicinin gözünden düştü. Son filmi olan 2015 yapımı The Visit (Ziyaret), bir nebze de olsa yeniden kendisini su üstüne çıkaran bir yapım olmuş.

Hikaye iki küçük kardeşin belgesel çekme macerasını anlatıyor. Ellerinde kamera ile ilk başta anneleriyle yaptıkları açılış konuşmasıyla belgesele başlayan ufaklıklarımız, çekimlerine bir haftalığına ziyarete gittikleri büyükanne ve büyükbabalarının çiftliğinde devam ederler. İlk başlarda çok heyecanlı olan kardeşler evdeki iki yaşlıyla beraber gece gündüz zaman geçirmeye başlayınca işin yavaştan tadı kaçmaya başlar. İlginç huyları olan evin yaşlı büyüklerinin her hareketlerini ve yaşam biçimlerini kameraya çeken Tylar ve Becca, geceleri büyükannelerinin tuhaf ve ürkütücü davranışlarına tanık olunca ortalık oldukça gerilmeye başlar.  

İlk defa denediği Found Footage (Buluntu Film) tekniğinin altından başarıyla kalkan Shayamalan, adeta bu tarzı biçimsizce kullanan diğer yönetmenlere ders veriyor. Asla göz yormayan ve mide bulandırmayan bir titizlikle filmi çeken Shayamalan, daha çok kız kardeş Becca’nın tarafından çekimi seyirciye aktarmış. Filmin en güzel yanı ise erkek kardeş Tyler’a senaristin güzel diyaloglar yazması ve Ed Oxenbould (Tyler)’ın da bunun altından başarıyla sıyrılması. Tyler’ın olduğu her sahnede seyirciye gülme garantisini veren Shayamalan, bir anda yaşattığı gerilimle beraber o gülücüğü kursağınızda bırakmayı da çok iyi beceriyor. Kardeşlerin filme kattığı renk sayesinde The Visit, korku/gerilim tarzından öte mizahın ve gerilimin nerede nasıl kullanılacağını çok iyi anlatan bir korku/komedi filmi olmuş. Filmle ilgili tüm detayları zamanla unutsanız bile, Tylar’ın rap yaptığı sahneleri sanırım unutmanız mümkün olmayacak. Filmde Ed Oxenbould kadar başarılı oynayan, pasta, börek, çörek yapma meraklısı, ürkütücü ve gizemli bir büyükanneyi canlandıran Deanna Duragan ‘ın performansını da unutmamak gerekiyor. Rolünün hakkını veren yaşlı oyuncu özellikle gece evde yaşattığı gerilim dolu sahneleri ile göz dolduruyor.

Shayamalan, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan rahatsızlıklara ve psikolojik sorunlara  bolca yer vererek gerilim ve komedinin yanına dramatik ögeleri de titizlikle yerleştirmiş. Hatta o kadar güzel işleniyor ki bu durum, bir yandan kamera çekimleri, diğer yandan kabus gibi geceler falan derken finale yakın karşılaşacağınız büyük sürprizi düşünecek vaktiniz kalmıyor. Shayamalan olunca işin içinde, ister istemez eski filmlerinden aşina olduğumuz ters köşe beklentisi nihayet bu defa karşımıza çıkıyor.

The Visit’in, yönetmenin son dönemdeki rezalet filmlerinden sonra seyirciye ilaç gibi geleceği aşikar. Yalnız finaldeki güzel sürprizin tadı damağımızdayken olayların bir anda ışık hızıyla çözülmesi ister istemez izleyeni şaşkına çeviriyor. Bunun dışında bana göre fazla gereksiz yeri bulunmayan The Visit, en azından Shayamalan ‘ın kendi usulüne uygun bir yapım olarak filmografisinde yer alacak.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

13 Eylül 2015

VISIONS



 Visions (Geçmişin Laneti) trajik ve etkileyici bir sahneyle açılıyor. Ardından belli bir zaman aşımı sonrasında kendimizi şarap bağlarında ve nefis şarapların içinde buluyoruz. Yaşadıkları korkunç kazanın ardından olayın şokunu üstlerinden atmak ve yeni bir başlangıç yapmak isteyen Eveleigh ve David çifti, işte bu üzüm bağlarında şarap üretme işine girerler. Böyle garip bir işe başlayarak her ne kadar kafalarını dağıtmak ve işledikleri günahtan arınmak isteseler de Eveleigh pek bu işin içinden sıyrılamaz. Kaza sonucu bir bebeğin ölümüne neden olduğu bu travmatik durum kendisine adeta yapışır. Etrafta değişik sesler duyar, kişiler görür ve sürekli bir halüsinasyonla boğusur. Tipik korku filmi klasiği olan kocayı ne yaparsan yap, ne anlatırsan anlat inandıramama halleri ne yazık ki Visions’ın içeriğinde de mevcut. Bir kere de bir filmde “ya evet haklı olabilirsin, dur bir araştıralım” denilmez, illa kadın delilikle suçlanır hep onlar rüya görüyordur anlattıklarında hiç gerçeklik payı yoktur. Ne zaman ki kocanın başına kötü ruh ya da şeytani varlık musallat olur ve kendisini oradan oraya fırlatır ya da kafasına bir şey çarpar o zaman anlar her şeyi. Bunlara korku severler artık alışmış vaziyette olduğundan seyrederken ayrıntılara takılmadıklarında güzel bir seyir zevki yaşayabiliyorlar. Tabii ki kocadan hayır görmeyen ve tek başına kalan, aynı zamanda hamile olan Eveleigh, karnında çocuğuyla beraber koşturup evin eski sahiplerini araştırarak bu meseleyi çözmeye karar verir. Sadece kocası değil doktoru ve arkadaşları da dahil olmak üzere yaşadığı bu doğaüstü olaylara inanmayıp kendisine ilaç tedavisini uygun görürler. Bu esnada yaşanan olaylar gitgide arap saçına dönüşür ve içinden çıkılamaz bir hal almaya başlar.

Visions ,ailenin yeni eve taşındıkları ilk dakikadan itibaren korkutma üzerine kurulu her türlü detayı seyirciye birebir yaşatmayı başarıyor. Kapı gümlemesinin sarsıcı sesi, evden gelen acaip vızıltılar, patlayan camlar, sislerle kaplı bahçenin ıssızlığı ve ürkütücü sessizliğin yaşattığı gerilim, seyircinin devamlı olmasa da arada bir koltuğundan zıplatarak keyfini bozabilecek kadar etkileyici. Filmin başından sonuna kadar evin içinde yaşanan her ayrıntıyı hafızanızda saklarsanız sonlara doğru bir puzzle haline gelen Visions’ın ne anlattığını rahatlıkla toparlayıp çözebilirsiniz. Daha önce iki adet “Testere” filmi çeken ve son zamanlarda ise “Jessabelle” ile adını duyurmuş olan yönetmen Kevin Greutert, filmde yaşanan olayları bizlere aktarırken aslında başka şekilde düşünmemizi sağlıyor. İzlerken konunun dağılmış parçalarını birleştirmekle uğraşırken bir bakıyorsunuz ki, senaryo aslında çok farklı ve harika bir şekil almış. Yani boşuna kafa yormayın neler oluyor diye, nasılsa finalde değişik olaylarla karşılaşacaksınız, o yüzden dikkatlice  izleyin yeterli.

Farklı türdeki filmlerin birer karışımı haline getirilmiş olan Visions, konunun alt metninde yatan hamilelik, doğacak çocuğun lanetli olması, eve musallat olan kötü ruh vs gibi pek çok kez işlenmiş klişe konulara değişik bir açıdan yaklaşıyor. Ayrıca farklı ve etkileyici finaliyle birlikte kendini bu türdeki yapımlardan bir adım öne çıkarmayı da başarıyor. Oyunculuklara bakacak olursak çok da olağanüstü bir durum olmadığını herkesin üstüne düşen görevi güzelce yerine getirdiğini görüyoruz. Ayrıca çoğunun birer dizi geçmişi olduğunu da söylemek gerek. Evin kocası David rolündeki Anson Mount’ı Hell on Wheels dizisinden, doktor rolündeki Jim Parsons’ı The Big Bang Theory’den ve minnacık, gereksiz bir rolle karşımıza çıkan Eva Longoria’yı ise Desperate Housewives’dan tanıyoruz. Filmi neredeyse tek başına götüren Eveleigh karakterini canlandıran Isla Fisher ise diğer oyuncuların performanslara bakıldığında içlerinde en yetenekli olanı.

Hikayesi dağınık gibi gözükse de sonlara doğru rahatça kendini toparlamayı başarabilen Visions, enteresan kurgusu, şaşırtıcı ve sürpriz finaliyle beraber gerilim ve korku türüne yakışan bir film olmuş. Etrafta sürüyle vasat korku filmi dolanırken kesinlikle bu filme bir şans vermek gerek. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Eylül 2015

WHO AM I



Nereye bakarsak bakalım  internet olan her yerde insanlar dağılmış durumda. Kiminin elinde tablet, kiminde cep telefonu, yanındakinde laptop  birisi sosyal medya peşinde, diğeri başkasına eft yapıyor. İçinde internet bulunan her şey iyiden iyiye hayatımıza hükmetmeye başladıktan sonra attığımız her hareket her eylem gün geçtikçe takip edilebilir hale geldi. Teknoloji çağı her geçen gün daha ileri boyutlara ulaştıkça senaristler, yönetmenler internetin başımıza neler açabileceğine dair birçok yapımlar ortaya sunmaya başladılar. Bilgisayar korsancılığında çığır açan hackerlık eylemlerini anlatan filmler hepimizin çok ilgisini çekmeye başladı. Seyrederken filmlerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Acaba mı, gerçekten böyle mi  dedirten filmlerin hikayesinin yüzde doksanında gerçeklik payı bulunmakta.

Sneakers (1992) , Hackers (1995), Swordfish (2001) gibi yapımlar bilgisayar korsancılığı üzerine az çok bizi bilgilendirmiş içimize şüpheler sokmaya başlamıştı. Artık neredeyse federal polislerin sunucularından tutun, bankaların sistemlerindeki her türlü detaya hakim olabilen bilgisayar dehaları ve bunların kurdukları gruplar tüm dünyada son yıllarda kendini göstermeye başladılar bile. Adeta sistemle dalga geçen bir hal takınan hacker grupları, istedikleri her bilgiye sahip olabildikleri gibi artık bu maharetlerini bir eğlence haline getirmeye de başladılar. Örneğin, hackerların başını çeken grupların ne meşhur olanları Anonymous ve RedHack’in neler yapabildiğine tüm dünyaca hala şahit olmaya devam ediyoruz. Böylesine gündemde olan bir konuyu bu defa daha önce adından pek söz ettirmeyen alman bir yönetmen  “Baran bo Odar” hayata geçirmiş.

Film 25 yaşında antisosyal biri olan Benjamin’in ünlü bir hacker olan Max’in dikkatini çekmesiyle başlıyor. Benjamin üstün  zekası sayesinde kafaları dağıtan projeleri ile kısa zamanda Clay adındaki bir hacker grubuna dahil edilir. Vendetta misali birer maske takarak kendilerini önce ufak işlerle eğlendirerek vakit geçiren Clay grubu gün geçtikçe tüm dünyaya güçlerini ispatlama gereği duyarlar. Bu hırsları artık bir oyundan çıkar ve olaylar gittikçe büyümeye başladıkça herkesin dikkatini çekmeyi başarırlar. Polis ve İnterpol Clay’in peşine düşer, fakat evdeki hesap çarşıya uymaz ve başka bir hacker grubu da başlarına bela olur.

Filmde yönetmenin başarısını görmemek elde değil. Özellikle metro sahnesindeki karanlık atmosfer, takılan maskelerin ürkütücülüğü , arka fonda çalan ve filme oldukça yakışan techno parçalar , takıldıkları mekanların tasarımları Who Am I ‘ı diğer eşdeğer filmlerden farklı kılan nedenlerden birkaçı. Bu arada filmin ilk başlarda klasik hacker macerası şeklinde gösterilip sonlarına doğru olayların farklı yönde ilerlemesi, gerilimin artması ve finalde ters köşe üzerine ters köşe zincirlemesi, yönetmenin çok iyi iş çıkardığının bir kanıtı. Başroldeki, sıkıntılı ve hafiften sıyırmış Benjamin karakterinin tam anlamıyla hakkını veren genç oyuncu Tom Schilling’in performansı gerçekten izlenmeye değer. Who Am I, her ne kadar bir grup hikayesini anlatsa da aslında tüm detaylar ve konunun ağırlığı Benjamin üzerinde toplanmış.

Önümüzde, son zamanlardaki klişe Hollywood filmlerinden sonra sağlam bir senaryoyla yazılmış bomba gibi bir yapım duruyor. Alman sinemasından hoşlanmam diye ön yargılı olanlara tavsiyem , böylesine heyecanlı ve gerilimi yerli yerinde olan Who Am I ‘a bir şans vermeleridir. Bu arada 2015 yapımı Mr.Robot adlı dizinin de bu filmden fazlasıyla etkilendiğini de söylemek gerekiyor.              

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.