29 Ağustos 2016

THE PYRAMID


Sinemanın Indiana Jones’la başlayan arkeolojik sırlar üzerine yapılmış filmler furyası yıllar sonra The Mummy serisi ile yeniden canlanmıştı. Bir süreliğine durulan bu tarz filmler son birkaç yıldır yerini yeraltı tünellerinde ya da mağaralarda geçen klostrofobik yapımlara bıraktı. Gregory Levessaur'un ilk yönetmenlik deneyimi olan The Pyramid (Piramitin Laneti)’de,  daha önce senaryolarını yazdığı “The Hill Have Eyes”, “Mirrors” ve “Haute Tension” gibi gerilim ve vahşet yüklü filmlerdeki tarzını devam ettirdiğini söylemek mümkün.  Blair Witch Project’le başlayıp “Paranormal Activity” ile devam eden ve artık neredeyse her korku filminde karşılaştığımız el kamerası çekimlerini kullanmayı ihmal etmeyen yönetmen, filmde kendine özgü çekim tarzı ile adeta bir belgesel havası yaratmış. Bu arada el kamerası çekimlerinin benzer filmlere göre seyirciyi fazla rahatsız etmediğini söylemek mümkün.

Filmin konusu tamamen bir keşif üzerine kurulu. Tarihin en önemli keşiflerinden birini ortaya çıkarmak üzere Mısır çöllerinde araştırma yapan arkeolog grubu, yıllar öncesinden beri gömülü kalan dev bir piramidi açığa çıkarır. Ancak tam bu sırada Mısır'da yaşanan halk hareketleri artınca, bölgeden ayrılmaları istenir. Kazı alanından ayrılmak üzere son hazırlıklar yapılırken araştırma robotu ile piramide son bir bakış atmak isteyen ekip mağarada bir canlı görünce işler değişir. Ortamdan uzaklaşmak yerine meslek aşkının peşine düşen ekip karanlık piramidin içinde korkunç bir maceraya atılır.

Levessaur, “The Pyramid”de, filmin sonuna kadar sürdürdüğü gizem sayesinde seyircinin filmden kopmasını engellemiş. Yeraltında geçen filmlerin en belirgin özelliği olan havasız, sessiz ve insanın içini karartan gergin atmosferi gayet güzel kullanan yönetmen, filmin akıcı havasını bozacak her şeyden itinayla kaçınmış. Korku filmlerinde sık sık rastladığımız yeşil tondaki gece görüşü çekimleri, aniden geçen yaratık mı yoksa insan mı olduğunu asla anlamadığımız bir varlık, ürkütücü hırlamalar gibi bir dolu klişe sahnenin yer aldığı The Pyramid’in hikayesi Mısır mitolojisine de bağlanıyor. Efektlerin çok da başarılı olmadığı “The Pyramid”, bubi tuzakları, gizli geçitler gibi heyecan yaratan detaylarla yine de izleyiciyi kendine çekmeyi başarıyor.

Mitolojik bir konuyu gerilimle süsleyen “The Pyramid”, en lezzetli yerlerini kısıtlı dakikalara sığdıran ve güzel başlayıp basitçe sona eren bir film.  Çok beklenti içine girilmeden izlendiğinde türün meraklılarını memnun edebilir.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Ağustos 2016

SUICIDE SQUAD


Aylardır ard arda çıkan fragmanlar sayesinde neredeyse filmin tamamını izlediğimiz Suicide Squad (Gerçek Kötüler), yurtdışı ve yurtiçinden de aldığı olumsuz eleştirileri sanırım bir nebze de olsa hak ediyor gibime geliyor. Beklentilerimizi oldukça üst seviyeye taşımış olan filmi seyrettiğimizde, uzun metrajlı bir video cliple karşılaşıyoruz. Çalan parçaların, filmin karanlık havasına, karakter tanıtımlarına ve aksiyon sahnelerine yakıştığını söylemek mümkün. Ama bu güzel hareket, filmin doyurucu olmasına yetmiyor maalesef. Açılışta tek tek sırayla karakterlerin tanıtımı ve Batman’in onları yakalayıp kodese tıkma şekli gayet güzeldi ve ağzımıza bir parça bal sürmeyi başardı. Ama ardından sürekli müzikle süslenmiş (hatta diyalogların bile arkasında durmadan çalan bir müzik söz konusu) bir kötüler kalabalığı ve ne yazık ki bomboş bir hikaye ile karşılaşınca biraz dumura uğradık açıkçası.

Marvel mi?, Dc Comics mi? kapışmalarına fazla girmek istemesek de ortaya çıkan işler, sonuçlar ve eleştiriler, Marvel’in açık ara ile önde olduğunu kanıtlıyor. Avengers ya da Civil War’da da kalabalık bir ekip kötüleri yok eder ama ortada elle tutulur bir hikaye vardır, özellikle Captain America: Winter Soldier ve Civil War bunlara çok iyi birer örnektir. Kahramanlar arasında yapılan esprili diyaloglar çok daha şahanedir, çok daha eğlendirir. Suicide Squad’a baktığımız da ise sevimsiz oldukları kadar espriden de yoksun (Harley Quinn hariç) bir suçlu takımı geziniyor ortada. Hadi ortada senaryo yok, bari güzel elle tutulur birkaç karakterler arası hoş espri olsaydı. Dc’nin baştan beri süregelen Gotham City’nin karanlık havasını ve daha çok gece çekilmiş aksiyonları sevdiğini, bunları da filmlerine yedirdiğini zaten biliyoruz, hatta Marvel filmleri içinde renk cümbüşü gibi yakıştırmalar da yapıldı her yerde (kurban olun o renkli Marvel filmlerine). Batman ve Superman gibi iki önemli  karakteri elinde bulunduran ve Justice League için hazırlıklarını yapmaya başlayan ( ki bunun için de çok geç kalındı bence) Dc Comics, Suicide Squad ile iyi bir bomba patlatmaya hazırken, ne yazık ki bu gösterişli bomba ellerinde patladı.

Filmin olmayan konusu ise şudur: Aralarında üstün yetenekleri de olan kötüleri toplayıp, kafalarına kaçmasın diye minik bombalar enjekte etmiş Amanda Waller (Viola Davis) ve Rick Flag (Joel Kinnaman: The Killing dizisinin suratsızı ve yeni dönem Robocop’ın içine eden adam) eşliğindeki birim, hem Joker’i hem de şehirde kıvırta kıvırta dolaşan ve ortalığı yerle bir eden büyücü Enchantress ve devasa kardeşini yok etmek için uğraşırlar. Bu uğraş içinde kendilerine, bizim sevimsiz kötülerden oluşan bir ekip olan Suice Squad (İntihar Timi anlamında)’ı kurarlar. Ekibin, hatta filmin en büyük artısı sempatik tavırları ve hareketleri ile kendini sevdiren çizgi-romanlardaki tiplemeye en yakın olan Harley Quinn (Margot Robbie) karakteri. Kendisi için neredeyse filmde torpil geçilmiş, çünkü bütün güzel espriler ve dövüş sahneleri onun üzerine yazılmış sanki. Diğer ağır topumuz da yetenekli oyunculuğu ile göz dolduran Will Smith yani Deadshot. Özellikle ultra nişancı tekniğiyle üstlerine gelen tüm yaratıkları tek başına hızlıca yere serdiği sahne gayet güzeldi. Diğer kötülerimiz Boomerang (Jai Courtney), Diablo ( Jay Hernandez) ve Killer Croc (Adewale Akinnuoye-Agbaje) ise takımın en sönük kalan kötüleri. Flag’ı korumaya çalışan beyaz maskeli Katana’nın ise, ne yaptığını anlayamadan zaten film bitiyor. Şehirdeki kargaşanın arasında neyi koruyor, kimin yanında takılıyor anlayamıyoruz. Ekibin arasında bir bağlılık olmadığı gibi “evet biz bir takımız” gibi bir beraberlik de yaşanmıyor. Kendi başlarına takılan suçlu görünümlü enteresan bir ekip var ortada. Çizgi-romanların üstün güçlere sahip büyücüsü Enchantress ise, filme sadece görsellik katıyor, bunun dışında kötü karakter olarak kesinlikle başarısız. Oldu bittiye getirilmiş ufak bir iki hamleyle yok edilmesi de, yine filmin en büyük eksilerinden.

Yani sonuç olarak filmden Harley Quinn ve Deadshot’ı çıkart, film olsun sana bir bölümlük aksiyon dizisi. Bu arada çim adam kılıklı Joker’i unuttuk sanmayın. Bir sene öncesinden bolca reklamı yapılan, yere göğe sığdırılamayan hatta bugüne kadarki en iyi Joker dedikleri karakter, maalesef bugüne kadarki tüm Jokerleri mumla aratıyor. Güzelim Jared Leto bile Joker rolüyle kurtaramamış filmi. Joker olmak ne yazık ki, ağzına gülen surat yapmak ve güvenliğe bomba şeklinde hediye paket fırlatmak değildir. Nasıl olması gerektiğini zaten Jack Nicholson ve Heath Ledger zamanında itinayla sergilemiştir. David Ayer’in daha önce yönetmen olarak yaptığı filmlere de çok sıcak bakmayan birisi olarak, neden bu kadar zor bir Dc uyarlamasının altına girdiğini de anlamak mümkün değil. Training Day gibi başarılı bir filmi yazmış olan Ayer, en azından daha güçlü bir yazara devredebilirdi senaryo işini. Aralara katılan dramatik sahneler, filmin olmayan hikayesinden fazlasıyla kopuk duruyor.

Aksiyon sahneleri, çatışmalar tabii ki oldukça görkemli ve göz dolduruyor, çekim teknikleri güzel ama yine de Suicide Squad, her zaman Harley Quinn ile anılacak ve bir süre sonra da unutulup gidecek bir film. Kötü bir film olarak nitelendirmek yanlış olur, ama beklentileri asla karşılamayan vasatın biraz üstünde bir yapım. Eğlenmek ve güzel vakit geçirmek için seyredilebilir. Unutmadan filmin soundtrack’i gerçekten çok iyi, parçalar özenle seçilmiş. Keşke bu özeni karakterlere ve senaryoya da yansıtsalardı, tadından yenmezdi. Son dip not: Yazılardan sonra ayrılmayın!

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


12 Ağustos 2016

HASAN GÖKALP ile RÖPORTAJ


Korku filmleriyle ilgili röportajlarımın bu seferki konuğu ilk uzun metrajlı filmi Lanetli Anahtar: Cizlerin Gazabı ile Türk korku sinemasına adım atan Hasan Gökalp. Kendisi ile Kadıköy’de bir cafede buluşup, kendi filminin yanı sıra korku sineması üzerine bol bol sohbet ettik.

Hasan Gökalp, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı, kendisine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ilk filmine bol gişeler diliyoruz.


KE-“Lanetli Anahtar: Cinlerin Gazabı” ilk uzun metrajlı film deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

HG-Ben 12 Yaşımda İstanbul’a geldim. Daha once Batman’da yaşadım ve Mardin’e sık, sık gider gelirdim. Biz küçükken anneannemiz sürekli cin vakalarıyla karşı karşıya gelirdi. Her ne kadar biz çocuk olduğumuz için bizden  gizlemeye çalışsalardıda bir saatten sonra artık kafa bu tür şeylere basmaya başlıyordu. Mardin’de de buna benzer çok hadiseler oldu. Bu sebeptendir ki ilk sinema filmi deneyimimde çok zor olan sektörlerin başı çeken korkuyla başladım.

KE- Filmin tanıtım afişlerinden birisinde yer alan “Daktylos Cinleri” nedir, biraz bilgi verir misiniz? Seyircileri nasıl bir film bekliyor?

HG-Filmin her konusunda yer alan Daktylos cinleri, İda dağında yaşayan “Madenleri en iyi işleyebilen becerikli cinlerdir” Bu cinleri arama motorundan sorguladığınızda haklarında birçok şey çıkıyor ortaya. Bizde bu cinlerle ilgili hadiselere değindik. Korku filmi severleri gerçekten de birçok filmden farklı bir film  bekliyor. Kendimize özgün standartların dışında bir film yaptık.

KE- Filminizin adı önceden Lanetli Anahtar iken, neden sonrasında ek olarak “Cinlerin Gazabı” eklendi? İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HG- Evet doğrusu insanların çoğu Lanetli Anahtar ismini duyunca Hollywood filmi sanmaya başlamışlar. Hatta birçok haber sitelerinde Hollywood tarzı bir film diye manşetlerde yer aldı. Bizde Türk İslam kültüründe hepimizin kabul ettiği cin vakalarına inandığımız için sonrada “Cinlerin Gazabı” olan bir projemi buna kurban ederek seyirciye bir Türk filmi olduğu izlenimleri vermeye başladık. Cinlerim bizim hayatımızdaki yer her zaman etki uyandırıyor. Türk korku filmlerinde cin olmadan olmaz.
.
KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HG-Sette çok ilginç olaylar yaşadık. Hatta bazı hareketler gördük ve biz bunu oyuncularımızdan gizlemek zorunda kaldık. Eğer ki biz oyuncularımızdan saklamasaydık emin olun birgün sonra hastaneden rapor alıp daha sete uğramazlardı. O sebepten gizlemeliydik. Çekim aşamasında oyuncular kadrajdan çıkarlarken sandalyenin biri kendi kendine şidetli bir şekilde hareket etti. O hareket kameraya da yakalandı hata o kısmı kesmedim işe yarasın diye. Gala gecesinde ben söylemeden birçok kişinin gözüne çarpmış ve gerçek olduğunu anlayınca cidden ürperdiler.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HG- Korku filmi çekerken efektlerden çok konuyu korumak gerekir. Çünkü efektler ve sesler bir saatten sonra seyirciyi sıkmaya başlıyor. Bizim film 115 dakika olmasına ragmen hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Film sürerken sürekli insanlar bir sonraki sahneyi merak etmeli. Yani merak hisi bittiği andan itibaren oyuncu sıkılmaya başlar. Bide mantık dışı hareketler olmaması gerekiyor. Yani anlayacağımız insanlar filmi izlerken nedenler aramamalı. Hassas davranmak gerekir, senaryo da çok önemli, bunu işlemek de çok önemli.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim bol cinli korku hikayelerine? Daha farklı “cin” harici yapımlara el atmanın zamanı geldi mi?

HG-Korku filmi seyircisinin çoğu yıllardır takiplerime dayanarak söylüyorum, sosyal medyada cinden başka bişi yok mu diye yakınıyorlar fakat cinden de vazgeçemiyorlar Çünkü bugün bir zombie filmi çekmeye çalışırsanız emin olun saçma şeyler deyip gülmeye başlarlar. Bu sebeptendir ki bizim inancımızda Kuran’daki ayetlere dayanarak cin inancımız korunduğu sürece bu  cin hikayeleri de korkuları da devam eder. Gece yattıklarında ışığı söndürmeden yatanlar bile var korkudan. Bu sebeptendir ki korku filmlerimizde cinler başı çekecek ve yerini korumaya devam edecek.

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca bahseder misiniz?

HG-Evet. İnşallah kısmet olursa “Cinlerin Şerri” İsimli bir korku filmi projem var bunu da çekmeyi planlıyorum. Şartlar ne olursa olsun, Allah ömür verir de nasip ederse bu filmi de çok farklı bir teknikle çekmeyi planlıyorum..

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

HG-İlk izlediğim korku filmlerinden bir tanesi daha çocukken Hayvan Mezarlığı diye bir film var bilirsiniz, Stephen King’in çektiği film. O filmi izlemiştim ve çok etkilenmiştim. Açık konuşmak gerekirse parmakla sayılabilecek birkaç film vardır. Biz Türk korku sineması yönetmenleri ve yapımcıları daha farklı şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye korku film dalında dünyaya kendini ispatlamalıdır. Allah bu sektörde samimiyetiyle dürüstlüğüyle emek harcayanların emeklerini boşa çıkarmasın. Sevgi ve saygılarımı iletiyorum takipçilerimiz ve tüm herkese. Çok Teşekkürler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


9 Ağustos 2016

SINISTER


Bir korku filmini izlemeden önce yönetmenine bakarım diyenlerdenseniz, o zaman Scott Derrickson’ın yaptığı korku filmlerine biraz göz atalım. 1990 yılında Hellraiser: Inferno ile yönetmenliğe başlayan Derrickson, 2005 yılında rüyalarımıza giren, mahkemesi bol, sinir bozucu ve gerçek bir olaydan uyarlanmış şeytan çıkarma filmi “The Exorcism of Emily Rose” ile ortalığı karıştırdı. Başarılı olan bu filmin ardından 2014 yılında “Deliver Us From Evil” ile seri cinayetleri şeytan çıkarma olaylarıyla birleştirdi ve ortaya sıkı bir bir polisiye/gerilim filmi çıkarttı. Uğursuzluk ve felaket getirici anlamına gelen Sinister (Lanet) ise, yönetmenin bu iki filmin arasında çektiği 2012 yapımı bir korku/gerilim denemesi. Hikayesi çok da değişik olmamakla beraber yine de seyirciyi  ürperten bir atmosferi vardır Sinister’ın. Hatta filmin giriş kısmındaki sahne zaten baştan size filmde başınıza gelecekler hakkında biraz göz kırpar. Sinister, çok da yabancı olmadığımız klasik bir şablon olan; yeni eve taşınan aile teması üzerinden ilerleyen bir konuya sahip.

Suç ve gerilim romanları ile tanınan bir yazar, ailesi ile birlikte yeni bir eve taşınır. Yazar Ellison Oswalt evde bulduğu bir takım film makaralarını izlemeye başladıktan sonra evin geçmişine ait sırlarına vakıf olur. Videoları izledikçe daha da tuhaflaşmaya başlayan yazar, kendisini tamamen bu işe adayıp ailesinden bu sırları saklar. Bir yandan yeni romanı için kaynak bulduğuna sevinirken bir yandan da geçmişteki olayların perde arkasını araştıran Ellison, gitgide hırslanmaya ve aile içinde gerginlik yaratacak kadar kendini iyice kaptırmaya başlar. Araştırmasına yardımcı olarak bir polisi de yanına alan Ellison, cinayetler zincirini çözmeye başladıkça kendisini ve ailesini lanetli bir varlık karşısında tehlikeye attığını fark etmez.

Seyrettikçe daha fazla ipucu ile seyirciyi meraklandıran bir yapıya sahip olan  Sinister, korkudan çok gerilimle gizemi harmanlayan bir film. Filmin başlarında yazarın durumunu gözlemlediğimizde Sinister, The Shining'e yakın bir çizgide dursa da ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılıyor.  Aslında her korku filminde gözümüze çarpan klişeleri içinde barındıran karanlık bir film. Odalarda gezinirken ya da tavan arası kontrolü yapılırken bile ışıkların asla açılmadığı, sadece fenerle gezilen bir evde tabii ki zifiri karanlık bir atmosfer hakim oluyor. Durum böyle olunca da, film başından sonuna kadar nereden ne çıkacak şüphesiyle seyirciyi koltuğa çiviliyor. Filmin ortalarına kadar ilerleyişinde fazla bir değişiklik yokken, finale doğru gizemli hava sirkülasyonu yerini gerilime bırakıyor. Ve yaşanan olayların yavaş yavaş açığa çıkmasıyla birlikte gerginliğin hızı daha da artıyor.

Sinister, korku/gerilim  türüne bir değişiklik katmasa bile hızlı kurgusunun yanı sıra yönetmenin sade ve özenli çalışmasıyla ilerde hatırlanacak bir film olmayı başarmış. Filmde hırslı ve başarılı bir yazar olan Ellison karakterini canlandıran Ethan Hawke bugüne kadar yer aldığı rollerin dışında artık korku/gerilim filmlerinde de rahatlıkla oynayabileceğini kanıtlamış. Hem şaşırtıcı hem de ürkütücü bir şekilde ilerleyen film, bir başyapıt değil belki ama, sizi son dakikaya kadar ekran karşısında esir edecek kadar gizemi ve gerilimi yerinde bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

27 Temmuz 2016

PADRAIG REYNOLDS ile Röportaj


Korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konuğu benimde favori filmlerimden birisi olan Rites of Spring’iın yönetmeni Padraig Reynolds. Bir kaçırma olayından slasher türüne dönüşen Rites of Spring’in ardından 2016’da çektiği son filmi Worry Dolls (Şeytanın Oyuncakları) ile Padraig Reynolds, bu defa korkuyu seri katil ve oyuncaklarla birleştiriyor.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Padraig Reynolds’a teklifimi geri çevirmediği ve aynı gün içinde cevapları yolladığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?
   
PR- Küçükken babam beni korku filmlerine götürürdü ve bir şekilde onlara aşık oldum. Çok korktuğumu hatırlıyorum ama buna rağmen her saniyesinden de zevk alıyordum. Sonrasında büyüyüp Los Angeles'a taşındım ve film ve TV sektöründe çalışmaya başladım. Korku ve gerilim filmleri yazıp yönetmekten zevk aldığım türden filmlerdi.

KE- Son filminiz Worry Dolls’dan biraz bahseder misiniz? Seyircileri neler bekliyor?

PR- Worry Dolls(Şeytanın Oyuncakları) Canton, Vicksburg ve Natchez Missisipi'de 20 günde çekildi. Film bir seri katil avı sonrası, şehri tüketen, vahşi cinayetlere sebep olan ve bir dedektifi kızının hayatını kurtarmak için zamanla yarışan bir durumla karşı karşıya getiren antik bir lanet ile ilgili. Umarım izleyicileri gerilmiş ve hemen sonra olacakları görmek için heyecan duyacakları inişli çıkışlı bir ruh haline sokabilirim. 


KE- Worry Dolls’un senaryosunu okuduğunuzda, size “işte bu hikaye tam bana göre” dedirten şey neydi? Sizi etkileyen ne oldu?

PR- Hikayenin Voodoo esintileri içeren suç-dram türünde olmasına bayıldım. Voodoo türünde çok fazla film olmaması hoşuma gitti. Böylece taze ve farklı bir şey yapabilme şansı doğuyor çünkü. Ayrıca filmin yazın ortasında ve güneyin derinliklerinde olmasına da bayıldım. Hava yapış yapış, terleten ve cehennem sıcağı diyebileceğimiz cinstenti.  Bence filmin geçtiği mekanlar filme gerçekten otantik bir hava katıyor ve eşsiz bir görünüm veriyor.

KE-İki farklı türün karışımı olan Rites of Spring ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. İki ayrı türün karışımı Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı?

PR- Rites of Spring(2011) ortaya çıktı çünkü, ormanda ortada koşturan çocuklar yerine korku filmine dönüşen bir adam kaçırma filmi fikrinin enteresan olacağını düşündüm. Yine fidyecileri kontrolün kendilerinde olduğunu düşündükleri ama aslında olmadıkları bir yere koymak ilginç olacaktı. Rites of Spring'in esinlenildiği filmler ise Don Segal'in The Black Windmill(1974)'i ve 1981 yapımı bir yılan filmi olan Venom.

KE- Korku filmi çekmenin zorlukları nelerdir ? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

PR- Düşük bütçeli korku filmi çekmek her zaman zordur. Çünkü çok fazla zamanınız ya da özel efekt ve espriniz yoktur. Ayrıca bizim filmde oldukça fazla zaman ve ilgi gerektiren bir köpek ve çocuk vardı. Üretim sürecindeki favorim açılış sekansını çektiğim dönemdi. Görüntü yönetmenim Adam Sampson ve ben gerçekten enerjik bir şey ortaya çıkarmak için işe koyulduk. İzleyicinin adeta aniden gırtlağına yapışan, bütün oyuncuları eşsiz, hızlı ve kanlı bir  biçimde tanıtan bir aksiyon sekansı ile filmin açılışını yapmak istedik. Ayrıca bu sekansı ormanlık alanda terk edilmiş akıl hastanesinde gerçekleştirdik ve bu da fazlasıyla olağanüstüydü.


KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Padraig Reynolds filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

PR- Sanırım sürekli taze ve yeni şeyler yapmaya çalışacağım. Son iki filmim Rites of Spring ve Worry Dolls gerçekten de heyecan duyduğum aynı evrende geçiyor gibi gözüküyorlar. İkili hikaye anlatımı, çılgın şiddet ve eşsiz mekanlar temamı gerçekten sürdürmek istiyorum. Ayrıca bir yönetmen olarak kendimi geliştirmek istiyorum ve bence her yeni film aynı zamanda bir gelişim deneyimi olacak benim için.

KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

PR- Evet... Korku türünü seviyorum ve sonsuza kadar devam etmek istiyorum. Çekimlerine başlayacağım yeni filmimim adı Open 24 Hours(24 Saat Açık) olacak ve bu yıl Ekim ayında çekimlerine başlamayı planlıyoruz. Film tüm gece açık olan benzin istasyonunda iş bulan bir kız ve burada işlerin sarpa sarmasıyla alakalı olacak.

KE- Favori korku filmleriniz nelerdir? Sizi ilk korkutan film hangisiydi?


PR- Favori korku filmim 1974 yapımı olan Texas Chainsaw Massacre. Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmdir. Beni ilk korkutan film ise Friday the 13th(13. Gün)'di. Önceden dediğim gibi babam beni izlemeye götürmüştü. Kancaya takılmıştım. Ödümü patlatmıştı. Çok muhteşem, estetik bir güzellikle çekilmiş ve korkutucu bir film

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
www.populersinema.com/roportaj/rites-of-spring-ve-worry-dolls-filmlerinin-yonetmeni-padraig-reynolds-ile-roportaj-31107.htm

8 Temmuz 2016

CARNAGE PARK


2016 yapımı Carnage Park, “Pod” ve “Darling” gibi enteresan filmlerle adını duyurmuş olan Michael Keating’in yazıp yönettiği son filmi. Diğer filmlerine göre oldukça farklı ve sıradışı bir yapısı olan Carnage Park, izlerken pek çok filmi de aklınıza getiriyor. Açılış sahnesi başta olmak üzere, filmin renk ve müzik seçimleri, ses tasarımı, hatta yazı stilleri bile tamamen Tarantino filmleri kıvamında. The Hills Have Eyes’daki (Tepenin Gözleri) gibi yüksek kontraslı kızıl rengin hakim olduğu bir çölde geçen Carnage Park’ın sinematografisi gerçekten takdire değer.

1978 yılında bir banka soygunu sırasında iki kişi tarafından rehin alınan bir kızın (Vivian) içine düştüğü dehşeti anlatan filmin, ilk sahnesinden son ana kadar temposu hiç düşmüyor. İlk başlarda soygun filmi gibi başlayıp, ortasından itibaren piskopat bir şekle dönüşen film, gerçekten içten içe artan bir gerilime sahip. Vivian’ın soygunculardan kurtulma çabası sırasında verdiği mücadelenin yanına, ilerleyen dakikalarda bambaşka bir bela daha ekleniyor. Bu bela, California’nın Carnage Park adındaki arazisinin belli bir kesimini kapatarak kendine mekan edinen vatansever eski bir asker olan Wyatt’dır. Elindeki sniper silahı ile etrafa dehşet saçan ve akli dengesi yerinde olmayan Wyatt, hem soyguncular hem de Vivian için tam bir kabus olur.

Soygun ve rehine olayı ile başlayıp, suç filmi havasında ilerleyen film sonrasında, Leatherface’in yaşadığı ürkütücü eve benzeyen bir mekana taşınarak adeta farklı bir tarza geçiyor. Eğlence parkına gelindiğinde, etraftaki hoparlörlere yansıyan müzik ve ses tasarımı izleyenlerin sinirini bozacak kadar da başarılı. Gaz maskeli Wyatt ile Vivian arasında geçen kedi-fare kovalamacasını andıran tünel sahneleri ise, My Bloody Valentine (Sevgililer Günü Katliamı) tadında. Ayrıca tünelde devamlı yanıp sönen ışıklar ve kızın karanlıktaki çaresizliği, gerilimin dozunu yükselterek filmi finale kadar taşıyor.

The Last Exorcism I ve II’de izlediğimiz Ashley Bell devamlı kaçan, hırpalanan ve hayatta kalmak için her türlü çılgınlığı göze alan vahşi bayan kahraman rolüne bürünerek gayet iyi bir iş çıkarmış. Filmin merkezine oturtulan mücadeleci  kadın karakter, gerilim filmlerinde sıkça rastladığımız saçma sapan davranışları olan, sürekli ayağı takılıp düşen modellerin aksine bu defa tam bir savaşçı, tam bir femme fatale.

Ani ve hızlı bir girişle başlayan Carnage Park’ın, aralara yerleştirilen kısa flashbackleri, konunun dağılmasını önleyerek hikayenin bütünlüğü de koruyor. Baştan sona kadar ilginç bir şekilde ilerleyen filmin en büyük artısı ise, farklı türlere geçiş yaparak yarattığı tarzı koruması. Tabii ki içinde korku/gerilim filmlerinde yer alan pek çok klişe sahne mevcut, fakat filmin kendine ait bir stile sahip olması ve ilginç sekansları barındırması, bu klişelerin göze batmasını azaltıyor. Yönetmen Michael Keating, kısa olan filmin süresini, soygunun nedenine, piskopat Wyatt’ın nasıl o hale geldiğine ve karakterlerin tahlillerine harcamayarak, bu süreyi tamamen hızlı ve akıcı bir tempo için kullanmış. Böylece film boyunca durağan sahne neredeyse yok. En heyecanlı ve aksiyonu bol sahneler, filmin son 20 dakikasına sığdırılmamış. Tam tersine film boyunca devamlı bir koşturmaca ve sessiz bir gerilim mevcut. Final sahnesi ise, çok fazla tatmin edici olmamasına rağmen yine de vasatın üstünde. Hatta yazılardan sonra çıkan klasikleşmiş bir sahne, devam filminin geleceğini de işaret ediyor.

Carnage Park’ın, korku gerilim filmleri arasında çok büyük yer edinecek kadar bir şöhreti olmayacak belki, ama en azından yönetmenin değişik bir tarzı deneyerek hikayeyi farklı yere taşıması açısından seyredilmeyi hak ediyor. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Temmuz 2016

İskandinav Polisiyelerinde Hayat Var! “Kaçırmamanız Gereken 3 Film”


Son yıllarda inanılmaz derecede güzel işler çıkaran İskandinav ülkeleri, Bron/Broen (2011), Forbrydelsen (2007), Den Som Draeber (2010), Trapped (2015) gibi harika diziler ortaya koydu. Tabii ki Hollywood’un böyle kaliteli yapımları keşfetmesi uzun sürmedi ve bu dizilerin senaryosuna sadık kalıp, kurgusunda ufak tefek detaylarla oynamalar yaparak süsledi ve yayına soktu. Bron/Broen-The Bridge (2013), Den Som Draeber-Those Who Kill (2014) ve Forbrydelsen ise The Killing (2011) adıyla seyircilere kısa sürede sunuldu. Özellikle dört sezon süren “The Killing” iyi bir uyarlamaydı ve çok beğenildi.

İskandinav yazarların en çok satan polisiye romanlarından uyarlanan bu dizilerin ardından, İsveç-Norveç ve özellikle Danimarka yapımı kaliteli filmler de ortaya çıktı. Stieg Larsson’un eseri olan Millenyum Üçlemesi (The Girl with the Dragon Tattoo, Ejderha Dövmeli Kız/The Girl Who Played with Fire, Ateşle Oynayan Kız/The Girl Who Kicked the Hornet’s Nest, Arı Kovanına Çomak Sokan Kız) İskandinav romanları içinde en çok beklenen seriydi. Serinin orijinal halinin beyazperdeye aktarılması, seyirciler ve eleştirmenler tarafından çok başarılı bulunsa da, ilk film olan The Girl with the Dragon Tattoo’nun (Ejderha Dövmeli Kız’ın) David Fincher tarafından çekilen versiyonu, oyuncu seçimlerinin yanlış olması ve tam anlamıyla hikayeye sadık kalınmaması yüzünden iyi tepkiler almadı.

Sinemacıların ve dizi yapımcılarının İskandinav romanlarına ve yazarlarına büyük bir hayranlıkları var. Yazılan hikayelerin kesinlikle okuyucu veya seyirciyi kendine bağlayan bir sihiri olduğuna inanıyorum. Belki de ülkenin ve olayların geçtiği mekanların kasvetli iklimi, insanlarının gülmeyen, ağır ve soğuk tavırları, hikayelerin yarattığı gizemle birleşince sonuna kadar sürükleyiciliğini koruyor. Genelde siyasi ve toplumsal sorunları ele alan bu yapımlarda en çok dikkat çeken şey ise, oyuncuların Hollywood yapımı dizi ve filmlerde yer alan manken gibi kızlardan, baklava vücutlu yakışıklı erkeklerden değil, tam tersine sıradan insanlardan oluşması. Başroldeki polisler veya dedektifler, sokakta rastlayacağınız normal, çelimsiz veya şişman tipler olabiliyor. Ayrıca oyuncuların gösterdikleri doğal performanslar da, kesinlikle bu yapımları daha inandırıcı kılabildiği gibi, izlenme oranının artmasına da olanak sağlıyor.

Aşağıda önereceğim üç film aslında bir seri şeklinde ilerliyor. Başroldeki dedektifler Carl ve Esad, her filmde aynı ve her seferinde birbirinden farklı bir olayı çözmek için uğraşıyorlar. Genelde sonuna kadar gizeme dayanan ve finalde olayların çözüldüğü filmlerde, konuyu fazla yazmaya başladığınızda aradaki yanlış ve ufak detaylar sizi filmi izlemekten bir anda soğutabiliyor. Oradaki bir kelime ya da cümle, filmin yani hikayenin aslında en önemli kilit noktası olabiliyor. Konuyu kısıtlı yazıp, gerisini izleyiciye bırakmak çok daha doğru bana göre. O yüzden elimden geldiğince filmlerin konusunu fazla uzatmadan kısaca size yazmaya çalıştım. Hatta konularını hiç okumadan, İskandinav polisiyelerden zarar gelmez diyerek direk izlemeye başlamak en güzeli.

Her üç film de, Kuzey Avrupa ülkelerindeki toplumsal sorunları, bunalımları güzel dile getiriyor ve anlatıyor. Esad ve Carl gibi farklı coğrafyaya ve farklı din görüşlerine ait iki zıt karakterin uyumu ve dayanışması ise, filmlerin en başarılı kısımlarını oluşturuyor. Olaylar her ne kadar klasik bir konu gibi gözükse de, senaryo ve kurgunun itinalı işlenişi, tüm oyuncuların dikkatli seçimi, bu yapımları size daha fazla bağlıyor.
Bu filmler, yüksek aksiyon beklentisi olmayan, gizemli ve kaliteli bir polisiye izlemek isteyenler için birebir. Etrafta fazlasıyla aynı şeyleri tekrarlayan Hollywood filmleri varken, İskandinav yapımlarını izlemek çok daha fazla keyif veriyor.

Kvinden i Buret ( The Keeper of Lost Causes ), Kafesteki Kadın, 2013

2010 yapımı Borgen adlı diziyi yöneten Mikkel Nørgaard’ın elinden çıkmış olan Kafesteki Kadın, Jussi Adler-Olsen’in romanından beyaz perdeye uyarlanmış ve senaryosu da, The Girl with Dragon Tattoo’yı yazan Nikolaj Arcel’e ait. Film, İskandinav gerilim -polisiye tarzı filmleri sevenleri memnun edecek bir yapım. Başroldeki dedektif rolünde Forbrydelsen (2007) dizisinden tanıdığımız Nikolaj Lie Kaas yer almakta. Filmde araştırılan “Merete Lynggaard” davası ise, son yılların başarılı İspanyol filmlerinden biri olan El Cuerpo’ya oldukça benziyor. 

Filmin konusuna gelirsek; etrafındakiler tarafından pek sevilmeyen cinayet masasında görevli polis memuru Carl Mørck (Nikolaj Lie Kaas), son görevinde başına buyruk takılması yüzünden iş arkadaşının ölümüne sebep olunca, eski davalardan oluşan Departman Q’da göreve başlar. Burada yanına Ortadoğulu bir asistan olan Esad (Fares Fares) verilir. Carl bir süre sonra yine dik kafalı davranarak, yıllar önce kapatılmış bir davayı bulup ortağıyla beraber tekrar araştırmaya ve katilin izini sürmeye başlar. 

Fasandræberne ( The Absent One ), Sülün Katilleri, 2014

Aynı iki dedektifimiz ve aralarına yeni katılan bir bayan asistan ile görevlerine Departman Q’da devam etmektedir. Bir akşam Carl’ın karşısına çıkacak olan yaşlı bir adamın söylediklerinden sonra başlayan cinayetler, ortalığı karıştırır. Olayları çözmek için araştırmalara başlandığında, geçmişte bir lisede işlenmiş ikiz kardeş cinayeti ortaya çıkar. Carl ve Esad, devamlı hedef şaşırtan katilin izini sürerken, kendilerinin de olayların hedefi haline geleceklerinden habersizdirler.

Oldukça rahatsız edici ve ürpertici sahnelere sahip olan film, ilk filmin çıtasını daha yükseğe taşıyor. Cinayet filmlerinde yer alan acımazsızlık duygusu ise, bu defa farklı boyutlara ulaşıyor.

Flaskepost fra P ( A Conspiracy of Faith ), İnancın Tuzağı, 2016

Çok uzun zaman okyanusta dolaşmış ve sahile sürüklenmiş bir şişenin içinde not bulunur. Notu çözmek için Departman Q’ya başvururlar. Carl ve Esad, notta yazanları araştırmaya başladıklarında, olayların çok farklı bir bakış açısına sahip olduğunu görürler. Ellerindeki sınırlı sayıdaki ipuçları ile yola koyulan ikili, kısa bir süre sonra kendilerini geçmişten gelen ürpertici bir davanın içinde bulurlar.

Bu defa ilk iki filme göre daha hareketli ve heyecan dozu yüksek olan bir filmle karşılaşıyoruz. Hikaye, yine sonuna kadar sürükleyen ve merak içinde bırakan bir yapıya sahip.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

27 Haziran 2016

EBRU KAYMAKÇI ile RÖPORTAJ


İlk önce Siccin filmi ile tanıdığım daha sonra yer aldığı tiyatro oyunlarına gittiğimde gerçekten çok iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ebru Kaymakçı ile “PİÇ” adlı oyun çıkışında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi işini çok severek yapan tiyatro aşığı başarılı bir yetenek.

Ebru kaymakçı, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine sanat hayatında başarılar diliyorum.




KE Bize biraz kendinizden ve yaptığınız işlerden bahseder misiniz? Nasıl başladı tiyatro ve sinemaya geçişiniz?

EK- Çocukluk ve çocukluktan ergenliğe geçiş dönemimi ailemin beni sosyalleştirme adına bir umut olarak gönderdiği sayısız kurslara giderek ve içime kapanarak geçirdim ta ki, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Tiyatro kursuna başlama isteğimi inatla kabul ettirene kadar. Sonrası benim için dönüm noktası oldu. Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Eğitim ve oynadığım oyunlarla yolculuğum devam etti. 
                                                
MEDEİA ( MEDEİA ) / EURİPİDES
MİLYONERLER ŞEHRİ NAPOLİ  ( ASUNTA )   E. FİLLİPPO / FUAT RAUFOĞLU
CİMRİ ( ELİSE ) / MOLIERE / ALPAY ULUSOY
Sonrası İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda
ÖLÜLERİ GÖMÜN / VERN SNEIDER/ ŞAKİR GÜRZUMAR
BİR ŞEHNAZ  MÜZİKALİ ( KUMRU )  /  TURGUT ÖZAKMAN/ ŞAKİR GÜRZUMAR

Ve Özel Tiyatrolarda oynadım.

ŞEHR-İ SEVDA İSTANBULUM / BANU BAŞEREN / TİYATRO  1 DENBİRE
AÇIK DENİZDE (  UFAKLIK  ) /  SLAWOMİR MROZEK /YENİ KUMPANYA OYUNCULARI

Kısa Filmlerle ( Anahtar, Misafir,Model Zamanlar…) başladığım sinema serüvenim ‘AŞK’ adlı belgesel ve sinema filmlerimle devam etti. Macahel Yapım’ın Metin Koç & Ulaş Zeybek yazıp yönettiği “Laz Vampir Trakula” adlı komedi filminde saf bir laz kızı olan Emine’yi oynadım. Sonrasında Muhteşem Film’in senaryosu Ersan Özer’e ait Alper Mestçi’nin yönettiği Siccin adlı korku filminde hiç de saf olmayan, nefret edilen bir kadın olan Öznur’u oynadım. İlk sinema deneyimlerimde zıt karakterlerin ard arda karşıma çıkması benim için çok güzeldi. Bu yıl bir kaç farklı projede yer aldığımdan daha yoğun bir yıl oldu. Veysel Diker’in ödeneksiz, büyük bir emekle kurduğu ve 5 yıldır devam eden Tiyatro 3023 de hem atölye çalışmalarında hem de oyunlarında aktif halde bulundum. Başlangıcından beri içinde bulunduğumdan benim için ayrı bir önemi vardır.

Duru Tiyatro’da Tiyatro Karadut çatısı altında Çetin Etili’nin yönettiği Marc Camoletti’ye ait “Altı Kişiye Pijama” adlı oyunda Jacqueline karakterini oynadım. Merak edenler sizin oyunumuz hakkındaki güzel yazınızı okuyabilirler. (www.populersinema.com/elestiri/alti-kisiye-pijama-28967.htm) Vee taaa Bursa’lardan Ekim Sanat ‘la yola çıktığımız Ömer Naci Topçu’nun Anton Çehov’un öykülerinden oyunlaştırıp yönettiği, Ertan Kılıç&Tuğba Yüksel’in de içinde bulunduğu ‘Piç’ adındaki oyunumuzda Madam Vasilyeva, Anna Filipovna Miguyeva karakterlerini oynadım. Oyunumuz büyük bir emekle, zor şartlarda sadece insan sevgisinden ve saygısından çıktığı için XV. Direklerarası Seyirci Ödüllleri’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldığında pek bir heyecan duyduk bunu da belirtmek istedim.

KE- Sinema, dizi ve tiyatro üçlüsü arasında içinde olmaktan mutlu olduğunuz ,  size en çok keyif veren sanat dalı hangisi, Neden?

EK- Tabi ki tiyatro. O benim kıymetlim. Bir tiyatro metninin sadece okuma yaptığınız an’la seyirciyle buluşma anına kadar olan süreci  mucize gibidir. Cümleler, kelimeler hatta es’ ler prova sürecinde ayaklanır, konuşur, ağlar, düşünür, güler, bakar, olmaya başlar. Oyun bulduğun için metinin salt metin halinden kurtulmuş olursun. Olamayacağın bir sürü şey olur ve bu mucizeyi seyirciyle buluşturursun. Hata payınız yok ancak dönüştürülebilir ve asla kesilemez, bölünemez. Eeee ‘ya unutursam’ ‘ya ayağım kayarsa’ ‘ ya partnerim girmezse’ ve bir sürü türevleri. Yani oyunun seyirciyle buluşması sürprizsel bir denklem. Karşında canlı kanlı hepsi birbirinden apayrı bir sürü insan, inanılmaz bir heyecan,kafada bir sürü tilki, kalbinin 9/8 lik atışı. Bu denklemin içinde olmaya aşığım. Bunlara real dünyayı kullanarak oynamayı ve de kendini izlemeyi de eklersek sonraki de sinema. Sinema ayrı bir büyü

KE- Siccin adlı Türk korku filminde sonlara doğru bayağı ürkütücü bir sahneniz var. Bu role nasıl hazırlandınız, zorlandığınız yerler oldu mu Siccin’de?

EK- Siccin benim için zaten enteresan bir deneyimdi. Oynarken çok keyif aldığım ama izlemekten o kadar da keyif almadığım bir tür. Korku ve gerilim filmlerini izleyemem. Senaryoyu okuduğumda en çok üstüne düşündüğüm yer ‘çarpılma sahnesi’ ydi. Çünkü sıradışı bir sahneydi, doğal görünmeli ve komik olmamalıydı. Bedeninizin bir başka gücün altındaymışçasına sizden ve kontrol sisteminizden bağımsız hareket etmesi ve bunu taşıyacak olan ruhsal durum. Esrik olma!!! Bedenimin ve hareketlerimin hiçbir sınırı olmamalı bu esrik duruma hizmet etmeli, özgün eylemler bulmalıydım. Dans ettiğim ve plates yaptığım için esnek olan vücudum için çok zor olmayacaktı. Yine de esnekliğimi  daha da geliştirmek için her gün antreman yaptım, Utku Demirkaya’ yla bir koreografi belirledik ve içimize sinen bir sahne olması için çalıştık.

KE Altı Kişilik Pijama ve Piç adlı tiyatro oyunlarında sizi izledim, performansınız çok başarılı. Rol seçimlerinde dikkat ettiğiniz unsurlar nelerdir?  Özellikle “işte bu rol tam bana göre” dediğiniz yerler oluyor mu?

EK-Teşekkür ederim. Aslında pek seçemiyoruz rollerimizi. Rol dağılımını okuma provalarında yönetmen belirler. Rol kişiniz belli olduktan sonra bu rol “tam bana göre” veya “bana göre değil” dediğiniz oluyor tabi ki fakat, oyunculuk deneyimlemek ve keşfetmekle içli dışlı olduğundan prova süreçleri bu tabirleri değiştiriverir hatta siz bile şaşırırsınız ortaya çıkana. Başta size uzak gelen oynarken sizi en çok heyecanlandıran  ve keyif veren olabilir.

KE- Dünya tiyatrosundan veya müzikallerden en çok sevdikleriniz nelerdir? Ve bunların içinde en çok hangisinde rol almak isterdiniz? Ya da birlikte oynamayı hayal ettiğiniz bir idolünüz var mı?

EK- Antik eserler ve Müzikaller gözlerimi ışıl ışıl eder.Antik Yunan Tragedyalarından Medea,Kral Oidipus,Antigone,Truvalı Kadınlar; Müzikallerden de Cats, Chicago, Moulin Rouge, The Phantom of The Opera, Notre Dame de Paris, Greace, Evita, Singing in The Rain en sevdiklerim. En çok oynamak istediğim …. Maalesef seçemiyorum. Hepsindeeee. Yeniliklere ve değişime doymayan aç bir yaratığım oyuncu olarak. Farklı oyuncularla aynı sahneyi paylaşmayı, farklı oyunculuk teknikleriyle tanışmayı, bilmediklerimle karşılaşmayı, deneyimlemeyi hep cebimde tuttuğum için birlikte oynamayı istediğim bir sürü aktör ve aktrist var elbet, hangi birini yazayım ki şimdi. Tek bir isimden yana kullanacak olursam hakkımı ‘Şener Şen’

KE- Tiyatronun sinemaya göre çok daha zor olduğu kesin. Oynadığınız rolü seyirciye birebir anında yansıtabilmeniz çok önemli. Sahnedeki konsantrasyonu   bozmamak ve yapmacık olmadan oynamak için ne gibi püf noktaları var, nasıl başarıyorsunuz bu kadar doğal olmayı?

EK- ‘Ey doğa tanrıçam sensin benim’ dedirtir W. Shakespeare Kral Lear oyununda. Yoldaşımdır bu söz. Oyunculuğumun da doğa gibi olmasına çalışırım. Tüm duygularımın iç içe olması, sınırlarımın olmaması, çıplak, dönüşebilen  yani olabildiğince doğal. Hayat akar durmaz net değildir, bir çizgisi yoktur, doğaçlamadır,  tahmin edilebilir ama kestirelemez. Bende oyun bulurken, oyunumu oynarken böyle akıp gitmeli,bir sonraki sayfayı bilmemeli,oyun oynadığımı unutmalıyım derim kendime. Şahsına münhasır duygularım şahsına münhasır oyunlar doğurmalı ki seyirciye içten gelsin değilse temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koyarsınız aynılıkları, tadı hoş gelmez ve büyüleyemezsiniz seyirciyi. Konsantrasyon? Sahnedeki o devinimin içine girmeden gerçek konsantrasyonu  uğraşsamda bulamam. Ne zaman ki oynamaya başlarım,’O’ zaten beni sahne üstünde buluvermiştir. Oyunculuk kendini de keşfettiğin sonu olmayan bir yolculuk yetenek önemli tabi ama sınırlı çalışmaksa sınırsız ve sonsuzdur. Bu yolculuğa çalışmak yakışır

KE- Oynadığınız oyunlar sırasında, sahnede başınıza gelen komik veya ilginç anılar varsa, bizimle paylaşır mısınız?

EK- Son oyunumda olanı anlatıyım o zaman; ‘PİÇ’adlı oyunumuzun son epizotunda ben (ezen, dengesiz ) ve Tuğba Yüksel (ezilen)’in oynadığı iki kadın sahnesi var. Sahne boyunca kavga ediyoruz, gittikçe şiddetleniyor ve ben Tuğba’yı tartaklamaya başlıyorum. O benim altımda, kafası ellerimin arasında, altımızda sert bir zemin kafasını vuruyormuş gibi yapıyorum, çığlıklar havada uçuşuyor. Buralarda seyirci gülüyor her şey normal, birden Tuğba’nın susacağı tuttu eş zamanlı olarak ben de onun kafasını elimden kaçırdım ve çatttt ya da küttt … Sessizlik … Refleks olarak ‘hiiiii’ demiş bulundum seyirci de bu sesi duydu. Sonrası bir muamma. Seyirciler kahkahaya gömülmüş ben endişeden ‘ayyyy’ deyip partnerime gömülmüştüm. Uhhuuu kahkahalar çoğalmış bir de alkış üstüne alkış almıştık ama ben çok şaşkındım ve anlam verememiştim. İçimde iki cümle ‘Ne var bu kadar gülecek, neye gülüyorlar ya ??? Kızın kafayı fena vurdum!!!’ Sonradan anlattılar tabii ben Tuğba’yı bayağı öpüp sarılıp koklamışım. Hiç hatırlamıyorum. (Tuğba ve Ben o andaki sürprizsel değişimi kabullenip yeni bir an’ın doğmasına izin vermiştik ve bu seyirciye çok doğal gelmişti ve hoşlarına gitmişti). Oyun sonrası bir sürü mesaj geldi. Herkes ‘hiiiii’ ‘ayyy’ nidalarının gerçekliğini sorup gülüyordu. İtiraf edeyim ben de ‘neye güldüler bu kadar?’ deyip seyircinin gülmesine gülüyordum. Karşılıklı memnuniyet.

S8- Türkiye’de tiyatroya karşı son yıllarda biraz daha ilgi arttı sanırım. Ne düşünüyorsunuz ülkemizdeki sahne sanatları hakkında? Tiyatroya olan ilginin artması için neler yapılması gerekiyor, bu konuda en büyük sıkıntılar nedir?

EK- Diziler ? Oyunculuğun ultra popüler olduğu, herkesin oyuncu olduğu, kalitenin daha az olduğu dizilerimizde yer almak, alamamak ayrı bir muamma. Kurumsal Tiyatrolar ? Kemikleşmiş kadroya dahil olmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Özel Tiyatrolar ve Alternatif Gruplar ? Tiyatro çook büyük bir emek. Sadece üretmek adına ‘Para kazanmasak da olur’ diyip iş yapan başka bir meslek var mı acaba? Oyuncuya alan ve seyirci gerek. Çünkü kendini var ettiği üretici olduğu yerdir o alan ve onun karşılığıdır seyirci. Fakat toplumumuzun yarası olan popülerlik o kadar kana işlemiş ki TV de gördükleriyle ilişkilendirip, onları görmek adına, onların oynadığı oyunları tercih eder oldu seyirci portföyümüz. Öte yandan seyirci gelsin diye bekleyen sadece çıktığı oyundan yaşamını idame ettiren büyük bir güruh!!!  Durum böyle olunca da ‘şuraya bi kapak atsam’ı kendine kurtuluş belirleyen, an ‘ını yaşayamayan gelecek kaygısı olan, kendini güvende hissetmeyen bireyler oluyor oyuncular. Hayatının en üretken olması gereken dönemlerini, enerjinin en aktif kullanıcağı zaman dilimlerinde hep bir duvarla karşılaşıyor. Peki ne oluyor ? Bazı enerjiler ayrılmaya başlıyor . Artık tiyatro üreten kitle  daha bilinçli, ısrarcı  ve inatçı hareket ediyor. Devletin destek vermemesinin yıkıcı olumsuz etkisinden kurtulup başının çaresine bakmaya başlayan bu enerjiler kendi içinde gruplaşıp, örgütlenip, kendi imkanlarıyla sayısız küçük sahneler türetiyorlar. Vazgeçmiyorlar. Tiyatronun sadece kendinden olanların desteğine değil başkalarına da ihtiyacı var. Hayattan akıp giderken önünüzden , arka sokağınızdan  geçip gittiğiniz tiyatroları keşfetmeniz, yeni oyuncularla tanışmanız dileğiyle. Bu bilinçle çok daha parlak bir tiyatro geleceğine inanıyorum.

S9- Yeni projeleriniz nelerdir? Sinema, tiyatro ve dizilerde sizi görebilecek miyiz?

EK- Tabi ki görebileceksiniz, yorucu bir sene geçti. Şu dönem yakın oyuncu çevremi oluşturan dostlarla iç eğitime yönelik olarak hem bedensel disiplin hem duyguları keşfetmek hem de sınırları genişletmek  adına kendi atölyemizi yapıyoruz. Tekstler, öyküler , masallar okuyoruz. Önümüzdeki sezon için netleşecek bir kaç oyun projem var. Her yıl çocuklara atölyeler yapıyorum bu yıl da buna devam edeceğim .Ekrana ilişkin bir çalışma henüz yok, ama neden olmasın? Yeni’nin peşinde koşuyorum. Bakalım biriktirdiklerim beni nereye götürecek.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Haziran 2016

İÇİNDE BOŞ ŞARKI OLMAYAN FİLM ALBÜMLERİ


Seyrettiğimiz filmlerin aklımızda kalmasını sağlayan en büyük etkenlerden birisi de kesinlikle içinde çalan parçalardır. Filmin en güzel sahnesini bizlere yıllarca hatırlatır o şarkılar. Ve bazı soundtrackler vardır ki, içinde sadece en fazla 2-3 parça güzeldir ve onun için bile alırız o albümü. Bir de dopdolu ve içinde boş şarkı olmayan soundtrackler vardır. Neredeyse her parça film boyunca en güzel sahnelerde seyirciye eşlik eder. Bu albümleri müzik çalarınıza koyarsınız, hiçbir parçayı atlamadan dinlersiniz.

 Genelde nostaljik olmasına rağmen, aşağıda seçtiğim bu albümler en çok dinlediklerim arasındadır. Eski ya da yeni nesil fark etmez, aşağıdaki albümleri dinlememiş olanlar varsa kesinlikle tavsiye ederim. Bu albümlerin filmleri ayrı güzel, şarkıların her biri ayrı efsanedir.

FLASHDANCE (1983) : Filmde ; gündüzleri kaynakçılık yapan , geceleri ise bir barda dans eden bir kızın hikayesi anlatılır. Irene Cara’nın “What a Feeling” şarkısı bu filmden sonra bir klasik haline gelmiş ve hala 7’den 70’e herkesin dilindedir. Albümde 10 harika parça yer alır.

ROCKY IV  (1985) : Film, Rocky Balboa’nın rus boksör Ivan Drago’ya karşı verdiği müthiş mücadeleyi anlatır. Rocky’nin Apollo’nun ölmesi üzerine yolda arabasında giderken geçmişi kendisine hatırlatan o müthiş parça “No Easy Way Out” bana göre “Eye of the Tiger” la yarışacak kadar çok iyidir. Albüm 10 parçadır.

TOP GUN  (1986) : Tom Cruise’ın tanınmasına ön ayak olan Top Gun, cesur jet pilotlarının hikayesini ele alır. Aynı zamanda kaliteli uçak sahneleri ile dolu olan Top Gun’da Kenny Logins imzalı “Danger Zone” çaldığında tüyleriniz diken diken olur. Albüm 10 parçadır.

DIRTY DANCING  (1987) : Patrick Swayze, filmde bir yaz kampındaki dans öğretmenini canlandırır. Ve kampa gelen bir kız dans partneri olmak isteyince aralarında yakınlaşma başlar. Mükemmel parçalar eşliğinde Swayze’nin dans öğrettiği sahneler yıllarca unutulmamıştır. Kapanış sahnesinde çalan “ The Time of my Life” şarkısını halen duyduğumuzda içimiz titrer. Albümde toplam 12 parça vardır.

PRETTY WOMAN (1990) : Julia Roberts’ı ilk kez tanıdığımız nefis bir aşk filmidir. Richard Gere ile beraber oynadıkları film, bir sokak kadınının zengin iş adamına olan aşkını anlatır. Filmin en can alıcı sahnesinde çalan ”It must have been Love” ı unutmak ne mümkündür. Yine dopdolu bir albüm ve birbirinden güzel 11 parça.

FORREST GUMP (1994) : Tom Hanks’in adeta oyunculuk dersi verdiği filmde, IQ’su düşük ama iyi niyetli biri olan Forrest’ın inişli çıkışlı yaşam hikayesi anlatılır. Toplam 2 Cd’den oluşan albümde 33 parça yer alır. 60 ve 70’lerin en sevilen hitlerinden oluşan harika bir albümdür. Her parçanın ayrı bir yeri vardır filmde.

PULP FICTION (1994): Quentin Tarantino imzalı bu kült filmde,  suç ve gerilim dolu farklı olaylar anlatılır. Sinema dünyasında çığır açmış olan Pulp Fiction’ın  müziklerinde yer alan neredeyse her parça artık birer klasiktir. “Girl you’ll be a woman soon” un yanı sıra, John Travolta ve Uma Thurman’ın dans ettikleri sahnede çalan  “You never can tell “ asla unutulamaz. Tam 17 parça yer alır albümde.

FRENCH KISS  (1995) : Meg Ryan’ın oynadığı bu romantik komedide ; terk edilmiş olan Kate’in Paris’te tanıştığı bir adamla yaşadığı macera anlatılır. Genelinde duygusal fransızca parçaların yer aldığı albümde  “I love Paris” ve” La vie en Rose” gibi unutulmaz klasikler de yer alır. Albümde toplam 12 parça vardır.

MY BEST FRIENDS WEDDING  (1997) : Julia Roberts bu muhteşem romantik komedi filminde en yakın arkadaşına aşık olan Jules Potter’ı canlandırır. Oldukça eğlenceli olan filmin tüm parçaları harikadır. Özellikle yemek sahnesinde topluca söyledikleri “ I Say a little prayer” hiçbir zaman unutulmamıştır.Albümde 12 parça yer alır.

YOU’VE GOT MAIL  (1998) : Tom Hanks ve Meg Ryan’ın yer aldıkları film ; birbirleriyle chat sayesinde tanışmaya çalışan iki yetişkinin hikayesini anlatır. Oldukça eğlenceli bir romantik komedidir. Finalde parkda çalan “Somewhere Over the Rainbow” şarkısı zaten yeterli olacaktır albümü dinlemenize. Çok romantik parçalara sahip olan albümde tam 15 parça bulunur.

KILL BILL : VOLUME  I-II ( 2003) : Kendi  düğününde suikaste uğrayan bir gelin , dört yıl sonra komadan çıktığında tüm katillerden tek tek intikam alacaktır. Tarantino’nun yönettiği filmin neredeyse tüm şarkıları itina ile seçilmiştir. Her türden parçanın yer aldığı albüm toplam 2 cd’den oluşur ve 40 a yakın parça yer alır.

MAMMA MIA  (2008) : Abba’nın en güzel parçalarıyla dolu, bir müzikal olan Mamma Mia, yunan adalarında geçen bir aile komedisidir. ”Dancing Queen” den Money, Money, Money’e kadar toplam 17 Abba parçasının yorumlandığı albümde, Merly Streep, Pierce Brosnan ve Colin Firth gibi ünlüler de kendi sesleriyle çoğu parçaya hayat verirler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.