27 Temmuz 2016

PADRAIG REYNOLDS ile Röportaj


Korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konuğu benimde favori filmlerimden birisi olan Rites of Spring’iın yönetmeni Padraig Reynolds. Bir kaçırma olayından slasher türüne dönüşen Rites of Spring’in ardından 2016’da çektiği son filmi Worry Dolls (Şeytanın Oyuncakları) ile Padraig Reynolds, bu defa korkuyu seri katil ve oyuncaklarla birleştiriyor.

Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Padraig Reynolds’a teklifimi geri çevirmediği ve aynı gün içinde cevapları yolladığı için çok teşekkür ediyorum.

KE- Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor?
   
PR- Küçükken babam beni korku filmlerine götürürdü ve bir şekilde onlara aşık oldum. Çok korktuğumu hatırlıyorum ama buna rağmen her saniyesinden de zevk alıyordum. Sonrasında büyüyüp Los Angeles'a taşındım ve film ve TV sektöründe çalışmaya başladım. Korku ve gerilim filmleri yazıp yönetmekten zevk aldığım türden filmlerdi.

KE- Son filminiz Worry Dolls’dan biraz bahseder misiniz? Seyircileri neler bekliyor?

PR- Worry Dolls(Şeytanın Oyuncakları) Canton, Vicksburg ve Natchez Missisipi'de 20 günde çekildi. Film bir seri katil avı sonrası, şehri tüketen, vahşi cinayetlere sebep olan ve bir dedektifi kızının hayatını kurtarmak için zamanla yarışan bir durumla karşı karşıya getiren antik bir lanet ile ilgili. Umarım izleyicileri gerilmiş ve hemen sonra olacakları görmek için heyecan duyacakları inişli çıkışlı bir ruh haline sokabilirim. 


KE- Worry Dolls’un senaryosunu okuduğunuzda, size “işte bu hikaye tam bana göre” dedirten şey neydi? Sizi etkileyen ne oldu?

PR- Hikayenin Voodoo esintileri içeren suç-dram türünde olmasına bayıldım. Voodoo türünde çok fazla film olmaması hoşuma gitti. Böylece taze ve farklı bir şey yapabilme şansı doğuyor çünkü. Ayrıca filmin yazın ortasında ve güneyin derinliklerinde olmasına da bayıldım. Hava yapış yapış, terleten ve cehennem sıcağı diyebileceğimiz cinstenti.  Bence filmin geçtiği mekanlar filme gerçekten otantik bir hava katıyor ve eşsiz bir görünüm veriyor.

KE-İki farklı türün karışımı olan Rites of Spring ilk yönetmenlik deneyiminize göre oldukça başarılı bir film. İki ayrı türün karışımı Bu kadar enteresan bir hikayenin arkasındaki sır nedir? İlham kaynağınız olan film var mı?

PR- Rites of Spring(2011) ortaya çıktı çünkü, ormanda ortada koşturan çocuklar yerine korku filmine dönüşen bir adam kaçırma filmi fikrinin enteresan olacağını düşündüm. Yine fidyecileri kontrolün kendilerinde olduğunu düşündükleri ama aslında olmadıkları bir yere koymak ilginç olacaktı. Rites of Spring'in esinlenildiği filmler ise Don Segal'in The Black Windmill(1974)'i ve 1981 yapımı bir yılan filmi olan Venom.

KE- Korku filmi çekmenin zorlukları nelerdir ? Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

PR- Düşük bütçeli korku filmi çekmek her zaman zordur. Çünkü çok fazla zamanınız ya da özel efekt ve espriniz yoktur. Ayrıca bizim filmde oldukça fazla zaman ve ilgi gerektiren bir köpek ve çocuk vardı. Üretim sürecindeki favorim açılış sekansını çektiğim dönemdi. Görüntü yönetmenim Adam Sampson ve ben gerçekten enerjik bir şey ortaya çıkarmak için işe koyulduk. İzleyicinin adeta aniden gırtlağına yapışan, bütün oyuncuları eşsiz, hızlı ve kanlı bir  biçimde tanıtan bir aksiyon sekansı ile filmin açılışını yapmak istedik. Ayrıca bu sekansı ormanlık alanda terk edilmiş akıl hastanesinde gerçekleştirdik ve bu da fazlasıyla olağanüstüydü.


KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir Padraig Reynolds filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

PR- Sanırım sürekli taze ve yeni şeyler yapmaya çalışacağım. Son iki filmim Rites of Spring ve Worry Dolls gerçekten de heyecan duyduğum aynı evrende geçiyor gibi gözüküyorlar. İkili hikaye anlatımı, çılgın şiddet ve eşsiz mekanlar temamı gerçekten sürdürmek istiyorum. Ayrıca bir yönetmen olarak kendimi geliştirmek istiyorum ve bence her yeni film aynı zamanda bir gelişim deneyimi olacak benim için.

KE- Korku filme çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz?

PR- Evet... Korku türünü seviyorum ve sonsuza kadar devam etmek istiyorum. Çekimlerine başlayacağım yeni filmimim adı Open 24 Hours(24 Saat Açık) olacak ve bu yıl Ekim ayında çekimlerine başlamayı planlıyoruz. Film tüm gece açık olan benzin istasyonunda iş bulan bir kız ve burada işlerin sarpa sarmasıyla alakalı olacak.

KE- Favori korku filmleriniz nelerdir? Sizi ilk korkutan film hangisiydi?


PR- Favori korku filmim 1974 yapımı olan Texas Chainsaw Massacre. Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmdir. Beni ilk korkutan film ise Friday the 13th(13. Gün)'di. Önceden dediğim gibi babam beni izlemeye götürmüştü. Kancaya takılmıştım. Ödümü patlatmıştı. Çok muhteşem, estetik bir güzellikle çekilmiş ve korkutucu bir film

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.
www.populersinema.com/roportaj/rites-of-spring-ve-worry-dolls-filmlerinin-yonetmeni-padraig-reynolds-ile-roportaj-31107.htm

8 Temmuz 2016

CARNAGE PARK


2016 yapımı Carnage Park, “Pod” ve “Darling” gibi enteresan filmlerle adını duyurmuş olan Michael Keating’in yazıp yönettiği son filmi. Diğer filmlerine göre oldukça farklı ve sıradışı bir yapısı olan Carnage Park, izlerken pek çok filmi de aklınıza getiriyor. Açılış sahnesi başta olmak üzere, filmin renk ve müzik seçimleri, ses tasarımı, hatta yazı stilleri bile tamamen Tarantino filmleri kıvamında. The Hills Have Eyes’daki (Tepenin Gözleri) gibi yüksek kontraslı kızıl rengin hakim olduğu bir çölde geçen Carnage Park’ın sinematografisi gerçekten takdire değer.

1978 yılında bir banka soygunu sırasında iki kişi tarafından rehin alınan bir kızın (Vivian) içine düştüğü dehşeti anlatan filmin, ilk sahnesinden son ana kadar temposu hiç düşmüyor. İlk başlarda soygun filmi gibi başlayıp, ortasından itibaren piskopat bir şekle dönüşen film, gerçekten içten içe artan bir gerilime sahip. Vivian’ın soygunculardan kurtulma çabası sırasında verdiği mücadelenin yanına, ilerleyen dakikalarda bambaşka bir bela daha ekleniyor. Bu bela, California’nın Carnage Park adındaki arazisinin belli bir kesimini kapatarak kendine mekan edinen vatansever eski bir asker olan Wyatt’dır. Elindeki sniper silahı ile etrafa dehşet saçan ve akli dengesi yerinde olmayan Wyatt, hem soyguncular hem de Vivian için tam bir kabus olur.

Soygun ve rehine olayı ile başlayıp, suç filmi havasında ilerleyen film sonrasında, Leatherface’in yaşadığı ürkütücü eve benzeyen bir mekana taşınarak adeta farklı bir tarza geçiyor. Eğlence parkına gelindiğinde, etraftaki hoparlörlere yansıyan müzik ve ses tasarımı izleyenlerin sinirini bozacak kadar da başarılı. Gaz maskeli Wyatt ile Vivian arasında geçen kedi-fare kovalamacasını andıran tünel sahneleri ise, My Bloody Valentine (Sevgililer Günü Katliamı) tadında. Ayrıca tünelde devamlı yanıp sönen ışıklar ve kızın karanlıktaki çaresizliği, gerilimin dozunu yükselterek filmi finale kadar taşıyor.

The Last Exorcism I ve II’de izlediğimiz Ashley Bell devamlı kaçan, hırpalanan ve hayatta kalmak için her türlü çılgınlığı göze alan vahşi bayan kahraman rolüne bürünerek gayet iyi bir iş çıkarmış. Filmin merkezine oturtulan mücadeleci  kadın karakter, gerilim filmlerinde sıkça rastladığımız saçma sapan davranışları olan, sürekli ayağı takılıp düşen modellerin aksine bu defa tam bir savaşçı, tam bir femme fatale.

Ani ve hızlı bir girişle başlayan Carnage Park’ın, aralara yerleştirilen kısa flashbackleri, konunun dağılmasını önleyerek hikayenin bütünlüğü de koruyor. Baştan sona kadar ilginç bir şekilde ilerleyen filmin en büyük artısı ise, farklı türlere geçiş yaparak yarattığı tarzı koruması. Tabii ki içinde korku/gerilim filmlerinde yer alan pek çok klişe sahne mevcut, fakat filmin kendine ait bir stile sahip olması ve ilginç sekansları barındırması, bu klişelerin göze batmasını azaltıyor. Yönetmen Michael Keating, kısa olan filmin süresini, soygunun nedenine, piskopat Wyatt’ın nasıl o hale geldiğine ve karakterlerin tahlillerine harcamayarak, bu süreyi tamamen hızlı ve akıcı bir tempo için kullanmış. Böylece film boyunca durağan sahne neredeyse yok. En heyecanlı ve aksiyonu bol sahneler, filmin son 20 dakikasına sığdırılmamış. Tam tersine film boyunca devamlı bir koşturmaca ve sessiz bir gerilim mevcut. Final sahnesi ise, çok fazla tatmin edici olmamasına rağmen yine de vasatın üstünde. Hatta yazılardan sonra çıkan klasikleşmiş bir sahne, devam filminin geleceğini de işaret ediyor.

Carnage Park’ın, korku gerilim filmleri arasında çok büyük yer edinecek kadar bir şöhreti olmayacak belki, ama en azından yönetmenin değişik bir tarzı deneyerek hikayeyi farklı yere taşıması açısından seyredilmeyi hak ediyor. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Temmuz 2016

İskandinav Polisiyelerinde Hayat Var! “Kaçırmamanız Gereken 3 Film”


Son yıllarda inanılmaz derecede güzel işler çıkaran İskandinav ülkeleri, Bron/Broen (2011), Forbrydelsen (2007), Den Som Draeber (2010), Trapped (2015) gibi harika diziler ortaya koydu. Tabii ki Hollywood’un böyle kaliteli yapımları keşfetmesi uzun sürmedi ve bu dizilerin senaryosuna sadık kalıp, kurgusunda ufak tefek detaylarla oynamalar yaparak süsledi ve yayına soktu. Bron/Broen-The Bridge (2013), Den Som Draeber-Those Who Kill (2014) ve Forbrydelsen ise The Killing (2011) adıyla seyircilere kısa sürede sunuldu. Özellikle dört sezon süren “The Killing” iyi bir uyarlamaydı ve çok beğenildi.

İskandinav yazarların en çok satan polisiye romanlarından uyarlanan bu dizilerin ardından, İsveç-Norveç ve özellikle Danimarka yapımı kaliteli filmler de ortaya çıktı. Stieg Larsson’un eseri olan Millenyum Üçlemesi (The Girl with the Dragon Tattoo, Ejderha Dövmeli Kız/The Girl Who Played with Fire, Ateşle Oynayan Kız/The Girl Who Kicked the Hornet’s Nest, Arı Kovanına Çomak Sokan Kız) İskandinav romanları içinde en çok beklenen seriydi. Serinin orijinal halinin beyazperdeye aktarılması, seyirciler ve eleştirmenler tarafından çok başarılı bulunsa da, ilk film olan The Girl with the Dragon Tattoo’nun (Ejderha Dövmeli Kız’ın) David Fincher tarafından çekilen versiyonu, oyuncu seçimlerinin yanlış olması ve tam anlamıyla hikayeye sadık kalınmaması yüzünden iyi tepkiler almadı.

Sinemacıların ve dizi yapımcılarının İskandinav romanlarına ve yazarlarına büyük bir hayranlıkları var. Yazılan hikayelerin kesinlikle okuyucu veya seyirciyi kendine bağlayan bir sihiri olduğuna inanıyorum. Belki de ülkenin ve olayların geçtiği mekanların kasvetli iklimi, insanlarının gülmeyen, ağır ve soğuk tavırları, hikayelerin yarattığı gizemle birleşince sonuna kadar sürükleyiciliğini koruyor. Genelde siyasi ve toplumsal sorunları ele alan bu yapımlarda en çok dikkat çeken şey ise, oyuncuların Hollywood yapımı dizi ve filmlerde yer alan manken gibi kızlardan, baklava vücutlu yakışıklı erkeklerden değil, tam tersine sıradan insanlardan oluşması. Başroldeki polisler veya dedektifler, sokakta rastlayacağınız normal, çelimsiz veya şişman tipler olabiliyor. Ayrıca oyuncuların gösterdikleri doğal performanslar da, kesinlikle bu yapımları daha inandırıcı kılabildiği gibi, izlenme oranının artmasına da olanak sağlıyor.

Aşağıda önereceğim üç film aslında bir seri şeklinde ilerliyor. Başroldeki dedektifler Carl ve Esad, her filmde aynı ve her seferinde birbirinden farklı bir olayı çözmek için uğraşıyorlar. Genelde sonuna kadar gizeme dayanan ve finalde olayların çözüldüğü filmlerde, konuyu fazla yazmaya başladığınızda aradaki yanlış ve ufak detaylar sizi filmi izlemekten bir anda soğutabiliyor. Oradaki bir kelime ya da cümle, filmin yani hikayenin aslında en önemli kilit noktası olabiliyor. Konuyu kısıtlı yazıp, gerisini izleyiciye bırakmak çok daha doğru bana göre. O yüzden elimden geldiğince filmlerin konusunu fazla uzatmadan kısaca size yazmaya çalıştım. Hatta konularını hiç okumadan, İskandinav polisiyelerden zarar gelmez diyerek direk izlemeye başlamak en güzeli.

Her üç film de, Kuzey Avrupa ülkelerindeki toplumsal sorunları, bunalımları güzel dile getiriyor ve anlatıyor. Esad ve Carl gibi farklı coğrafyaya ve farklı din görüşlerine ait iki zıt karakterin uyumu ve dayanışması ise, filmlerin en başarılı kısımlarını oluşturuyor. Olaylar her ne kadar klasik bir konu gibi gözükse de, senaryo ve kurgunun itinalı işlenişi, tüm oyuncuların dikkatli seçimi, bu yapımları size daha fazla bağlıyor.
Bu filmler, yüksek aksiyon beklentisi olmayan, gizemli ve kaliteli bir polisiye izlemek isteyenler için birebir. Etrafta fazlasıyla aynı şeyleri tekrarlayan Hollywood filmleri varken, İskandinav yapımlarını izlemek çok daha fazla keyif veriyor.

Kvinden i Buret ( The Keeper of Lost Causes ), Kafesteki Kadın, 2013

2010 yapımı Borgen adlı diziyi yöneten Mikkel Nørgaard’ın elinden çıkmış olan Kafesteki Kadın, Jussi Adler-Olsen’in romanından beyaz perdeye uyarlanmış ve senaryosu da, The Girl with Dragon Tattoo’yı yazan Nikolaj Arcel’e ait. Film, İskandinav gerilim -polisiye tarzı filmleri sevenleri memnun edecek bir yapım. Başroldeki dedektif rolünde Forbrydelsen (2007) dizisinden tanıdığımız Nikolaj Lie Kaas yer almakta. Filmde araştırılan “Merete Lynggaard” davası ise, son yılların başarılı İspanyol filmlerinden biri olan El Cuerpo’ya oldukça benziyor. 

Filmin konusuna gelirsek; etrafındakiler tarafından pek sevilmeyen cinayet masasında görevli polis memuru Carl Mørck (Nikolaj Lie Kaas), son görevinde başına buyruk takılması yüzünden iş arkadaşının ölümüne sebep olunca, eski davalardan oluşan Departman Q’da göreve başlar. Burada yanına Ortadoğulu bir asistan olan Esad (Fares Fares) verilir. Carl bir süre sonra yine dik kafalı davranarak, yıllar önce kapatılmış bir davayı bulup ortağıyla beraber tekrar araştırmaya ve katilin izini sürmeye başlar. 

Fasandræberne ( The Absent One ), Sülün Katilleri, 2014

Aynı iki dedektifimiz ve aralarına yeni katılan bir bayan asistan ile görevlerine Departman Q’da devam etmektedir. Bir akşam Carl’ın karşısına çıkacak olan yaşlı bir adamın söylediklerinden sonra başlayan cinayetler, ortalığı karıştırır. Olayları çözmek için araştırmalara başlandığında, geçmişte bir lisede işlenmiş ikiz kardeş cinayeti ortaya çıkar. Carl ve Esad, devamlı hedef şaşırtan katilin izini sürerken, kendilerinin de olayların hedefi haline geleceklerinden habersizdirler.

Oldukça rahatsız edici ve ürpertici sahnelere sahip olan film, ilk filmin çıtasını daha yükseğe taşıyor. Cinayet filmlerinde yer alan acımazsızlık duygusu ise, bu defa farklı boyutlara ulaşıyor.

Flaskepost fra P ( A Conspiracy of Faith ), İnancın Tuzağı, 2016

Çok uzun zaman okyanusta dolaşmış ve sahile sürüklenmiş bir şişenin içinde not bulunur. Notu çözmek için Departman Q’ya başvururlar. Carl ve Esad, notta yazanları araştırmaya başladıklarında, olayların çok farklı bir bakış açısına sahip olduğunu görürler. Ellerindeki sınırlı sayıdaki ipuçları ile yola koyulan ikili, kısa bir süre sonra kendilerini geçmişten gelen ürpertici bir davanın içinde bulurlar.

Bu defa ilk iki filme göre daha hareketli ve heyecan dozu yüksek olan bir filmle karşılaşıyoruz. Hikaye, yine sonuna kadar sürükleyen ve merak içinde bırakan bir yapıya sahip.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

27 Haziran 2016

EBRU KAYMAKÇI ile RÖPORTAJ


İlk önce Siccin filmi ile tanıdığım daha sonra yer aldığı tiyatro oyunlarına gittiğimde gerçekten çok iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ebru Kaymakçı ile “PİÇ” adlı oyun çıkışında hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi işini çok severek yapan tiyatro aşığı başarılı bir yetenek.

Ebru kaymakçı, www.populersinema.com ‘da  ve sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum soruları beni kırmayarak cevapladı. Kendisine sanat hayatında başarılar diliyorum.




KE Bize biraz kendinizden ve yaptığınız işlerden bahseder misiniz? Nasıl başladı tiyatro ve sinemaya geçişiniz?

EK- Çocukluk ve çocukluktan ergenliğe geçiş dönemimi ailemin beni sosyalleştirme adına bir umut olarak gönderdiği sayısız kurslara giderek ve içime kapanarak geçirdim ta ki, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Tiyatro kursuna başlama isteğimi inatla kabul ettirene kadar. Sonrası benim için dönüm noktası oldu. Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Eğitim ve oynadığım oyunlarla yolculuğum devam etti. 
                                                
MEDEİA ( MEDEİA ) / EURİPİDES
MİLYONERLER ŞEHRİ NAPOLİ  ( ASUNTA )   E. FİLLİPPO / FUAT RAUFOĞLU
CİMRİ ( ELİSE ) / MOLIERE / ALPAY ULUSOY
Sonrası İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda
ÖLÜLERİ GÖMÜN / VERN SNEIDER/ ŞAKİR GÜRZUMAR
BİR ŞEHNAZ  MÜZİKALİ ( KUMRU )  /  TURGUT ÖZAKMAN/ ŞAKİR GÜRZUMAR

Ve Özel Tiyatrolarda oynadım.

ŞEHR-İ SEVDA İSTANBULUM / BANU BAŞEREN / TİYATRO  1 DENBİRE
AÇIK DENİZDE (  UFAKLIK  ) /  SLAWOMİR MROZEK /YENİ KUMPANYA OYUNCULARI

Kısa Filmlerle ( Anahtar, Misafir,Model Zamanlar…) başladığım sinema serüvenim ‘AŞK’ adlı belgesel ve sinema filmlerimle devam etti. Macahel Yapım’ın Metin Koç & Ulaş Zeybek yazıp yönettiği “Laz Vampir Trakula” adlı komedi filminde saf bir laz kızı olan Emine’yi oynadım. Sonrasında Muhteşem Film’in senaryosu Ersan Özer’e ait Alper Mestçi’nin yönettiği Siccin adlı korku filminde hiç de saf olmayan, nefret edilen bir kadın olan Öznur’u oynadım. İlk sinema deneyimlerimde zıt karakterlerin ard arda karşıma çıkması benim için çok güzeldi. Bu yıl bir kaç farklı projede yer aldığımdan daha yoğun bir yıl oldu. Veysel Diker’in ödeneksiz, büyük bir emekle kurduğu ve 5 yıldır devam eden Tiyatro 3023 de hem atölye çalışmalarında hem de oyunlarında aktif halde bulundum. Başlangıcından beri içinde bulunduğumdan benim için ayrı bir önemi vardır.

Duru Tiyatro’da Tiyatro Karadut çatısı altında Çetin Etili’nin yönettiği Marc Camoletti’ye ait “Altı Kişiye Pijama” adlı oyunda Jacqueline karakterini oynadım. Merak edenler sizin oyunumuz hakkındaki güzel yazınızı okuyabilirler. (www.populersinema.com/elestiri/alti-kisiye-pijama-28967.htm) Vee taaa Bursa’lardan Ekim Sanat ‘la yola çıktığımız Ömer Naci Topçu’nun Anton Çehov’un öykülerinden oyunlaştırıp yönettiği, Ertan Kılıç&Tuğba Yüksel’in de içinde bulunduğu ‘Piç’ adındaki oyunumuzda Madam Vasilyeva, Anna Filipovna Miguyeva karakterlerini oynadım. Oyunumuz büyük bir emekle, zor şartlarda sadece insan sevgisinden ve saygısından çıktığı için XV. Direklerarası Seyirci Ödüllleri’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldığında pek bir heyecan duyduk bunu da belirtmek istedim.

KE- Sinema, dizi ve tiyatro üçlüsü arasında içinde olmaktan mutlu olduğunuz ,  size en çok keyif veren sanat dalı hangisi, Neden?

EK- Tabi ki tiyatro. O benim kıymetlim. Bir tiyatro metninin sadece okuma yaptığınız an’la seyirciyle buluşma anına kadar olan süreci  mucize gibidir. Cümleler, kelimeler hatta es’ ler prova sürecinde ayaklanır, konuşur, ağlar, düşünür, güler, bakar, olmaya başlar. Oyun bulduğun için metinin salt metin halinden kurtulmuş olursun. Olamayacağın bir sürü şey olur ve bu mucizeyi seyirciyle buluşturursun. Hata payınız yok ancak dönüştürülebilir ve asla kesilemez, bölünemez. Eeee ‘ya unutursam’ ‘ya ayağım kayarsa’ ‘ ya partnerim girmezse’ ve bir sürü türevleri. Yani oyunun seyirciyle buluşması sürprizsel bir denklem. Karşında canlı kanlı hepsi birbirinden apayrı bir sürü insan, inanılmaz bir heyecan,kafada bir sürü tilki, kalbinin 9/8 lik atışı. Bu denklemin içinde olmaya aşığım. Bunlara real dünyayı kullanarak oynamayı ve de kendini izlemeyi de eklersek sonraki de sinema. Sinema ayrı bir büyü

KE- Siccin adlı Türk korku filminde sonlara doğru bayağı ürkütücü bir sahneniz var. Bu role nasıl hazırlandınız, zorlandığınız yerler oldu mu Siccin’de?

EK- Siccin benim için zaten enteresan bir deneyimdi. Oynarken çok keyif aldığım ama izlemekten o kadar da keyif almadığım bir tür. Korku ve gerilim filmlerini izleyemem. Senaryoyu okuduğumda en çok üstüne düşündüğüm yer ‘çarpılma sahnesi’ ydi. Çünkü sıradışı bir sahneydi, doğal görünmeli ve komik olmamalıydı. Bedeninizin bir başka gücün altındaymışçasına sizden ve kontrol sisteminizden bağımsız hareket etmesi ve bunu taşıyacak olan ruhsal durum. Esrik olma!!! Bedenimin ve hareketlerimin hiçbir sınırı olmamalı bu esrik duruma hizmet etmeli, özgün eylemler bulmalıydım. Dans ettiğim ve plates yaptığım için esnek olan vücudum için çok zor olmayacaktı. Yine de esnekliğimi  daha da geliştirmek için her gün antreman yaptım, Utku Demirkaya’ yla bir koreografi belirledik ve içimize sinen bir sahne olması için çalıştık.

KE Altı Kişilik Pijama ve Piç adlı tiyatro oyunlarında sizi izledim, performansınız çok başarılı. Rol seçimlerinde dikkat ettiğiniz unsurlar nelerdir?  Özellikle “işte bu rol tam bana göre” dediğiniz yerler oluyor mu?

EK-Teşekkür ederim. Aslında pek seçemiyoruz rollerimizi. Rol dağılımını okuma provalarında yönetmen belirler. Rol kişiniz belli olduktan sonra bu rol “tam bana göre” veya “bana göre değil” dediğiniz oluyor tabi ki fakat, oyunculuk deneyimlemek ve keşfetmekle içli dışlı olduğundan prova süreçleri bu tabirleri değiştiriverir hatta siz bile şaşırırsınız ortaya çıkana. Başta size uzak gelen oynarken sizi en çok heyecanlandıran  ve keyif veren olabilir.

KE- Dünya tiyatrosundan veya müzikallerden en çok sevdikleriniz nelerdir? Ve bunların içinde en çok hangisinde rol almak isterdiniz? Ya da birlikte oynamayı hayal ettiğiniz bir idolünüz var mı?

EK- Antik eserler ve Müzikaller gözlerimi ışıl ışıl eder.Antik Yunan Tragedyalarından Medea,Kral Oidipus,Antigone,Truvalı Kadınlar; Müzikallerden de Cats, Chicago, Moulin Rouge, The Phantom of The Opera, Notre Dame de Paris, Greace, Evita, Singing in The Rain en sevdiklerim. En çok oynamak istediğim …. Maalesef seçemiyorum. Hepsindeeee. Yeniliklere ve değişime doymayan aç bir yaratığım oyuncu olarak. Farklı oyuncularla aynı sahneyi paylaşmayı, farklı oyunculuk teknikleriyle tanışmayı, bilmediklerimle karşılaşmayı, deneyimlemeyi hep cebimde tuttuğum için birlikte oynamayı istediğim bir sürü aktör ve aktrist var elbet, hangi birini yazayım ki şimdi. Tek bir isimden yana kullanacak olursam hakkımı ‘Şener Şen’

KE- Tiyatronun sinemaya göre çok daha zor olduğu kesin. Oynadığınız rolü seyirciye birebir anında yansıtabilmeniz çok önemli. Sahnedeki konsantrasyonu   bozmamak ve yapmacık olmadan oynamak için ne gibi püf noktaları var, nasıl başarıyorsunuz bu kadar doğal olmayı?

EK- ‘Ey doğa tanrıçam sensin benim’ dedirtir W. Shakespeare Kral Lear oyununda. Yoldaşımdır bu söz. Oyunculuğumun da doğa gibi olmasına çalışırım. Tüm duygularımın iç içe olması, sınırlarımın olmaması, çıplak, dönüşebilen  yani olabildiğince doğal. Hayat akar durmaz net değildir, bir çizgisi yoktur, doğaçlamadır,  tahmin edilebilir ama kestirelemez. Bende oyun bulurken, oyunumu oynarken böyle akıp gitmeli,bir sonraki sayfayı bilmemeli,oyun oynadığımı unutmalıyım derim kendime. Şahsına münhasır duygularım şahsına münhasır oyunlar doğurmalı ki seyirciye içten gelsin değilse temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koyarsınız aynılıkları, tadı hoş gelmez ve büyüleyemezsiniz seyirciyi. Konsantrasyon? Sahnedeki o devinimin içine girmeden gerçek konsantrasyonu  uğraşsamda bulamam. Ne zaman ki oynamaya başlarım,’O’ zaten beni sahne üstünde buluvermiştir. Oyunculuk kendini de keşfettiğin sonu olmayan bir yolculuk yetenek önemli tabi ama sınırlı çalışmaksa sınırsız ve sonsuzdur. Bu yolculuğa çalışmak yakışır

KE- Oynadığınız oyunlar sırasında, sahnede başınıza gelen komik veya ilginç anılar varsa, bizimle paylaşır mısınız?

EK- Son oyunumda olanı anlatıyım o zaman; ‘PİÇ’adlı oyunumuzun son epizotunda ben (ezen, dengesiz ) ve Tuğba Yüksel (ezilen)’in oynadığı iki kadın sahnesi var. Sahne boyunca kavga ediyoruz, gittikçe şiddetleniyor ve ben Tuğba’yı tartaklamaya başlıyorum. O benim altımda, kafası ellerimin arasında, altımızda sert bir zemin kafasını vuruyormuş gibi yapıyorum, çığlıklar havada uçuşuyor. Buralarda seyirci gülüyor her şey normal, birden Tuğba’nın susacağı tuttu eş zamanlı olarak ben de onun kafasını elimden kaçırdım ve çatttt ya da küttt … Sessizlik … Refleks olarak ‘hiiiii’ demiş bulundum seyirci de bu sesi duydu. Sonrası bir muamma. Seyirciler kahkahaya gömülmüş ben endişeden ‘ayyyy’ deyip partnerime gömülmüştüm. Uhhuuu kahkahalar çoğalmış bir de alkış üstüne alkış almıştık ama ben çok şaşkındım ve anlam verememiştim. İçimde iki cümle ‘Ne var bu kadar gülecek, neye gülüyorlar ya ??? Kızın kafayı fena vurdum!!!’ Sonradan anlattılar tabii ben Tuğba’yı bayağı öpüp sarılıp koklamışım. Hiç hatırlamıyorum. (Tuğba ve Ben o andaki sürprizsel değişimi kabullenip yeni bir an’ın doğmasına izin vermiştik ve bu seyirciye çok doğal gelmişti ve hoşlarına gitmişti). Oyun sonrası bir sürü mesaj geldi. Herkes ‘hiiiii’ ‘ayyy’ nidalarının gerçekliğini sorup gülüyordu. İtiraf edeyim ben de ‘neye güldüler bu kadar?’ deyip seyircinin gülmesine gülüyordum. Karşılıklı memnuniyet.

S8- Türkiye’de tiyatroya karşı son yıllarda biraz daha ilgi arttı sanırım. Ne düşünüyorsunuz ülkemizdeki sahne sanatları hakkında? Tiyatroya olan ilginin artması için neler yapılması gerekiyor, bu konuda en büyük sıkıntılar nedir?

EK- Diziler ? Oyunculuğun ultra popüler olduğu, herkesin oyuncu olduğu, kalitenin daha az olduğu dizilerimizde yer almak, alamamak ayrı bir muamma. Kurumsal Tiyatrolar ? Kemikleşmiş kadroya dahil olmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Özel Tiyatrolar ve Alternatif Gruplar ? Tiyatro çook büyük bir emek. Sadece üretmek adına ‘Para kazanmasak da olur’ diyip iş yapan başka bir meslek var mı acaba? Oyuncuya alan ve seyirci gerek. Çünkü kendini var ettiği üretici olduğu yerdir o alan ve onun karşılığıdır seyirci. Fakat toplumumuzun yarası olan popülerlik o kadar kana işlemiş ki TV de gördükleriyle ilişkilendirip, onları görmek adına, onların oynadığı oyunları tercih eder oldu seyirci portföyümüz. Öte yandan seyirci gelsin diye bekleyen sadece çıktığı oyundan yaşamını idame ettiren büyük bir güruh!!!  Durum böyle olunca da ‘şuraya bi kapak atsam’ı kendine kurtuluş belirleyen, an ‘ını yaşayamayan gelecek kaygısı olan, kendini güvende hissetmeyen bireyler oluyor oyuncular. Hayatının en üretken olması gereken dönemlerini, enerjinin en aktif kullanıcağı zaman dilimlerinde hep bir duvarla karşılaşıyor. Peki ne oluyor ? Bazı enerjiler ayrılmaya başlıyor . Artık tiyatro üreten kitle  daha bilinçli, ısrarcı  ve inatçı hareket ediyor. Devletin destek vermemesinin yıkıcı olumsuz etkisinden kurtulup başının çaresine bakmaya başlayan bu enerjiler kendi içinde gruplaşıp, örgütlenip, kendi imkanlarıyla sayısız küçük sahneler türetiyorlar. Vazgeçmiyorlar. Tiyatronun sadece kendinden olanların desteğine değil başkalarına da ihtiyacı var. Hayattan akıp giderken önünüzden , arka sokağınızdan  geçip gittiğiniz tiyatroları keşfetmeniz, yeni oyuncularla tanışmanız dileğiyle. Bu bilinçle çok daha parlak bir tiyatro geleceğine inanıyorum.

S9- Yeni projeleriniz nelerdir? Sinema, tiyatro ve dizilerde sizi görebilecek miyiz?

EK- Tabi ki görebileceksiniz, yorucu bir sene geçti. Şu dönem yakın oyuncu çevremi oluşturan dostlarla iç eğitime yönelik olarak hem bedensel disiplin hem duyguları keşfetmek hem de sınırları genişletmek  adına kendi atölyemizi yapıyoruz. Tekstler, öyküler , masallar okuyoruz. Önümüzdeki sezon için netleşecek bir kaç oyun projem var. Her yıl çocuklara atölyeler yapıyorum bu yıl da buna devam edeceğim .Ekrana ilişkin bir çalışma henüz yok, ama neden olmasın? Yeni’nin peşinde koşuyorum. Bakalım biriktirdiklerim beni nereye götürecek.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

17 Haziran 2016

İÇİNDE BOŞ ŞARKI OLMAYAN FİLM ALBÜMLERİ


Seyrettiğimiz filmlerin aklımızda kalmasını sağlayan en büyük etkenlerden birisi de kesinlikle içinde çalan parçalardır. Filmin en güzel sahnesini bizlere yıllarca hatırlatır o şarkılar. Ve bazı soundtrackler vardır ki, içinde sadece en fazla 2-3 parça güzeldir ve onun için bile alırız o albümü. Bir de dopdolu ve içinde boş şarkı olmayan soundtrackler vardır. Neredeyse her parça film boyunca en güzel sahnelerde seyirciye eşlik eder. Bu albümleri müzik çalarınıza koyarsınız, hiçbir parçayı atlamadan dinlersiniz.

 Genelde nostaljik olmasına rağmen, aşağıda seçtiğim bu albümler en çok dinlediklerim arasındadır. Eski ya da yeni nesil fark etmez, aşağıdaki albümleri dinlememiş olanlar varsa kesinlikle tavsiye ederim. Bu albümlerin filmleri ayrı güzel, şarkıların her biri ayrı efsanedir.

FLASHDANCE (1983) : Filmde ; gündüzleri kaynakçılık yapan , geceleri ise bir barda dans eden bir kızın hikayesi anlatılır. Irene Cara’nın “What a Feeling” şarkısı bu filmden sonra bir klasik haline gelmiş ve hala 7’den 70’e herkesin dilindedir. Albümde 10 harika parça yer alır.

ROCKY IV  (1985) : Film, Rocky Balboa’nın rus boksör Ivan Drago’ya karşı verdiği müthiş mücadeleyi anlatır. Rocky’nin Apollo’nun ölmesi üzerine yolda arabasında giderken geçmişi kendisine hatırlatan o müthiş parça “No Easy Way Out” bana göre “Eye of the Tiger” la yarışacak kadar çok iyidir. Albüm 10 parçadır.

TOP GUN  (1986) : Tom Cruise’ın tanınmasına ön ayak olan Top Gun, cesur jet pilotlarının hikayesini ele alır. Aynı zamanda kaliteli uçak sahneleri ile dolu olan Top Gun’da Kenny Logins imzalı “Danger Zone” çaldığında tüyleriniz diken diken olur. Albüm 10 parçadır.

DIRTY DANCING  (1987) : Patrick Swayze, filmde bir yaz kampındaki dans öğretmenini canlandırır. Ve kampa gelen bir kız dans partneri olmak isteyince aralarında yakınlaşma başlar. Mükemmel parçalar eşliğinde Swayze’nin dans öğrettiği sahneler yıllarca unutulmamıştır. Kapanış sahnesinde çalan “ The Time of my Life” şarkısını halen duyduğumuzda içimiz titrer. Albümde toplam 12 parça vardır.

PRETTY WOMAN (1990) : Julia Roberts’ı ilk kez tanıdığımız nefis bir aşk filmidir. Richard Gere ile beraber oynadıkları film, bir sokak kadınının zengin iş adamına olan aşkını anlatır. Filmin en can alıcı sahnesinde çalan ”It must have been Love” ı unutmak ne mümkündür. Yine dopdolu bir albüm ve birbirinden güzel 11 parça.

FORREST GUMP (1994) : Tom Hanks’in adeta oyunculuk dersi verdiği filmde, IQ’su düşük ama iyi niyetli biri olan Forrest’ın inişli çıkışlı yaşam hikayesi anlatılır. Toplam 2 Cd’den oluşan albümde 33 parça yer alır. 60 ve 70’lerin en sevilen hitlerinden oluşan harika bir albümdür. Her parçanın ayrı bir yeri vardır filmde.

PULP FICTION (1994): Quentin Tarantino imzalı bu kült filmde,  suç ve gerilim dolu farklı olaylar anlatılır. Sinema dünyasında çığır açmış olan Pulp Fiction’ın  müziklerinde yer alan neredeyse her parça artık birer klasiktir. “Girl you’ll be a woman soon” un yanı sıra, John Travolta ve Uma Thurman’ın dans ettikleri sahnede çalan  “You never can tell “ asla unutulamaz. Tam 17 parça yer alır albümde.

FRENCH KISS  (1995) : Meg Ryan’ın oynadığı bu romantik komedide ; terk edilmiş olan Kate’in Paris’te tanıştığı bir adamla yaşadığı macera anlatılır. Genelinde duygusal fransızca parçaların yer aldığı albümde  “I love Paris” ve” La vie en Rose” gibi unutulmaz klasikler de yer alır. Albümde toplam 12 parça vardır.

MY BEST FRIENDS WEDDING  (1997) : Julia Roberts bu muhteşem romantik komedi filminde en yakın arkadaşına aşık olan Jules Potter’ı canlandırır. Oldukça eğlenceli olan filmin tüm parçaları harikadır. Özellikle yemek sahnesinde topluca söyledikleri “ I Say a little prayer” hiçbir zaman unutulmamıştır.Albümde 12 parça yer alır.

YOU’VE GOT MAIL  (1998) : Tom Hanks ve Meg Ryan’ın yer aldıkları film ; birbirleriyle chat sayesinde tanışmaya çalışan iki yetişkinin hikayesini anlatır. Oldukça eğlenceli bir romantik komedidir. Finalde parkda çalan “Somewhere Over the Rainbow” şarkısı zaten yeterli olacaktır albümü dinlemenize. Çok romantik parçalara sahip olan albümde tam 15 parça bulunur.

KILL BILL : VOLUME  I-II ( 2003) : Kendi  düğününde suikaste uğrayan bir gelin , dört yıl sonra komadan çıktığında tüm katillerden tek tek intikam alacaktır. Tarantino’nun yönettiği filmin neredeyse tüm şarkıları itina ile seçilmiştir. Her türden parçanın yer aldığı albüm toplam 2 cd’den oluşur ve 40 a yakın parça yer alır.

MAMMA MIA  (2008) : Abba’nın en güzel parçalarıyla dolu, bir müzikal olan Mamma Mia, yunan adalarında geçen bir aile komedisidir. ”Dancing Queen” den Money, Money, Money’e kadar toplam 17 Abba parçasının yorumlandığı albümde, Merly Streep, Pierce Brosnan ve Colin Firth gibi ünlüler de kendi sesleriyle çoğu parçaya hayat verirler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

14 Haziran 2016

DEMONIC


Korku-gerilim filmlerini en iyi pazarlama yöntemi olan “… filmlerinin yapımcısından ya da yönetmeninden”  cümlesi artık bir moda haline geldi. Kendini kanıtlamış olan yönetmenlerin adını afişin bir kenarında gördüğümüzde ne yapıp edip o filmi bir şekilde izlediğimiz bir gerçek. İşte James Wan bu konuda son yılların en güzel örneklerinden birisi. Saw I-II-III ‘in yanında The Conjuring ve İnsidious gibi başarılı filmleri yöneterek korku filmi kitlesinin gözünde artık belli bir yeri olan James Wan bu defa Demonic’e yapımcı olarak katkıda bulunuyor. Kendisinin perili evler ve korku seansları üzerine oldukça işi çözmüş olduğu gerçeği Demonic’te kendini gösteriyor. Yönetmen Will Canon’ın kendi tarzındaki kurgusal yaklaşımı ve James Wan’ın paranormal olayları klişeden farklı boyuta taşıması filmin tüm havasını değiştiriyor.

Hikaye, geçmişte Louisiana’da bir evde yaşanmış olan korkunç bir olayın sır perdesini araştırmak isteyen bir grup gencin etrafında geçiyor. Evde daha önce gerçekleşmiş sonu katliamla biten bir ruh çağırma seansından yıllar sonra tekrar bu evle bağlantısı olan bir gencin sorgusuyla ile başlıyor film.  Cinayetler hakkında birçok bilgiye sahip olan John filmin kilit noktasını oluşturuyor ve o anlattıkça olaylar daha da karmaşık bir hal almaya başlıyor. Evde bulunan kameraları izleyerek anlatılanları bir mantık zincirine oturtmaya çalışan polisin kafası ne kadar karışıyorsa seyircinin de kafası bir o kadar bulanıyor.

Geçmiş-günümüz ikilemi şeklinde ilerleyen Demonic, başından sonuna kadar akıcılığını hiç kaybetmiyor tam tersine gizemi daha da arttırıyor. Başlarda klişe gibi ilerleyen filmin temposunun düşmemesinin en güçlü sebebi korku/gerilim unsurlarının polisiyeyle birleştirilmesi. Seyirciyi ister istemez sorgulama sırasında anlatılanlar doğrultusunda yönlendiren film,  aslında verdiği ipuçlarıyla finale doğru şaşırmamız için bizi farklı fikirlere yönlendirmeyi başarıyor. James Wan’ın el attığı diğer filmler gibi oldukça karanlık bir atmosfere sahip olan Demonic, sonlara doğru tahmin edilenlerin dışında sürprizlerle dolu bir hal alıyor. Demonic’i seyrederken eski birçok filmi hatırlamanız mümkün. Korku-gerilim filmlerinin çoğu temel olarak birbirine benziyor, önemli olan biraz değişiklik katarak filmi farklı bir hale getirebilmek. Demonic’te bunu az çok başarabilmiş bir film olsa gerek ki, içinde öykünün derinliğini çıkartacak ne ararsanız var. Perili ev, paranormal olaylar, ruh çağıran gençler, cinayetler, kameralar ve bunların peşinde bir polis ekibi ile bir psikiyatrist.

Aniden sıçratma özelliğine sahip her türlü efektin yerli yerinde olduğu Demonic’de genç oyuncuların performanslarının çok iyi olduğunu söylemek zor. Mario Bello ( Dr. Elizabeth Klein )’nun sorgulamayı yapan psikiyatristi ve Frank Grillo ( Dedektif Mark Lewis )’nun olayın peşindeki bir polisi canlandırdığı Demonic , tam anlamıyla ortaya karışık, vasatın üstünde ve hafiften sürprizli bir film olmuş. Piyasada birbirine benzeyen bolca gerilim filmi varken, bu defa daha karmaşık ve enteresan bir şeyler olsun diyenler için Demonic beklentinizi karşılar.


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

9 Haziran 2016

DAREDEVIL


En sevdiğimiz kanal Netflix, Daredevil’ı aynı gün 13 bölüm birden yayınlayarak iki sezondur tüm Marvel hayranlarını mutlu etmeye devam ediyor. Daha önce Ben Affleck tarafından filmi çekilen Daredevil’ın aldığı olumsuz eleştirilerden sonra karşımıza bu kadar sağlam bir dizinin çıkması herkesi çok sevindirdi.

Daredevil, 1964 yılında Marvel Comics tarafından Stan Lee yönetiminde yayınlanmış bir çizgi-roman. Sadece özel hisleri sayesinde kör olmasına rağmen çok iyi dövüşebilen, abartısız ve sade bir kahraman olan Daredevil,  bu özelliği ile de kendisini Marvel dünyasındaki ultra özel güçlere sahip olan diğer süper kahramanlardan ayırır.

Kahramanımız Matt Murdock, henüz dokuz yaşında geçirdiği radyoaktif bir kaza sonucu gözlerini kaybeder. Boksör olan babası ile beraber yaşayan Matt, yaşadığı bu olaydan sonra kör olmasının aksine, görme duyusu dışındaki diğer tüm duyuları fazlasıyla gelişir. Bu sayede etrafındaki her şeyi çok net duyabilen, hissedebilen ve gözünde canlandırabilen bir yeteneğe sahip olur. Hell’s Kitchen adında suçluların barınağı haline gelmiş bir şehirde yaşayan Matt, babası bir mafya babası olan Kingpin tarafından öldürülünce, suçlara karşı adalet yoluyla mücadele eden bir avukat olmayı tercih eder. Bir yandan avukat olma yolunda ilerlerken bir yandan da, henüz genç yaşında Stick adında yaşlı bir kör tarafından usta dövüş teknikleri öğrenir. Yıllar sonra gündüzleri avukatlık yapan, geceleri ise kendi yöntemleriyle suçluların peşinde koşan bir adalet savaşçısı olur. Önceleri maskeli adam olarak bilinen Matt Murdock, bir süre sonra halk tarafından Daredevil olarak anılmaya başlar. Maskeli olarak suçluların karşısına geçen Matt, dizi boyunca iyi bir kahraman olabilmek için çok fazla kavga ediyor, çok yaralanıyor ve çok çaba gösteriyor.

Dizinin ilk sezonu, New York’da Avengers’ın dahil olduğu savaşın sonrasında geçiyor. Savaş sonrası mafyanın hakimiyetindeki suç ordusu, uyuşturucu ticareti başta olmak üzere tüm pis işlerini Union Allied adındaki bir örgütün adı altında devam ettirmektedir. Şehirde Matt Murdock, Foggy ve Karen’dan oluşan bir avukat grubu ise mafya lideri Wilson Fisk (Kingpin) ve çetesini şehirden söküp atmak için mücadele verir. Matt gruptan, elinden geldiğince Daredevil kimliğini saklayarak geceleri suçlularla savaşmaya devam eder ve asla öldürmeyi seçmez, kim olursa olsun mutlaka yaşaması için bir şans verir. Kahramanın ortaya çıkışına odaklanmış orijin bir hikayeyi anlatan ilk sezonun ardından yayınlanan ikinci sezon ile Daredevil bu defa çıtasını fazlasıyla yükseltiyor.

İkinci sezonda hikayeye katılan Punisher ve Elektra ile dizinin her bölümü ayrı birer film havasında mükemmel ilerliyor. Punisher’ın kartel çetelerini darmadağın etmesi ile başlayan terör, bir süre sonra durulurken, bu defa karşımıza The Hand adındaki yakuzalardan kurulu ninja vâri savaşçıların peşinde olan Elektra çıkıyor. Geçmişte birer sevgili olan Elektra ile Daredevil’ın birlikte, kendilerine özgü taktik ve dövüşleri ile The Hand’i dağıtma çalışmalarını izlemek dizinin en keyifli kısımları. Bir yandan Punisher’ın ortalığı cehenneme dönüştüren adalet arayışı, diğer yandan Elektra’nın The Hand’in peşinden koşması bir yandan da avukat Karen’ın olayları çözmeye çalışırken yarattığı gerilim, kısa zamanda Hell’s Kitchen’da büyük bir kaos yaratıyor. Daredevil ise bu kaosu önlemek için, üstün hisleri ve dövüş yeteneklerini kullanarak her iki tarafın peşinden koşuyor, bolca adamı pataklıyor, dayak yiyor ve çok yoruluyor.

Dizinin yan hikayeleri olarak gözüken Punisher ve Elektra’nın yer aldığı kısımlar, belli yerlerde bölünüyor fakat, o kadar derli toplu bir düzen var ki senaryonun akışında, bu bölünmeler  asla bir karışıklık yaşatmıyor. Dizide her şey olması gerektiği gibi zamanında ilerliyor hiç bir şey hemen anında gerçekleşmiyor. Bölümlerin arasına ustalıkla serpiştirilen flashhbackler sayesinde Punisher ve Elektra’nın geçmişine ait tüm detaylar tamamen izleyiciye sunuluyor ve kesinlikle dizi bittiğinde kafanızda hiç bir soru işareti kalmıyor.
Dizinin sanırım izleyenleri en mutlu eden kısmı da, dövüş sahnelerinin oldukça gerçekçi ve sert olması. Şimdiye kadar hiç bir dizide bu kadar sinema filmi havasını yakalamış bir dövüş kareografisi seyrettiğimizi sanmıyorum. Daredevil’ın karanlık ve dar koridorlarda geçen nefes kesen dövüşleri ise, artık dizinin bir klasiği haline gelmiş durumda. Özellikle ikinci sezonda yaklaşık 3,5 dakika süren koridorda başlayıp, merdivenlerde devam eden Daredevil’ın onlarca adamı yere serdiği sıkı bir dövüş sahnesi yer alıyor. Daredevil’ın, Punisher, Elektra ve Yakuzalarla olan dövüş sahnelerinin uzun ve gösterişli olması, neredeyse bu sezonun her bölümünde aksiyona bolca yer verilmesi ise, dizinin ilk sezonla arasındaki büyük farkı ortaya çıkarıyor.

Daredevil, sadece aksiyondan ibaret değil, karakter odaklı ve dramatik yönleri de ağır basan olgun bir dizi. Ustaca yazılmış diyaloglar, duruşma sahneleri asla seyirciyi sıkmıyor, tam tersine daha da fazla meraklandırıyor. Dizide ayrıca çizgi roman karakterlerine oldukça uygun olan bir cast seçimine de rastlanıyor. Daredevil rolündeki Charlie Cox, gerek süper kahraman gerek avukat rolü için biçilmiş kaftan. Full Metal Jacket’daki sorunlu asker rolüyle hafızalarda yer etmiş olan Vincent D’Onofrio, ilk sezonun en büyük sürprizi. D’Onofrio, geçmişinde sorunlu bir çocukluk geçirmiş olan ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan, oldukça asabi, pislik bir mafya babası rolündeki Wilson Fisk (Kingpin) rolünü başarıyla oynayarak adeta izleyiciyi büyülüyor. Frank Castle, rolüne oldukça yakışan The Walking Dead’den tanıdığımız John Bernthal, sanırım bugüne kadar gördüğümüz en iyi Punisher. Aksiyon sahnelerinin yanı sıra Bernthal, ailesine yapılan katliam sonucu yaşadığı ruhsal çöküşü o kadar güzel canlandırıyor ki, adeta siz de izlerken onunla beraber o dramayı yaşıyorsunuz. G.I.Joe ve Gods of Egypt’de karşımıza çıkan Elektra rolündeki Elodie Yung ise, sağlam dövüş sahnelerinin altından başarıyla kalkıyor ve Daredevil ile uyumu da gayet başarılı.

Dizinin devamlı değişen ve daha da sağlamlaştırılan Daredevil kostümü ise, çizgi-romanları ve filmindekinden farklı olarak tasarlanmış, sert görünümlü ve şık bir dizayn tercih edilmiş. Kostümde, koyu renklerin tercih edilmiş olması, dizinin karanlık ve pastel atmosferine de oldukça uyum sağlıyor.

Dizi, gerek senaryosu, gerek yaratılan karanlık atmosferiyle şu anda yayınlanan diğer süper kahraman dizilerinin çok daha üstünde yer alıyor. Açıkçası dizinin bu kadar temelleri sağlam ve başarılı olması için oyuncular, senaristler ve yönetmen dahil tüm ekibin çok çaba sarf ettiği açıkça görülüyor. Hâlen yayınlanmakta olan çizgi roman uyarlaması dizilerin aksine, içinde mantık hataları olmayan, klişeleşmiş sahnelerle doldurulmamış, devamlı kendini tekrar eden kötü karakterlere yer vermeyen, kalitesiz görsel efektlerle boğulmamış, seviyeli ve sağlam bir dizi olan Daredevil, son zamanlarda yapılmış en iyi Marvel dizisi olarak yerini uzun süre koruyacak gibi duruyor.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

6 Haziran 2016

WARCRAFT


Warcraft (İki Dünyanın İlk Karşılaşması), tüm dünyada milyonlarca fanatiği olan Blizzard firmasının 1994 yılında ürettiği bilgisayar oyunundan uyarlanan fantastik bir macera filmi. Başlarda, yönetmen Duncan Jones’ın önceki işlerindeki kadar büyük bütçeli ve CGI’ların fazlasıyla cirit attığı dev bir öykünün altından nasıl kalkacağı aslında düşündürmüştü. Moon ve Source Code, kaliteli ve senaryosu çok düzgün filmlerdi, fakat Jones’ın üstlendiği Warcraft, oldukça görkemli, detaylı ve incelik isteyen müthiş bir iş. Sonuç olarak öykünün işlenişi, efektleri ve her türlü ayrıntısı ile ortaya çok iyi bir film çıkartan Duncan Jones, bu destansı uyarlamanın ilk filminin altından başarıyla kalkıyor.

Warcraft’ın oyunuyla fazla haşır neşir olmayan birisi olarak, direkt filmiyle bu fantastik dünyaya giriş yaptığımdan, özellikle yabancı basında yer alan fanatiklerin olumsuz eleştirileri beni pek ilgilendirmedi açıkçası. İçeriğinde inanılmaz ayrıntılar barındıran bu büyük oyunun, yıllar sonra bir film olarak beyazperdede karşımıza çıkması bile, tüm olumsuzlukları bir kenara bırakın, harika bir olay.

Film, insanların yer aldığı Azeroth krallığı ile ülkelerini terk eden ve kendilerine yeni bir yer arayışında olan Ork’ların arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Büyüyle açılan bir geçitten geçen ve insanların başına bela olan Ork’lar da, aslında kendi aralarında ikiye bölünmüş vaziyetteler. Bir yanda “Fel” adındaki büyük bir güç ve onun sağ kolu olan vahşi “Gul’dan” ın yönettiği Horde sınıfı, diğer yanda ise, daha çok aile kavramıyla yaşayan barışa yatkın bir Ork sınıfı var. Azeroth tarafında ise, Kral Llane,  hem başarılı bir koruyucu hem de komutan olan Lothar ve Medivh adında, aynı zamanda muhafız olarak da bilinen bir büyücü bulunuyor. Filmin en önemli karakterlerinden birisi de, Azeroth’lular  tarafından esir alınan insan ve Ork arası bir dişi olan Garona.

Devam filmleri çekilecek olan Warcraft’ın en güzel yanı, çok itinalı ve düzgün bir şekilde seriye giriş yapmış olması. Film boyunca LOTR’daki orta dünya ırklarının neredeyse çoğuyla karşılaşmak ve yaratılan fantastik dünyadan dolayı Warcraft’ı  LOTR ile kıyaslamak mümkün. Film, LOTR’daki kadar derin ve dolu bir senaryoya sahip değil. Fakat kesinlikle ne hikayenin gidişinde ne de görsellikte göze batan bir taraf yok, hatta beklentimin çok da üstünde çıktı. Hikayenin ana temelini oluşturan Ork’ların yanı sıra, Elf’ler ve Hobbit vâri cüceler de ortada sıkça geziniyor. Oyuna bakıldığında çok karışık gibi gözükse de Warcraft filmi, karakterlerin düzgün tanıtımı, senaryonun çorba olmadan sade bir şekilde ilerleyişi sayesinde hiçbir karışıklık barındırmıyor.

Karakterler için seçilmiş oyuncuların çok iyi planlanmış olması filmin izlenebilirliğini daha da arttırıyor. Filmde, Dominic Cooper Kral Llane’a, MI: Ghost Protocol’ın güzeli Paula Patton Garona’ya, daha çok karakteristik roller ile tanıdığımız, benim de çok sevdiğim Ben Foster büyücü Medivh’e ve “Vikings” dizisinin kralı Ragnar’ı oynayan Travis Fimmel ise Azeroth komutanı Lothar’a hayat veriyor. Özellikle Travis Fimmel’in Vikings dizisinde canlandırdığı Ragnar Lothbrok’ın kendine özgü hareketlerini ve mükemmel bakışını birebir Lothar karakterine taşıdığını fark etmemek mümkün değil. Ayrıca karakterlerin arasındaki diyaloglar net ve anlaşılır durumda olduğundan hikayeye konsantre olmak daha da kolaylaşıyor.

Ork’ların her birinin detayları o kadar şık ve gerçekçi tasarlanmış ki, bilgisayar ortamında yapılmış olduğunu bile düşünmek çok zor. Filmin her karesini izlerken, CGI’ın teknolojik boyutlarının nereye geldiği de çok iyi anlaşılıyor. Irkların, hayvanların, karakterlerin kostümleri, mekanların ve ortamın renkleri, görsel estetiği LOTR’i aratmayacak kadar mükemmel yaratılmış. Warcraft, sadece aksiyon ve görselliğin ön planda olduğu bir film değil aslında. Sömürgeleştirilmekte olan bir halkın, topraklarını korumak üzere verdiği savaş sırasında her iki tarafta yaşanan dramatik olaylar da filmin arasına serpiştirilmiş durumda. Bir arada yaşama çabaları, büyücülerin savaşı, taraf seçimleri, ihanet, merhametsiz hükümdar, bencillik, nehire bırakılan bir bebek vb. gibi detaylar sürmekte olan savaşın yanında, hikayeyi daha duygusal ve destansı bir hâle getirmeye çalışıyor. Finalde ise, zaten serinin devam filmleri için açık kapı bırakılmış durumda.

120 dakikanızı asla boşa harcatmayacak, epik ve fantastik bir dünyanın içinde yer almak isterseniz, Warcraft bu imkanları ayağınıza getiriyor. İnternet ortamını, Dvd’sini veya Blu Ray’ini beklemeyin, kıyın paranıza ve IMAX’de izleyin. Sonra tekrarını evinizde yaparsınız.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.