14 Aralık 2015

ALPER KIVILCIM ile RÖPORTAJ



Korku sineması üzerine yaptığım röportajların bu defaki konuğu, Türk korku sinemasının birçok filmine senaryo yazmış ve ilk defa “Gassal” filmi ile yönetmenliğe geçen Alper Kıvılcım. Yönetmenlikten daha çok korku hikayeleri yazmayı seven Alper Kıvılcım ile Kanyon’da buluşup kahve eşliğinde hem kendi hikayeleri ve projeleri, hem de korku sineması üzerine uzun uzun sohbet ettik. Daha çok Özgür Bakar filmlerine yazdığı senaryoları ile ön planda olan Alper, Özgür ile de çok iyi bir uyum içinde çalışarak güzel bir ekip oluşturmuşlar. Halen de, birlikte korku sinemasına çok değişik yapımlar ortaya çıkarmak üzere çalışıyorlar.

Alper Kıvılcım, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Kendisine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.



KE- Artık neredeyse korku filmleri senaryosunda bir marka haline geldiniz. Korku sinemasına olan ilginiz nereden geliyor? Neden korku/gerilim?

AK- Çocukluğumdan beri korku filmlerine ilgim vardı. Nedense korku filmi izlemekte beni çeken birşeyler var. Sadece ilgi. Eskiden izlemek hoşuma giderdi, şimdi yazmak. Ayrıca Özgür Bakar ile yaptığımız filmlerin hepsinde gizli ya da açık mesajlar oluyor, şunlardan uzak durun şunu ya da bunu yapmayın diye, gizli ya da açık mesajlar veriyoruz. Peki bu mesajlar başka türlerle de verilebilir mi, tabii ki evet. Ama biz korkuyu tercih ettik. Yazmak istersek çok güzel komedi de yazarız Özgür’le birlikte ki,  zaten bu yaz kimsenin beklemediği çok ilginç bir komedi filmi yapacağız.

KE- Bu kadar fazla korku filmi senaryosu yazabilmenin sırrı nedir?

AK- Az önce de söylediğim gibi, biraz karanlık dünyaları seviyorum galiba, yazarken de o dünyanın içine girmeyi çok seviyorum. Hayali ama karanlık bir dünya. Biraz da insanların korku ayarlarıyla oynamak çok hoşuma gidiyor
.
KE-  Doğaüstü varlıklar, cinler ve büyüler ile ilgili bildiğiniz her detayı korku filmine dönüştürmek sanırım birçok araştırma gerektirir. Ne tür araştırmalar yaptınız bu konularla ilgili?

AK- Bu konuyla ilgili araştırma kitapları okuduğumuz gibi, özellikle Özgür'le (Bakar) Kuranı defalarca okuduk. Eğer cin ve İslam’a dayalı bir korku filmi yapıyorsak, referansımız mutlaka kuran oluyor.

KE-  Bugüne kadar senaryosuna katkıda bulunduğunuz filmlerin arasında sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen yapımlar hangisidir? Korku sineması sektöründe iyi bir senarist olmak için ne gibi aşamalar gerekir?

AK-Bugüne kadar beni üzen değil ama içinde bulunduğuma pişman olduğum tek film Üç Harfliler 2: Hablis’dir. Muhtemelen Özgür’ de benim aynı düşünüyor. Muhtemelen değil, aynı düşündüğünü biliyorum. Özgür ile ben, film yaparken de, sonrasında da eğlenmek istiyoruz, kimseyle sorun yaşamak istemiyoruz. Üç Harfliler 2: Hablis filminde ise, anlamadığımız bir şekilde filmin yönetmeni ile sorunlar yaşadık. Şimdi burada o konulara girmek istemiyorum etik olmaz, ama tek diyebileceğim şey, keşke o filme hiç bulaşmasaydık. Aslında ne Özgür'ün, ne de benim filme süpervizör olma gibi bir düşüncemiz de yoktu, tamamen filmin yapımcısı Kemal Kaplanoğlu'nun çok  iyi niyetli ısrarı üzerine oldu, biz de içine girmiş bulunduk. Ama dediğim gibi keşke olmasaydı. Hablis dışında beni üzen ya da pişman eden bir proje yok. Zaten onun dışındakilerin hepsi kendi üretimimiz filmler, bundan sonra da böyle olacak. Sorunun ikinci kısmına gelince, Hasan (Karacadağ) ağabeyi örnek alsınlar, gerçekten çok başarılı. 

KE- Yine senaryosunu yazdığınız ve bu defa yönetmen koltuğuna da oturduğunuz ilk filminiz olan Gassal’ın hikayesinden biraz bahseder misiniz? Gassal nedir veya kimdir?

AK- “Gassal” için şöyle bir yorum yapayım. “Gassal” kesinlikle bir cin filmi değil, psikolojik-gerilim filmi. Cin filmiymiş gibi anlatıp öncelikle seyirciyi aldatmak istemem, fakat koltuğa çakılıp izleyecekleri, bol gol gerilecekleri, içinde bir sürü bulmaca barındıran bir film. Film boyunca hayatını evinin bahçesine kurduğu Gasilhane’de Gassallık yaparak hayatını geçindiren Abbas'ın ve bir geceliğine diye gelip, Abbas'ın sırlarını öğrendikçe bir girdabın içinde kaybolan Akay'ın hikayesini takip ederek gidiyoruz ama sadece finalinde değil, kendi içinde de sürekli sürprizler barındıran bir film.

KE- Gassal, Türkiye’de sıkça rastladığımız cinli ve büyülü hikayelerin dışında kalan ve daha çok psikolojik/gerilim tarzında bir film. Hatta filmin fragmanına baktığımızda neredeyse tür olarak “slasher” bile diyebiliriz. Böyle bir tür filme türk seyircisi hazır mı sizce? Artık bu türe bir yerlerden başlamanın zamanı geldi mi?

AK- Evet “Gassal” Özgürle yaptığımız film fabrikası markalı filmlerden biri değil öncelikle. Onları da yapmaya devam ediyoruz, ama orda daha çok gişe işleri yapıyoruz. “Gassal” belki de gişede çok başarısız kalacak ki, bu ihtimal filmin senaryosunu yazmaya başladığım günden beri var. Ama ben bunu bilerek yola çıktım, bunun hiçbir şekilde risk falan olduğunu da düşünmüyorum. Zaten bence bir senarist ya da yönetmen, gişe kaygısı düşünerek film yapmamalı, o işin ticari boyutu, sanat kısmını yapanların bununla değil, işin kalitesiyle ilgilenmesi gerekiyor. Ha sezon içinde gişesinde çok iddialı olacak filmlerimiz yok mu? Tabii ki var ama onlar farklı, gassal için şunu diyebilirim birşeyleri birilerinin denemesi gerekiyordu, ben de köyün delisi olarak denedim.Burada önemli olan büyük gişe başarıları elde etmek değil. Her filmin illaki iyi ya da kötü olan kısımları vardır. Gassal'ın da vardır, işte biz imkanlar dahilinde elimizden gelenin en iyisini yaptık, kötü kısımlarına baksınlar daha iyisini üstüne koya koya gitsinler diye bir yol açmayı amaçladık. Başta bu imkanı bana veren  yapımcım Serdar Çelik olmak üzere de benimle yola çıkan özellikle Yaşar Tuncer'e, bu senaryoyu yazarken benden desteklerini esirgemeyen Nazlı Başaranoğlu'na, kendisi o sırada sette olmayıp ruhuyla ve kalbiyle her zaman sette olan kardeşim Özgür Bakar'a ve tüm ekibime teşekkür ederim. Seyirci hazır mı, zamanı geldi mi kısmına gelince, 18 Aralıkta göreceğiz.

KE- Türk korku sinemasında birbirine çok fazla benzeyen CİN temalı hikayeler ortalarda sıkça dolaşıyor. Size göre, bu kadar fazla aynı şeyi üretmenin korku sinemasına ne gibi katkısı/zararı oluyor?

AK-Bence bu kadar çok olmasının bir zararı yok. Amerika’da da çok fazla vampir ve zombi filmi var. Önemli olan sunduğunuz işin kalitesi. Bence bu tip filmlerden çok insanların sektöre zararı oluyor. Bu işte para var, ucuza da çıkıyor diyip 50 yaşından sonra korku filmi yapmaya çalışan yönetmen olmaya çalışan insanlar var. Bu tabiiki olmuyor.Mesela ucuz ama kaliteli film çekme rüzgarını bu sektörde ilk başlatan Özgür Bakar'la benim. İlk filmimiz “Ammar” çok ucuza çıkıp, dağıtımcımızın yaşadığı zorluklara rağmen ( O dönem “Fida Film” iflas etme noktasına gelmişti ) oldukça başarılı bir gişe sonucu elde etti. Çünkü çok kaliteli bir filmdi. Bu gişe sonucundan sonra da birçok taklitçimiz oldu tabii. Bunun önüne geçmek imkansız, geçmek gibi bir derdimiz de yok zaten, ama çok azı hariç hepsi çakıldı. Çünkü taklit ettikleri kısım sadece ucuz kısmı oldu, kaliteli kısmını ne yazık ki yapamadılar.

KE- Gassal ile başlayan yönetmenlik deneyiminiz devam edecek mi? Yakın zamanda senaryo ya da yönetmenlik bazında yeni projeleriniz var mı?

AK- Yönetmenliğim devam edecek mi? Aslında hiç düşünmedim.Benim yönetmenlik kariyeri yapmak gibi bir derdim de yok. Dediğim gibi Gassal çok özel bir filmdi, ben çekmek istedim sadece. Yine “Gassal” kadar iyi bir senaryo yazabilirsem, şartlar da uygun olursa olabilir. Ama bizim ana yönetmenimiz Özgür Bakar'dır. Yönetmenlik gibi zor bir işi de Özgür gayet iyi beceriyor. Ben aslında belki inanmayacaksınız ama, set ortamını bile sevmeyen biriyim ve kolay kolay sete gitmem, o yüzden bu soruya cevabım; bilmiyorum. Hayat ne gösterir bakacağız. Bu yıl yapacağımız üç tane film var, Deccal 2, Ammar 2 ve bir komedi filmi ama adını şimdi vermeyeyim. Ama çok farklı bir komedi filmi olacak. Anlaşmasını yaptık hatta Suat Özkan, ben ve Özgür yazmaya başladık bile.

KE- Gassal’ın çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç bir olay var mı?

AK- Cin filmi olmadığı için birşey yaşamadık :) “Gassal” içinde Türk insanına göre çok sert sahneler barındıran bir film, hatta sette çekip, montajda daha zamanı değil diyerek kullanmadığım sahnelerde oldu. Bu sahnelerin bazılarını set çalışanları kaldıramadı. Sahne çekildikten sonra bir süre kenara geçip, kendine gelmeye çalışan, sinirleri bozulan özellikle kadın arkadaşlarımız oldu. Onun dışında ilginç bir olay yaşamadık.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

AK- Kesinlikle çok sevdiklerini düşünüyorum. Yoksa bu kadar korku filmi çekilmezdi... Ama bazen seyircinin çok acımasız olduğunu da düşünüyorum. Aslında seyirciyle empati yapınca onlar da haklı ama bizler de haklıyız. Mesela Amerikan filmleriyle Türk filmlerini kıyaslamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu sadece korku alanında değil, her türde geçerli. Amerikalıların film çekerken kullandıkları yemek bütçesi, bizim çoğu zaman bütçemizin tamamı oluyor. Dalga geçmiyorum, bu ne yazık ki gerçek. Ama tabii onların pazarı daha geniş, bizim pazarımız Türkiye dışında yok. Bu da doğal olarak bu işe parasını yatıran yapımcıların risk faktörlerini arttırıyor o yüzden, çok büyük paralar ne yazık ki harcayamıyoruz. Amerikan sineması ve Türk sineması karşılaştırılınca, ortaya tabii ki Ferrari ile Murat 124 kıyaslaması gibi birşey çıkıyor ve çok acımasız oluyor. Fakat kesinlikle Türk yönetmenlerin daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Bir Türk yönetmen Amerika’ya gidip çok rahat o imkanlarla film çekebilir ama bir Amerikalı yönetmenin buradaki imkanlarla film ya da dizi çekebileceğine kesinlikle inanmıyorum. Seyirciler şunu bilsin ki; burada mevcut şartlar içinde mucizeler oluşturularak en iyi film karşılarına çıkarılmaya çalışılıyor.

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Favoriniz olan 3 korku filmini yazar mısınız?

AK- Ne yazık ki eskisi kadar çok korku filmi izleyemiyorum ama tabii ki, favorilerim var. Türk olarak , Dabbe serisi, Ammar ve Helak:Kayıpköy. Helak bence Türk korku sinemasında yapılmış en iyi filmlerden biriydi. Yabancı filmlerden ise, Çığlık serisi, Son Durak serisi ve Fright Night(1985)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


RUSSELL HODGKINSON ile RÖPORTAJ


Türk / Yabancı korku filmleri üzerine yaptığım röportajlar tam hız devam ediyor. Bu defa bir film değil, dizi oyuncusu ile kısa bir söyleşi yaptık. Z Nation, The Asylum şirketinin Syfy kanalı ile ortak çalışmasından ortaya çıkmış bir zombi dizisi. The Asylum, genelde dev bütçeli filmleri taklit eden ve çok düşük bütçelerle B Tipi filmler üreten bir şirket. Kendine özel bir kitlesi olan bu B Tipi filmler, ciddiyetten ve inandırıcılıktan uzak, tamamen eğlence üzerine kurulu yapımlar. Genelde filmlere ağırlık veren The Asylum, 2014 yılında “The Walking Dead” dizisinden esinlenerek Z Nation adında bir korku/komedi dizisine başladı. Dizi, post-apokaliptik dediğimiz kıyamet sonrası hayatta kalma mücadelesi üzerine kurulu.  Bol miktarda zombi içeren Z Nation, onlardan kurtulmaya çalışan bir grubun hikayesini anlatıyor. Bu grubun içinden birisi olan “Doc”, filmin en çok sevilen karakterlerinden birisi. “Doc” rolünü iki sezondur başarıyla canlandıran “Russell Hodgkinson” 1959 doğumlu ve film / dizi sektöründe oldukça deneyimli bir aktör.
Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Russell Hodgkinson’a  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Z Nation, zombilerle dolu ve aksiyonu bol bir dizi. Ve bu dizide önemli bir karakteri (Doc) canlandırıyorsunuz. Bir zombi dizisinde oynamak nasıl bir duygu?Teklif geldiğinde neler hissettiniz?

RH- Bir aktör olarak her zaman işe yarar olmak beni iyi hissettirir. Bir işe başlarken size verilen karakteri geliştirmeniz çok önemlidir, hele bir de harika insanlarla çalışıyorsanız bu size bonus olarak geri döner. Gerçekten karşıma bu proje çıktığında bu fırsatı yakalamak için çok heyecanlandım.

KE-  Dizinin ilk sezonu daha sert ve aksiyonu ve gerilimi daha fazlaydı. İkinci sezona baktığımızda ise, komedinin daha ön planda olduğunuz görüyoruz. Size
RH- Ben herkes tarafından ikinci sezonun daha fazla desteklendiğini ve beğenildiğini düşünüyorum.



KE- Doc karakterine karşı seyircinin ilgisi nasıl? Ne gibi tepkiler veya yorumlar alıyorsunuz?

RH- Tepkiler karakterden hoşlanıldığı yönünde.Hayranlarımdan oldukça pozitif eleştiriler ve yorumlar alıyorum. İnsanlara, Doc karakterinin mizahi ve iyimserlik tarafının çok keyifli geldiğini hissediyorum.

KE- Bu kadar zombinin olduğu bir dizi setinde mutlaka ilginç veya komik anılarınız vardır. Birkaç tanesini bizimle paylaşır mısınız?

RH- Bazı sahnelerde aynı kişiler tekrardan extra zombi olarak kullanılabiliyor. Aynı tipleri farklı farklı zombiler olarak görmek çok eğlenceli. Hatta o kadar eğlenceli tipler var ki akşam eve o şekilde gidiyor ya da akşam yürüyüşünde dışarıya o şekilde çıkıyor.

KE- Makyajlar sırasında veya aksiyon sahnelerinde ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

RH- Ben pek zorluk yaşamadım çünkü henüz zombi olmadım. Ama fazla kanlı sahneler varsa benim için, bunlar üzerime digital efektlerle ekleniyor.

KE- En sevdiğiniz korku filmleri nelerdir? “The Walking Dead” hakkında ne düşünüyorsunuz? 

RH- Ben The Walking Dead izlemdim hiç, fakat eşim çok seviyor ve izliyor. Ben sadece Z Nation izliyorum ve gerçekten çok seviyorum. En favori korku filmlerim ise Jaws, Carrie ve Poltergiest.

KE- Dizinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Daha kaç sezon sürer bu zombi istilası?

RH- Ben en az beş sezon süreceğini umut ediyorum. Bir de hikayenin spin off u olsun istiyorum..Adı da Whats up Doc ? :)


Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

9 Aralık 2015

MARCUS DUNSTAN ile RÖPORTAJ




Korku/gerilim sineması üzerine yaptığım röportajların bu seferki konuğu, benimde favori filmlerimden olan The Collector ve The Collection serisinin yönetmeni, Marcus Dunstan. Kendisi aynı zamanda Testere IV-V-VI ve Final VII (3D) filmlerinin de senaristi. Sorduğum soruları büyük bir titizlikle cevaplandıran Marcus, aynı zamanda filmin çekim tekniklerini adeta bir ders niteliğinde bizlere anlattı. Özellikle röportajın en keyifli kısmı ise, filmin ince detaylarını ve set tasarımlarını ele aldığı bölümler. oldu.
Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Marcus Dunstan’a  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.


KE- Patrick Melton ile beraber Testere IV-V-VI ve Final VII (3D) gibi korku sinemasındaki  önemli bir serisinin senaryolarını yazdınız. Nasıl ortaya çıkıyor bu kadar güzel fikirler? Bize ikinizin arasındaki ortaklıktan ve uyumdan biraz bahseder misiniz?

MD- Biz, hayatın içinde olan şeyler yaşadık, herkes gibi trafikte sıkıştırılmış ya da kabadayılık yapanların zorbalıklarını görmüşüzdür. Bizlerin canımızı sıkan bu durumlar karşısında aklımıza gelen ilk düşünceler şunlar olurdu. Bu durum bir çizgi roman senaryosu, ya da Alacakaranlık kuşağının bir bölümü olsa, bu korkutucu tiplere nasıl bir ders verebilirdik diye kafa yorardık kesin. Bu sorgulamamız aslında karanlık bir çizgide ilerliyor ve aynı anda hem korkunç, hem de karanlık bir mizah barındıran bu düşünceler aynı yerden geliyor. Patrick ve ben hikâyelerde bu dürtüleri serbest bırakma konusunda şanslıyız. Gerçek hayatın terörünü kovmak için paylaşılan deneyimlerimizi korku yoluyla aktarıyoruz. Patrick’le çalışmalarımızda gençliğimizin ve yetişkinliğimizin deneyimlerini, gelecek korkularını derleyerek hikâyelerin adrenalini haline getirip paylaşmaktan zevk alıyoruz. İzleyiciye yönelik,  kötü bir günün kalıcı bir tasviri için korku filmlerine her zaman ihtiyaç vardır ve bu düpedüz iyileştirici etkisi olan bir durumdur.

KE-  Benimde favori filmlerimden olan The Collector ve The Collection gibi oldukça heyecanlı ve gerilim dolu iki filmin hikayesini yine beraber yazdınız, fakat filmi yönetmek size kaldı? Neden tercih edilen siz oldunuz?

MD- Ben Iowa Üniversitesi'nde sinema okudum. Iowa Üniversitesi o zaman en iyi film programını içeriyordu. İkinci dünya savaşından kalma BOLEX kameralarla orada film çektik, film kurguladık ve kayıp bir zanaat olan kendi negatiflerimizle uyumlu hale getirdik. Bunların hepsi, yani dersler ve alternatif filmler ile denemeler bizim için olağanüstü bir eğitim zemini oldu. Iowa Üniversitesi sinema okulu yapımcı ve yönetmenlerden meydana gelen eğitim kadrosuyla kendilerine ait bir tarzda, kendi filmlerini yaratmak için her öğrenciye şans verir ve böylece çok farklı bakış açılarını hayata geçirir. Dijital dönemin bir dizi avantajı olmakla birlikte eski tip filmin farklı hareket alanları var. Film rulosuyla 2 buçuk dakikalık çekimde kamerada düzenleme yapılması için görüntülerin ne olduğunu görmek gerekiyor ve bu tüm hikâyeyi etkiler. Her çekim film için farklı bir sıçrama meydana getirir. Başa sar tuşu yoktur, tekrar izlemek için zaman yoktur ve bir sonraki çekime geçilir. Bu yüzden çekimden önce prova üzerinde daha fazla durulur. Iowa üniversitesinde film çekerken karşımıza çıkan beklenmedik görüntüler, hatalar, objektif yansımaları, ışık sızıntıları ve film çizikleriyle uğraşmak sinema alanında her birimizi teşvik ederek hayatımızın en büyük tecrübesi oldu. Bence film kusurları mükemmeldir. Dijital hata bunu sona erdirdi çünkü bu kullanışsız veri demektir. Bunlar bozuk ve işe yaramazdır.
Benim ikinci filmi çekmek için fırsatım oldu ama o zaman bile, filmin ana fikrini anlatan fragmanında görünmesi için kısa bir sahne çekmiştim. Diğer gerilim filmlerini çekenlerde bizim arkadaşlarımız, en önemlisi kendisi de bir yönetmen olan John Gulager; özveriyle filmde rol aldı ve tekniğini bizimle paylaştı. John kameranın şairidir ve ekiple eşsiz bir uyum içinde çalıştı.

KE- The Collector ve The Collection birbirini tamamlayan ve akıl almaz tuzaklarla dolu bir seri film. Testere’de olduğu gibi akıl oyunları içeren tuzaklar üzerine hikayelerde oldukça başarılı bir ikilisiniz. Beraber yazacağınız bu tarz hikayeleriniz ve projeleriniz var mı?

MD- Son birkaç yılda yazar olarak bilim kurgu (Rise, Outliers) ve aile hikâyeleri (The Stuff of Legend) gibi farklı filmlere odaklanmıştım. Her proje kendimizi geliştirmek için bir meydan okuma ve bu deneyimleri sinema salonunun karanlığında izleyicilerle bu zenginliği paylaşmak istiyorum. Televizyona güçlü bir giriş yapmasını beklediğim Monstropolis, televizyonda korkunun altın çağında terörü ve hikâyenin karışıklığı ile dikkat çekip keskin kenarını oluşturacak. Biz Universal’in ikonik karakterlerini yeniden ele alıp onlara taze kan getirme konusunda heyecanlıyız, insanlar her bölümde yeni bir canavarı görecekler bunun için sabırsızlanıyorum.

KE- Bir John Carpenter klasiği olan Halloween’in yeni versiyonunda adınız geçiyor. Yönetmenliğini yapacağınız Halloween Returns projesi hakkında bilgi alabilir miyiz? Bu oldukça heyecan verici bir durum.

MD-  Umarım Halloween gerçekten döner ve dönüşü hemen olur. Bu yolda bazı duraksamalar olsa da vizyon şansı bulma konusunda biz, yapımcı Malek Akkad ile işbirliği yaptık. Böylece dönüş filmi, 1978 yılındaki orijinal halini oluşturması ve bu duruma gelmesi için 30 yıl beklemiş gibi oldu.

KE- The Collector ve The Collection set tasarımı da çok başarılı olan filmler. Her saniyesi gerilim dolu olan bu sahneleri çekerken sette en çok nelere dikkat ettiniz?

MD- Koleksiyoncu filminin set tasarımı evde gizlenmiş kötülük fikrine dayanıyordu. Gün ışığında evde yürümek tehlikeli görünmezdi ama gece ev ölümcül görünüyor, her gölgede saklanan ölümcül bir tuzak gizli. Ermanno Di Febo-Orsini set tasarımlarının yanında Michael Barton ile beş farklı lokasyondan ev tasarımı sundular. Bunlar; Bir hukuk firmasının bodrumu, bir çiftlik evi, başka bir evin iç mekânı ve koridorunu inşa ettiler ve beklentilerin üzerinde mükemmel set tasarımları yaptılar. Konsept tasarımını yapan Norman Rockwell, hikâyedeki evin tasarımını ilginç tutmak için tekniğini söylemiyordu ve ayrıntılar aşırı yakın çekimlerde ortaya çıkıyordu. Koleksiyon filminde, bir katilin sığınağına girme fikri muazzam şekilde eğlenceli olmuştu. Argento Hotel hikâyede Koleksiyoncunun dünyaya nasıl baktığını başka şekilde anlattı. Set tasarımcısı Grace Walker, sanatçı Anthony Leonardi ve heykeltıraş Gary Tunnicliffe sayesinde set tasarımları filmde bir karakter haline geldi.

KE- Bu kadar titizlik gerektiren çekimler sırasında yaşadığınız en zor anlar nelerdir? Bizimle paylaşır mısınız?
  
MD- Her bir film bir dayanıklılık testidir. Her film bir kar tanesi gibi eşsizdir. Her filmin en zor anı bitirmektir. Üretim böyle kapsamlı bir deneyimdir. Ben bitirmek için zorlanma kısmını seviyorum. Her şey iyi giderse geriye bakıp gülümsemek için umut ederim, çünkü hepimiz kameranın diğer tarafında benzersiz bir deneyim paylaşıp beyaz perdede karanlık bir film ortaya çıkarmak için uğraşıyoruz.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

MD- 3 FAVORITE MOVIES 1. John Carpenter's THE THING / 2. SUSPIRIA / 3. ALIENS 
3 FAVORITE DIRECTORS 1. Dario Argento / 2. John Carpenter / 3. Brian DePalma

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

İREM DENİZ & DİLŞAH DEMİR ile RÖPORTAJ



Korku filmleri üzerine yapılan sohbetler devam ediyor. Azap filminin yönetmenleri Ulaş ve Dilek ile yaptığım ve yayınladığım röportajdan sonra şimdi sırada, filmin oyuncuları İrem Deniz ve Dilşah Demir var. Moda’da bir cafede gerçekleştirdiğimiz sohbet oldukça keyifli geçti. Korku sinemasının yeni yüzleri olan İrem ve Dilşah, sinemanın yanı sıra, hem tiyatro hem de dans üzerine eğitim almış iki oyuncu. Azap filminin yönetmenleri dahil olmak üzere tüm yapım ve teknik ekibi ile birlikte olmaktan çok mutluluk duyan iki oyuncuya kariyerlerinde başarı diliyoruz.
Kendileri, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar.

İrem ve Dilşah ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum.


KE- Kendinizden ve oyunculuk deneyiminizden kısaca bahseder misiniz?

İD- 1988 Manisa doğumluyum. 7 yaşımda dans etmeye başladım. Sanırım dansın da etkisiyle çocukluğumdan beri hayalim sahnede olmaktı. 2013’te Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Oyunculuk bölümünden mezun oldum ve aynı yıl İstanbul’a yerleştim. Mezun olduğumdan bu yana Tiyatro Craft’ta, İstanbul Devlet Tiyatrosunda, Tiyatro Oyun kutusuyla Bo Sahne’de birçok oyunda rol aldım. Azap filmiyle de ilk sinema deneyimim hayata geçmiş oldu. Bu arada dans etmeye hala devam ediyorum.

DDMerhaba. 23 yaşında Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun olduktan sonar İstanbul’a yerleşip çalışmaya başladım. Yerleştiğim ilk sene Tiyatro Kılçık’ın atölyesinde tiyatro temel eğitimi aldıktan iki yıl sonra, Pera güzel Sanatlar’da Tiyatro Bölümü’ne girdim. Üçüncü sınıftayken Tiyatro Kılçık’ın kadrosuna dahil olup 2013 yılına kadar onlarla çalıştım. Pera’dan mezun olduktan hemen sonra Kadir Has üniversitesi Film ve Drama Bölümü’nde oyunculuk üzerine yüksek lisansımı bitirdim. Dört yıl öncesinde Mediatif  Dans’da kısa bir eğitim sürecinin ardından Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda modern dans eğitimi almaya devam ettim, hala da etmekteyim.  Çeşitli film, dizi ve şovlarda oyunculuk yaptım. Şimdi de “Buyur Burdan Bak” adlı programda oynamaya devam ediyorum. Otuz yaşındayım, sevdiğim, önemsediğim ve yapmak istediğim sayısız şey var. Hayatımda ‘öncelik’ kavramına yer veremeyen ben, tek şeyi birinci sıraya koyabilirim;  Müziği.

KE- Azap filmindeki canlandırdığınız karakter hakkında bilgi alabilir miyiz?

İD – Azap Filminde oynadığım karakterin adı Ayşin. Aklı başında, idealist bir öğretmen. Uzun süre atama beklemiş ve ataması cin haberleriyle manşet olmuş bir köye çıkmıştır. Arkadaşlarının ısrarına rağmen köye giden Ayşin’i, Fatma Ana adında bir kadın misafir eder. Köyün atmosferi, evinde kaldığı Fatma Ana’nın gariplikleri ve sürekli geceye uyanıyor olması, Ayşin’in olan biteni sorgulamaya başlamasına neden olur. Elini kolunu bağlayan kimse olmasa da içinde bulunduğu durum kaçıp gitmesine engel olmaktadır. Film boyunca Ayşin’i paralel akan bir zamanda, hem köyde hem de arkadaşlarının evinde görüyoruz. İki zamanı birbirine bağlayan ortak noktalar olsa da,  Ayşin’in yaşadıkları birbirinden oldukça farklı. Köyde kurtulmaya çalışan Ayşin, arkadaşlarının yanında ise kurtarılması gereken ve korku uyandıran bir konumda.

DD- Azap filminde alfa bir kadını canlandırdım. Hayatı tiye alan Özlem; insanların korkularıyla dalga geçecek kadar korkudan uzak yaşayan biri. 
KE- Korku/Gerilim filmlerinin çekimleri sırasında ister istemez rol gereği bile olsa oynadığınız karaktere büründüğünüzde mutlaka etkilendiğiniz anlar oluyordur. Çekimler sırasında veya sonrasında başınızdan geçen ilginç olaylar oldu mu?

İD - Açık konuşmak gerekirse benim mesleğime bakışımda ve çalışma şeklimde bürünmek gibi bir olgu söz konusu değil, hatta bunu sağlıksız bulduğumu bile söyleyebilirim. Oyuncu kişisinin karakterini objektif olarak ele alabilmesi ve yaklaşabilmesi için de metine ve rolüne belirli bir mesafeden bakması gerektiğini düşünüyorum. Bunun dışında sette yaratılan atmosfer ve hocalarım Dilek Keser ve Ulaş Güneş Kacargil’in  yaptığı yönlendirmeler kesinlikle etkileyiciydi, ama bu canlandırdığım karakterden tamamen bağımsız, çok başka açılardan,  oyuncu olarak İrem’i etkileyen şeyler. İşin doğası ve çekimlerin yapıldığı yerler gereği başımıza gelen bir sürü ilginç şey de oldu tabi, ama bunların hiç biri cin hikayesi çekiyor olmamızla alakalı değildi. Çekimlerin 1. Haftasında babamı kaybettim örneğin ve sete devam etmek zorundaydık. Bugüne kadar verdiğim en büyük sınavdı diyebilirim. Bütün ekip bu süreçte bana yardımcı olabilmek için elinden geleni yaptı, hepsine bir kez daha teşekkür ederim.

DD-  Etkilendiğim anı yazarsam büyük bir spoiler (tam türkçe karşılığı bende yok) vermiş olurum ama, Ayşin karakterinden çok etkilendiğim bir sahne olduğunu söylemem de sakınca olmamalı J  Ekipte çalışan onca insanın işe konsantre olmamız için  bize gösterdiği özen benim için ilginç bir olaydı. Gerçekten.
KE- Azap sanırım ilk sinema filminiz. Tiyatrodan gelen bir oyuncu olarak ilk deneyiminizin bir korku filmi olması nasıl bir duygu? Senaryoyu okuduğunuzda neler hissettiniz? Hiç yapamayacağınızı düşündünüz mü?

İD - Evet Azap ilk sinema filmim. Korku filminde oynamak hep istediğim bir şeydi. Uçlarda duyguların konu edildiği ve haliyle oyuncuyu zorlayan bir tür çünkü. Senaryoya gelince, tabii ki korku ögeleri barındırıyor fakat ben ilk okuduğumdan beri gerilime daha yakın olduğunu düşünüyorum. Sadece korkutmayı amaçlamadığı içinde inandırıcılığı yüksek. Oynadığım Ayşin karakteri filmin tam merkezinde duruyor ve birçok duyguyu bir arada barındırıyor. Bu yüzden benim için tüm film süreci verimli ve çok heyecan vericiydi. Çekimlere başlamadan önce bazı sahnelerle ilgili korkularım vardı açıkçası. Fakat yönetmenlerimiz yapamayacağımı düşünmeme pek fırsat vermedi desem yalan olmaz. İstedikleri duyguyu ve performansı oyuncudan alma konusunda kendilerine ait bir çalışma şekilleri var ve içlerine sinmediği sürece çalışmaya devam ediyorlar.

KE- Daha öncede bir korku filmi deneyiminiz oldu. Komedi filmlerinde de oynayan bir oyuncu olarak korku filmlerinde yer almak nasıl bir duygu? Diğer türlere göre daha zorlayıcı kısımları var mı?

DD- Komedi filmlerinde oynamış olmamın korku filminde oynayacak olmama bir etkisi olmadı. Evet diğer türlere nazaran insanda korku uyandırmaya hizmet eden sahnelerde bir oyuncu olarak konsantrasyon problemi yaşayıp duruma inanmayı tekrar ve tekrar kendime hatırlatmaya çalıştım çünkü böyle korkulara yaşamım da çok az düşüyorum ki, bir oyuncunun kendi hayatındaki donelerle sınırlı kalmayıp rolle özdeşleşmek için birçok tekniğe başvurabileceği düşüncesine inanmama rağmen. Bu da benim eksiğim.
KE- Gerçek hayatta cinlerle ya da büyülerle ilgili anlatılan hikayeler sizi etkiler mi?

İD-  İster istemez etkiliyor tabiİ ki. Filmde Ayşin’in bu konuda söylediği gibi, öyle bir şey ki bir kere açılınca konuşuldukça konuşuluyor. Gerçekten de öyle, o yüzden bu gibi konularla ilgili hikayeleri pek dinlememeye çalışıyorum.

DD- Bir kere etkiledi ama iyi geldi etkilenmek, daha da etkilenmem J
KE- Yeniden bir korku filminde rol almak ister misiniz? Yakın zamanda yeni film projeleriniz var mı?

İD- Oynamayı isterim tabii ki. Her proje yeni bir deneyim demek. Fakat birbirinden farklı türde ve birbirine benzemeyen karakterleri oynamak asıl hedefim. Şimdilik görünen  yeni bir proje yok, tiyatroya devam ediyorum
.
DD- Korku filminde oynamaya her zaman açığım, evet isterim tabi J Var “Yolculuk” adında çekim süreci devam eden bağımsız bir filmde rol aldım.
KE- Devamlı cinler, büyüler ya da doğaüstü varlıklar olsun birçok film piyasaya çıkıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Bir süre sonra seyirciyi bıktırır mı bu konular? Yoksa bu rekabet daha mı iyi oluyor Türk korku sineması için?

İD- Cin ve büyü hikayeleri kültürümüzde var ve o yüzden ilgi çekiyor haliyle. Bu gibi hikayelerinin korku-gerilim içinde çok iyi malzeme verdiği bir gerçek. Türk korku sinemasının bu konu üzerinde yoğunlaşması seyirciyi sıkmaya başlıyor bile olsa, iyi olanların mutlaka aradan sıyrılacağına inanıyorum.

DD-  Bu konu hakkında birşey bilmeden cevap veriyorum; bıktırmaz. Rekabet? Bilmiyorum.
KE- Tiyatro ya da sinema olsun rol tekliflerinde karşınıza çıkan senaryolarda en çok neye dikkat edersiniz?

İD- Çok naif bir yerden önce beni heyecanlandırıp heyecanlandırmadığına bakarım. Ne söylediği ve bunu nasıl söylediği de önemli tabii ki. İnanmadığım bir projenin içinde olmayı istemem. 

DD- Bence oynayacağım karaktere ve senaryonun işleyişine dikkat etmeliyim. Çok sıradan oluşan anları bile öyle şekillerde anlatanlar var ki ‘konu’ bahanesi bu işin J
KE-Korku filmleri izlemeyi sever misiniz? Korku filmlerine ait en sevdiğiniz birkaç yabancı filmi yazar mısınız?

İD- Salt korku filmlerindense gerilim filmi izlemeyi daha çok seviyorum. Film değil ama yönetmen söyleyebilirim. Stanley Kubrick’e özel bir hayranlığım olmasının yanı sıra, David Lynch, Roman Polanski ve Michael Haneke izlemekten özel keyif aldığım yönetmenler.

DD- Film seçimlerimde genelde korku türünü tercih etmiyorum. The Shining, Aliens, Let The Right One In, The Birds, 28 Days Later, The Others, Funny Games, Only Lovers Left Alive, Thirst, Taxidermia, Dans ma peau, Antichrist en sevdiklerim.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

2 Aralık 2015

ULAŞ GÜNEŞ KAÇARGİL & DİLEK KESER ile RÖPORTAJ




Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konukları, Azap filminin yönetmenleri Ulaş Güneş Kaçargil ve Dilek Keser. Yakın bir zamanda Kadıköy Moda’da bir cafede buluşup kendileri ile Azap filmi ve korku sineması üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. Oldukça   pozitif enerjiye sahip ve iyi bir uyum içinde olan Ulaş ve Dilek, filmin tüm ekibi ile çalışmaktan da çok mutlu olduklarını her defasında dile getirdiler. Ekip ruhunun bir filmin başarısı açısından ne kadar önemli olduğunun da çok iyi farkındalar.

Kendileri, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar.

Ulaş ve Dilek ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Azap filmine gişede bol başarı diliyoruz. 



KE- İkinizin birlikte yazıp yönettiği “Azap” filmi çok yakında vizyona girecek. Nereden çıktı bir korku filmi yapma fikri?

Dilek Keser - Bir film yaparken, yönetmen için en eğlenceli kısım atmosfer yaratmaktır. Korku/gerilim türü de teknik ve estetik olarak, yaratacağınız atmosferde size geniş bir özgürlük alanı sağlıyor. Ayrıca bu alanda görsel efektler, farklı kamera kullanımları ve farklı bir sanat tasarımı kurmak da mümkün.

Ulaş Güneş Kacargil - Türkiye’deki korku filmi sinemasına olan ilgi ve filmlerin izleyicide karşılığını buluyor olması da bir başka faktör tabii ki.

KE- Azap filminin hikayesini yazarken ne gibi araştırmalar yaptınız? Yapım aşamasında karşılaştığınız zorluklar nelerdir?

U.G.K. - Aklımızda bir hikaye vardı. Ortak kültürümüzde, özellikle Anadolu kültüründe korku öğeleri oldukça fazla. Bunu şekillendirmek ve senaryolaştırmak yaklaşık iki ay sürdü. İlk halinden sonra da altı ay kadar
üzerine yeni şeyler ekledik. Sete girene kadar o yaratım süreci bitmiyor zaten. Başta Kuran-ı Kerim olmak üzere, kutsal kitapları tekrar okuduk. Hadislerden faydalandık. İnternetteki forumlarda korku izleyicisinin en çok neleri takip ettiğini ve nasıl konulardan hoşlandığını da bir yandan araştırdık.

D.K - En temel zorluk, korku filminin ‘ucuz ve kalitesiz olsa da olur’ algısını kırmak. Ekip kurarken bile korku filmi olacağı için, kolay ve özensiz bir iş olacağını düşünenler vardı. Setteki herkes bittiğinde ‘farklı bir film oldu’ dedi.

KE- Filminizin tanıtımlarında “Türk korku sinemasına yeni bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Azap,…” diye ilerleyen bir ön yazınız var. Ne gibi bir bakış açısı hedefliyor Azap filmi? Filmin diğer korku filmlerinden farklı kılan neler var? Kısaca bahseder misiniz?

D.K. - Ülkemiz izleyicisinin en çok etkilendiği konu, cinler alemi. İnançsal ve toplumsal olarak da en çok ilgimizi çeken hikaye bu. Bu yüzden birçok film, cinlerin insanlara musallat olması veya vesvese vermesi üzerine kurulu. Yani cinler bizim dünyamıza geliyorlar. Bizim filmin en temel farkı, biz onların (cinlerin) dünyasına gidiyoruz.

U.G.K. - Aslında aynı dünya üzerinde, farklı boyutlarda bir arada yaşadığımızı anlatmak asıl derdimiz. Bir taraftan da zaman algısının cinlere göre ve insanlara göre farklı olduğunu da işledik filmimizde.

D.K. - Ana karakterimiz Ayşin bir azap çekiyor ve her uyandığında sarmal bir yapının içinde geceyi yaşıyor. Sadece tek başına geceye uyanmak fikri bile rahatsız edici ve farklı bir gerilim öğesi yarattı, diğer filmler ile kıyaslayacak olursak.

U.G.K. - Bir de diğer tüm filmlerde bolca kan görebilirsiniz. Kan göstermeyi korku filmi sanıyoruz. Tamam, diğer ülkelerde korkunun alt janralarında vahşet, kan, vs. var, fakat bizim ülke sinemamızda sadece kan, revan,
korkunç yüzler ve korkunç sesler bulunuyor.  Evet bizim filmde de kanlı sahneler var, ama korkunun altını çizmek yerine gerilim tarafını daha fazla vermek istedik.

D.K. - Seyirciyi germek, korkutmaktan daha zor ama daha etkili. Makyajı, efekti ne kadar başarılı olursa olsun, bir şeyi çok fazla gösterince seyirci alışıyor ve korkmamaya, etkilenmemeye başlıyor.

KE- Film çekmek bir ekip işidir. Herkesin film yapımı sırasında fazlasıyla emeği geçer. İkiniz sette bu ekip ruhunu korumak ve başarılı bir yapım ortaya çıkarmak için neler yapıyorsunuz? Cast oluştururken en çok nelere dikkat edersiniz?

D.K. - Tüm ekibin kendini filmin bir parçası olarak hissetmesi ve sinerjinin yaratılması çok önemli. Bu yüzden sete çıkmadan önce ekiplerle hem ayrı ayrı, hem de bir arada toplantılar yapıyoruz. Birçok sette hem teknik ekip, hem oyuncular set günü tanışır. Bize bu durum biraz samimiyetsiz geliyor. Ekipteki herkes bir diğer ekibin ne yapacağını bilmeli ki, kendi de daha fazla kreatif katkı sağlayabilsin. Aynı durum oyuncular için de geçerli. Filmde dört kişilik kız arkadaş grubu var. Onların samimiyetlerinin doğal olması için okuma provaları yaptık. Bizden ayrı dışarıda sosyalleşmelerinin karakterlerine fayda sağlayacağını düşündüğümüz için, onları bu konuda yönlendirdik. 
Cast oluştururken filmin genel duygusuna, cast ruhuna uygun kişiler seçmek için uğraşıyoruz. Bazen oyunculuğunu çok beğendiğimiz kişiyi genel filmin ruhuna uymadığı için seçemiyoruz. İyi oyunculuk ve doğru cast çok başka kavramlar. Seçtiğimiz oyuncuların hem tipolojik, hem de oyunculuk olarak da birbirlerinin önüne geçmemesini sağlamak bir diğer önemli koşul.

KE- Birlikten güç doğar derler, ki zaten aranızda güzel bir uyum olduğu çok açık. Peki ikinizin sette ya da senaryonun ortaya çıkışı sırasında anlaşamadığınız noktalar oluyor mu? Birbirinizin hangi huylarınızı sevmiyorsunuz?

D.K. - Birlikte çalışmak daha huzurlu ve güvende olamamızı sağlıyor bence. Birbirimizin fikirlerine güveniyoruz ama bir o kadar da birbirimize açık
yüreklilikle ‘iyi olmuş, kötü olmuş’ ya da ‘daha çok geliştirmemiz gerekiyor’ gibi objektif yorumlar yapabiliyoruz.

U.G.K - Çok tartışıyoruz. Ama bu tartışmalar projenin yönünü belirlemek için yaratıcı tartışmalar, kişisel değil.

D.K. - Bazen çok gereksiz detaylar için de tartışıyoruz. O detay ile ilgili
vereceğimiz kararın filmde çok önemli bir yeri olmasa da, bizim için o an büyük bir sorun haline gelebiliyor. Bazen birimizden birinin fikrinden fedakarlık etmesine sebep oluyor.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

U.G.K. - Korku filmi bizim için yeni bir macera oldu. Ve biz maceraları severiz. Ama bundan sonra sadece korku filmi çekeriz demiyoruz. Farklı türler de
denemek lazım. Korku filmine devam edeceğiz ama, onun dışında farklı
filmler de yapacağız. Biz anlatıcıyız, insanı anlatıyoruz. Nasıl ki bir insan hep kızgın, hep gülen, hep ağlayan, hep korkan olmuyorsa, aynı şekilde komedi de, korku da, dram da hayatımızda olacak.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

D.K. - Genel olarak seyircinin hikayeden kopmaması için doğru bir hikaye
 ritminin ve aynı şekilde filmin kurgu ritminin de matematiği önemli. Sesler, anlık korkular yaratmada fayda sağlıyor ama asıl korkuyu yaratan filmin
 gerilim öğesi; eğer izleyiciyi yeterince gererseniz en olmadık şeyden bile korkabilir.

U.G.K. - Alışıldık sesler kullanmak garantici bir yöntem. Klişelere ara ara
hepimiz kaçıyoruz. Bizim filmde de var. Ama bütün filmi bunun üzerinden anlatamazsınız. Azap’ın en etkili yanı hikayesi, sağlam bir hikayesi ve hikaye kurgusu var. 

KE- Korku filmi setlerinde makyajlar, efektler, dekorlar vs derken ürkütücü bir ortam yaratıldığı kesin. Şu ana kadar çektiğiniz filmlerin setlerinde başınıza gelen en ilginç anınızı bizimle paylaşır mısınız?

D.K. - Açıkçası sette onca insanın arasında, ışığın, dekorun içinde filme yansıttığımız gibi bir korku atmosferi oluşmuyor. Ara sıra belki… Örneğin, İrem’i makyajlı görüp gerçekten korkan bir Yeşim’imiz vardı. Köyün tüm ışıklarının şalterini indirmemiz gerekiyordu çekim için . Ve o zifiri karanlık köyün köpekleri korkutucu olabiliyordu.

U.G.K - Biz sette değil de, yazarken çok daha fazla korktuk aslında. İlk başta hep alışık olduğumuz üzere, gece yazmaya başladık senaryoyu. Ama
zamanla tam omzumuzun arkasında bizi izleyen, hatta bilgisayar ekranına bakan ve kıs kıs gülen bir şeyin varlığı sürekli tüylerimizi diken diken etti.
Ciddiyim. Dönüp bakıyorsun, hiçbir şey yok. Ama bu duygu bizi iyice gerince, paşa paşa erken yatıp erken kalktık, elimizde çaylarla sabah erken oturduk senaryonun başına.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

D.K. - Haklısın, eskisi kadar önyargılı değiller. Ama biz sinemacılar olarak tam da bu önyargılar kırılmışken, kendi elimizle yeni önyargılar yaratıyoruz. Kendi filmlerini daha çok izleyen ülkeler sıralamasında ilk sıralardayız. Ama daha iyi filmler yapmak yerine, sektöre yatırım yapmadan, ‘daha ucuza nasıl film yapıp daha çok para kazanırım’ derdine düşüyoruz. Korku filmi izleyicisi oluştu. Ama iyi korku filmi sayısının en az beş katı kadar kötü filmler dolu. Bu bahsettiğim genel bir sorun. Komedi veya dramlar için de geçerli. Birçok filmin teknik ve oyunculuk kalitesi bazı dizilerden bile kötü.

U.G.K. - Evet, seyirciyi küstürmemeliyiz. İlla prodüksiyon kalitesinden bahsetmiyorum, estetik ve yaratıcı kalite anlamında da çok daha titiz ve samimi filmler yapmamız lazım. ‘Yaptım oldu’cu yaklaşımdan, ‘seyirci her türlü izler’ mantığından uzaklaşmamız lazım.

KE- Bugüne kadar sizi en çok etkileyen ve favoriniz olan birkaç yabancı korku filmi yazar mısınız? 

Halka (Ring), Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby), Evdeki Düşman (Orphan), Kiracı (The Tenant)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


BJ McDONNELL ile RÖPORTAJ



Türk ve Yabancı korku filmi yönetmenleri / oyuncuları ile yaptığım röportaj serileri devam ediyor. Bu defa Slasher türünün iyi örneklerinden olan ve ülkemizde Balta (Hatchet) adıyla bilinen serinin 3.filmini yöneten Bj McDonnell ile kısa bir röportaj yaptım. McDonnell, yönetmenliğin yanı sıra, Avengers, Star Trek, Jack Reacher, Ant-Man, Halloween II (2009) vb.gibi birçok filmin kamera operatörlüğünü de yapan oldukça yetenekli birisi.

McDonnell, hem Popüler Sinema’da hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

BJ McDonnell 'e, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE-  2000 yılından bugüne kadar birçok filmin yapım ekibinde yer aldınız. Marvel filmleri, korku filmleri ve bazı tv serilerinde kamera operatörlüğünde bulundunuz. İlk yönetmenlik deneyiminize Hatchet 3 gibi bir korku filmiyle başlamak nereden aklınıza geldi?

BJ- Hatchet 3 filmini yönetmem Adam Green sayesinde oldu aslında. Benim filmi yöneteyim diye bir talebim olmadı. Bir çok yönetmen bu filmi yönetmek istiyordu ama ben ilk Hatchet filminden beri kamera operatörü olarak çalışmıştım. Çok büyük bir iş olmadığı için yönetmenliğe atılmak adına iyi bir adımdı. "İlk yönetmenlik denemesi" yaftasını kırabileceğim bir işti. Tarzı, karakterleri vs biliyordum. Benim istediğim tek şey en iyi  ve daha büyük bütçeli bir film yapmaktı. Bunun için çok az paramız vardı, bir milyondan daha az ki bu da çok düşük bir bütçe demektir.

KE- Yönetmenliğe devam etmeyi düşünüyor musunuz? Örneğin Hatchet’in terör estiren karakteri Viktor Crowley’i yeniden canlandırmak gibi bir düşünceniz var mI? Aklınızdan geçen yeni projeler nelerdir?

BJ- Kesinlikle ilerde daha çok film çekmeyi düşünüyorum. Şu an elimde bir kaç iş var ama dürüstçe söylemek gerekirse kamera operatörlüğünü de çok seviyorum. Sıradaki film için acele etmiyorum. Bir sonraki film hem hikaye hem de bütçe açısından çok doğru bir iş olmalı. Hatchet serisine gelince artık yapmayacağım. "Hatchet adamı" olarak mimlenmek istemiyorum. Bu Adam'ın işi. Hatchet 3’den beri çok şey öğrendim. Hatchet filmlerindeki mizah tarzı gerçekten benim tarzım değil. Ben daha ciddi  korku filmleri ve aksiyon/ bilim kurgu filmleri yapmak istiyorum. Eğer bir başka Hatchet filmi yaparsam bu geriye doğru çok büyük bir adım olur. Benim Victor Crowley günlerim artık sona erdi.

KE- Hatchet serisindeki ölüm sahneleri diğer filmlere göre fazlasıyla kanlı. Bu sahneleri çekmek titizlik gerektiren bir makyaj istiyor. Çekimler sırasında cast ekibi ile yaşadığınız ilginç veya komik olaylar var mı?

BJ- Böyle bir anı Hatchet 1 de yaşadım. Deon Richmond'un kolları yüzülüyordu. Benim ve baş kamera asistanımın kendimizi kandan koruyacak gerekli ekipmanı yoktu. Kan spreyi sıkılınca, baştan ayağa kan içinde kaldık. O sabah üstümüz sahte kana batmış bir şekilde bara gidip içki içtik.

KE- Hatchet 1 ve 2’nin hem yazarı, hem de yönetmeni olan Adam Green, bu defa sadece Hatchet 3’in senaryo kısmında yer alıyor. Yönetmenliği kendisinden alma fikri nasıl ortaya çıktı?

BJ- Sanırım Hatchet 2 den sonra Adam başka bir Hatchet filmi yapmakta tereddüt etti. H2 pek de iyi bir reyting almamıştı üstüne üstlük bir sürü de eleştiri almıştı. Benim yönetmenliğe doğru ilerleyişimi ve bu filmler hakkında bilgim olduğunu fark etti böylelikle ben çok mantıklı bir seçim haline geldim. Açıkça şunu söylemeliyim ki setteki her film, sahneleri en iyi şekilde çekmek için Adam, Will Barret ve benim bir arada ortak çalışmamızın sonucudur.


KE Star Trek ve Avengers gibi büyük bütçeli filmlerin kalabalık oyuncu kadrosuyla çalışmak ve bu dev setlerde çekim yapmak kolay olmasa gerek. Ne gibi zorluklar yaşadınız bu setlerde?

BJ- Tüm içtenliğimle belirtmeliyim ki büyük filmler müthiştir. Doğru iş çıkartmak için bolca zamanınız vardır. Tonlarca planlama ve aksiyon sahnelerini çekmek için haftalarca zamanınız vardır. Bütçe ne kadar büyükse film de o kadar kolaydır kanımca. Bir yönetmene göre  bütçe ne kadar büyükse, projede yer alanlar ve yapımcılar da yaratıcılığını o ölçüde ortaya koyar. Siz bir yönetmen olarak istediğiniz şeyi alırsınız onlar da kendi istediği şeyleri alırlar. Bu oynamak zorunda olduğunuz çılgın bir oyundur. İşte yönetmenlerin bir an önce işi bitirmek istemesinin nedeni budur. İnsanların çoğu zaman  farkına varamadığı şey her seçimin yönetmenlerin kendi seçimi olmadığı gerçeğidir.

KE- Setlerde çalışmayı sevdiğiniz birkaç yönetmen ve oyuncu ismi verebilir misiniz?

BJ- Rob Zombie ile çalışmayı seviyorum. O gerçek bir hikayeci ve hayalperestir. Ayrıca Seth Rogen ve Evan Goldberg 'i, Jorma Taccone ve Akiva' yı da seviyorum.. Büyük işler çıkartan yönetmenlerle kolay çalışmak kadar sette iyi vakit geçirmek de önemlidir. Bu arada William Friedkin ile çalışmayı da severim. Çalışmayı sevdiğim aktör ve aktrisler ise  Andy Sandberg, Tye Sheridan, Tom Cruise, Josh Stewart, Rose Byrne, Aaron Eckhart, Ike Barenholdtz, Zac Efron, James and Dave Franco...... Bu liste uzar da uzar.

KE- Şimdiye kadar hiç Türk korku filmi izlediniz mi? İzlediyseniz düşünceleriniz nelerdir?

BJ- Açıkçası izlediğimi söyleyemem. İzlemişsem de şayet Türk filmi olduğunu anlayamamış olabilirim. Türk korku filmlerine bir göz atıp izlediğim var mı diye bakmalıyım. O kadar çok korku filmi izledim ki şimdiye dek hangisinin hangi ülkenin filmi olduğunu zar zor aklımda tutabiliyorum :)))

KE En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

BJ-  The Thing / John Carpenter , Hellraiser/Clive Barker. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.