17 Ekim 2016

DESIERTO


Babası Alfonso Cuaron’la birlikte yazdıkları Gravity ile ön plana çıkan Jonas Cuaron’ın yönettiği 2015 yapımı Desierto (Çöl), adı üstünde sadece çölde geçen bir film. 2016 FilmEkimi’nde gösterilen film, Gael Garcia Bernal ve Jeffrey Dean Morgan gibi iki kaliteli oyuncuyu da içinde barındırıyor. Amerika’ya kaçak giriş yapmaya çalışan Meksikalı mültecilerin peşinde olan oldukça rahatsız bir adamın hikayesine odaklanan Desierto, düşmeyen temposu ile keyifle izleniyor.

Beyaz bir Amerikalı elinde sniperı ile çölde Amerika’nın yolunu tutan Meksikalı vatandaşları teker teker indirir. Attığını vuran baş belası Amerikalının yanında, çölün sıcaklığı, yılanlar ve dev kaktüsler mülteciler için birer engel olmaktan çıkmıştır artık. Kurtulabilenlerin yaşam savaşı verdiği bu amansız çölde yapılması gereken tek şey hızlı olmaktır.

Desierto, her ne kadar vermek istediği mesajı anlatabilen bir film olsa da, senaryosunda eksiklerin olduğu bir gerçek. Amerikalının yabancı düşmanlığı üstüne hiçbir detaya yer verilmemesi ve karakterlerin fazla yüzeysel olarak kalması filmin en büyük eksilerinden. Bu adam kimdir?, Neden bu vatandaşları vuruyor?, bilinmiyor. Adamın psikolojisinin bozuk olduğunu sadece bir iki davranışından çözmeye kalkıyoruz ve kendi kendimizce varsayımlarda bulunuyoruz. Mekan olarak sadece çöl seçimi ve bunun filmde çok iyi kullanılması görüntü yönetmeninin de başarısını ön plana çıkarmış. Bunun yanı sıra Desierto’nun  gerilimli atmosferinin yaratılmasındaki en önemli etken titizce hazırlanmış olan müzikleri. Gerçekten kedi fare oyunu haline gelen bu kovalamacadaki temponun düşmemesini Woodkid’in nefis müzikleri sağlıyor.

Filmi izlerken ne yazık ki, kimler ölecek, kimler yaşayacak finalde kim kapışacak gibi birçok detayı tahmin etmek mümkün. Görülmemiş enteresan bir hikayesi yok filmin. Hatta yakın zamanda izlediğimiz Michael Douglas’ın çölde terör estirdiği filmi Beyond The Reach’i de anında aklımıza getirecek kadar klişe bir senaryosu var. Filmin en önemli unsuru ve en iyi oyuncusu başroldeki kurt köpeği. Sahibinin her dediğini yapan deli gibi koşturan ve mülteci avlayan bir köpek, yani tam bir “Atıl Kurt”. Cujo’dan beri gördüğüm en iyi oyuncu köpek bu filmde. Hatta filmin en gerilim yaratan kısımları da, köpeğin tam gaz koşarak insanları kovaladığı sahneler. Az sayıdaki oyunculara gelirsek; Jeffrey Dean Morgan tamam olmuş role çok uygun da, Gael Garcia Bernal (Amores Perros, The Motorcycle Diaries, Bad Education) gibi karakteristik rolleri başarıyla oynayan (benim de çok beğendiğim bir oyuncudur) ve biyografisinde özenle seçilmiş filmleri bulunan başarılı aktörün bu filmde işi ne? Bu film heyecanlı temposuyla öne çıkan, gerilim dolu bir film olabilir ama, klişe senaryosu bana göre kesinlikle Gael G.B’e göre değil.

Tatmin edici bir finali olmayan Desierto, sıradan bir hikayesi olmasına rağmen gerçekten seyirciyi ekrana bağlayan, hızlı ve gerilimli ilerleyen kucağınızda çekirdekle iyi giden bir film. Çok beklenti içine girmeden izlerseniz keyif alabilirsiniz.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

28 Eylül 2016

SIBERIAN EDUCATION


Ülkemizde  olduğu kadar tüm dünyada beğeni kazanmış sıcacık , içi yaşam dolu bir film olan Mediaterraneo ( Akdeniz )’nun yönetmeni  Gabriele Salvatores’in yönettiği Siberian Education ( Sibirya Mafyası) farklı bir tarzda , suç ve dostluk üzerine oldukça etkileyici bir film.  Akdeniz’den sonraki yirmi iki senelik bir zaman diliminde oldukça değişik filmlerle karşımıza çıkan Salvatores’in çok da popüler olmuş yapımlara imza attığını söylemek mümkün değil. Fakat bu defa kamerasını farklı bir yöne çeviren Salvatores , Siberian Education’da ele aldığı tarih kokan önemli bir konu ile yeniden adından sıkça söz ettireceğe benziyor. Nikolai Lilin’in 1980 yılında yazdığı aynı adlı romanından esinlenerek yazılmış olan film , Transnistria’da yaşayan Urka adında bir cemiyetin içindeki suç olaylarını konu alıyor.

Siberian Education’ın  geçtiği yer Sovyetler birliği dönemi ve Güney Rusya . Eziyet görmüş çeşitli ailelerin bolca yer aldığı Sibirya, her ne kadar şiddete dayalı farklı grupların kontrolü altında olsa bile Sibiryalılar, fakir bir topluluk olmasının yanı sıra en fazla korkulan kesimdir. Burada yaşayan bir mafya örgütünün başında bulunan Kuzya Dede , şiddet görmüş bir toplumun bilge temsilcisi olarak anılmaktadır. Kendi torunu Kolyma ve kan kardeşi Gagarin’i mafya örgütüne yakışır bir biçimde yetiştiren Kuzya, aynı zamanda kendilerine Sibirya gibi tehlikenin kol gezdiği bir yerde nasıl hayatta kalınması gerektiğine dair de öğütler verir.

Siberian Education aslında her ne kadar şuç olaylarına ışık tutan bir film olsa da Kolyma ,Gagarin ve arkadaşlarının el ele verdiği bir grubun iniş ve çıkışlarla dolu dramatik yaşamlarını anlatıyor.  Aslında filmin en önemli kısımlarını oluşturan dostluk, bağlılık ve ihanet gibi önemli değerlere ayırmış olan Salvatores, döneme imzasını vurmuş olan diktatör Stalin’e de bolca politik göndermeler yapmayı ihmal etmiyor. Genç yaştan beri suç işlemeye karşı eğitilen Sibirya halkının bir baş kaldırı simgesi olan dövmeler, filmde sıkı sık karşımıza çıkıyor. Peter Stormare ise, filmde dönemin en ünlü dövmecisi “Ink” rolünde oldukça başarılı. Çocuk oyuncuların bile performanslarının  asla göze batmadığı Siberian Education’ın en büyük şansı  usta oyuncu John Malkovich’in filmin ana karakteri Kuzya’yı canlandırması.

Sibiryalılar’ın yaşam tarzı her ne kadar şiddete dayalı da olsa, yine etrafta polise karşı direnen, gelenek ve göreneklerine bağlı, dövme sanatına çok düşkün bir topluluk olarak görülmektedirler. İtalyan mafyalarının genel yapısını oluşturan aile ve onur temasını bol bol gözümüze sokmaktan kaçınmayan Salvatores, filmi geçmiş ve gelecekten sahnelerle  ayırarak karmaşadan uzak çok daha anlaşılır ve sade bir hale getirmiş. Filmin en güzel yerlerinde çalan Emir Kusturica tarzı müzikler, seyirciyi biraz olsun karanlık atmosferin hakim olduğu sahnelerden uzaklaştırıp, karlarla kaplı beyaz bir ortamda rahatlamasını sağlıyor. Özellikle lunapark sahnesinde çalan David Bowie’nin “Absolute Beginners” parçası izleyiciye çok keyifli anlar yaşatıyor.

Başlarda bir belgesel havasında ilerleyen Siberian Education, ortalarına doğru suç ,din, aile meseleleri ve kardeşlik üzerine kurulu olaylar örgüsünde ilerleyerek isabetli bir finale doğru gidiyor. Politik yönüyle de ağır basan bir film olmasına karşın asla seyirciyi sıkmayan sonuna kadar ilgi ile kendini izlettirmeyi başaran, çarpıcı diyalogların ve sahnelerin yer aldığı bir suç draması Siberian Education. Farklı bir film izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken ve aklınızın bir köşesine yer edecek kadar itinalı çalışılmış bu yapıma bir şans vermek size kalmış. 
     
Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

26 Eylül 2016

LEVAN BAKHIA ile RÖPORTAJ


Korku sineması üzerine yaptığım röportajlar bu aralar yabancı yönetmen ve oyuncularla devam ediyor. Bu defa 247F ve Landmine Goes Click  adında iki gerilim filmi çekmiş olan Gürcü yönetmen Levan Bakhia ile güzel bir sohbetimiz oldu. Tür filmlerine pek alışık olmayan Gürcistan’dan İngilizce olarak çekilmiş yapımların çıkması ve festivallerde ilgi ile karşılanması gayet güzel bir durum. Bu durumdan oldukça memnun olan yönetmenin psikolojik /gerilim türündeki, rahatsız edici bir yapıya sahip olan son filmi Landmine Goes Click hakkında konuştuk.

Kendisi beni kırmadı ve sorularımı kısa sürede cevapladı. Levan Bakhia’a yeni projelerinde başarılar diliyoruz.

KE- Landmine Goes Click hikayesi nasıl ortaya çıktı? İlham aldığınız filmler oldu mu?

LB- Basit, bu fikir bir çok kez beyin fırtınası yapılmış yüksek konsept fikirlerinden biriydi. Ayrıca benim için önemi olan bir görev ve iş modeli çerçevesinde düşünüldüğünde yapımcılar için -yapımcı olarak ben dâhil- iyiydi. Dahası belirli sınırlandırmalar içinde kendin için önemli olan bir şey yapmaya çalışmak da enteresan bir meydan okuma. Hikayeyi yazma süreci böyle bir şeydi. Bu hikayeyi yazmaya öncesinde 247F’de birlikte çalıştığımız yazar Llyod S. Wagner ile başladık fakat proje bu şekilde yürümedi. 2  yıl sonra Adrian Colussi ve ben başka bir metin üzerinde çalışıyorduk ve onun durumdan yararlanma fikri bir şekilde bize bir veri oluşturdu. Böylece hikayeyi yeniden keşfettik ve artık biliyordum ki bunun benim için önemi büyüktü, çünkü intikam türü ve bu türün psikolojisi konusunda çok meraklıydım. Bilirsin, formül basit, sana bir kurban ve bu kurbanın sonrasında yaptığı korkunç şeyleri gösterirler. İçten içe buna maruz kalan adamların bunu hak ettiğini hisseder ve şiddete katılırsın. O kadar kızarsın ki kurbana yaptıkları için, onlara yapılan işkenceyi onaylar ve hatta bundan zevk alırsın. Bence bu iyi bir ders değil. Bu nedenle bence Adrian çok iyi bir metin yazdı ve Tiflis’te bunun üzerine çalıştık. Adrian aslında Kanada’lı ama bu iş için yazım süreci ve çekimler sırasında bütün bir yılı Gürcistan’da geçirdi. Ayrıca şunu da eklemek istiyorum, Lloyd ile yazdığımız orijinal hikayenin bazı karakter isimleri dışında final versiyonla hiçbir alakası yok. Yine de filmde yazar olarak gösterildi, çünkü eğer onun harika ilk taslağı olmasaydı, hikayenin son hali de olmazdı.

KE- Neden Daniel ile ilgili bir intikam hikayesi yazmadınız? (Landmine Goes Click’in finali için).  Aslında herşey onun yüzünden başladı.

LB- Daniel’e hiçbir zaman geri dönmedim, ikisinin arasında neler oldu kim bilir. Bence intikam yanlış, ne olursa olsun,  ve Daniel şu an bunu biliyor. Ne o, ne de Chris işlerin böyle olmasını, böyle şeyler yapmayı istememişlerdi.

KE- Festivallerde Gürcistan korku filmlerine nasıl tepkiler geliyor?

LB- Bence izleyici bu konuda meraklı. Çünkü çoğunun Gürcistan’dan haberi yok ve birden ortaya tuhaf, Gürcistanlı bir yönetmenden İngilizce çekilmiş bir film çıkıyor. Gürcistan tür filmleriyle bilinmiyor.

KE- Oyuncu seçimlerinde en çok nelere dikkat edersiniz?

LB- Oyuncular her zaman öyküyü yaratmanın en önemli görünüşüdür. Hatta neredeyse bu kadar öneme sahip tek şeydir bile diyebilirim. Oyuncu seçiminde çok özel bir formülüm ya da yaklaşımım yok, çünkü benim için o kadar önemli ki sonunda bu sürecin kendisi bir metot halini alıyor.

KE- 247F ve Landmine Goes Click, aslında korku filmi değiller fakat fazla rahatsız edici ve tansiyon yükselten filmler. Bu tarz hikayelere devam edecek misiniz?

LB- AI (Yapaya Zeka), her şeyin zekası, bilinçlilik, duyarlılık, farkındalık, gerçek ve ZAMAN şu sıralar beni ilgilendiren şeyler. Bakalım bunlardan nasıl bir film çıkar.

KE- Sette yaşadığınız zor anlar mutlaka olmuştur. Bize biraz anlatır mısınız?

LB- Tecavüz sahnesi. Bunu çekmek korkunçtu. Bu olay gerçekten orada yaşanıyordu ve kamera gerçekte nasıl hissettirdiğini tam anlamıyla gösteremez. Ve bu gerçekten korkunçtu. Keşke böyle bir şey kimsenin başına gelmese. Keşke kimse başkasına böyle şeyler yapmasa. Film icabı olsa bile böyle bir şeye tanık olmak berbat bir deneyimdi. Spencer neler yaşadı tahmin bile edemiyorum. Bence bu Kote Tolordava için de çok zordu. Gerçek hayatta çok hoş bir adam, çok tatlı ve sevecendir. Canlandırdığı şeyin gerçek gibi olması için cesaret gerekiyordu. Sanırım ekip, oyuncular ve ben bu sahnenin gerçekleşmesi için birbirimize yeterince güveniyorduk ve sette bu güven ortamı sağlandığı için çok minnettarım.

KE- Korku sinemasında farklılık yaratmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? İlerde "Evet bu bir “Levan Bakhia” filmi" diyebileceğimiz türden yapımlarla karşılaşacak mıyız?

LB- Bilmem. Gerçekten bilmiyorum. Ün peşinde koşmuyorum, ama yavaş yavaş anlıyorum ki film kendimi ifade etmem için bir araç ve dürüst olmak gerekirse ifade edilecek çok fazla şeyim var. Korku türü için belirli bir kalıp var mı? Hayır, bence alakası yok. Türün fanı değilim, umarım kimseyi düş kırıklığına uğratmam. Hatta 247F ya da Landmine’ı klasik görüşe göre bir korku filmi saymam. Yine de bu kalıp , “saunada kilitli kalmak” ya da “mayın tarlasında sıkışıp kalmak” benim stilim midir bilmiyorum, ama bu kurguyu seviyorum. Yine de zorunlu değil tabi ki.

KE- En beğendiğiniz 3 korku filmini ve 3 yönetmeni yazar mısınız?

LB- Favori korku filmim yok ama bir deney yapabilirim. Çocukluğumdan başlayıp hafızamda neler kaldı bakabilirim. Bakalım. Hatırladığım kadarıyla genç ben Hayvan Mezarlığı’ndan çok korkmuştu. Sonra Omen var, birçok seride gerçekten korkutmuştu beni. Televizyondaydı. Halka hafızama kazınan havalı bir deneyimdi, sanırım izlediğimde ilk gençlikten daha büyük falandım. Sonra Shining’i izledim ama izleyiciden çok izlenilmesi gerekli bir klasik olduğu için izledim. Sanırım bu film beni bir şekilde mahvetti. The Others gerçekten çok başarılıydı ve beni korkuttu. Biliyorum 3’ten fazla oldu ama elimden geldiğince soruyu cevaplamaya çalıştım.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

16 Eylül 2016

TRAIN TO BUSAN


2000’li yıllarda yükselmeye başlayan uzak doğu korku filmleri, aralarında kaliteli olduğu kadar oldukça vasat yapımlara da el attı. Bizde olduğu gibi, uzak doğuda da aynı sistem ön planda tabii ki. Önüne gelen bol hayaletli korku filmi çekti. Uzadıkça kendini tekrarlayan The Grudge (Garez) serisine benzer pek çok klişesi bol, vasat yapım ortalarda dolaşır oldu. Ben o aralar, hepsi birbirinin aynısı ve asla ayırt edilemeyen her çekik gözlü oyuncunun bulunduğu korku filmlerini izler olmuştum, ama bir süre sonra yavaştan uzaklaştım. Yalnız son yıllarda Güney Kore sinemasında gerilim ve dramanın iç içe olduğu harika filmler ortaya çıkmaya başladı ve yeniden aralarda rastladığım iyi filmlere göz atar oldum. Sadece gerilim ve korku değil, savaş, felaket, intikam ve slasher (seri katil) türündeki filmler de bolca ortaya döküldü. Özellikle The Terror Live (2013) ve The Flu (2013) filmlerini çok başarılı buldum. Hollywood filmlerinden aşağı kalmayan başarılı efektleri ve gerçekçi savaş sahneleri ile göz dolduran Tae Guk Gi (The Brotherhood of War, 2004) ve Mai Wei (My Way, 2011)’i de savaş filmi sevenlere tavsiye etmeden geçmeyelim.

Gelelim öncesinde iki adet anime çeken Sang-ho Yeon’ın, ilk uzun metrajlı film deneyimi olan Train to Busan (Busan Treni,2016)’a. Gerçekten zombi kıyamet filmleri diye tanımladığımız film furyasının içinde iyi bir yere sahip olacak kadar sıkı bir yapım var karşımızda. Film, ülkede salgının başladığı sırada durumdan haberdar olmayan bir grup yolcunun Busan’a giden hızlı trendeki macerasına odaklanıyor. Öyle bir macera ki bu, durmak bilmiyor ve film de trenle aynı hızda ilerliyor. Tren yolculuğu sırasında ülkede inanılmaz bir kaos başlıyor ve kimyasal bir sızıntıdan doğan salgın giderek büyüyor. Ve bu salgına yakalanan bir genç, trene gizlice kendini atınca film orada başlıyor ve sonuna kadar bitmek bilmeyen bir yaşam mücadelesi ile devam ediyor. Lise beyzbol takımı, sinir sisteminizi alt-üst edecek tren şefi, korkak iş adamı bir baba-ufak kızı ve hamile eşiyle yolculuk eden iri kıyım, kas torbası bir eşten oluşan grup, filmin ön plana çıkan karakterleri.
Filmde aslında salgına yakalananlara zombi demek yanlış olur. Enfekte olan insanlar sadece sese duyarlılar ve karanlıkta göremiyorlar. Film boyunca da, birbirlerini ısırmaya meyilli değişime uğramış insanlar görüyoruz. Yalnız asla The Walking Dead’deki gibi yavaş yürüyen walkerlar yok ortada. Parçalanan etler, bağırsaklar ve kan revan bir görüntü kalabalığına da yer verilmemiş. Isırılan insanların ani değişimleri, hızlı hareket etmeleri ve koşturmaları filmin gerilimin dozunu fazlasıyla arttırmış. Zombilerin makyajları da, Hollywood filmlerini aratmayacak kadar son derece başarılı. Gerçekten 2 saatlik süre boyunca filmdeki heyecanın dozu asla azalmadığı gibi, sonlara doğru ise yükselişe geçiyor. Sadece aksiyon ve gerilim dolu bir zombi filmi değil Train to Busan. Hikayenin içine güzelce dramatik ögeler de itinayla yerleştirilmiş. Fedakarlık, bencillik, yardımseverlik ve ihanet gibi pek çok farklı kavram da, film boyunca seyirciye eşlik ediyor. Tam gaz devam eden yaşam mücadelesinin yanında, bencil bir baba ve kızı arasındaki ilişki, aile üzerine kurulu güzel mesajlar veren şık diyaloglar da filme renk katıyor.

Train to Busan’daki oyunculuklara gelirsek, en önemli kısmı The Flu (2013)’daki gibi sevimli ve harika performans gösteren minik kız çocuğu (Soo-ann Kim) oluşturuyor. Bunun yanı sıra başrol sayılan bencil babanın (Yoo Gong) performansının yerine, iri kıyım eş dediğimiz Dong-seok Ma’nın oyunculuğu çok daha fazla göz dolduruyor. Filmin hikayesine göre dağıtılmış olan farklı karakterlerin, seyirciye o heyecanın arasında değişik duygular yaşatması kesinlikle doğru düşünülmüş bir olay. İzlerken en azından o diyalogların ve planların yapıldığı kısımlarda biraz da olsa nefes alıyorsunuz.

Yönetmen Sang-ho Yeon, salgının çıkışı ve yayılması ile ilgili fazla detaya girmeden direk filmi gerilimle ve bol aksiyonla süslemiş. Filmin bazı yerlerinde World War Z’yi andıran çekimler ve üst-üste yığılan balık istifi şeklindeki zombilere de rastlamak mümkün. İlk başlarda çekik gözlü oyuncularımızın değişime uğrama sahneleri biraz komik dursa da, bir süre sonra başlayan ve hızlanan gerilimle birlikte bu yadırgama hadisesi unutulup gidiyor. Filmin en can alıcı ve en iyi çekilmiş sahneleri bana göre, zombilerle dolu vagonları tek tek aşmak için grubun verdiği mücadele bölümü. The Walking Dead’den her ne kadar alışkın olsak da bu duruma, bir Güney Kore filminde bu kadar itinalı çekilmiş sahnelere rastlanması şık olmuş.

Train to Busan, son zamanlarda izlediğim, bitmek bilmeyen aksiyonu ve yaşattığı gerilimi ile unutulması zor bir film oldu benim için. Güney Kore filmlerini sevmeseniz bile ön yargılı davranmayın, korelilerin itici şivesini ve konuşmalarını bir kenara bırakıp izlemeye başlayın. Pek çok Hollywood yapımı zombi filmlerinden kat kat üstün bir film. Salgın, virüs, kıyamet ve zombi temalı filmlere düşkün olanlara Train to Busan, ilaç gibi gelecektir. Bu arada bir zombi filminde ağlanır mı diye düşünmeyin elbette ağlanır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

7 Eylül 2016

LANDMINE GOES CLICK


Gürcistan yapımı Landmine Goes Click, Levan Bakhia tarafından yazılmış ve yönetilmiş enteresan geçişleri olan rahatsız bir film. 2015 yılında Porto kentinde düzenlenen Fantasporto korku filmleri festivalinde Gürcistan dahil olmak üzere Portekiz ve Macaristan yapımı değişik korku filmleri yer aldı. Landmine Goes Click’de bu festivalden En İyi Seyirci Ödülü’nü alarak geri dönmüş bir yapım. Bakhia, daha önce Beka Jguburia ile birlikte saunada geçen ve yine psikolojiyi alt üst eden orta derecede bir gerilim filmi olan 247F (247 Fahrenheit)’e el atmıştı. Filmde gençlerin saunada kilitli kalışı ve artan ısı artışı karşısında fiziksel ve psikolojik güçlerinin sınırlarını zorlaması durumu, ister istemez izleyici de filmin içine taşımıştı.

Landmine Goes Click ise, üç gencin Gürcistan’daki eski bir savaş alanına kamp yapmaya gidişi ile başlıyor. Evlenme kararı alan Alicia ve Daniel’ın mutluluklarını yanlarındaki en yakın dostları Chris’de onlarla paylaşır. Güzel ve eğlenceli bir gecenin ardından herşey güzel giderken, Chris gündüz bir mayına basar. Hareket ettiği an patlamaya hazır olan bu mayın ve üzerindeki Chris, az sonra başlayacak olaylar zincirinin en büyük temel kaynağı haline gelir. Kısa bir süre sonra gerginlik artar, arkadaşlıklar tekrar gözden geçirilir, ortalık karışır ve Alicia ile Chris çaresizlik içinde yalnız başlarına kalırlar. Chris ayağının altındaki mayından kurtulmayı düşünürken, ne yapacağını bilemeyen Alicia’nın başına ise, farklı bir bela musallat olur. Artık ortada iki büyük sorun vardır. Film hakkında izleyeceklere fazla spoiler vermemek için, en önemli detaylarına fazla girmeden yazmak gerekiyor. O yüzden konuyu burada, yani ortasında kesmek yeterli olacak diye düşünüyorum.

Yönetmen Bakhia, hikayenin başlarda mayın üstüne kurulu ve bol diyaloglarla beslenmiş bir gerilim filmi gibi gözükmesini gayet güzel sağlamış. Filmin ortasına kadar “Olaylar hep böyle mi gidecek?” sıkıntısına girdiğiniz anda, yönetmen ustaca bir manevrayla birlikte hayatta kalma mücadelesini sert bir intikam olayına dönüştürüyor. İçinde bulundukları o stres dolu ortamda, ne yapacaklarını bilemedikleri bir durumla karşılaşan ve gittikçe sıkıntılı dakikalarla boğuşan Alicia ve Chris’in yerine ise, maalesef kendinizi koyamadan duramıyorsunuz. Ölüm korkusundan o an kendinizi feda etmenin dışında nasıl kurtulursunuz ve en akıllıca seçim nedir?, Ben olsaydım ne yapardım? sorusunu film boyunca ve özellikle finalde kendinize bol bol soruyorsunuz.

Bakhia düşük bütçeli olan bu filmi iki farklı kısıma ayırmış; Mayın ve İntikam. “Kimden, ne için intikam alınması gerekiyor?” cevabını almak için de, sizin yerinizde olsam fragmanı bile izlemeden direk filme başlardım. Ne yazık ki fragmanlar, kimi zaman neredeyse filmin tamamını hakkında gerekli ipuçlarını verebiliyor.

Ayrıca filmde elle tutulur derecede bir oyunculuk gösterisi yok, hatta tamamen amatör oyuncuların yer aldığı bir yapım gibi duruyor. Çekimlerin de çok titizce olduğu söylenemez. Ama diyaloglar kesinlikle doğaçlama yapılmış kadar iyi ve bu da gerilimin şiddetini arttırıyor. Levian Bakhia, film boyunca “I Spit on your Grave” havasını seyirciye koklatarak ilerlerken, en önemli kısmı finale saklıyor ve gerilimi açık alandan kapalı mekana taşıyarak “Funny Games” tarzında bitiriyor. Dostluk, ihanet, saldırganlık, işkence ve intikam gibi pek çok karışık duyguyu içinde barındıran Landmine Goes Click, bana göre rahatsız edici ve şiddet içeren filmler kervanına rahatlıkla girer. Türün meraklıları için tavsiye edilir, yalnız sinirden dişlerinizi çok sıkmayın!

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Eylül 2016

DAN MYRICK ile Röportaj


Yaklaşık bir sene önce başladığım yerli/yabancı yönetmen veya oyuncular ile yaptığım korku filmleri röportajlarım tüm hızıyla devam ediyor. The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmiyle found footage (el kamerası) akımını dünyaya tanıtan yönetmen Dan Myrick (Eduardo Sanchez ile birlikte yönettiler ) ile yaptığım söyleşide aklıma takılan ne varsa sordum.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere sorduğum  soruları beni kırmayarak cevapladı.

Dan Myrick’e  bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

KE- Eduardo Sanchez ile birlikte “found footage” akımının başlangıcı sayılan Blair Witch Project’in bir belgesel şeklinde çekilmesine nasıl karar verdiniz? Nereden çıktı el kamerası ile film çekme fikri?

DM- Ed ve ben 70’lerin “In Search Of” ve “Ancient Astronauts” gibi TV programlarından esinlendik. Bu programlar “sahte” belgesel formatında çekilmişti, ama bize göre oldukça ilgi çekicilerdi.

KE- Blair Witch Project’den sonra birbirine benzeyen fazlasıyla found footage tarzı filmler yapıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce bu kadar fazla film yapmak bu türün kalitesini düşüyor mu?

DM- Tarz bakımından sayıca çok fazla benzer film vardı, ama yalnızca bir kaçı iyi kotarılmıştı. “Paranormal Activity”  aynı format ve türdeki filmler arasında anca 10 yıl sonra yapılabilen ilk başarı hikâyesiydi.

KE- El kamerası ile çekilen filmleri izlerken gözleri çok yorduğu bir gerçek. Bu konuyla ilgili ne gibi tepkiler aldınız? Sizce bunun daha kolay ve rahat izlenebilir bir yöntemi var mı?

DM- Blair Witch gibi bir filmi büyük ekranda izlemek çok zor. Aslında sinema gösterimi için değil, ev videosu olarak çekilmişti. Yine de gösterimin ilk günlerinde sersemlemiş ve hastalanmış insan geri bildirimleri bizim işimize yaradı.

KE- 2008 yapımı The Objective’in konusu farklı ve politik bir bilim-kurgu gerilimi. Hikayesi nasıl ortaya çıktı? Ne gibi araştırmalar yaptınız bu konuda?

DM- The Vimāna (Vimanas) Hindu ve Sanskrit efsanelerinde anlatılan mitolojik uçan saray ya da savaş arabası anlamına geliyor. Bizim ülkemizde UFO fikrini ateşleyen derin mitoloji türünü temsil ediyor. Bu konuda duyduğum öykülerden ve dünyanın bu bölümünden büyülenmiştim ve modern zaman bilim kurgusu için harika bir öncül ve uygun ortam yaratabilecek, aynı zamanda Amerika’nın hakkında hiçbir şey bilmediği çatışmalara girme eğilimi hakkında sosyal bir eleştiri yapabilecek gibi hissettirdi.

KE- Book of Shadows: Blair Witch 2 filmine birlikte destek verdiniz fakat filmi siz yönetmediniz, Neden?

DM- Biz yalnızca karakterlerin bazılarının yaratılmasında görevlendirilmiştik. Dick Beebe ve Joe Berlinger asıl yazarlardı. Ed ve ben başka bir Blair filmi için çok erken olduğunu düşündük, fakat Artisan(o zamanki stüdyo), Blair başarısını kapitalize etmek için zorunlu hissetti ve yeni filmi aceleye getirdi.

KE- Filmografinizde 2008 yılından sonra hiç projeniz yok. Bıraktınız mı sinema sektörünü?

DM- Aslında 2014-2015’te çektiğimiz “Under the Bed” adındaki filmi yeni bitirdim. Film bir kadının evine taşınan takipçi bir sapık hakkında bir gerilim. Yılın ilerleyen zamanlarında vizyona girmesini umuyoruz.

KE- Çok yakında yeni bir Blair Witch (16 September 2016)  filmi geliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, ilk filmin yerini tutar mı sizce?

DM - Bence oldukça eğlenceli olacağa benziyor. Bütün yeni bir izleyici jenerasyonunun Blair mitolojisini deneyimlemesi fikrini seviyorum.

KE- En beğendiğiniz 2 korku filmini ve 2 yönetmeni yazar mısınız?

DM- ‘The Exorcist’ William Friedkin and ‘The Shining’ Stanley Kubrick

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.



29 Ağustos 2016

THE PYRAMID


Sinemanın Indiana Jones’la başlayan arkeolojik sırlar üzerine yapılmış filmler furyası yıllar sonra The Mummy serisi ile yeniden canlanmıştı. Bir süreliğine durulan bu tarz filmler son birkaç yıldır yerini yeraltı tünellerinde ya da mağaralarda geçen klostrofobik yapımlara bıraktı. Gregory Levessaur'un ilk yönetmenlik deneyimi olan The Pyramid (Piramitin Laneti)’de,  daha önce senaryolarını yazdığı “The Hill Have Eyes”, “Mirrors” ve “Haute Tension” gibi gerilim ve vahşet yüklü filmlerdeki tarzını devam ettirdiğini söylemek mümkün.  Blair Witch Project’le başlayıp “Paranormal Activity” ile devam eden ve artık neredeyse her korku filminde karşılaştığımız el kamerası çekimlerini kullanmayı ihmal etmeyen yönetmen, filmde kendine özgü çekim tarzı ile adeta bir belgesel havası yaratmış. Bu arada el kamerası çekimlerinin benzer filmlere göre seyirciyi fazla rahatsız etmediğini söylemek mümkün.

Filmin konusu tamamen bir keşif üzerine kurulu. Tarihin en önemli keşiflerinden birini ortaya çıkarmak üzere Mısır çöllerinde araştırma yapan arkeolog grubu, yıllar öncesinden beri gömülü kalan dev bir piramidi açığa çıkarır. Ancak tam bu sırada Mısır'da yaşanan halk hareketleri artınca, bölgeden ayrılmaları istenir. Kazı alanından ayrılmak üzere son hazırlıklar yapılırken araştırma robotu ile piramide son bir bakış atmak isteyen ekip mağarada bir canlı görünce işler değişir. Ortamdan uzaklaşmak yerine meslek aşkının peşine düşen ekip karanlık piramidin içinde korkunç bir maceraya atılır.

Levessaur, “The Pyramid”de, filmin sonuna kadar sürdürdüğü gizem sayesinde seyircinin filmden kopmasını engellemiş. Yeraltında geçen filmlerin en belirgin özelliği olan havasız, sessiz ve insanın içini karartan gergin atmosferi gayet güzel kullanan yönetmen, filmin akıcı havasını bozacak her şeyden itinayla kaçınmış. Korku filmlerinde sık sık rastladığımız yeşil tondaki gece görüşü çekimleri, aniden geçen yaratık mı yoksa insan mı olduğunu asla anlamadığımız bir varlık, ürkütücü hırlamalar gibi bir dolu klişe sahnenin yer aldığı The Pyramid’in hikayesi Mısır mitolojisine de bağlanıyor. Efektlerin çok da başarılı olmadığı “The Pyramid”, bubi tuzakları, gizli geçitler gibi heyecan yaratan detaylarla yine de izleyiciyi kendine çekmeyi başarıyor.

Mitolojik bir konuyu gerilimle süsleyen “The Pyramid”, en lezzetli yerlerini kısıtlı dakikalara sığdıran ve güzel başlayıp basitçe sona eren bir film.  Çok beklenti içine girilmeden izlendiğinde türün meraklılarını memnun edebilir.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

19 Ağustos 2016

SUICIDE SQUAD


Aylardır ard arda çıkan fragmanlar sayesinde neredeyse filmin tamamını izlediğimiz Suicide Squad (Gerçek Kötüler), yurtdışı ve yurtiçinden de aldığı olumsuz eleştirileri sanırım bir nebze de olsa hak ediyor gibime geliyor. Beklentilerimizi oldukça üst seviyeye taşımış olan filmi seyrettiğimizde, uzun metrajlı bir video cliple karşılaşıyoruz. Çalan parçaların, filmin karanlık havasına, karakter tanıtımlarına ve aksiyon sahnelerine yakıştığını söylemek mümkün. Ama bu güzel hareket, filmin doyurucu olmasına yetmiyor maalesef. Açılışta tek tek sırayla karakterlerin tanıtımı ve Batman’in onları yakalayıp kodese tıkma şekli gayet güzeldi ve ağzımıza bir parça bal sürmeyi başardı. Ama ardından sürekli müzikle süslenmiş (hatta diyalogların bile arkasında durmadan çalan bir müzik söz konusu) bir kötüler kalabalığı ve ne yazık ki bomboş bir hikaye ile karşılaşınca biraz dumura uğradık açıkçası.

Marvel mi?, Dc Comics mi? kapışmalarına fazla girmek istemesek de ortaya çıkan işler, sonuçlar ve eleştiriler, Marvel’in açık ara ile önde olduğunu kanıtlıyor. Avengers ya da Civil War’da da kalabalık bir ekip kötüleri yok eder ama ortada elle tutulur bir hikaye vardır, özellikle Captain America: Winter Soldier ve Civil War bunlara çok iyi birer örnektir. Kahramanlar arasında yapılan esprili diyaloglar çok daha şahanedir, çok daha eğlendirir. Suicide Squad’a baktığımız da ise sevimsiz oldukları kadar espriden de yoksun (Harley Quinn hariç) bir suçlu takımı geziniyor ortada. Hadi ortada senaryo yok, bari güzel elle tutulur birkaç karakterler arası hoş espri olsaydı. Dc’nin baştan beri süregelen Gotham City’nin karanlık havasını ve daha çok gece çekilmiş aksiyonları sevdiğini, bunları da filmlerine yedirdiğini zaten biliyoruz, hatta Marvel filmleri içinde renk cümbüşü gibi yakıştırmalar da yapıldı her yerde (kurban olun o renkli Marvel filmlerine). Batman ve Superman gibi iki önemli  karakteri elinde bulunduran ve Justice League için hazırlıklarını yapmaya başlayan ( ki bunun için de çok geç kalındı bence) Dc Comics, Suicide Squad ile iyi bir bomba patlatmaya hazırken, ne yazık ki bu gösterişli bomba ellerinde patladı.

Filmin olmayan konusu ise şudur: Aralarında üstün yetenekleri de olan kötüleri toplayıp, kafalarına kaçmasın diye minik bombalar enjekte etmiş Amanda Waller (Viola Davis) ve Rick Flag (Joel Kinnaman: The Killing dizisinin suratsızı ve yeni dönem Robocop’ın içine eden adam) eşliğindeki birim, hem Joker’i hem de şehirde kıvırta kıvırta dolaşan ve ortalığı yerle bir eden büyücü Enchantress ve devasa kardeşini yok etmek için uğraşırlar. Bu uğraş içinde kendilerine, bizim sevimsiz kötülerden oluşan bir ekip olan Suice Squad (İntihar Timi anlamında)’ı kurarlar. Ekibin, hatta filmin en büyük artısı sempatik tavırları ve hareketleri ile kendini sevdiren çizgi-romanlardaki tiplemeye en yakın olan Harley Quinn (Margot Robbie) karakteri. Kendisi için neredeyse filmde torpil geçilmiş, çünkü bütün güzel espriler ve dövüş sahneleri onun üzerine yazılmış sanki. Diğer ağır topumuz da yetenekli oyunculuğu ile göz dolduran Will Smith yani Deadshot. Özellikle ultra nişancı tekniğiyle üstlerine gelen tüm yaratıkları tek başına hızlıca yere serdiği sahne gayet güzeldi. Diğer kötülerimiz Boomerang (Jai Courtney), Diablo ( Jay Hernandez) ve Killer Croc (Adewale Akinnuoye-Agbaje) ise takımın en sönük kalan kötüleri. Flag’ı korumaya çalışan beyaz maskeli Katana’nın ise, ne yaptığını anlayamadan zaten film bitiyor. Şehirdeki kargaşanın arasında neyi koruyor, kimin yanında takılıyor anlayamıyoruz. Ekibin arasında bir bağlılık olmadığı gibi “evet biz bir takımız” gibi bir beraberlik de yaşanmıyor. Kendi başlarına takılan suçlu görünümlü enteresan bir ekip var ortada. Çizgi-romanların üstün güçlere sahip büyücüsü Enchantress ise, filme sadece görsellik katıyor, bunun dışında kötü karakter olarak kesinlikle başarısız. Oldu bittiye getirilmiş ufak bir iki hamleyle yok edilmesi de, yine filmin en büyük eksilerinden.

Yani sonuç olarak filmden Harley Quinn ve Deadshot’ı çıkart, film olsun sana bir bölümlük aksiyon dizisi. Bu arada çim adam kılıklı Joker’i unuttuk sanmayın. Bir sene öncesinden bolca reklamı yapılan, yere göğe sığdırılamayan hatta bugüne kadarki en iyi Joker dedikleri karakter, maalesef bugüne kadarki tüm Jokerleri mumla aratıyor. Güzelim Jared Leto bile Joker rolüyle kurtaramamış filmi. Joker olmak ne yazık ki, ağzına gülen surat yapmak ve güvenliğe bomba şeklinde hediye paket fırlatmak değildir. Nasıl olması gerektiğini zaten Jack Nicholson ve Heath Ledger zamanında itinayla sergilemiştir. David Ayer’in daha önce yönetmen olarak yaptığı filmlere de çok sıcak bakmayan birisi olarak, neden bu kadar zor bir Dc uyarlamasının altına girdiğini de anlamak mümkün değil. Training Day gibi başarılı bir filmi yazmış olan Ayer, en azından daha güçlü bir yazara devredebilirdi senaryo işini. Aralara katılan dramatik sahneler, filmin olmayan hikayesinden fazlasıyla kopuk duruyor.

Aksiyon sahneleri, çatışmalar tabii ki oldukça görkemli ve göz dolduruyor, çekim teknikleri güzel ama yine de Suicide Squad, her zaman Harley Quinn ile anılacak ve bir süre sonra da unutulup gidecek bir film. Kötü bir film olarak nitelendirmek yanlış olur, ama beklentileri asla karşılamayan vasatın biraz üstünde bir yapım. Eğlenmek ve güzel vakit geçirmek için seyredilebilir. Unutmadan filmin soundtrack’i gerçekten çok iyi, parçalar özenle seçilmiş. Keşke bu özeni karakterlere ve senaryoya da yansıtsalardı, tadından yenmezdi. Son dip not: Yazılardan sonra ayrılmayın!

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


12 Ağustos 2016

HASAN GÖKALP ile RÖPORTAJ


Korku filmleriyle ilgili röportajlarımın bu seferki konuğu ilk uzun metrajlı filmi Lanetli Anahtar: Cizlerin Gazabı ile Türk korku sinemasına adım atan Hasan Gökalp. Kendisi ile Kadıköy’de bir cafede buluşup, kendi filminin yanı sıra korku sineması üzerine bol bol sohbet ettik.

Hasan Gökalp, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı, kendisine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ilk filmine bol gişeler diliyoruz.


KE-“Lanetli Anahtar: Cinlerin Gazabı” ilk uzun metrajlı film deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

HG-Ben 12 Yaşımda İstanbul’a geldim. Daha once Batman’da yaşadım ve Mardin’e sık, sık gider gelirdim. Biz küçükken anneannemiz sürekli cin vakalarıyla karşı karşıya gelirdi. Her ne kadar biz çocuk olduğumuz için bizden  gizlemeye çalışsalardıda bir saatten sonra artık kafa bu tür şeylere basmaya başlıyordu. Mardin’de de buna benzer çok hadiseler oldu. Bu sebeptendir ki ilk sinema filmi deneyimimde çok zor olan sektörlerin başı çeken korkuyla başladım.

KE- Filmin tanıtım afişlerinden birisinde yer alan “Daktylos Cinleri” nedir, biraz bilgi verir misiniz? Seyircileri nasıl bir film bekliyor?

HG-Filmin her konusunda yer alan Daktylos cinleri, İda dağında yaşayan “Madenleri en iyi işleyebilen becerikli cinlerdir” Bu cinleri arama motorundan sorguladığınızda haklarında birçok şey çıkıyor ortaya. Bizde bu cinlerle ilgili hadiselere değindik. Korku filmi severleri gerçekten de birçok filmden farklı bir film  bekliyor. Kendimize özgün standartların dışında bir film yaptık.

KE- Filminizin adı önceden Lanetli Anahtar iken, neden sonrasında ek olarak “Cinlerin Gazabı” eklendi? İçinde cin kelimesi yer alırsa film daha fazla ilgi görür diye bir algı oluşuyor istemeden. Cin kelimesinin eklenmiş olması biraz gişe için sanıyorum, doğru mu?

HG- Evet doğrusu insanların çoğu Lanetli Anahtar ismini duyunca Hollywood filmi sanmaya başlamışlar. Hatta birçok haber sitelerinde Hollywood tarzı bir film diye manşetlerde yer aldı. Bizde Türk İslam kültüründe hepimizin kabul ettiği cin vakalarına inandığımız için sonrada “Cinlerin Gazabı” olan bir projemi buna kurban ederek seyirciye bir Türk filmi olduğu izlenimleri vermeye başladık. Cinlerim bizim hayatımızdaki yer her zaman etki uyandırıyor. Türk korku filmlerinde cin olmadan olmaz.
.
KE- Filmin yapım aşamasında veya çekimlerde karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Sette yaşadığınız ilginç olaylar olduysa bizimle paylaşır mısınız?

HG-Sette çok ilginç olaylar yaşadık. Hatta bazı hareketler gördük ve biz bunu oyuncularımızdan gizlemek zorunda kaldık. Eğer ki biz oyuncularımızdan saklamasaydık emin olun birgün sonra hastaneden rapor alıp daha sete uğramazlardı. O sebepten gizlemeliydik. Çekim aşamasında oyuncular kadrajdan çıkarlarken sandalyenin biri kendi kendine şidetli bir şekilde hareket etti. O hareket kameraya da yakalandı hata o kısmı kesmedim işe yarasın diye. Gala gecesinde ben söylemeden birçok kişinin gözüne çarpmış ve gerçek olduğunu anlayınca cidden ürperdiler.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

HG- Korku filmi çekerken efektlerden çok konuyu korumak gerekir. Çünkü efektler ve sesler bir saatten sonra seyirciyi sıkmaya başlıyor. Bizim film 115 dakika olmasına ragmen hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Film sürerken sürekli insanlar bir sonraki sahneyi merak etmeli. Yani merak hisi bittiği andan itibaren oyuncu sıkılmaya başlar. Bide mantık dışı hareketler olmaması gerekiyor. Yani anlayacağımız insanlar filmi izlerken nedenler aramamalı. Hassas davranmak gerekir, senaryo da çok önemli, bunu işlemek de çok önemli.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim bol cinli korku hikayelerine? Daha farklı “cin” harici yapımlara el atmanın zamanı geldi mi?

HG-Korku filmi seyircisinin çoğu yıllardır takiplerime dayanarak söylüyorum, sosyal medyada cinden başka bişi yok mu diye yakınıyorlar fakat cinden de vazgeçemiyorlar Çünkü bugün bir zombie filmi çekmeye çalışırsanız emin olun saçma şeyler deyip gülmeye başlarlar. Bu sebeptendir ki bizim inancımızda Kuran’daki ayetlere dayanarak cin inancımız korunduğu sürece bu  cin hikayeleri de korkuları da devam eder. Gece yattıklarında ışığı söndürmeden yatanlar bile var korkudan. Bu sebeptendir ki korku filmlerimizde cinler başı çekecek ve yerini korumaya devam edecek.

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca bahseder misiniz?

HG-Evet. İnşallah kısmet olursa “Cinlerin Şerri” İsimli bir korku filmi projem var bunu da çekmeyi planlıyorum. Şartlar ne olursa olsun, Allah ömür verir de nasip ederse bu filmi de çok farklı bir teknikle çekmeyi planlıyorum..

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

HG-İlk izlediğim korku filmlerinden bir tanesi daha çocukken Hayvan Mezarlığı diye bir film var bilirsiniz, Stephen King’in çektiği film. O filmi izlemiştim ve çok etkilenmiştim. Açık konuşmak gerekirse parmakla sayılabilecek birkaç film vardır. Biz Türk korku sineması yönetmenleri ve yapımcıları daha farklı şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye korku film dalında dünyaya kendini ispatlamalıdır. Allah bu sektörde samimiyetiyle dürüstlüğüyle emek harcayanların emeklerini boşa çıkarmasın. Sevgi ve saygılarımı iletiyorum takipçilerimiz ve tüm herkese. Çok Teşekkürler.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


9 Ağustos 2016

SINISTER


Bir korku filmini izlemeden önce yönetmenine bakarım diyenlerdenseniz, o zaman Scott Derrickson’ın yaptığı korku filmlerine biraz göz atalım. 1990 yılında Hellraiser: Inferno ile yönetmenliğe başlayan Derrickson, 2005 yılında rüyalarımıza giren, mahkemesi bol, sinir bozucu ve gerçek bir olaydan uyarlanmış şeytan çıkarma filmi “The Exorcism of Emily Rose” ile ortalığı karıştırdı. Başarılı olan bu filmin ardından 2014 yılında “Deliver Us From Evil” ile seri cinayetleri şeytan çıkarma olaylarıyla birleştirdi ve ortaya sıkı bir bir polisiye/gerilim filmi çıkarttı. Uğursuzluk ve felaket getirici anlamına gelen Sinister (Lanet) ise, yönetmenin bu iki filmin arasında çektiği 2012 yapımı bir korku/gerilim denemesi. Hikayesi çok da değişik olmamakla beraber yine de seyirciyi  ürperten bir atmosferi vardır Sinister’ın. Hatta filmin giriş kısmındaki sahne zaten baştan size filmde başınıza gelecekler hakkında biraz göz kırpar. Sinister, çok da yabancı olmadığımız klasik bir şablon olan; yeni eve taşınan aile teması üzerinden ilerleyen bir konuya sahip.

Suç ve gerilim romanları ile tanınan bir yazar, ailesi ile birlikte yeni bir eve taşınır. Yazar Ellison Oswalt evde bulduğu bir takım film makaralarını izlemeye başladıktan sonra evin geçmişine ait sırlarına vakıf olur. Videoları izledikçe daha da tuhaflaşmaya başlayan yazar, kendisini tamamen bu işe adayıp ailesinden bu sırları saklar. Bir yandan yeni romanı için kaynak bulduğuna sevinirken bir yandan da geçmişteki olayların perde arkasını araştıran Ellison, gitgide hırslanmaya ve aile içinde gerginlik yaratacak kadar kendini iyice kaptırmaya başlar. Araştırmasına yardımcı olarak bir polisi de yanına alan Ellison, cinayetler zincirini çözmeye başladıkça kendisini ve ailesini lanetli bir varlık karşısında tehlikeye attığını fark etmez.

Seyrettikçe daha fazla ipucu ile seyirciyi meraklandıran bir yapıya sahip olan  Sinister, korkudan çok gerilimle gizemi harmanlayan bir film. Filmin başlarında yazarın durumunu gözlemlediğimizde Sinister, The Shining'e yakın bir çizgide dursa da ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılıyor.  Aslında her korku filminde gözümüze çarpan klişeleri içinde barındıran karanlık bir film. Odalarda gezinirken ya da tavan arası kontrolü yapılırken bile ışıkların asla açılmadığı, sadece fenerle gezilen bir evde tabii ki zifiri karanlık bir atmosfer hakim oluyor. Durum böyle olunca da, film başından sonuna kadar nereden ne çıkacak şüphesiyle seyirciyi koltuğa çiviliyor. Filmin ortalarına kadar ilerleyişinde fazla bir değişiklik yokken, finale doğru gizemli hava sirkülasyonu yerini gerilime bırakıyor. Ve yaşanan olayların yavaş yavaş açığa çıkmasıyla birlikte gerginliğin hızı daha da artıyor.

Sinister, korku/gerilim  türüne bir değişiklik katmasa bile hızlı kurgusunun yanı sıra yönetmenin sade ve özenli çalışmasıyla ilerde hatırlanacak bir film olmayı başarmış. Filmde hırslı ve başarılı bir yazar olan Ellison karakterini canlandıran Ethan Hawke bugüne kadar yer aldığı rollerin dışında artık korku/gerilim filmlerinde de rahatlıkla oynayabileceğini kanıtlamış. Hem şaşırtıcı hem de ürkütücü bir şekilde ilerleyen film, bir başyapıt değil belki ama, sizi son dakikaya kadar ekran karşısında esir edecek kadar gizemi ve gerilimi yerinde bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.