8 Nisan 2015

KINGSMAN: THE SECRET SERVICE



Sinemanın son yıllarda yaptığı en büyük atılımlardan biri de çizgi romanları beyaz perdeye taşımak oldu. Yönetmen Matthew Vaughn “Kick-Ass” çizgi romanını başarıyla sinemaya uyarladıktan sonra aynı titizliği bu kez Kingsman için gösteriyor. “Stardust” ve “X-Men: First Class” gibi güçlü filmlere hayat veren yönetmen, hikayesini anlatırken bir yandan da birçok filme gönderme yapmayı ihmal etmiyor. “James Bond”dan “Kill Bill”e, “Bourne”dan “Men In Black”e pek çok farklı filmin altyapısını ve ince detaylarını gayet iyi şekilde filme yansıtıyor.
Kingsman, adını Kral Arthur ve şövalyelerinin kullandığı yuvarlak masadan alan, içinde Arthur, Lancelot, Galahad  gibi o döneme ait karakterler isimlerine de yer veren bir film. Kullanılan renkler, dekorlar, mekanlar o kadar özenle seçilmiş ki izlerken sanki kendinizi çizgi romanın içinde buluyorsunuz. Her türlü absürtlüğün ve ciddiyetsizliğin bol miktarda kullanıldığı Kingsman, bu tarz komedi aksiyonlarında görülen klişe sahneleri de içinde bolca barındırıyor. Bond tarzı üstün özelliklere sahip şemsiyeler, kalemler, çakmaklar, kameralı gözlükler ve bombalar neredeyse her kavga sahnesinde mevcut. Kingsman ajanının en büyük özelliği ise jilet gibi dikilmiş ve özel olarak tasarlanmış takım elbisesi. Görev sırasında birer İngiliz beyefendisi gibi görünmelerini sağlayan bu şık takım elbiseleri diken terzi dükkanın adı Kingsman. Tabii bu terzihane alışık olduklarımızın aksine gizli geçitlere ve bir uçak hangarına sahip olabilecek kadar devasa bir terzihane.
Filmin ana karakteri Galahad, usta çırak ilişkisinin usta olan tarafı. Kingsman teşkilatı gizli bir görevde kendi ajanını kaybedince yerine acilen birisini bulması gerekiyor ve ufak yaşta babasını kaybetmiş olan sokak serserisi olan Eggy, Galahad’ın vasıtasıyla kendini bu gizli istihbaratın içinde buluyor. Yeni yetme kahramanımız atlama, zıplama, dövüşme, silah kullanma gibi casusluk yetilerini kazanması için belli testlerden geçiyor ve dünyanın başına bela olan kötü karakterimiz Valentine’i alt etmek için göreve atanıyor.
Matthew Vaughn, kopan kafalardan ve bacaklardan kan çıkışını göstermekten özellikle kaçınmış olacak ki finale doğru bu sahneleri türlü kamera oyunları ile farklı bir eğlenceye dönüştürdüğüne şahit oluyoruz. Colin Firth'ün ortalığı kırıp geçirdiği kilisedeki aksiyon sahneleri adeta Tarantino filmleri havasında muhteşem bir kareografi ile çekilmiş.
“Terbiye insan için en büyük erdemdir” ilkesini izleyenlerin gözüne sokmaktan kaçınmayan Kingsman, başarılı oyunculuklarıyla da dikkat çekiyor. Eggy rolündeki Taron Egerton’ın filmdeki oyunculuk gösterisinin yanı sıra usta oyuncu Michael Caine de Arthur rolü ile filme ışıltı katıyor. Yönetmen, sürpriz oyuncu olarak da nam-ı değer Luke Skywalker yani Mark Hamill’ı seçmiş. Hamill’ın oldukça yaşlandığını görmek biraz içimizi burkuyor tabiî.
“Autin Powers” tarzı casusluk üzerine yapılmış komedi aksiyon filmlerinin son halkası olan Kingsman: The Secret Service, oldukça akıcı, hareketli ve eğlenceli bir film. Umarız Matthew Vaughn bu tarz filmlerle izleyicileri daha sık buluşturur.


FURIOUS 7



2001’den günümüze kadar devam eden Hızlı ve Öfkeli serisi hız tutkunları ve aksiyon sevenler için adeta bir fenomen haline geldi. Serinin her halkasında kamera tekniklerini özenle konuşturan yönetmenler, araba kovalama ve patlama sahnelerini daha önce filmlerde hiç görmediğimiz şekilde önümüze sundular. Rob Cohen'in başlattığı seri daha sonraları Justin Lin başta olmak üzere farklı yönetmenlerin elinden geçti. Furious 7’de ise “Saw”, “İnsidious”, “The Conjuring” gibi korku filmlerinden tanıdığımız yönetmen James Wan, farklı bir deneyimle karşımıza çıkıyor.
Kendi içinde gelişen ve kopmayan bir konu bütünlüğü taşıyan Fast and Furious serisi, bu özelliği ile kendisini alışıldık aksiyon serilerinden ayrı bir yere koyuyor. Özellikle serinin bir önceki filmin final sahnesinin Tokyo Drift’e bağlanması tüm izleyenleri hem şaşırtmış hem de çok sevindirmişti. İşte “Furious 7” de altıncı filmin bittiği yerden tam gaz devam ediyor. Bu sefer bir önceki filmdeki baş belası kötü karakter Owen Shaw’ın kardeşi, intikam için bizim ekibin peşine düşüyor. Furious 7’nin oyuncu kadrosuna Jason Statham’ın dışında yaşlı kurt Kurt Russel da eşlik ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu iki sevilen oyuncunun ekibe katılması filmin kalitesini gözle görülür şekilde arttırıyor. Özellikle Jason Statham’ın filme dahil olmasıyla beraber birebir dövüş sahnelerinin daha uzatıldıığını ve itinalı çekildiğini söylemek mümkün. Oldukça sert geçen kavga sahnelerindeki çekim ustalıkları sayesinde asla göz yormayan görüntüler ortaya çıkmış.
Son filme baktığımızda on dört yıl içinde, serinin, ilk filmlerindeki hikayeyle hiç alakası kalmadığını görüyoruz. Fakat seri konu bakımından çok daha sadeleşirken aksiyon sahnelerindeki tempo gittikçe artıyor. Yedi film boyunca görsel olarak gittikçe güzelleşen Fast and Furious serisi, farklı ülkelerin en güzel şehirlerinde çekilen hızlı araba sahneleri ile de  göz dolduruyor. Azerbaycan dağlarındaki nefes kesen kovalamaca sahneleri ile Abu Dabi’deki gökdelenden araba ile kaçış sahnesi adeta seyirciye yüksek dozda adrenalin enjekte ediyor. Ancak Furious 7’i serinin diğer filmleri ile kıyasladığımızda aksiyon sahnelerinin çok daha uzun ve mantık dışı olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan serinin, dördüncü filmden sonra yeni ekip ile beraber aksiyondaki ciddiliğini ve gerçekliğini yitirerek, bol esprili sahnelerle beraber daha eğlenceli bir hale dönüştüğünü görüyoruz.
Furious 7’nin çekimleri sırasında Paul Walker’ın araba kazasında hayatını kaybetmesi üzerine filme uzun bir süre ara verilmişti. James Wan filmin iptal olacağı söylentilerine karşı çıkarak CGI tekniği ile Paul Walker’a filmde hayat verdi. Bu sahnelerde Walker’ın kardeşleri Caleb ve Cody’i  oynatarak Paul Walker’ın sesi ve yüzünü CGI ile birleştirdiler. Ayrıca filmin finalinde çok özel hazırlanmış duygusal sahneler eşliğinde Paul Walker’a bir saygı duruşu da yer alıyor. Havada uçan arabalar, bol patlamalı sahneler, birebir dövüşler olsun, fazla gerçekçi olmasa da olur diyenlere Furious 7 ilaç gibi gelecektir. Ayrıca James Wan gibi genellikle korku filmleri çeken bir yönetmenin bu kadar bol aksiyonlu bir filmin altından başarı ile kalkmış olması takdire değer.



3 Nisan 2015

THE COBBLER

Şans Ayağıma Geldi

Hem oyunculuk , hem de yönetmenlik yapan Thomas McCarthy’nin  2011 yapımı ilk filmi Win Win ( Kazananlar Klübü) oldukça güzel eleştiriler almıştı. Ardından çektiği “The Cobbler” (Şans ayağıma geldi) ile bu sefer dram ve komedinin yanına fantastik unsurları da ekleyen Thomas McCarthy, Adam Sandler’ın yanı sıra, Dustin Hoffman ,Steve Buscemi ve Ellen Arkin gibi güçlü karakter oyuncularına da filmin kilit rollerini dağıtmayı uygun görmüş. Enteresan bir hikayeye sahip olan “The Cobbler” aslında izleyiciye güzel mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor. Kazanılan doğa üstü yetenekleri ve güçleri önce eğlence amaçlı sonrasında ise kendi çıkarlarımız için kötüye kullanma fikrini daha önce Jim Carrey’in “Bruce Almighty” (Aman Tanrım) filmi bizlere güzel bir şekilde anlatmıştı. Hemen hemen aynı giriş bölümüyle başlayan The Cobbler’ın hikayesi bir süre sonra farklı maceralara dönüşüyor.
Max Simkin (Adam Sandler), filmde  nesilden nesile geçen kunduracılık mesleğinin günümüzdeki en son temsilcisini canlandırıyor. Yahudi kökenli Max, babasının aileyi terk etmesinden sonra yıllardır hasta ve bunamış annesiyle birlikte yaşamaktadır. Gündüzleri baba yadigari olan ayakkabı tamirciliğini halen başarıyla sürdürmekte ve kendisi çevresindekiler tarafından çok sevilmektedir. Özellikle yan komşusu olan berber Jimmy( Steve Buscemi) ile çok iyi anlaşır onun sayesinde en sevdiği turşuları elinden eksik etmez. (Filmde neden devamlı bir turşu ikramı var diye düşünen seyircinin merakı filmin sonuna doğru son buluyor.) Max’in rutin bir şekilde devam eden esnaflık hayatı, günün birinde bodrum katında sakladığı eskilerden kalma bir dikiş makinesi sayesinde değişir. Müşterilerden gelen ayakkabıları bu makine ile tamir ettikten sonra ayağına giydiğinde ayakkabının sahibine dönüştüğünü anlayınca çılgına döner. Max için eğlenceli dönem şimdi başlar. Kimi zaman bir Çinli olup çin mahallesinde takılırken, kimi zaman bir çapkın olarak kızların peşine düşer. Yönetmen filmin ana konusunun yanı sıra kentsel dönüşümle ilgili bazı detaylarda seyirciye mesaj vermeyi de ihmal etmiyor. Max, güçlerini her ne kadar başlarda eğlence ve maddiyat için kullansa da sonradan elindeki bu sihiri çok daha farklı bir amaç için kullanıyor. Kendisi için çok özel anılara sahip olan evini asla terk etmek istemeyen yaşlı Solomon’u peşindeki bazı kötü adamlardan koruyan Max, ister istemez başını belaya sokar.

Bir anda sakin ve mutsuz bir adamın hayatını değiştiren bu harika sihir sayesinde film adeta eğlenceli bir masala dönüşüyor. Seyirciye zaman zaman böyle bir güce sahip olsan sen ne yapardın sorusunu sordurtan The Cobbler oldukça akıcı bir senaryoya sahip olduğundan sıkılmak için vaktiniz kalmıyor. Her ne kadar şekil veya beden değiştiren komedi filmlerinde rastladığımız klişe sahneler ve diyaloglar yine karşımıza çıksa bile seyirciyi rahatsız etmiyor. Oynadığı filmlerde mutsuz,sakin ama aynı zamanda çok sevilen,neşeli, eğlendiren karakterleri başarıyla oynayan Adam Sandler ,bu defa biraz daha dramatik bir role hayat veriyor. Filmin en önemli sahnelerinde ortaya çıkan  Dustin Hoffman ise sağlam oyunculuğu ile hikayeye renk katmış. Fazla uzatmadan tadında ve sürpriz bir finalle biten The Cobbler bu türün meraklılarına hoş vakit geçirtecek bir film.

THE TEXAS CHAINSAW MASSACRE (1974)


Teen slasher akımının öncülerinden olan 1974 yapımı Tobe Hooper imzalı ilk “Teksas Katliamı” filmi 40. yılı şerefine 2015 yılında yeniden restore edilerek vizyona girdi. Chicago daki film stüdyolarında beş ay süren bir çalışmanın ardından tekrar elden geçirilen film, ilk kopyalarına göre renk ve ses bakımından çok farklılıklar gösteriyor. Restore edilen film ilk kez 2014'de Cannes Film Festivali'nde gösterildikten sonra birçok ülkede gösterime girmeye devam etti.

The Texas Chainsaw Massacre için teen slasher akımı dediğimize göre biraz bu konudan bahsedelim. Bu tip filmlerde genelde genç oyunculardan oluşan bir grup görülür. Bu grup çoğunlukla ormanda kamp yapar ve sırayla bir katil tarafından öldürülürler. İlk başlarda sıkıcı ve tekdüze gelen bu filmlerin püf noktası, gerilimi ve heyecanı son sahnelere bırakmasıdır. Bolca vahşet içeren ve kan banyosu sahnelerin abartıldığı bu filmler çok fazla bütçe ile çekilmez. Fakat teen slasher tarzı filmler, sıradan senaryolara sahip olmasına rağmen en çok seyredilen korku filmi türlerindendir. Bu akımı ilk başlatan The Texas Chainsaw Massacre, ardından peş peşe çekilen Halloween, Friday The 13Th, Evil Dead, Scream  gibi seri filmlere yön vermiştir. Tobe Hooper’ın The Texas Chainsaw Massacre’da  elektrikli testereli ve yüzü maskeli bir katil olan Leatherface karakterini yaratırken gerçek bir seri katil olan Ed Gein’den esinlendiği söylenir. Vizyona girdiği senelerde birçok ülkede gösterimi yasaklanmış olan film, halen tüm zamanların “En İyi Korku Filmleri” anketlerinde ilk sıralarda yer almaktadır.

The Texas Chainsaw Massacre,İzlemek üzere olduğunuz film beş gencin ama özellikle Sally Hardesty ve sakat Frank’linin başına gelen bir trajedidir. Onların genç olmaları çok daha trajik bir olaydır. Ama çok çok daha uzun hayatlar yaşamış olsalardı bile o gün gördükleri dehşeti ve çılgınlığı ne beklerlerdi ne de bunu isterlerdi. Sakin bir yaz öğleden sonrası onlar için bir kabusa dönüşür. O günün olayları Amerikan tarihinde en tuhaf suçlardan birinin keşfine neden oldu. Teksas Elektrikli Testere Katliamı...” gibi tüyler ürperten bir giriş yazısıyla açılır. Hikaye Teksas’a doğru gitmekte olan bir grup gencin yolda garip görünümlü bir otostopçuyu alması ile başlıyor. Otostopçunun devamlı ailesini anlatması ve tuhaf davranışları yüzünden bir süre sonra onu indirip yollarına devam ediyorlar. Varmak istedikleri yere gelip yerleştikten sonra gruptan birisinin ormanlık alandaki garip bir evi ziyaret etmesi ile de kabuslar zinciri başlıyor. Çünkü evde yaşayan Sawyer ailesi, geçimini yıllarca kasaplık yaparak sağlamış fakat sonrasında işsiz kalmış ve insan avlamaya başlamış bir ailedir.

Filmin çekim teknikleri özellikle Sawyer ailesinin en manyak katili olan ve öldürdüğü kişilerin yüzlerinden kendisine maske yapan Leatherface’in kurbanlarını koşarak kovaladığı sahneler izleyiciyi oldukça geriyor. Evin içinde türlü işkencelere maruz kalan gençlerin, ailenin kendi içindeki tartışmaları fırsat bilerek kaçmaya çabalaması filmdeki gergin ortamı daha da şiddetlendiriyor. Filmin finaline doğru otoyolda Leatherface’in elektrikli testere ile yaptığı gösteriyi ise unutmak mümkün değil. The Texas Chainsaw Massacre bu kaçma kovalama sahneleri ile yıllarca farklı korku filmlerine örnek oldu. Filmin sembolü haline gelen Leatherface'den alınan ilham sayesinde korku sineması Jason Voorhees, Michael Myers ve Freddy Krueger gibi ürkütücü karakterleri ortaya çıkardı. Birçok filme ilham kaynağı olmuş 1974 yapımı orijinal The Texas Chainsaw Massacre,  bu türden hoşlananların kesinlikle seyretmesi gereken kült bir korku klasiğidir.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

25 Mart 2015

KOCAN KADAR KONUŞ



Yani , sen bu halinle asosyal takılarak daha ne kadar evde oturacaksın? Millet bebekle geziyor parklarda sende hala tık yok ! Yok anam yok senden hiçbir şey olmaz !.gibi kadınlar üzerinde baskı yaratan cümlelerden yola çıkılarak yazılmış çarpıcı bir kitaptan uyarlanmış bir film “Kocan Kadar Konuş” . Özellikle Türkiye’de sıkça rastlanan “kızlar belli bir yaşa geldi mi hemen evlenmelidir” baskısını anlatan kitabın yazarı Şebnem Burcuoğlu hikayeyi “Patron Mutlu Son İstiyor” filminden hatırladığımız yönetmen Kıvanç Baruönü ile beraber filme uyarlamış.Filmde Ezgi Mola’nın canlandırdığı Efsun karakteri sosyal medya ile fazla ilgisi olmayan bir dergide çalışan kendi halinde fakat sürekli ailesi tarafından eleştirilen bir tip. Hayalleri ile gayet mutlu olan ve kendine ait bir dünyası bulunan Efsun’un tek hayali evlenmek. Efsun’un sergilediği %100 Türk  Kızı imajı ve yaşadığı tüm olaylar aslında gerçek hayatta sık sık karşılaştığımız durumlardan ibaret. Efsun’un kafasında yarattığı kendisine akıl veren bir karakterle konuşmaları,  düşündüklerini monolog olarak seyirciye dönük anlatması ,hayalle gerçek arasında gidip geldiği sahneler filme mükemmel bir renk katmış. Etrafındakilerin söylediklerine fazla aldırış etmeyen kendi bildiğini okuyan ve erkeksi bir kadın imajına sahip Efsun’un başı ilk sevgilisi ile dertte. Kısa zamanda ondan kurtulmayı planlarken karşısına eski liseli platonik aşkı Sinan (Murat Yıldırım) çıkınca olaylar tamamen değişiyor. Bu dakikadan sonra ne yapacağını şaşıran Efsun , Sinan’ı elde etmek için türlü türlü çareye başvuruyor.

İçinde bulunduğumuz sosyal meydanın artık hayatımızın merkesi haline geldiğini gözümüze sokan “Kocan Kadar Konuş” bir yandan da hepimiz hayat dersi veriyor. Filmdeki yaşananlar her ne kadar kadınların başına gelen olaylar üzerinden anlatılsa da bu filmi erkeklerin de seyretmesi gerekiyor. Evli misin ? Sevgilin Var mı? Hımm yok mu ? Hay Allah ! gibi insanı delirten laflara maruz kalan kadının üstündeki baskıyı güzel bir dille anlatmayı başaran “Kocan Kadar Konuş” aynı zamanda filme çok yakışan müzikleri ile de dikkat çekiyor.
Diğer yandan Efsun’un odasında gözümüze sokulan bazı detayların seyirciye mesaj vermek amacıyla hazırlandığı ortada. Kapıda yazan “ Kitabı filmiyle yargılama” yazısı, gelebilecek birçok eleştirinin önünü şimdiden tıkıyor. Odada arka plandaki kütüphaneyi sıkça gösteren sahnelerde aynı kitaplardan üçer dörder adet olduğu hatta yan yana dizildiğini görüyoruz. Bunlar filmin uyarlandığı kitabın yayınevine ait kitaplar mı yoksa kitaplık dolu dolu gözüksün diye mi dikkatsizce dizilmiş tam anlam veremiyoruz.Aynı özensizliği Sinan karakterinin lise yıllarındaki haline baktığımızda da görüyoruz . Liseli Sinan’ın gününümüzdeki hali ile tek farkı sarı botları. Her ne kadar eğlencelik komedi filmi olsa da uzun yıllar öncesini anlatan lise sahnelerinde yine de sakallı bir öğrenci olması biraz rahatsız ediyor. Seyirciyi filmden soğutuyor mu asla. Filmin yakaladığı gittikçe yükselen ivmesine bu tarz ufak detaylar zarar vermiyor. Ayrıca filmin birçok yerinde güzel göndermeler yapmayı ihmal etmeyen “Kocan Kadar Konuş” özellikle hamam sahnesinde Efsun’un Adile Naşit i hayal etmesi, asla unutamadığımız bu usta oyuncuya büyük bir saygıydı. Medya ile iç içe yaşadığımız bu günlerde erkeklerin kadınlardan ne tür beklentileri olduğunu ama nelerle karşılaştıklarını, sosyal medya faktörlerinin yanlış kullanıldığında aslında ikili ilişkilere yarardan çok zarar verdiğini “Kocan Kadar Konuş” güzel mizahi ince detaylarla bir bir sergiliyor.

Filmin kesinlikle bir Ezgi Mola filmi olduğunu söylemek mümkün. Başından sonuna kadar doğal,samimi, sıcacık halleriyle filmi alıp götüren Mola, filmin birçok yerinde seyirciye gerçekten uzun uzun kahkahalar attıracağının garantisini veriyor. Ayrıca sizi çok güldürecek olan Efsun’un şarkı söylediği sahneleri unutamayacağınızı belirtmekte yarar var. “Kim ne derse dersin her zaman kendin gibi olduğunda kazanırsın” gerçeğini başarılı bir şekilde işlemiş olan “Kocan Kadar Konuş” uzun zaman akıllarda kalacak bir yapım olarak komedi filmleri arasında yerini koruyacak gibi duruyor. Komedi severlerin atlamaması gereken eğlenceli hoş vakit geçirmelik bir film.


22 Mart 2015

UPSIDE DOWN


Çoğu zaman uyurken kafamızda kurduğumuz uçuk bir evren gerçekleşmesi mümkün olmayan sıra dışı olaylar bize uyandığımızda keşke aynı yerde olsak da kaldığımız yerden devam etsek dedirtmiştir. Fantastik olan her türlü film ya da kitap beynimizde gerçekten iyi kurgulanırsa bizi farklı dünyalara paralel evrenlere taşır. Bu tarz yapımlar genelde zihninimizi karıştırıp kurcalar ve  normalden iki kat fazla düşünmemizi sağlar. Paralel evren konusunu kitaplardan sonra artık filmlerde ve dizilerde de sıkça rastlamak rastlamak mümkün. Özellikle 2000 den sonra bu tip filmler ardı ardına çekilmekte ve çok da iyi eleştiriler almakta.

Daha önce Christopher Nolan imzalı “Inception” da gördüğümüz yapışık şehirler mantığı Upside Down’da da yer almakta. Yönetmen Juan Diego Solanos fazla beynimizi yormadan zengin fakir hikayesini bilim kurgu ve romantizm ile harmanlayıp önümüze koyuyor. Film boyunca birbirlerine kavuşmaya çalışan iki sevgiliyi Kirsten Dunst ve Jim Sturgess oynuyor. Yukarı baktığınızda gökyüzü olarak gördüğünüz yerde farklı insanların yaşadığı ayrı  yerçekimine sahip bir dünya olduğunu düşünün. İşte filmin tüm kurgusu bu yapıya sahip. Yukarıda üst sınıfların yer aldığı aristokrat ve daha refah bir toplum yer alırken alt dünya dediğimiz yerde ise ezilmiş ikinci sınıf muamelesi gören bir toplum yer almakta. Üst sınıftakiler Transworld denilen iki dünyayı birbirine bağlayan ve köprü vazifesi gören bir şirket ile alt dünyadan petrol sağlıyor.

Yönetmen  film boyunca sömürgeci bir toplum ve sınıf farkları üzerine bir sistem eleştirisi yapmaktan da kaçınmıyor. İki dünya arasındaki temel kural bir dünyadan diğerine geçiş yasağı olması. Sefaletin kol gezdiği dünyada ailesini ufakken kaybetmiş olan ve teyzesi ile yaşayan Adam bir gün dağın tepesine çıktığında yaptığı kağıt uçak yerçekimine karşı süzülerek üst dünyada yaşayan Eden ın yanına düşer. İki dünyayı birbirine en fazla yakınlaştıran dağ sayesinde  Eden ve Adam daha küçük yaşlarında birbirlerine aşık olurlar. Hem ters yerçekimi  hem de tüm yasaklara rağmen bir halat sayesinde bir şekilde birbirleriyle görüşürler ve bunu devamlı hale getiriler. Fakat günün birinde bir devriye tarafından görülünce Eden aniden yüksekten karların içinde düşer o günden sonra bir daha bu ikili asla görüşemez. Adam yıllarca Eden dan haber almaz ve artık öldüğünü düşünür. Fakat bir gün televizyonda Eden’ı görünce muhteşem zekasını kullanarak üst dünyada ona ulaşmak için elinden geleni yapar.

Filmin ana hikayesi bu hatta buna giriş kısmı diyebiliriz. Bundan sonrasında ise Adam’ın yukarıdaki şirkete nasıl girdiği, nasıl Eden a kavuştuğu ,başına neler geldiği ve finalinde ne gibi sürprizler olduğu anlatılıyor. Filmde gerçekten nerdeyse yerçekimi ile dalga geçecek derecede başarılı sahneler var. Tabii ki mantık dışı olaylar olunca ve bazı hataların da olmaması imkansız. Fakat filmin geneline fantastik olaylar hakim olduğunda seyirciyi bu kısımların fazla yormuyor “Biz farklı dünyaların insanlarıyız” cümlesi üzerine kurulmuş film gerçekten bu klişe yargıyı bize çok harika bir uslupla anlatıyor. Engelleri aşıp sevgilisine kavuşmak için Adam’ın yaptığı fedakarlıklar sırasında zekasının sınırlarını zorladığı zekice planlanmış sahneler gerçekten çok başarılı. Bu kadar özgün ve değişik bir senaryo belli ki daha iyi şekilde pazarlansaydı çok daha farklı olabilirdi. Fazla bilinmeyen geri planda kalan film  60 milyon gibi bir bütçeyle çekilmiş ve sadece 22 milyon hasılat getirmiş. Fakat bazı filmleri seyretmek için hasılat ve puana aldanmamak gerekiyor.

Bazen sinema dünyası iyi takip edildiğinde bunun gibi özgün yapımları diğer filmlerin arasından keşfedip çekip çıkartmak mümkün olabiliyor. “Upside Down” her ne kadar tüm yaratıcı fikirlerine ve görselliğine rağmen olumsuz eleştiriler alsa da birçok sinefil tarafından oldukça beğenildi.Bilim-kurgu olsun,fantastik dünyada geçsin içinde aşk da olsun diyorsanız bu filmi ıskalamamanızda fayda var.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

16 Mart 2015

AGENTS OF S.H.I.E.L.D.


Marvel in iki senedir bizi besleyen süper ajanlar dizisi Agents Of Shield tam gaz devam ediyor. Dizi Nick Fury eşliğinde kurulmuş olan SHIELD in başındaki Marvel filmlerinden tanıdığımız Ajan Phil Coulson ve ekibi etrafında dönüyör.Her bölüm filmlerle paralel ilerlerken Shield ajanlarının enteresan güçlere sahip düşmanları nasıl alt ettiklerini görüyoruz. Avengers dan sonra New York da ortaya çıkan süper kahraman şeklindeki kötüler ve normal insanlar arasındaki birçok olayı çözmek üzere kurulan May,Ward,Skye,Fitz ve Jemma dan kurulu ekip daha sonraki bölümlerde yeni ajanların katılmasıyla adeta güçlenerek diziyi mükemmel bir duruma getirdi. Marvel fanatiklerinin şu sıralar çok fazla keyif alarak izlediği dizi başlarda karakterlerin marvel sinematik evreni ile bağlantılı olmaması yüzünden çok eleştirildi. Avengers filminde Loki tarafından Coulson ın ölmesi ve dizide tekrardan canlı olarak nasıl karşımıza çıktığını görmek izleyenleri hayli şaşırttı. Fakat bölümler geçtikçe dizi bizlere ne nasıl nerede şeklindeki tüm sorularımıza mantıklı açıklama getirdi. Avengers in tekrar kurulması için Nick Fury nin Coulson ı nasıl kullandığını ve tüm gerçekleri öğrenmiş olduk. İlk sezonundan ortasından sonra konunun Hydra ya bağlanması ve ekipteki köstebek durumları her bölüme ayrı bir heyecan kattı.
“Thor The Dark World” ve “Captain America : The Winter Soldier” ile bağlantılı olan bölümler ile dizinin çıtası yükseldi. Asgard dan Lady Sif e ,Peggy Carter dan Nick Fury e kadar sinema filmlerinden konuk oyuncuların gözükmesi hayranlarının diziyi daha çok sevmesine neden oldu. Karakterler ve konular her geçen bölümde daha çok olgunlaştı. Akıllara durgunluk veren , seyirciyi merak içinde bırakan bir dizi haline gelen “Agents Of Shield” in “Avengers: Age of Ultron” la bağlantılı olması durumu kesinleşti. Çok iyi planlanmış ve orijinal senaryosu ile bu dizinin ilerde Marvel dünyasında çok konuşulacağı kesin. İkinci sezonda yeni karakterlerin diziye dahil olması ve normal insanların gizemli güçlere sahip olan birer süper kahramana dönüşmesiyle en çok beklenen ve tahmin edilen “Inhumans” olayı gerçek oldu. Tüm fanların hayranlıkla beklediği Marvel evrenindeki süper kahramana benzeyen bir ırk olan Inhumans ların yavaştan ortaya çıkması ve karakterlerin de şekillenmesiyle seyirciler farklı teoriler üretmeye başladı. Seyirciler Coulson tarafından yazılan sayıların ne anlama geldiğini bulmaya çalışırken bir yandan da  Skye ın bir Inhuman olan Quake karakterine nasıl dönüşeceğini düşünür hale geldi. Fakat halen son bölümlerdeki olayların meydana geldiği şehrin Inhumans ların yaşadığı Attilan olup olmadığı kesinleşmiş değil.Bu dakikadan itibaren dört sene sonra filmi gelecek olan Inhumans ların temelleri hazır bu dizi ile atılmışken biraz Inhumans lar hakkında bilgi vermemiz gerek.Çünkü dizinin gelişim sürecinde karşımıza bu ırktaki karakterler bol bol çıkacak .

Inhumans lar ilk kez Marvel evrenine kendi başına bir seri olarak 1975 yılında giriyor. Inhumanslarda iki uzaylı ırk var Kree (Guardians of the Galaxy de gördüğümüz ırk) ler ve Skrull lar. Bu ırklar yıllarca birbirleriyle savaşırlar ve sonunda Kree ler kendilerine bir üs kurarlar. Burada keşfettikleri insan ırkı üzerinde deney yaparak süper askerler yaratmak peşinde olan Kree ler bir süre sonra deneyleri yarım bırakmak zorunda kalırlar. Yarıda bırakılan ırk kendi gelişimlerini sürdürerek Inhumanslar olarak hayatlarını Attilan da sürdürür. Daha sonra  Terrigen adı altında bir dumanın bu ırkın süper güçlere sahip olmasına neden olduğu anlaşılır.Yalnız bazıları bu dumandan kötü etkilenip birer mutant haline dönüşür. Reaksiyon vermeyen ve mükemmel olanların  ise üremesine karar verilir. Mutant geçirenler ise çok farklı şekillerde şehirde gezerler. Inhumansların diziye girmesiyle gerçekten her bölümde ayrı bir heyecan ve merak başladı. Bir sonraki haftayı iple çeken izleyici kitlesi dizilerde ortaya çıkan bazı karakterlerle ilgili yeni dizi projelerini de az çok tahmin eder oldu. Marvel dünyasının dizi sektörüne el atması ve bu dizilerin de filmlerle olan bağlantıları sayesinde çizgi-roman kültüründen gelmiş olan hayranların dışında sadece filmleri izlemiş olan bir kesimin de tetiklendiğini görüyoruz. Sadece çizgi-romanlarda kalmayıp beyazperdeye de Marvel dünyasını taşıyan büyük usta “Stan Lee” ye çok şey borçluyuz.

13 Mart 2015

2014 ün EN BEĞENDİĞİM FİLMLERİ


Seçtiğim bu 16 film gerek vizyonda oynamış ,gerekse gösterime girmemiş fakat internet ortamlarında sık rastladığımız filmler. Bana izlediğimde en çok keyif veren özellikle tekrar sıkılmadan izlenebilecek filmleri bir araya topladım. Her türden film izleyen bir sinefil olarak , listemde izlemedikleriniz varsa denemenizi tavsiye ederim.

GUARDIANS OF THE GALAXYGalaksinin Koruyucuları.. Aksiyon dolu bir epik uzay macerası. Bir Marvel fanı olarak çok önyargılı izleyip sonunda bayıldığım bir film oldu. Macera peşindeki kahramanımız Peter Quill evreni tehdit eden kötü karakter Ronan ın elindeki bir gök cismini çaldıktan sonra işler karışır ve ödül avcıları peşine düşer. Şans eseri Ronan ın peşinde olan birbirinden farklı dört karakterle işbirliği yapan Peter uzayda muhteşem bir maceraya atılır. Görsel efektlerin yanı sıra Filmin soundtracki de müthiş güzel

DELIVER US FROM EVILBizi Şeytandan Koru .. Eric Bana nın rol aldığı aksiyon ve gerilimi beraber yürüten oldukça başarılı bir film. Başlarda “Seven” tarzında giden film daha sonra şeytan çıkarma olaylarına dönüşerek izleyiciyi kendine bağlıyor.

THE MAZE RUNNERLabirent: Ölümcük Kaçış .. Film bir üçleme olan kitap serisinin ilk romanının sinemaya uyarlanmışı. Hayatta kalma mücadelesi vererek bir labirentten kurtulmaya çalışan bir grup çocuğun akıl almaz macerası. Film hem çok heyecanlı hem de adrenalin dozu yüksek.

INTERSTELLARYıldızlararası .. Christopher Nolan ın yönettiği müthiş bir fantastik bilim-kurgu filmi. Yaşamak için yeni bir gezegen bulmak üzere yola çıkmış bir ekibin uzay serüveni. Seyirciye adeta uzay bilimi dersi veren ,görsel olarak da oldukça başarılı bir film.

CAPTAIN AMERICA :THE WINTER SOLDIERKaptan Amerika : Kış Askeri Marvel den yine mükemmel bir film. Kaptan Amerika bir Shield ajanı öldürülünce kendini dünyayı tehlikeye sokan bir olayın içinde bulur. Ve karşısına geçmişten sürpriz bir düşman çıkar “Kış Askeri”. Çekimleri ve konusu ile diğer Marvel filmlerine göre daha başarılı olan film aynı zamanda çok sağlam bir senaryoya sahip.

PREDESTINATION .. Ethan Hawke” ın başrolde olduğu,zaman paradoksu üzerine işlenmiş akıllara durgunluk veren bir konuyu ele alan beyinlere zarar bir film. İzlediksen sonra biraz sarsılacaksınız.

BEGIN AGAIN.. Keire Knightley ve Marc Ruffalo dan müzik grubu temalı çok sıcak ve samimi bir romantik drama. Hem müzikleri hem oyunculukları çok güzel.

WHIPLASH.. Bir orkestrada davul çalan inanılmaz hırslı bir öğrenci ile karşısında ondan daha hırslı ve deli bir öğretmen. Harika oyunculuk harika kurgu müthiş sarsıcı bir final.

THE HUNDRED FOOT JOURNEY- Aşk Tarifi .. Yemek konusunda oldukça başarılı Hintli bir aile Fransanın bir kasabasına gelip oranın en ünlü mutfağının bulunduğu restoranın karşısına bir yer açarsa neler olur ? “Helen Mirren” ın müthiş oyunculuğuyla birlikte harika müzikler ve görüntülerle süslü sıcacık bir film. Yemek yapma sanatı,aşk,hırs,tartışmalar komedi hepsi bir arada . Mutlaka izlemeniz gerek.

LOVE,ROSIE.. Meg Ryan ,Julia Roberts filmleri tadında şeker gibi bir romantik komedi. “Erkek ve kızdan arkadaş olmaz” ilkesinden yola çıkan film ,Rosie ve Alex in inişli çıkışlı 12 seneye yayılmış hikayesini anlatıyor.Bu tarz sevenlerin bayılacağı bir film.

SNOWPIERCER..Hikaye buzul çağında durmadan ilerleyen bir trende geçiyor. İnsanlığın sonuna gelmiş ve hayatta kalanlar ise bu trende kendilerini belli sınıflara ayırmış olan bir diktatörlük  sisteminin parçası olmuşlardır. Buradaki yönetime karşı gelmek üzere bir ayaklanma başlar.Başrolde “Captain America” rolündeki “Chris Evans” yer aldığı akıcı ve gerilim dolu bir macera filmi. Çok farklı bir senaryo mükemmel bir final .

BEAUTY AND THE BEASTGüzel ve Çirkin..Klasikler arasında yer alan masalın mükemmel bir Fransız uyarlaması. Romantik unsurların yanında gerilim tonuda olan filmin müzikleri ve görüntüleri mükemmel. Orijinal hikayenin dışında güzel şekilde ayarlanmış bazı değişiklilkler ile süslenmiş olan film çok daha zevkle izlenir hale gelmiş.

GONE GIRLKayıp Kız..”David Fincher” imzalı film gizem dolu bir gerilim filmi. Nick ve Amy nin evlilik yıldönümleri hazırlığı sırasında aniden Amy ortadan kaybolur. Bulunan kanıtlar sonucunda kocası Nick (Ben Affleck) in bu işi planladığı ortaya çıkar. Fakat araştırmalar sürdükçe işler göründüğü gibi olmaz. Çok başarılı bir senaryo ve Amy rolündeki “Rosamund Pike” dan müthiş bir performans.

DIVERGENT Uyumsuz.. Açlık Oyunları gibi distopik fimler/kitaplar serisinin başka bir versiyonu olan film farklı mıntıkalara ayrılmış insanların bulunduğu bir sistemdeki başkaldırıyı anlatıyor. Sorgudan uzak yaşayan bu insanlar diktatörlük rejimi ile yönetilirler ve yapılan testler sonucunda kurallara uymayan uyumsuzları cezalandırılar. Farklı bir hikaye üzerine kurulu film çok sakin başlayıp gittikçe heyecan dozunu arttıran bir yapım.

RELATOS SALVAJES (WILD TALES) - Asabiyim Ben.. İçinde 6 farklı hikayenin bulunduğu filmdeki tüm olaylar genelde hırs,intikam,aldatma,asabiyet,toplumdaki çarpık düzen,rüşvet gibi konular üzerine kurulu. İçindeki bulunduğumuz sistemin değişmeyen yanlışlarını anlatan aynı zamanda çok iyi seçilmiş müziklerle dolu mükemmel bir film.

THE LOFT-  Çatı Katı..Film eşlerini aldatmak üzere bir çatı katı kiralayan beş arkadaşın hikayesini anlatıyor.Bir sabah bu evde bir ceset bulunur ve üzerinde bir yazı. Beş arkadaşın birbirlerinden süphelenmesiyle başlayan tartışma dolu gerilim filmin sonuna katil kim sorularıyla sizi uğraştırıyor. Ve tabii ki tahmin bile edilemeyecek mükemmel bir final .

9 Mart 2015

THE BROTHERHOOD OF WAR ve MY WAY

Güney Kore den savaş temalı iki başyapıt.

Güney Kore nin uzun zamandır çok iyi yapımlara el attığını çok iyi biliyoruz. Hatta Hollywood un bu filmlerlerin çoğunu tekrardan çevirip önümüze koyduğuna da şahit olduk. Özellikle drama ve gerilim filmlerinde atak yapmış olan Güney Kore, savaş filmlerine de girmekten de kaçınmadı. Bahsedeceğimiz iki film de Je-Gyu kang tarafından çekildi ve korede yapılan her oylamada  ilk başlarda yerini aldı.  Başarılı efektleri , gerçekçi savaş sahneleri ve mükemmel oyunculukları ile Kore sinemasında birer başyapıt olarak anılmakta olan bu iki filmin etkisinden kurtulmanız biraz zor. Dramatik yönden de seyirciyi oldukça etkileyen bu filmlerin olay kurgusu adeta nakış gibi işlenmiş ve dört dörtlük.

THE BROTHERHOOD OF WAR ( Tae Guk Gi )- 2004

Girişte kısmı ile Er Ryan filmine benzetilen film sıradan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Kuzey-Güney Kore savaşı sırasında yapılan kazılarda bulunan bazı eşyalar Jin Tae (Dong-gun-Jang) ye ulaştırılır. Savaşta kaybolan ağabeyinin halen yaşadığını düşünen Jin Tae anılarına dalar ve film geçmişten başlar. Jin Tae ve ailesinin huzur dolu yaşamları savaşın başlaması ile bozulur ve birer mülteci olarak  yollara koyulurlar. Bu sırada iki kardeşten ufak olanı askere alınması üzerine ağabeyi onu korumak için gönüllü olarak savaşa yazılır. Tek amacı savaşta başarı gösterip kardeşini eve yollamaktır. Fakat savaşın verdiği zorluklar iki kardeş içinde güç bir durum yaratır. Psikolojisi bozulan  ağabey bir süre sonrası amacından sapar ve savaş sırasında dost düşman herkesi öldürmek üzere programlanmış bir ölüm makinası haline gelir. Jin Tae bir süre sonra ağabeyinin taraf değiştirmesi ve kuzeylilerin yanında savaşması üzerine ne sevdiği kardeşi ile karşı karşıya gelecektir..Filmin en unutulmaz sahnelerinden birisi olan savaş meydanındaki karşılaşma ve hesaplaşma anı asla aklınızdan çıkmayacak. Savaş sırasında askerlerin çektiği sıkıntıları , başarıları,ruhsal bozuklukları çok iyi anlatılan filmin  çoğu sahnesi için  görsel efekt yerine gerçek patlama sahneleri tercih edilmiş  ve bolca figüran oynatılmış. Daha önce kore filmi izlememiş olanlara oyuncuların konuşmaları ve mimikleri önce garip gelse de bir süre sonra filmin akışına kapılıp unutuyorsunuz. Siyasi anlamda mesajlar da vermeyi  de ihmal etmeyen film duygusal olarak da çoğu yerde izleyiciyi kendine bağlıyor. Reytingi çok yüksek olan, imdb de halen 8.2 gibi bir puanı bulunan ve kore sinemasında çok iyi bir yeri olan “TaeGukGi”  oyuncu ,yönetmen ve film dallarında birçok ödül almıştır. Bana göre son yıllarda izlediğim birçok savaş filminden çok daha başarılı ve etkileyici.

MY  WAY (Mai Wei) – 2011

“TaeGukGi”  nin başarısından sonra Güney kore boş durmayıp yine muhteşem bir savaş filmiyle karşımıza çıktı. Dong-gun-Jang ın başarılı oyunculuğuna bu filmde de yer veren yönetmen Je-Gyu kang yine adından çok söz ettirecek bir yapıma imza atıyor. Yaklaşık bizim paramızla elli milyon tl gibi bir rakamla çekilen filmde hiçbir masraftan kaçınılmamış ve ortaya harika bir savaş draması çıkmış. Gerçek bir öyküye dayanan film 2.Dünya savaşında Japonyanın işgali altında olan Koredeki iki arkadaşın hikayesini anlatıyor. Film Londrada olimpiyat oyunlarındaki maraton koşusu ile başlıyor. Küçük yaştan beri birbirleriyle rekabet halinde olan Tatsuo ve Jin Shik yıllarca ulusal turnuvalarda iyi dereceler alırlar. Tokyo olimpiyat oyunlarında yine aralarında çekişme başlar fakat Korelilerin başlattığı bir ayaklanma ile isyan çıkınca ortalık karışır. Bizim iki arkadaş tutuklanıp Japonya ordusuna hizmet etmek üzere göreve alınırlar. Birbirlerini düşman olarak gören iki arkadaşın savaş sırasında zamanla tüm duyguları değişir. Esir düşmeleri ,gördükleri zulümler ve acılar sonucunda birbirlerine olan bağlılıkları son derece güçlenir. Hikayede anlatılacak çok şey var fakat gerisini izleyip değerlendirmek size kalıyor. Filmde olağanüstü bir oyunculuk gözümüze çarpıyor. İki arkadaşı oynayan Dong-gun-Jang ve Jo Odagiri adeta size savaşı ve dramı sonuna kadar yaşatıyorlar. Bu arada filmde İsmail Deniz adında Almanya için savaşan Karim adında bir karakteri canlandıran türk oyuncu da yer almakta. Oldukça realistik savaş sahnelerine sahip dramatik bir yapım “My Way” . Sahneler arası geçişler ve kurgu mükemmel . Savaş filmlerinin kaçınılmazı olan algı karışıklığı bu filmde hiçbir şekilde yaşanmıyor . Tam bir ahenk içinde geçen filmin  kusursuz savaş sahnelerinde görüntü yönetmeni çok iyi iş çıkarmış. Filmin en önemli ve en iyi çekilmiş kısmı olan Normandiya kıyılarındaki savaş sahneleri adeta izleyiciyi büyülüyor.

Savaş draması sevenlerin asla kaçırmaması gereken bu iki filmi seyrettikten sonra eğer kore yapımlarına karşı bir  önyargınız varsa o da ortadan kalkacaktır. Kendi adıma böyle başarılı savaş  fimlerini  bize izleme şansı verdiği için  Güney Kore sinemasına saygı duyuyorum.

7 Mart 2015

GÖZÜNÜZDEN KAÇMIŞ OLABİLECEK 3 FİLM


Bazı filmler vardır ya hiç ummadığınız birisinden duyarsınız ya da bir anda karşınıza bir yazısı çıkar ilginizi çeker bulur izlersiniz. Benim nedense bu tür ilginç filmler hep karşıma çıkmış ve beni bulmuştur. Özellikle seyrettiğim bir film gerçekten çok etkileyici ise o yönetmenin nesi varsa arar bulurum. Sanırım sinema merakı ve aşkı da böyle gelişiyor işte.

SARAH’S KEY ( Elle S'appelait Sarah )-Sarah’ın Anahtarı-2010

Gilles Paquet-Brenner” ın yönettiği “Tatiana de Rosnay” ’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Sarah’nın Anahtarı” sizi sonuna kadar uzun bir yolculuğa çıkartan nefis  bir Fransız filmi. Başrolde İngiliz Hasta dan tanıdığımız “Kristin Scott Thomas” yer almakta. Film hikayesi ve oyunculukları ile ön plana çıkan bir  2.Dünya savaşı draması . Gerçekten tanıtımı,reklamı  iyi yapılsaydı eminim hayat hikayesine dayanan dönem filmleri arasındaki yerini korur, klasiklere girerdi.Hikaye Fransada yaşayan Amerikalı gazeteci bir kadının “Vélodrome d’Hiver“toplama kampındaki bir olayla ilgili makale yazma göreviyle başlıyor.Sarah Starzynski” Fransızlar tarafından yakalanmış binlerce yahudi çocuktan birisi , fakat yaptığı bir hata, verdiği çok büyük bir söz vardı. Evdeki küçük kardeşini yakalanmaması için gizli bir bölmeye kapatmış ve geri döneceğine dair söz vermişti. Mutlaka Sarah bir gün geri dönecekti. İşte böyle bir hikayeyi araştıran gazeteci kadınımız geçmiş ve günümüzden bağlantılarla gizem dolu bir yolculuğa çıkar. Filmde rahatsız eden bir çok şey var tabiî ki ama bu da zaten 2.Dünya savaşında geçen soykırımlarla ilgili yapılmış dramaların olmazsa olmazı. Diyalogların kısa ,geçişlerin çok olduğu bir yapım olmasına rağmen bu sizi asla rahatsız etmiyor tam tersine sonuna kadar sizi ekrana bağlıyor. Bu arada Sarah ın küçüklüğünü oynayan “Mélusine Mayance” ın performansının çok başarılı olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ayrica filmin sonlarında ise ufak ama çok önemli kilit bir rolde “Aidan Quinn” e rastlamak mümkün.

Günümüzde halen Pariste yer alan bir anıtta “Vélodrome d’Hiver“toplama kampına 1942 yılında polis gözetiminde  toplam 4000 civarı yahudi çocuk ve 2000 civarı da yetişkinin insanlık dışı bir şekilde getirildiği ve sonrasında hiç birinin bulunamadıığı yazmaktadır. Hikayesinden dolayı gizemini sonuna kadar koruyan Sarah’ın Anahtarı ,bu tarz filmlere ilgi duyanları kesinlikle memnun edecek bir yapım.

INSENSIBLES  Duyarsız- 2012

“İncendies” ( İçimdeki Yangın) den sonra yine sizi ekrana yapıştıracak bomba gibi bir İspanyol gizem/gerilim filmi. “Juan Carlos Medina” filmin yönetmeni  ve başka bir filmi de bulunmuyor güzel bir senaryo yakalamış ve çekmiş . Hafızaya aldığım bu yönetmenin ilerde çok iyi işler yapacağına eminim.. Bence bu tür filmlerin en sağlam örneklerinden birisi olduğu kesin.Film iki ayrı hikaye şeklinde ilerliyor. Tabii ki zamanla bu hikayeler birbirleriye bağlanıyor.
İlkinde İspanyadaki savaş döneminde akıl hastanesindeki çocukların fiziksel acı çekmeye karşı duyarsızlaştırılmaları anlatılmakta. İkinci hikayede ise ilik nakline ihtiyacı olan bir beyin cerrahının biyolojik anne-babasını araması konu ediliyor. Filmin özellikle akıl hastanesindeki karanlık ve ürkütücü atmosferi çok başarılı. Hakkında çok az yerde yazı bulabileceğiniz bir yapım. Yine bu filmin pek çok kişinin gözünden kaçmış olabileceği bir gerçek. Konu sizi içine çekmeyi başardığı gibi kendinize  kim neden acaba niye gibi her türlü soruyu sordurtuyor ve finalde İspanyollar  yine yapmış  yapacağını diyorsunuz. Başarılı bir performans sergileyen Berkano rolündeki “Tómas Lemarquis” , “Noi Albinoi”  ( Buzdan Hayaller)  den hatırlayacağınız bir oyuncu. Kendisi İzlandaca,Fransızca ve İngilizce bildiğinden pek çok filmde yer almakta ve 13 yaşında geçirdiği bir hastalıktan dolayı da vücudundaki tüyleri kaybetmiş.

DAGLICHT - 2013
  
Hollandalı yönetmen “Diederik Van Rooijen” ın “Marion Pauw”  un yazdığı bir kitaptan uyarladığı ikinci uzun metrajlı filmi. Gerilim ve heyecan dozu yüksek olan ilk filmi “Taped” ın aldığı olumlu yorumlar üzerine bu filmi çekmeye karar vermiş. Genelde Avrupa yapımlarında dizi ya da film olsun  ,seyrettikten sonra yönetmen ve oyuncu avına çıktığınızda karşınıza farklı türlerde harika filmler çıkabiliyor.Filmde, genç bir avukat olan Iris günün birinde cinayetten hapiste yatan otistik bir üvey ağabeyi olduğunu öğrenir . İlk başlarda umursamasa da daha sonra araştırmaya başladıkça ağabeyinin kendi otistik oğlu Aron a çok benzediğini anlar ve onun suçsuz olduğunu düşünür. Iris olayları çözmeye çalışırken karşısına ailesinin geçmişteki gizemli gerçekleri çıkar.Iris in erkek kardeşini aramaya başlaması ile gerilimin yavaş yavaş arttığını görüyoruz.
Diğer gerilim filmlerinde bolca rastladığımız seyircide merak uyandıran ufak ayrıntılar Daglicht te de bulunuyor fakat olayların düzgün gidişatı ve kurgunun güçlü oluşundan dolayı bunlar sizi rahatsız etmiyor. Her ne kadar filmin sonunu tahmin edebilseniz bile yinede de Daglicht türünün başarılı örneklerinden birisi. Gizemi bol ,merak dolu bir senaryosu ve çarpıcı finali  ile karşımıza gösterişsiz aynı zamanda otizm konusunda bilgilendiren bir yapım ortaya çıkmış. Daglicht,yine çok sevdiğim İskandinav filmleri furyasından birisi daha. Hollywood  bu yapımı yakın zamanda gerilimi ve tempoyu arttırararak süslenmiş bir remake olarak önümüze sürerse şaşırmayın.