8 Ekim 2015

ME AND EARL AND THE DYING GIRL



Sundance Film Festivalinde büyük beğeni toplayan ve Jüri Büyük Ödülü alan Me and Earl and the Dying Girl, içerdiği dramatik konusuna rağmen melodramdan uzak tamamen doğallıktan yana olan bir film. Hatta o kadar güzel anlatılıyorki her şey, seyirciyi zırıl zırıl ağlatmak yerine gülümsetiyor. Filmin yönetmeni Alfonso Gomez-Rejon’ın filmografisine baktığımızda genelde gençlerin yaşantılarını ele alan film ve dizi projelerine ağırlık verdiğini de görüyoruz. İlk bakışta The Fault in Our Stars filmine olan benzerliğiyle dikkati çeken Me and Earl and the Dying Girl,  ilerleyen dakikalarda dramayı ve duygusallığı yok eden komik sahneleri sayesinde bu benzerlikten sıyrılıyor.

Hikaye adı üstünde 3 kişinin etrafında dönüyor. Eski filmleri komik bir hale sokarak kısa filmler çeken ve biriktiren iki ergen arkadaşın (Greg ve Earl) lösemiye yakalanan okul arkadaşları Rachel ile olan ilişkileri üzerine kurulu bir film Me and Earl and the Dying Girl. Filmin esas oğlanı Greg, kendisini beğenmeyen, henüz olgunlaşamamış, hayatı fazla sorgulamayan ve annesinin dırdırından bıkmış bir gençtir. Rachel’ın kanser olduğunu öğrenen ve annesinin ısrarlarına dayanamayan Greg, bugüne kadar hiçbir samimiyeti olmayan Rachel ile tanışır. Ardından çocukluktan beri hiç ayrılmadığı en yakın siyahi dostu Earl ile de Rachel’ı tanıştırınca, bu enteresan üç ergen arasında güzel bir dostluk başlar. Zamanla birbirlerine alışan ve bolca vakit geçiren Greg ve Rachel, gün geçtikçe birer aşık değil tamamen gerçek birer dost haline gelirler.

Oldukça klişe bir konuya sahip olan filmin, yönetmenin oyuncu seçimindeki başarısı ve doğal yazılmış diyalogları sayesinde senaryodaki hiçbir eksiklik göze batmıyor. Greg’in böylesine üzücü ve dramatik bir durum karşısında Rachel ile nasıl konuşacağını ve nasıl davranacağını bile bilmeden duygusallıktan uzak ve komik bir hal alan beceriksiz tavırları, filmin seyir zevkini de oldukça arttırıyor. Greg karakterini çok iyi canlandıran Thomas Mann, neredeyse filmin tüm yükünü sırtlanmış durumda. Ağzından sürekli laf kaçıran ve olmadık yerde pot kıran, aslında sevimsiz bir çocuk olan Greg karakterine, film boyunca evinde, okulda ve Rachel’ın yanında farkında olmadan yarattığı neşeli ortamı yüzünden bir şekilde istemeden ısınıyoruz. Aslında filmdeki üç ana ergen karakterin yanı sıra, diğer tüm yan karakterler de mizah dergisinden çıkmış gibi. Rachel’ın hafif kaçık annesi, Greg’in kedisiyle kafayı bozmuş olan babası, okuldaki enteresan kişiliğe sahip olan tarih öğretmeni de başarılı oyunculukları ile filme renk katıyorlar. Rachel karakterini üstlenen Olivia Cooke, Bates Motel dizisinde de yine elinde oksijeniyle gezen hasta bir kızı canlandırıyor. Filmin konusu Rachel’ın üstüne olmasına rağmen, Greg’in daha ağır basan rolü yüzünden bu karakter biraz daha sönük kalıyor.

Filmde mizahi yönün daha ağır basması seyirciyi, bu tarz hastalıklı konuya sahip filmlerde rastlanan o şiddetli ağır dramanın altına sokmuyor, tam tersine en duygusal yerde bile bir tebessüm bıraktırıyor. Oyunculukların ve hikayenin derli toplu olmasının yanında, görüntü yönetmeninin performansıda oldukça takdire değer. Filmin en güzel sahnelerinde yer alan panoramik çekimler ve değişik açılardaki kamera hareketleri filme ayrı bir hava katmış. Ayrıca mekanların tasarımından, bol renkli bir çekim planı tercih edilmesine kadar her ayrıntı titizlikle işlenmiş. Greg ve Earl’in çektikleri kısa filmlerin her birinde Scorsese’den Kubrick’e kadar birçok yönetmene başarılı göndermeler yapılması da ayrı bir güzellik.

Filmekimi 2015’de gösterilen ergenlik psikolojisini iyi tahlil etmiş olan Me and Earl and the Dying Girl, duygu sömürüsünden uzak, güzel dostlukların anlatıldığı, seyrederken size hoş vakit geçirtecek gençlik filmi.  Hiç mi melodram yok, o kadar da değil tabii ki. Sonuçta içinde kanserli bir kız ve onun süresi azalan bir hayatı var. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

23 Eylül 2015

SICARIO



Finaliyle izleyeni sarsan film Incendies (İçimdeki Yangın), Prisoners ve Enemy gibi çarpıcı filmlere imza atan yönetmen Denis Villeneuve, bu kez farklı bir yapımla karşımızda. Ağır yol alan, aksiyondan çok gerilime ve dramaya yönelmiş bir film Sicario.

Güzel bir baskın sahnesiyle açılan ve içinde Heat’deki kadar sıkı bir çatışma sahnesi barındıran Sicario, seyirciyi ister istemez aksiyona yönelik beklenti içine soksa da, maalesef böyle bir durum gerçekleşemiyor. Daha çok karakter odaklı bir film olmasından dolayı, baştan sona kadar gergin kalmamıza değecek bir tempoyla da karşılaşamıyoruz.
Başroldeki kadın karakterimiz Kate ( Emily Blunt), aşırı gergin geçen bu baskının ardından kaybettiği arkadaşlarının acısından ve hırsından dolayı Meksika’daki uyuşturucu kartellerin başını yok etmeye yönelik özel bir ekibe katılır. FBI ajanı olan Kate gönüllü olarak katıldığı bu ekibin başında bulunan ağzından laf çıkmayan sadece emir veren sevimsiz Matt ( Josh brolin)’e ve operasyonda yer alan gizemli bir kişiğe sahip olan Alejandro( Benicio Del Toro) ‘ya istemeden de olsa katlanmak zorunda kalır. Oldukça iyi planlanmış bir harekat doğrultusunda Meksika’ya doğru yola çıkan ekibin içindeki Ajejandro’nun asıl göreve katılma amacı geçmişiyle ilgili bir davayı sonuçlandırmaktır.

Sürekli kendini sorgulayan, psikolojisi başındaki bu iki adam tarafından devamlı bozulan, idealleri için uğraşıp duran Kate’in şaşkın şaşkın bakışlarıyla başlayan film, yine şaşkın bir haliyle son buluyor. Devamlı içinde bulunduğu ortamla çatışan ve aradığı gibi bir görevle karşılaşamayan Kate, ne yapacağını şaşırmış aksak bir FBI ajanı olarak devamlı oradan oraya savrulup duruyor. Film boyunca ne yaptı, ne katkısı oldu operasyona derseniz, cevap HİÇ. Kate’in bu kadar beceriksiz ve ezik vaziyette bulundurulmasına neden olan bu operasyonun sırrı, sonlara doğru her ne kadar açığa çıksa da bu durum, seyirciyle Kate’in arasındaki bağı asla kuvvetlendiremiyor. Josh Brolin ve Del Toro filmin en güçlü iki rolünü sırtlanmış bir vaziyette adeta döktürüyorlar. Matt’in ukala ve bilmiş tavırlarını, Alejandro’nun ise sır perdesi şekline büründüğü tetikçi karakterinin yarattığı gergin halleri, baştan sona dikkate alınır bir vaziyette seyirciyi ele geçiriyor. Özellikle Del Toro, tetikçi rolü için biçilmiş bir kaftan. Filmin başından sonuna kadar yarattığı gizemi, dikkatli bakışları, ağzından çıkan az ama öz lafları ve özellikle en önemli final sahnesindeki sarsıcı ve gerilim yüklü performansı ile Alejandro karakterinin kolay kolay unutulmayacağı kesin.

Meksika’da bu tip kartel ve uyuşturucu işlerinin nasıl yürüdüğünü, hükümet ve polisinde ne gibi işler karıştırdığını açık seçik anlatarak bu konuya yönelik tonlarca mesajı içinde barındıran Sicario, daha önce hiç işlenmemiş bir konuya sahip değil. Defalarca bu tip senaryolarla karşılaşmış olmamıza rağmen bu kadar güçlü oyunculuklar, alacakaranlıkta çekilmiş şiir gibi görüntüler ve arka plandaki şahane müzikler işin içine girince Sicario, ister istemez hepsinden çok daha ön plana çıkıyor. Operasyon sırasındaki gece görüşü-termal gözlüklerle çekilmiş sahnelere ve tüneldeki detaya fazla girilmeden ortaya çıkan çatışma görüntülerine baktığımızda görüntü yönetmenin çok iyi iş çıkarttığını görüyoruz.

Sonuç olarak Sicario (Tetikçi anlamında), kirli işlerin ve geçmişte kalan hesaplaşmaların anlatıldığı, neredeyse belgesel şekline bürünmüş bir suç draması. Benicio Del Toro’yu ön plana çıkartarak filmografisinde güçlü bir yere taşıyan, düşük tempolu ve karakterler üzerine kurulmuş olan Sicario, True Detective’in ağırlığına sahip fazla abartılacak bir yanı olmayan normal düzeyde bir film.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

15 Eylül 2015

CONTRACTED / CONTRACTED: PHASE 2



Yazı çok az Spoiler içerir.

Psikolojik korku/gerilim türleri arasına rahatlıkla yerleşebilecek kadar ürkütücü bir yapım olan Contracted (2013), izleyenlere son derece rahatsızlık veren bir vücut korku(body horror) filmi. Çok bilindik bir konuyu değişik ve gerçekçi bir şekilde anlatan filmin yönetmeni Eric England, finalinde o kadar  büyük bir açık kapı bırakıyor ki, nasıl böyle biter, böyle bir son mu olur diye bayağı bir yönetmeni sövüyorsunuz. Devam filmi olan Contracted: Phase 2 (2015) ise, birçok filmde rastlamadığımız bir şekilde, ilk filmdeki son sahnenin kaldığı yerden tam gaz ilerliyor. İkinci filmin farklı yönetmeni ve senaristi olmasına rağmen kendilerine emanet edilen Contracted’ın devamını da büyük bir titizlikle ve konuyu dağıtmadan bağlıyorlar.

Contracted, Samantha adında lezbiyen bir kızın sevgilisi Nikki tarafından bir kenara atılması sonucu bir partide kafayı bulmasıyla başlıyor. Sam aynı zamanda bir uyuşturucu bağımlısı ve  terk edilme olayından dolayı fazlasıyla mutsuz. Her ne kadar gözleri partide Nikki’yi arasa da umduğunu bulamaz ve kafasının darma duman olduğu bir sırada yanına gelen esrarengiz bir adamla kısa bir süre sonra ilişkiye girer. Arabada gerçekleşen seks,  normal boyutların üstünde adeta bir tecavüz şeklinde gerçekleşir. Ertesi sabah uyandığında hiçbir şey hatırlamayan Sam’in vücudunda bol miktarda kanama başlar. Ardından dökülen saçlar ve tırnaklar, elinde kalan dişler derken vücudu değişime uğrayarak yavaş yavaş çürür. Hastanede doktora gözükse bile asla tedavi olmak istemeyen Samantha, bu ürkütücü değişimle tek başına başa çıkacağını sanar, fakat bu yaptığı en büyük hatadır. Seksle bulaşan bu hastalığın tedavisi olmadığını anlayan Samantha, arkadaşı Riley ile birlikte seks yaparak içinde bulunduğu dehşeti daha büyük boyutlara taşır.

Contracted: Phase 2’de ise ilk filmdeki en can alıcı final sahnesini takip eden olaylar zinciri bu defa  Riley üzerinden ilerliyor. Kendisindeki değişimi kısa sürede fark eden Riley, çaresiz bir şekilde bu enfeksiyondan kurtulmanın yollarını arıyor. İlk filmde enfeksiyonun çıkış noktası olan, yani Sam’in ilişkiye girdiği adam hakkında fazla detaya girilmiyor fakat ikinci filmde Riley’in ilginç davranışları ve kısa sürede gerçekleşen olaylardan, hastalığın bir zombi virüsü olduğu ortaya çıkıyor. Ve tamamen ilk filmden bağımsız ve farklı bir şekilde gelişen  Contracted: Phase 2, klişelere yenik düşerek ısırılmalı bir dönüşüm macerasına atılıyor.

Contracted, aslında aptallık yapan insanlar üzerine yapılmış ahlaklı ve akıllı bir film. Sarhoş olup dağılırsan, uyuşturucu kullanırsan ve üstüne de tanımadığın bir adamla korunmasız bir şekilde ilişkiye girersen olacaklara katlanırsın. Normal yaşantımızda yapılan bu tarz hataların sonunda ortaya çıkan zührevi hastalıklar, virüsler, tamamen bu filmde yaşananlar gibi, insan bedenini ele geçiriyor, dallanıyor, budaklanıyor ve vücudunu eritiyor. Film zaten bu tip hayat tarzını benimseyenler için koskoca bir ders niteliğinde şekilleniyor. Samantha rolunü oynayan Najarra Townsend, rolü gereği geçirdiği fiziksel değişime o kadar iyi ayak uydurmuş ki, gerçek mi değil mi anlamak zor. Contracted, müthiş makyajların yanında kareografinin de son derece itinalı hazırlandığı, gerilimin yanı sıra büyük bir dramı da içinde barındıran bir film. Yönetmen Eric England, psikolojisi gittikçe bozulan ve hızlı ilerleyen bu virüsle boğuşan bir kızın çaresizliğini, hatta sayılı günlerini de ekrana taşıyarak seyirciye an ve an o gerilimi yaşatıyor. David Cronenberg’in, bedensel değişimi en iyi anlatan filmi The Fly, ne kadar sarsıcı ve etkileyici bir yapıya sahipse, Contracted’da aynı yolda ilerleyerek o derece etkiliyor seyirciyi. Jaws filminden sonra denize girmeden önce bir kere düşünüyorsanız, bu filmden sonra yabancı biriyle ilişkiye girmeden önce iki kere düşünmeniz gerekiyor.

Contracted: Phase 2’nin yönetmeni olan Josh Forbes ise, Contracted’daki sağlam konuyu dağıtmadan toparlayabilmesi için sanırım olayları zombi temasına bağlamayı daha uygun görmüş olsa gerek ki, ikinci filmi izlediğinizde, ilk filmdeki kasvetli ve ağır ilerleyen o havanın tersine, bol aksiyonlu ve kanlı bir filmle karşılaşıyorsunuz. Her ne kadar klişe bir olaya bağlansa da, hiçbir şekilde kalitesini bozmadan ilerleyen Contracted: Phase 2, bir süre sonra bambaşka bir havaya bürünüyor. Kaçmalar,  kovalamacalar, ısırıklar, değişimler falan derken bir bakıyorsunuz ki, yine sürprizli bir final ve ucu açık kalan bir film karşınızda. John Forbes, ikinci filmin ilk filmle beraber peş peşe izlendiğinde seyircinin daha fazla keyif alması için, ilk senaryoya oldukça sadık kalarak hiçbir kopukluğa yer vermeden ve tüm boşlukları doldurarak işini gayet iyi yapıyor.

Contracted ve Contracted: Phase 2, alt metni çok sağlam olan ve sinema sektöründeki birçok zombi filminden daha itinalı hazırlanmış bir psikolojik vücut korku filmi olarak yerini uzun süre koruyacağı kesin. Son filmde yazıların hemen sonrasındaki çarpıcı bir sahne 3.filmin yolda olduğunu seyirciye haber veriyor. Eğer, 3.filmde en az bu ikisi kadar kaliteli olursa güzel bir üçleme olarak korku filmleri arasına yerleşir.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır. 

THE VISIT



M.Night Shayamalan, The Sixth Sense ile büyük çıkış yakalamış, Signs ve The Village filmleri ile şanını sürdürmüş bir yönetmen. Ne yazık ki son yıllarda çektiği The Last Airbender ve After Earth gibi tarzının dışında yer alan lüzumsuz yapımlarla izleyicinin gözünden düştü. Son filmi olan 2015 yapımı The Visit (Ziyaret), bir nebze de olsa yeniden kendisini su üstüne çıkaran bir yapım olmuş.

Hikaye iki küçük kardeşin belgesel çekme macerasını anlatıyor. Ellerinde kamera ile ilk başta anneleriyle yaptıkları açılış konuşmasıyla belgesele başlayan ufaklıklarımız, çekimlerine bir haftalığına ziyarete gittikleri büyükanne ve büyükbabalarının çiftliğinde devam ederler. İlk başlarda çok heyecanlı olan kardeşler evdeki iki yaşlıyla beraber gece gündüz zaman geçirmeye başlayınca işin yavaştan tadı kaçmaya başlar. İlginç huyları olan evin yaşlı büyüklerinin her hareketlerini ve yaşam biçimlerini kameraya çeken Tylar ve Becca, geceleri büyükannelerinin tuhaf ve ürkütücü davranışlarına tanık olunca ortalık oldukça gerilmeye başlar.  

İlk defa denediği Found Footage (Buluntu Film) tekniğinin altından başarıyla kalkan Shayamalan, adeta bu tarzı biçimsizce kullanan diğer yönetmenlere ders veriyor. Asla göz yormayan ve mide bulandırmayan bir titizlikle filmi çeken Shayamalan, daha çok kız kardeş Becca’nın tarafından çekimi seyirciye aktarmış. Filmin en güzel yanı ise erkek kardeş Tyler’a senaristin güzel diyaloglar yazması ve Ed Oxenbould (Tyler)’ın da bunun altından başarıyla sıyrılması. Tyler’ın olduğu her sahnede seyirciye gülme garantisini veren Shayamalan, bir anda yaşattığı gerilimle beraber o gülücüğü kursağınızda bırakmayı da çok iyi beceriyor. Kardeşlerin filme kattığı renk sayesinde The Visit, korku/gerilim tarzından öte mizahın ve gerilimin nerede nasıl kullanılacağını çok iyi anlatan bir korku/komedi filmi olmuş. Filmle ilgili tüm detayları zamanla unutsanız bile, Tylar’ın rap yaptığı sahneleri sanırım unutmanız mümkün olmayacak. Filmde Ed Oxenbould kadar başarılı oynayan, pasta, börek, çörek yapma meraklısı, ürkütücü ve gizemli bir büyükanneyi canlandıran Deanna Duragan ‘ın performansını da unutmamak gerekiyor. Rolünün hakkını veren yaşlı oyuncu özellikle gece evde yaşattığı gerilim dolu sahneleri ile göz dolduruyor.

Shayamalan, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan rahatsızlıklara ve psikolojik sorunlara  bolca yer vererek gerilim ve komedinin yanına dramatik ögeleri de titizlikle yerleştirmiş. Hatta o kadar güzel işleniyor ki bu durum, bir yandan kamera çekimleri, diğer yandan kabus gibi geceler falan derken finale yakın karşılaşacağınız büyük sürprizi düşünecek vaktiniz kalmıyor. Shayamalan olunca işin içinde, ister istemez eski filmlerinden aşina olduğumuz ters köşe beklentisi nihayet bu defa karşımıza çıkıyor.

The Visit’in, yönetmenin son dönemdeki rezalet filmlerinden sonra seyirciye ilaç gibi geleceği aşikar. Yalnız finaldeki güzel sürprizin tadı damağımızdayken olayların bir anda ışık hızıyla çözülmesi ister istemez izleyeni şaşkına çeviriyor. Bunun dışında bana göre fazla gereksiz yeri bulunmayan The Visit, en azından Shayamalan ‘ın kendi usulüne uygun bir yapım olarak filmografisinde yer alacak.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

13 Eylül 2015

VISIONS



 Visions (Geçmişin Laneti) trajik ve etkileyici bir sahneyle açılıyor. Ardından belli bir zaman aşımı sonrasında kendimizi şarap bağlarında ve nefis şarapların içinde buluyoruz. Yaşadıkları korkunç kazanın ardından olayın şokunu üstlerinden atmak ve yeni bir başlangıç yapmak isteyen Eveleigh ve David çifti, işte bu üzüm bağlarında şarap üretme işine girerler. Böyle garip bir işe başlayarak her ne kadar kafalarını dağıtmak ve işledikleri günahtan arınmak isteseler de Eveleigh pek bu işin içinden sıyrılamaz. Kaza sonucu bir bebeğin ölümüne neden olduğu bu travmatik durum kendisine adeta yapışır. Etrafta değişik sesler duyar, kişiler görür ve sürekli bir halüsinasyonla boğusur. Tipik korku filmi klasiği olan kocayı ne yaparsan yap, ne anlatırsan anlat inandıramama halleri ne yazık ki Visions’ın içeriğinde de mevcut. Bir kere de bir filmde “ya evet haklı olabilirsin, dur bir araştıralım” denilmez, illa kadın delilikle suçlanır hep onlar rüya görüyordur anlattıklarında hiç gerçeklik payı yoktur. Ne zaman ki kocanın başına kötü ruh ya da şeytani varlık musallat olur ve kendisini oradan oraya fırlatır ya da kafasına bir şey çarpar o zaman anlar her şeyi. Bunlara korku severler artık alışmış vaziyette olduğundan seyrederken ayrıntılara takılmadıklarında güzel bir seyir zevki yaşayabiliyorlar. Tabii ki kocadan hayır görmeyen ve tek başına kalan, aynı zamanda hamile olan Eveleigh, karnında çocuğuyla beraber koşturup evin eski sahiplerini araştırarak bu meseleyi çözmeye karar verir. Sadece kocası değil doktoru ve arkadaşları da dahil olmak üzere yaşadığı bu doğaüstü olaylara inanmayıp kendisine ilaç tedavisini uygun görürler. Bu esnada yaşanan olaylar gitgide arap saçına dönüşür ve içinden çıkılamaz bir hal almaya başlar.

Visions ,ailenin yeni eve taşındıkları ilk dakikadan itibaren korkutma üzerine kurulu her türlü detayı seyirciye birebir yaşatmayı başarıyor. Kapı gümlemesinin sarsıcı sesi, evden gelen acaip vızıltılar, patlayan camlar, sislerle kaplı bahçenin ıssızlığı ve ürkütücü sessizliğin yaşattığı gerilim, seyircinin devamlı olmasa da arada bir koltuğundan zıplatarak keyfini bozabilecek kadar etkileyici. Filmin başından sonuna kadar evin içinde yaşanan her ayrıntıyı hafızanızda saklarsanız sonlara doğru bir puzzle haline gelen Visions’ın ne anlattığını rahatlıkla toparlayıp çözebilirsiniz. Daha önce iki adet “Testere” filmi çeken ve son zamanlarda ise “Jessabelle” ile adını duyurmuş olan yönetmen Kevin Greutert, filmde yaşanan olayları bizlere aktarırken aslında başka şekilde düşünmemizi sağlıyor. İzlerken konunun dağılmış parçalarını birleştirmekle uğraşırken bir bakıyorsunuz ki, senaryo aslında çok farklı ve harika bir şekil almış. Yani boşuna kafa yormayın neler oluyor diye, nasılsa finalde değişik olaylarla karşılaşacaksınız, o yüzden dikkatlice  izleyin yeterli.

Farklı türdeki filmlerin birer karışımı haline getirilmiş olan Visions, konunun alt metninde yatan hamilelik, doğacak çocuğun lanetli olması, eve musallat olan kötü ruh vs gibi pek çok kez işlenmiş klişe konulara değişik bir açıdan yaklaşıyor. Ayrıca farklı ve etkileyici finaliyle birlikte kendini bu türdeki yapımlardan bir adım öne çıkarmayı da başarıyor. Oyunculuklara bakacak olursak çok da olağanüstü bir durum olmadığını herkesin üstüne düşen görevi güzelce yerine getirdiğini görüyoruz. Ayrıca çoğunun birer dizi geçmişi olduğunu da söylemek gerek. Evin kocası David rolündeki Anson Mount’ı Hell on Wheels dizisinden, doktor rolündeki Jim Parsons’ı The Big Bang Theory’den ve minnacık, gereksiz bir rolle karşımıza çıkan Eva Longoria’yı ise Desperate Housewives’dan tanıyoruz. Filmi neredeyse tek başına götüren Eveleigh karakterini canlandıran Isla Fisher ise diğer oyuncuların performanslara bakıldığında içlerinde en yetenekli olanı.

Hikayesi dağınık gibi gözükse de sonlara doğru rahatça kendini toparlamayı başarabilen Visions, enteresan kurgusu, şaşırtıcı ve sürpriz finaliyle beraber gerilim ve korku türüne yakışan bir film olmuş. Etrafta sürüyle vasat korku filmi dolanırken kesinlikle bu filme bir şans vermek gerek. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

3 Eylül 2015

WHO AM I



Nereye bakarsak bakalım  internet olan her yerde insanlar dağılmış durumda. Kiminin elinde tablet, kiminde cep telefonu, yanındakinde laptop  birisi sosyal medya peşinde, diğeri başkasına eft yapıyor. İçinde internet bulunan her şey iyiden iyiye hayatımıza hükmetmeye başladıktan sonra attığımız her hareket her eylem gün geçtikçe takip edilebilir hale geldi. Teknoloji çağı her geçen gün daha ileri boyutlara ulaştıkça senaristler, yönetmenler internetin başımıza neler açabileceğine dair birçok yapımlar ortaya sunmaya başladılar. Bilgisayar korsancılığında çığır açan hackerlık eylemlerini anlatan filmler hepimizin çok ilgisini çekmeye başladı. Seyrederken filmlerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Acaba mı, gerçekten böyle mi  dedirten filmlerin hikayesinin yüzde doksanında gerçeklik payı bulunmakta.

Sneakers (1992) , Hackers (1995), Swordfish (2001) gibi yapımlar bilgisayar korsancılığı üzerine az çok bizi bilgilendirmiş içimize şüpheler sokmaya başlamıştı. Artık neredeyse federal polislerin sunucularından tutun, bankaların sistemlerindeki her türlü detaya hakim olabilen bilgisayar dehaları ve bunların kurdukları gruplar tüm dünyada son yıllarda kendini göstermeye başladılar bile. Adeta sistemle dalga geçen bir hal takınan hacker grupları, istedikleri her bilgiye sahip olabildikleri gibi artık bu maharetlerini bir eğlence haline getirmeye de başladılar. Örneğin, hackerların başını çeken grupların ne meşhur olanları Anonymous ve RedHack’in neler yapabildiğine tüm dünyaca hala şahit olmaya devam ediyoruz. Böylesine gündemde olan bir konuyu bu defa daha önce adından pek söz ettirmeyen alman bir yönetmen  “Baran bo Odar” hayata geçirmiş.

Film 25 yaşında antisosyal biri olan Benjamin’in ünlü bir hacker olan Max’in dikkatini çekmesiyle başlıyor. Benjamin üstün  zekası sayesinde kafaları dağıtan projeleri ile kısa zamanda Clay adındaki bir hacker grubuna dahil edilir. Vendetta misali birer maske takarak kendilerini önce ufak işlerle eğlendirerek vakit geçiren Clay grubu gün geçtikçe tüm dünyaya güçlerini ispatlama gereği duyarlar. Bu hırsları artık bir oyundan çıkar ve olaylar gittikçe büyümeye başladıkça herkesin dikkatini çekmeyi başarırlar. Polis ve İnterpol Clay’in peşine düşer, fakat evdeki hesap çarşıya uymaz ve başka bir hacker grubu da başlarına bela olur.

Filmde yönetmenin başarısını görmemek elde değil. Özellikle metro sahnesindeki karanlık atmosfer, takılan maskelerin ürkütücülüğü , arka fonda çalan ve filme oldukça yakışan techno parçalar , takıldıkları mekanların tasarımları Who Am I ‘ı diğer eşdeğer filmlerden farklı kılan nedenlerden birkaçı. Bu arada filmin ilk başlarda klasik hacker macerası şeklinde gösterilip sonlarına doğru olayların farklı yönde ilerlemesi, gerilimin artması ve finalde ters köşe üzerine ters köşe zincirlemesi, yönetmenin çok iyi iş çıkardığının bir kanıtı. Başroldeki, sıkıntılı ve hafiften sıyırmış Benjamin karakterinin tam anlamıyla hakkını veren genç oyuncu Tom Schilling’in performansı gerçekten izlenmeye değer. Who Am I, her ne kadar bir grup hikayesini anlatsa da aslında tüm detaylar ve konunun ağırlığı Benjamin üzerinde toplanmış.

Önümüzde, son zamanlardaki klişe Hollywood filmlerinden sonra sağlam bir senaryoyla yazılmış bomba gibi bir yapım duruyor. Alman sinemasından hoşlanmam diye ön yargılı olanlara tavsiyem , böylesine heyecanlı ve gerilimi yerli yerinde olan Who Am I ‘a bir şans vermeleridir. Bu arada 2015 yapımı Mr.Robot adlı dizinin de bu filmden fazlasıyla etkilendiğini de söylemek gerekiyor.              

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

28 Ağustos 2015

HITMAN:AGENT 47



Hitman, bilindiği üzere zamanında piyasayı alt üst etmiş çok sıkı bir video oyunudur. Oyunda sessizce ve düşmanlara fark edilmeden yaklaşıp onları arkasından iple boğarak öldüren bu suikastçiyi yönetirken çok dikkatli olmak gerekir. Katilimiz siyah takım elbisesi, kırmızı kravatı, kel kafası ve ensesindeki seri numarası yazılı barkodu (640509-040147) ile cool bir assassin tiplemesidir. Hitman, Romanya’da Dr. Wolfgang tarafından en azılı katillerin DNA’sından yaratılmış bir çeşit klondur. Deneyler sonucu artık neredeyse bir makine kadar soğuk ve duygusuz olan suikastçimiz, aynı zamanda korkusuz, çok hızlı ve fazlasıyla güçlüdür. Yakın dövüş tekniklerini çok iyi bilir ve mükemmel bir sniperdır. Durum böyle olunca tabii ki yapımcılar bu kadar güzel bir hikayeye el atmadan yapamazlardı. 2007’de ilk Hitman filmi ortaya çıktı, fakat içinde her ne kadar tanınmış oyuncuları barındırsa da beklenen ilgiyi görmedi. Oyunu ile film karşılaştırıldığında, çok fazla eksikler vardı senaryoda. Araya 2012’de Interview with a Hitman adında sadece kahramanın adını kullanarak kendine pay çıkartan ve bir katilin hikayesine odaklanan çakma bir film daha piyasaya düştü. Bu filmin basitliğinden bahsetmeye gerek bile yok zaten. Ve şimdi de karşımıza 2015 yapımı tam dazlak olmayan sıfır kesim saçı ile başka bir Hitman ortaya çıkıverdi.

Genelde suikastçiye görev verilip düşmanları öldürmesi beklenirken, bu defa suikastçinin peşine düşmanlar takılıyor. Hikayede, genetik yapılarıyla oynayarak suçlular ordusu kurmak isteyen bir kurumun hedefi haline gelen Ajan 47, film boyunca yanına kendisi gibi özel olarak eğitilmiş ve programlanmış bir bayanı (Katia) da alarak, ordan oraya koşturup kedi fare oyunlarıyla boğuşuyor. Bizimkilerin peşlerine takılan ve Hitman kadar güçlü, yakın dövüşten iyi anlayan, oldukça zeki bir belayı oynayan yeni nesil Star Trek’in Spock’ı, Heroes’ın Sylar’ı Zachary Quinto filmin aksiyonuna yakışır güzel bir iş çıkarmış. Bana göre ne olursa olsun Sylar’dan beri bu adama kötü rol daha çok yakışıyor. Katia’yı oynayan Hannah Ware ise, bu kadar aksiyonu bol bir filmin içinde gösterdiği hızlı ve çevik halleriyle hiç mi hiç sırıtmıyor. Homeland’ın asık suratlı, tepkisiz, mimiği alınmış karakteri Peter Quinn’i canlandıran Rupert Friend ise,yine aynı tavırlarıyla tam bir Hitman olmuş. Bu rol için, sevimsiz olsun, buzdolabı gibi bir oyuncu olsun diye düşünen yapımcılar için biçilmiş bir kaftan olsa gerek Rupert. Her ne kadar başarıyla rolünün altından kalksa da, ben yine de bu adama Homeland’den beridir ısınamadım o ayrı.

Hitman:Agent 47, bir aksiyon filmi olarak dövüş sahnelerinden tutun da, CGI tekniğinin başarısına kadar kesinlikle birçok filmle yarışacak bir yapım olmuş. Mantıksızlığın hat safhada olduğu aksiyon sahnelerini zaten filmin fragmanından biliyor olsak bile, beyazperdede izlemek ayrı bir keyif. Filmin başlarında yer alan sorgulama sahnesindeki aşırı uçuk kaçış sahnesinin ardından, zaten az sonraki 1,5 saat boyunca nelerle karşılaşacağınızı kestirmeniz mümkün. Kırmızı kravatı asla bozulmayan son 5 dakikaya kadar sıyrığı bile olmayan kel kahramanımız, film boyunca neler yapmıyor ki. Yakın dövüş sahnelerindeki ihtişam, John Wick tarzı ani ve hızlı çekimler, mideye, bacağa, kafaya nereye gelirse silah sıkma sekansları gayet mükemmel. Aksiyon olsun da nasıl olursa olsun diyenleri mest edecek düzeydeki araba kovalamaca ve helikopter sahnesi, CGI teknoljisinin her türlü nimetlerinden oldukça yararlanmış. Özellikle sonlara doğru harika bir müzik eşliğinde Katia ile beraber Mr. And Mrs. Smith tarzı ağır çekimde düşmanları teker teker indirme sahnesi tam bir görsel şölen. Yönetmen Aleksander Bach’ın ilk filmi olan Hitman:Agent 47, her ne kadar kendini tekrar eden ve yenilikçi bir tarzı olmayan aksiyon filmi olsa da, bir ilk deneme olarak gayet güzel görünüyor.

Film, aslında Hitman’in asıl çıkış hikayesine karşı geliyor vekahramanı, sessiz, görünmez olmasının dışına taşıyarak tamamen ortalarda gezinen, elini kolunu sallayarak her yere girip çıkan bir katile dönüştürüyor. Oyunla karşılaştırma içine girmeden, aksiyon sahnelerindeki mantıksızlıklara fazla takılmadan kısa bir gülücükle bu sahneleri aşarak izlerseniz, size çok keyif verecek bir film Hitman:Agent 47. Ayrıca final sahnesinden de anlaşılacağı üzere devam filmi yolda olsa gerek.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

19 Ağustos 2015

THE GIFT



Joel Edgerton, Animal Kingdom, The Great Gatsby, The Thing (2011) gibi filmlerdeki performanslarından tanıdığımız bir oyuncu. Edgerton, ilk kez yönetmenliğe soyunduğu filmi The Gift’in aynı zamanda hem senaristi, hem de filmin esrarengiz ve kafayı sıyırmış Gordo’su. Bu tuhaf piskopatı izlerken Pasifik Tepelerindeki Michael Keaton’ı, Korku Burnu’ndaki Robert De Niro’yu aklımıza getirmeden de yapamıyoruz. Hatta buna benzer son zamanlarda The Guest (2014) diye hiç de fena olmayan bir filmin ortaya çıktığını da belirtirim. Eve musallat olan, genelde nerden geldiğini belli etmeyen etse de yalan dolan bir hikayeye sahip gizemli bir yabancı üzerine işlenmiş filmlerin geneli izleyiciyi memnun eder. Sadece son sahnesinde her şeyin açığa kavuştuğu enteresan bir senaryo ile seyirciyi pür dikkat ekrana yapıştırır. The Gift yine aynı çizgide yol alan eski psikolojik gerilim filmlerinin tadında başarılı bir yapım.

Hikaye, Gordo adındaki sinsi bakışlı piskopat tipli bir karakterin üzerine yazılmış. California’ya yeni taşınan Robyn ve Simon çiftinin başına musallat olan Gordo ilk başta Simon tarafından kaleyi fetheder. Kendisinin liseden arkadaşı olduğunu söyler ve olaylar bu sevimli tanışmanın ardından ufak ufak rahatsız bir hal alır. Gordo gündüzleri Simon işteyken Robyn’i hedef alarak her gün kapısına farklı hediyeler bırakır ve evlerinin etrafından ayrılmaz. Nezaketen kendisine iyi davranışlarda bulunan aileye, gün geçtikçe hediyeler yollaması, aniden ortaya çıkması ve anlattığı tuhaf hikayeler yüzünden rahatsızlık vermeye başlar. Bu yabancının amacı nedir? Neden Simon’ı 20 yıl sonra buldu ? Neden sadece Robyn’e takıntı vaziyetinde gündüzleri ziyaret ediyor ? Bu hediyelerin anlamı nedir ? Rahatsız davranışlarının ardında geçmişi ile ilgili ne gibi bağlantılar yatıyor ? İşte bu sorular seyirciyi filmin son sahnesine kadar rahatsız ediyor, kafa kurcalıyor ama asla sıkmıyor.

Joel Edgerton, oynadığı Gordo karakterinde çok başarılı. Hatta o kadar başarılı ki yolda görseniz boğazına yapışırsınız bela tipin. Senaryosunu da yazan Edgerton, ilk denemesi olan bu uzun metrajlı filminde kendisini gayet güzel kanıtlamayı başarıyor. Böyle eli ayağı düzgün bir filmle çıkış yapması tabii ki sinema severleri memnun ettiği gibi yeni bir beklenti içine de sokuyor. Simon’ı canlandıran Jason Bateman genelde komedi ağırlıklı filmlerde rastladığımız bir oyuncu olmasına rağmen filmdeki gergin koca rolünün altından kolayca çıkmayı başarmış. Gordo’nun oyunculuğu kadar filmde  Robyn karakterine hayat veren Rebecca Hall ‘ın mükemmel performansı da gözden kaçmıyor. Özellikle evde sessizliğin hakim olduğu bir ortamda Robyn (Rebecca Hall)’ın gergin halleri izleyicinin de an ve an gerilmesine neden oluyor. Çıt çıksa hoplayacağınızı bilseniz bile o an beklemekten başka çare kalmıyor.

Hikayenin düzgün oluşunun yanında birde evli çiftin oyunculukları göz doldurunca tabii ki seyirciyi içine hapseden oldukça inandırıcı bir film ortaya çıkmış. Edgerton filmde geçmişle olan hesaplaşmalara ağırlık verirken,aslında izleyenlere mesaj niteliğinde birçok şeyi anlatmaya çalışmış.Şöyle ki;zamanında yapılan hatalar, saklanan sırlar gün gelir karşınıza çıkar, hem de en mutlu anınızda tüm huzurunuzu kaçırarak. Edgerton, hikayesinde kişisel bozukluğu olan erkek tiplemesini öne çıkarırken, aynı zamanda kendine güveni olmayan ve yalan üzerine kurulu bir hayatı felsefe edinmiş karakterlerede bayağı bir dokunduruyor. Kötülüklerin mutlaka bir şekilde karşılığı olabileceğini açık ve net bir şekilde anlatan The Gift, tuhaf ve merak uyandıran hediyeleri de hikayenin alt metnine güzelce yerleştiriyor.
Evliliğin temel taşı olan dürüstük ilkesini sonuna kadar savunan film,başladığı ilk dakikadan son ana kadar seyirciyi merak içinde bırakıyor ve bolca düşündürüyor. İzlerken kafanızda türlü türlü  senaryolar üretebileceğiniz The Gift, her ne kadar klişe bir konuya sahip olsa da, hikaye örgüsünün düzgün gidişi sayesinde dipten ve derinden gelen gerilim ve gizem, sonlara doğru iyice artarak ürpertici detaylarla sonlanıyor. Psikolojik gerilim türündeki yapımların arasında şimdiden kendine iyi bir yer edinmeyi başaran The Gift, asla izleyiciyi üzmediği gibi tam tersine gizemli bir ziyafet veriyor.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

13 Ağustos 2015

FİNALİYLE BEYİN YAKAN FİLMLER



Bazı filmler vardır pek ortalıkta dolanmaz sanki görünmez gibidirler, vizyona girer ama pek fark edilmez veya hiç vizyona uğramazlar. Bu filmleri ya bir yerden duyarsınız ya da internette aniden bir şeye bakarken karşınıza çıkar. Hatta bazılarının yönetmenini bile duymamışızdır ama bir film yapmıştır ve yıllarca kulaktan kulağa yayılır kendisinden söz ettirir. Sadece son 5 dakikası için bile çok iyi eleştiriler alan ve finaliyle izleyiciye ters köşe yaptıran yapımlardır bunlar. Aşağıda göreceğiniz listede; son ana kadar gizemini koruyan gerilim ya da fantastik bilim-kurgu diyebileceğimiz ilginç finalleriyle beyin yakan cinsten izlenmeye değer filmler yer alıyor. Bu listedekilerin çoğu yazının başında yazdığım gibi benimde şans eseri karşıma çıkan filmler. Aralarında izlemediğiniz filmlerin de olacağını düşündüğüm bu 10 filmlik listede, özellikle son ana kadar sizi ekrana bağlayan Neler oluyor? Nasıl yani? Gibi sorularla sizi boğuşturup sürpriz finaliyle de gerçekten şok etmeyi başaran yapımları sıraladım. Bu tür filmlere merakı olanların bu filmleri bir şekilde bulup izlemeleri tavsiye olunur.

INCENDIES (2010)
Kanada yapımı, Oscar adayı film vasiyetinde çocuklarına memleketi Lübnan'a dönüp, abileriyle babalarını bulmalarını isteyen bir kadının gençliğinde yaşadığı sancılı yılları ve çocuklarının bu geçmişle yüzleşmelerini konu alıyor. Başından sonuna kadar seyirciyi ekran başına kitleyen, iliklerinize kadar işleyen ve psikolojinizi bozacak bir finale sahip muhteşem bir filmdir.

PREDESTINATION (2014)
Robert A. Heinlein’in 1958 de zaman paradoksu üzerine yazdığı " All You Zombies" adlı kısa hikayesinden kurgulanarak yapılmış olan film, beyin devrelerinizi yakacak kadar enteresan bir kurguya sahip. Zaman makinası döngüsü üzerine kurulmuş olan filmin başrolünde Ethan Hawke yer alıyor.
THE CALLER (2011)
Mary, sıkıntılı bir boşanma süreci yaşayan genç bir kadındır. Yalnız başına yeni bir eve taşınır. Kocasının yerli yersiz tacizleri, az gelişmiş bir mahalle, yalnızlık derken Rose adlı bir kadından esrarengiz telefonlar almaya başlar. Filmin bundan sonrasıki kısımları sizi tamamen içine alıyor, bırakmıyor ve finali ile de oldukça şaşırtıyor.

COHERENCE (2013)
100 sene aradan sonra Dünya'nın çok yakınından geçen bir kuyruklu yıldız insanlara enteresan bir şekilde zarar verir. Bir yemek ve muhabbet için bir araya gelmiş karakterlerimiz de bu değişikliğe maruz kalarak farkında olmadan bir süre sonra kendi yansımalarıyla karşılaşacak ve olaylar gelişecektir. Paralel evren ve Quantum fiziği gibi temaların yer aldığı ve bir süre sonra gerçekten çok dikkatli seyretmenizi gerektirecek değişik bir film.

COME BACK TO ME (2014)
Sarah ve Josh evli bir çifttir. Bir trafik kazasının ardından Sarah arasıra baygınlık geçirmeye başlar. Bu arada Josh kısır olmasına rağmen Sarah hamile kalır. Bu bayılmalarının sırrını çözmek isteyen Sarah eve gizli kamera yerleştirir ve olaylar gelişir. Yine sonuna kadar hayretler içinde izleyeceğiniz bir film. Özellikle finali sizi ters köşe yaptıracak cinsten.

LOS CRONOCRIMENES – (TIME CRIMES, 2007)
Zamanda yolculuk ve paradokslar üzerine kurulu  olan filmi aslında bir seri cinayet filmi olarak da görebiliriz. Hikaye Hector un ormanda çıplak bir kızın başında elinde makaslı maskeli bir adamı görmesiyle başlıyor. Ardından olayın içine giren Hector kendisini bir zaman döngüsünde buluyor. Senaryo ve kurgunun mükemmelliği ile seyirciye adeta beyin jimnastiği yaptıran film diğer gerilim filmlerinden çok daha farklı bir yapıya sahip.

THE HOUSE OF THE END OF TIME (2013)
Yer yer karmaşık zamanla gelecek arasında gidip gelen ve  aklınızı kurcalamak üzere zekice yapılmış bir film. Büyük bir evde yaşayan gizem dolu bir hayat süren Dulce nin yaşlandıktan sonra geçmişteki sırları araştırmak üzere geri dönüşünü anlatan film, korku-gerilim türlerindeki görünen tüm detayları seyirciyle paylaşıyor. Mistik bir öyküye sahip olan yapım tatmin edici finaliyle yine benzer örneklerine taş çıkartıyor.

OPEN GRAVE (2013)
Ormanlık bir alanda uyanan 6 kişi kendilerine ya da geçmişlerine dair hiç bir şey hatırlamamaktadır. İçlerinde sağır dilsiz olan ama Japonca yazabilen bir kız ise sürekli ayın 18'ini işaret etmektedir. Kısa kısa yaşadıkları geri yüklemelerle nerede olduklarını hatırlamaya çalışan 6 kişi kendilerine ne olduğunu anlamaya çalışır. Sonuna kadar hatta son 1 dakikaya kadar hiçbir şeyin tam anlamıyla belli olmadığı gayet başarılı bir gerilim filmi. Film boyunca puzzle gibi parçalar yavaş yavaş yerine yerleşiyor ve en sonunda ana resim ortaya çıkıyor

EVIDENCE (2013)
Bir grup detektif korkunç bir katliamı suç mahallinde bulunan kayıt cihazlarıyla anlamaya çalışır. Görüntülerde bir çölün ortasına düşen otobüs yolcularının hayatları pahasına mücadele ettiklerini, gizemli bir katilin bu insanları birer birer öldürdüğünü görürler. Filmi başından sonuna kadar dikkatle izleyip her türlü detayı not alıp tahminler yapsanız da maalesef yine ters köşeye yatırıyor.

STATIC (2012)
Çocuklarını trajik bir şekilde yitiren evli çiftimiz zor günler geçirmekte ve evlilikleri de sallantı içine girmektedir. Günün birinde yaşamlarına dahil olan gizemli bir yabancı onların zor günlerini daha da karmaşık duruma sokar. Static, seyirciye sonuna kadar yaşattığı gizem ve sürpriz finali ile enteresan filmler arasına giriyor.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

2 Ağustos 2015

MISSION: IMPOSSIBLE - ROGUE NATION



Çocukluğumuzun dizisi Görevimiz Tehlike, zamanında Mr. Spock’ı bile uzaydan alıp ajan yapmış dönemin en kült casusluk dizilerindendir. Maskeler sayesinde kılık değiştirme, kusursuz planlar, harika bir ekip dizinin ana temasıdır ve yaklaşık 50 yıl süren bir macerası vardır Görevimiz Tehlike’nin. 1996’da Brian De Palma sayesinde dizi beyazperde de Tom Cruise eşliğinde hayat bulmuş ve devam filmleri de yaklaşık her 4 yılda bir yenilenerek seyirciyle buluşmuştur. Ethan Hunt karakteri neredeyse artık Tom Cruise’un üzerine yapışmış durumda. Onsuz bir Görevimiz Tehlike düşünmek artık ne yazık ki mümkün değil. Belli bir yaştan sonra içini korkusuzluk saran ve asla yaşlanmayan oyuncunun adrenalin tutkusu da gün geçtikçe artmakta. Hem oyuncu hem de yapımcı olarak karşımıza çıkan Tom Cruise, her geçen filmde bir öncekinin üstüne çıkabilmek, çıtayı yükseltmek ve izleyicinin beklentilerini karşılamak için farklı yollara başvuruyor. Daha önceleri gökdelen tepelerinde gezinen ünlü yıldız şimdi de dublörsüz olarak uçak tepesinde yer alıyor. Her defasında farklı yönetmenlerin el attığı başarılı serinin son ayağı olan Rogue Nation, Edge of Tomorrow, Jack Reacher, The Usual Suspects gibi başarılı filmlerin senaryo yazarı Christopher McQuarrie  tarafından seyirciyle buluşuyor.

Serinin 4.filmi olan Ghost Protocol’un kaldığı yerden başlayan Rogue Nation , muhteşem bir uçak sahnesi ile açılıyor. Ethan Hunt’ın karşılaşacağı en zor görevlerden birinin ilk adımlarını attığı bu sahneden sonra, kendini aksiyonun kucağına atan film durmaksızın tam gaz ilerliyor. Başından beri çalıştığı örgüt olan IMF ( Impossible Missions Force)’In kapanması ve CIA ‘in eline geçmesi ile yüz yüze kalan Ethan Hunt başını bu defa iki farklı belaya bulaştırıyor. Öğrendiği bu gerçeğin ardından yalnız başına kalan Hunt, IMF’in kendisini didik didik aramasından kurtulup onlara gerçeği kanıtlamak zorunda kalıyor. Ordan oraya koşturan Hunt, kendisine esas hedef olarak da, daha büyük tehdit unsuru oluşturacak olan ikinci baş belası Sendika denen bir Anti-IMF örgütünü seçiyor. Bir yandan kedi fare oyununa dönüşen kovalamacayla ugraşan ve hayalet şeklinde takılan Hunt, bir taraftan da dördüncü filmle beraber oluşan harika ekibini toplamaya çalışıyor.

Rogue Nation, bir yandan James Bond filmlerini aratmayacak kadar teknolojik bir aksiyonla seyirciyi doyururken, diğer yandan da filmin başarılı senaryosunun altında ilerleyen akıl almaz  bir soygun ve suikast oyunlarıyla dolu nefis bir hikayeye el atıyor. Filmin bana göre en unutulmayacak sahnesi olan Viyana operasındaki gerilim yaratan bir müzik eşliğinde gerçekleşen ikili suikast girişimini ve Hunt’ın son anda verdiği kritik kararı mutlaka görmeniz gerekiyor. Bunun dışında BMW’nin araba ve motorsiklet reklamını bol bol gözümüze soktuğu enfes takip sahneleri de filme renk katıyor. Casablanca’nın daracık yollarında başlayan müthiş araba takip sahnesinin yarattığı aksiyon hiç ara vermeden, yerini nefes kesen motorsiklet sekansına bırakıyor. Ethan Hunt, MI:2’deki akrobatik motorsiklet sahneleriyle bizi buluşturan ünlü aksiyon yönetmeni John Woo’dan çok şey öğrenmiş olsa gerek ki bu defa daha farklı ve daha hızlı motorlarla son sürat gaza basıyor. Yönetmenin ve Tom Cruise’ın özellikle CGI tekniğinden mümkün oldukça az yararlanıp, maksimum derecede gerçek sahnelerle filmi doldurmak istemesi, izleyiciye  daha kusursuz ve heyecan dozu yüksek bir aksiyon gerilimi yaşatıyor.

Oyuncu seçimlerine göz atacak olursak, öncelikle son iki filmde diğerlerine göre çok daha başarılı bir cast seçimine rastlamak mümkün. Ghost Protocol ile ekibe katılan Simon Pegg tarafından yaratılan mizah ile daha eğlenceli bir hale gelen Görevimiz Tehlike, Ving Rhames ve Jeremy Renner’ın da yan rollerdeki katkılarıyla izleyiciye tam bir seyir zevki yaşatıyor. Kadın karakterlerin de yine başarısından söz etmek gerekirse eğer, bu defa geçen filmdeki Lea Seydoux’un başarısını ikiye katlayan bir femme fatale karşımıza çıkıyor. Bakışlarını ve mimiklerini  007-For Your Eyes Only’deki Bond kızı Carole Bouquet’e çok benzettiğim Rebecca Ferguson, Rogue Nation’da hem dövüş teknikleri, hem de başarılı oyunculuğu ile adeta döktürüyor. Daha önce pek elle tutulur bir filmi bulunmayan oyuncunun eminim ki bu filmden sonra yolunun açık olacağı garanti. Belki o da günün birinde Lea Seydoux gibi fark edilip, Mission Impossible’dan çıkan bir Bond kızı olabilir. Deliver Us From Evil’da içine şeytan kaçmış bir adamı canlandırarak harika bir iş çıkaran Sean Harris, o çirkin, sevimsiz suratı ve buz kalıbı tavırlarıyla Rogue Nation’ın kötüsü Solomon Lane karakterinin altından gayet güzel şekilde kalkıyor.

Görevimiz Tehlike filmlerinin her defasında daha da iyiye giden bir imaj çizdiğini düşünürsek eğer, Rogue Nation’ın bu çizgiyi daha da öteye taşıdığını görmemek mümkün değil. Bir yandan kendine hayran bıraktıran parlak fikirlerle dolu bir casusluk hikayesi, diğer yandan ihtişamlı çekim teknikleri  ile donatılmış görsel olarak seyirciyi doyuran ve durmak bilmeyen temposu ile son zamanların en sıkı ajan filmlerinden birisi Mission Impossible-Rogue Nation.
Not: Tom Cruise hazır yaşlanmıyorken arayı fazla uzatmadan devam filmleri gelse iyi olur.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.