10 Haziran 2015

INSIDIOUS : CHAPTER 3

Korku ve ÖTE’si

Insidious ( Ruhlar Bölgesi), son yıllarda çekilmiş korkutmayı hakkıyla başaran, senaryosu, kurgusu yerli yerinde olan dehşet veren bir korku serisi olarak ilerlemeye devam ediyor. James Wan ve Leigh Whannell adında iki korku ustası zamanında Saw ( Testere) gibi unutulmayacak bir gerilim hikayesini ortaya çıkararak mükemmel bir seriye ön ayak oldular. Yıllar sonra yine bir araya gelen ikili bu defa Insidious’u yarattılar. İlk iki filmin yönetmen koltuğunda oturan James Wan, bu seri ile korku sinemasında iyiden iyiye bir marka haline gelirken , kendisinden çok şey öğrendiğini de saklamayan Leigh Whannell ise Insidious Chapter 3’ de senaristlikten ilk yönetmenlik deneyimine geçiş yapıyor.

Serinin ilk iki filmini kısaca özetleyecek olursak; üç cocuklu bir ailenin babası olan Josh’un  küçüklüğünden beri kendisiyle beraber yaşayan yaşlı bir kadının hayaletini istemeden oğlunun hatta ailesinin başına musallat etmesine tanık olmuştuk. Diğer taraf dediğimiz Öte’deki bu kötü varlıkların amacı yaşayan bir insanın bedenini ele geçirip kendi tarafına alabilmekti. Kısa bir süre sonra oğulları kaybolan Lambert ailesinin evinden gece,gündüz tuhaf sesler gelmeye, objeler yer değiştirmeye başlayınca Öte’deki ruhlarla iletişime geçip bu varlıktan kurtulmak için tek çareleri bir medyuma başvurmak olmuştu. Filmin en önemli karakteri sayılan, paranormal hisleri kuvvetli , korkusuz bir kadın olan medyum Elise , hem komik, hem de sakar iki yardımcısı Tucker ve Specks ile birlikte ailenin başını bu beladan kurtarmaya çalışmışlardı. ( Bu arada üç filmde de Specks karakterini oynayan oyuncunun İnsidious serisinin senaristi ve 3. filmin yönetmenliğini de üstlenmiş olan Leigh Whannell olduğunu da hatırlatmak isterim. ) . Bu iki filmin de korku filmi seyircisi tarafından tam not aldığını, korkutmakla ilgili görevlerini kesintisiz yerini getirdiğini görmüştük.

Insidious Chapter 3’de yaşananlar ise ilk filmden birkaç sene öncesinde geçen bir hikayeyi anlatıyor. Bu defa karşımızda anneleri ölmüş olan ve  babalarıyla beraber hayatlarını sürdüren iki çocuklu Brenner ailesi var. Evin tek kızı olan Quinn’in  ölen annesiyle iletişime geçmek için, kocası öldükten sonra inzivaya çekilmiş yalnız bir medyum olan Elise’nin kapısını çalması ve onu ikna etme çabalarıyla başlıyor film. İlk başta ufak bir seans deneyen Elise, Öte’de gördüğü ürpertici şeyler sonrasında yardımdan vazgeçmesinin ardından umutsuz bir halde evine geri dönen Quinn’in başına gelmedik kalmıyor. Geçirdiği bir kazanın ardından evden çıkamaz bir hale gelen Quinn’in odasından sesler geliyor ,duvarlar çatlıyor, korkunç, nefes alma zorluğu çeken yaşlı bir adam hayaleti ortada dolaşıyor ve bu varlık Quinn’e her saldırdığında aşırı derecede zarar veriyor . Başlarda anlatılanlara inanmayan ve sonunda kızının başına gelenlere kendi gözleriyle şahit olan evin babası Sean , meşhur medyumumuz  Elise’den yardım istiyor. Buraya kadar ( neredeyse filmin ilk bölümü diyebileceğimiz kısım) anlattıklarımızın arasında bu varlıkla mücadele esnasında yaşanan tüm  korkutucu olaylar zinciri , seyirciyi gerçekten  oldukça korkutmayı başaran bir yapıya sahip. Çıt çıkmayan sessizliğin ve karanlığın hakim olduğu her sahnede adeta yerinize çivilenip kalıyorsunuz. Işıkların, objelerin yerinde kullanımı ( özellikle artık bu serinin vazgeçilmezi olan karanlıkta elinde lamba ile hayalet arama kısımları), kameranın açısı, arka planda çalan ürkütücü müzik ve çekimlerin başarısı sayesinde hop oturup hop kalkıyoruz .

Filmin aslında ikinci kısmı sayılabilecek olan bölümde , Elise ve yardıma gelen hayalet avcısı iki kafadarın gelip tesisatları kurmasıyla başlayan ve ailenin de eşlik ettiği Öte’ye geçiş seansları, kesinlikle filmin en güzel ve en heyecanlı sahnelerini oluşturuyor. Elise’nin diğer tarafa geçisindeki kararlı ve kendinden emin davranışlarını yansıtan bölümler, hem sarsıcı, hem de filmin ana temasıyla ilişkili sürpriz sahnelere hakim. Insidious Chapter 3’in iki kahramanı diyebileceğimiz Elise ve Quinn’in yaşadığı dramatik olayların ortaklığı, filmin gerilim yönünde ilerleyen akışını az da olsa farklı bir  yöne çeviriyor.

Aileyi oynayan tüm bireylerin oyunculuklarının vasat olmadığı Insidious Chapter 3’de Lin Shaye’nin canlandırdığı Elise karakterinin neredeyse ikinci yarıda filmi tek başına götürdüğüne ve çok başarılı bir performans gösterdiğine şahit oluyoruz. Kim bilir ileride belki  Elise ve bu iki komik partnerinden oluşan ekibin paranormal olaylara el atmalarını anlatan bir film bile yapılabilir. Sonuç olarak serinin diğer filmlerine bağlayıcı bir özelliği olan ve hikayenin ana kısmını ele alan Insidious Chapter 3, bana göre ilk iki filmden çok daha fazla heyecanlı ve korkutucu. Serinin diğer filmlerini izlemiş olan korku filmi sevenlerin tereddüt bile etmeden Insidious Chapter 3’i izlemelerini tavsiye ederim.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

6 Haziran 2015

THE AGE OF ADALINE

Yaşlanmayan Mucize

Zaman döngüsü içinde yer alan fantastik bir olay kurgusuna bağlanmış romantik filmler izleyiciler tarafından her zaman çok beğeni toplamıştır. Geçmişe ya da geleceğe gitmeler, ölümsüz olma hali , yeniden doğma ve beden kazanma gibi olgular drama ve romantizmle karıştırılıp güzel bir senaryo ile karşımıza çıktığında bu tarz filmler tadından yenmez bir hale geliyor. The Time Traveler’s Wife , The  Curious Case of Benjamin Button , About Time  gibi masalsı anlatımla işlenmiş romantik yapımlar hem kafamızı karıştırır, hem de bizi başka diyarlara götürür. İşte tür olarak hemen hemen bu filmlerin izinden giden bir film “The Age of Adaline” ( Ölümsüz Aşk) 
.
Filmimiz, 1937 yılında yaşadığı bir kaza sonunda büyük bir mucizeyle artık hiç yaşlanmayacak olan Adaline Bowman’ın romantik ama aslında oldukça dramatik olan öyküsünü anlatıyor. Kaza sonrası kendisinin yaşlanmadığını fark eden Adaline, bu sırrını günümüze kadar kızı hariç hiç kimseye söylemez. Başlarda güzel gibi görünen bu mucizevi yaşam tarzı Adaline’ın yıllar geçtikçe kendisini daha da mutsuz hissetmesine sebep olur. İnsanların kendisinin bu durumunu fark etmesini önlemek için her on yılda bir devamlı yeni kimlikler edinerek ve farklı şehirlere taşınarak yaşamını sürekli değiştirir. Asla kimseyle bir ilişki yaşamayan, aşık olmaktan korkan ve bu gibi durumlar karşısına çıktığında uzaklaşarak kaçmayı tercih eden  Adaline’nın karşısına günümüzde Ellis Jones adında karizmatik hayırsever bir kitap kurdu çıkınca olaylar değişir.

 The Age of Adaline, seyirciyi izlerken Adaline yapan bir film. Düşünsenize, 1908 de doğuyorsunuz yıl olmuş 2015 hala yüzünüzde bir kırışıklık bile yok. Tüm arkadaşlarınızdan, ailenizden neredeyse kimse kalmamış. Çocuğunuz yanınızda anneanneniz şeklinde geziyor, dışarıdan anlaşılması imkansız görünen olaylar zinciri içindesiniz. Yaşadığınız her ortamı, her insanı bir süre sonra terk etmek zorundasınız. Belki de sonsuza kadar yaşayacaksınız ama yalnız ve mutsuz bir şekilde. İşte izlerken hafızanızı zorlayan The Age of Adaline’nın duygusal olduğu kadar ürpertici ve trajik tarafları da mevcut maalesef.

Yönetmen koltuğunda genç bir isim Lee Tolan Krieger var. Daha önce Vazgeçmem Senden ( Celeste & Jesse Forever) adlı hoş bir gençlik filmi yapmış olan Krieger için The Age of Adaline sanırım bir dönüm noktası olacak. Filmin birçok yerinde renklerin ve tasarımların mükemmelliği sayesinde gerçekten tablo gibi sahneler mevcut.  Mekanlar, kostümler, oyunculuk seçimleri her şey yerli yerinde. Ellen Burstyn gibi yaşlı ve usta bir oyuncunun Adaline’nın kızını oynaması hem ilginç hem de çok hoş. Filmin ortasında aniden karşımıza çıkan Harrison Ford, seyirciye adeta oyunculuk dersi verircesine döktürüyor. Özellikle filmin  akışını değiştiren Harrison Ford’un olduğu sahnelerin ve diyalogların dokunaklığı bizi kalbimizden vuruyor.  Adaline rolü için seçilen Gossip Girl dizisiyle parlayan ve kendisi gibi oyuncu olan Ryan Reynolds’un eşi Blake Lively’in oyunculuğu  bana göre beklentilerimin çok üstündeydi.  Bugüne kadar pek fazla filmde yer almayan Blake Lively’i bu filmdeki başarısının ardından sinema dünyasında daha fazla görmemiz mümkün. Başından sonunu tahmin etmenin pek zor olmadığı The Age of Adaline, son zamanlarda izlediğim en keyif veren filmlerden birisi oldu. Senaryonun düzgünlüğünün yanı sıra, oyuncuların da performansı iyi olunca ister istemez filmin büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz. Romantik ve dramatik ögelerin yanında hikayenin fantastik bir olay kurgusuna oturtulmuş olması sizi rahatsız etmediği gibi aksine filme bağlıyor. İki saatlik süresi boyunca hiç sıkmayan The Age of Adaline , böyle filmlere bayılırım diyenler için güzel bir kuyruklu yıldız hikayesi.


Bu Yazım Ranini.tv'de yayınlanmıştır.


28 Mayıs 2015

POLTERGEIST ( 2015 )

Kötü Ruh 

80’lerde 3 dalda Oscar adaylığı yakalamış olan Poltergeist (Kötü Ruh) , Steven Spielberg’in elinden çıkmış ve Tobe Hooper ( Texas Chainsaw Massacre) tarafından hayata geçirilmişti. O dönemlerde çok ses getirmiş ve yıllarca adından konuşulmuş olan Poltergeist, yarattığı perili ev türü ile kült olmayı başarmış bir filmdi. Eski yapım Poltergeist, tam üç farklı filmle bir seri olarak gösterilmiş, fakat hiç birisi ilk filmin yakaladığı başarıyı yakalayamamıştı. Insidious ve The Conjuring gibi ruhlarla işbirliği içindeki korku filmlerinin konu kaynağına ilham olmuş olan Poltergeist, bu defa Monster House , City of Ember gibi farklı türlerle uğraşmış olan yönetmen Gil Kenan tarafından yeniden çevrilmiş. Son dönemde eski korku filmlerini başarısız bir remake yapma eylemi tüm hızıyla devam ederken, Poltergeist’ın en azından senaryoya oldukça sadık düzgün bir yapım olduğunu söyleyebiliriz. Evil Dead gibi kült bir korku filmini yaratmış olan Sam Raimi’nin Poltergeist’ın yapımcısı olması da bu yeni çevrim için büyük bir artı teşkil ediyor.

Poltergeist’ın başlangıcı, çokça korku-gerilim filminde rastladığımız bir ailenin banliyödeki yeni evlerine taşınması gibi klasik bir sahne ile açılıyor. Maddi açıdan güçlük çeken fakat oldukça neşeli olan ailemizin üç çocuğun yeni eve adapte olması sırasında yaşanan , evdeki paranormal olaylar filmin daha henüz başlarında seyirciyi pür dikkat konuma getiriyor. Evin ufak kızı, korkak abisi ve yetişkin ablaları, kısa bir süre içinde evdeki tüm korku dolu olayların baş kahramanları haline gelirken, hiçbir şekilde ailelerini inandıramazlar.( Bu kısım çok da şaşırdığımız bir kısım değil tabii ki ). Evlerinin mezarlık üzerine kurulduğunu bilmeyen Bowen ailesi, küçük kızlarının boş televizyon ekranıyla kısık kısık konuşmasının ardından ortadan kaybolmasıyla beraber, eve musallat olmuş sahipsiz kötü ruhlarla başları belaya girer. Evi saran ve oldukça korkunç bir hale dönüşen bu kötü ruhların yok olması için ailenin tek çaresi, meşhur bir reality show ikonu ve tecrübeli bir medyum olan Carrigan Burke’ı çağırmak olur. Medyumun ve donanımlı paranormal olaylar ekibinin eve tüm sistemleri kurmasıyla beraber kısa sürede evin içi bir savaş alanına döner.


Poltergeist’ın fragmanında gördüğümüz ve afişinde de yer alan ufak kızın televizyon ekranına elini yapıştırma sahnesi ilk çevriminden bu yana yıllarca filmi efsane haline getiren bir konsept olmuştur. Kötülüklerin çıkış kaynağı olan televizyon olgusunun belki de The Ring’e ilham  kaynağı olduğunu bile düşünmek mümkün. Sinemacılar bu ve bunun gibi objeleri ( dolap, ayna, oyuncak, televizyon gibi ) yeni filmlere taşıma konusunda başarılı oldukları da bir gerçek. Korku filmlerinin ( Annabelle, Chucky gibi ) vazgeçilmezi olan palyaço ve kaşı gözü oynayıp hareket eden oyuncakları Poltergeist’a taşımış olan Gil Kenan, bu objeleri verimli bir halde kullanarak güzel bir şekilde izleyiciyi korkutmayı başarıyor. Filmin ilk yarısı,çıt çıkmayan sessizliğin ve karanlığın hakim olduğu tüm sahnelerde seyirciyi hoplatmak ve ürkütmekle geçiyor. İkinci yarısından sonra olayların akışı, daha bir dış dünya ile iletişim şekline büründüğünden korku ögeleri, yerini bol gürültülü efektler eşliğinde gerilime bırakıyor. 

Genç oyuncuların aile bireylerinden çok daha inandırıcı performans gösterdiği Poltergeist,ın özellikle çocukların gece saldırıya uğradıkları korku ve gerilim dolu sahnelerin mükemmelliği ile çok konuşulacağı kesin. İlk yapıma göre akıcılığından bir şey kaybetmemiş olan Poltergeist, remake’in hakkını veren , seyircinin memnun olmamasını gerektiren hiçbir unsurun yer almadığı, hem korkutucu, hem de heyecanlı bir korku filmi olmuş. 

Bu Yazım Ranini.tv'de yayınlanmıştır.
http://www.ranini.tv/ozel/5371/1/poltergeist-evin-gecmisini-bilmeden-tasinma

18 Mayıs 2015

MAD MAX: FURY ROAD

Hız Kesmek Yok

Post apokaliptik türünün en iyi örneklerinden birisidir Mad Max. Bu tarz filmler,  bir nükleer bomba ya da global bir savaşın sonrasında geçer. Piyasada kıyamet sonrasında filmler olarak da bilinir. Yaşanan felaketin ardından sağ kalanların su ve yiyecek peşinde olduğu, kötülerle iyilerin savaştığı, vahşi adamlardan oluşan çetelerin kol gezdiği bir dönemdir post apokaliptik dönem. 80’lerde başrolde Mel Gibson’ın yer aldığı bu türe öncülük eden Mad Max’in ardından aynı dönemi yansıtan düşük bütçeli birçok film çekildi fakat hiç birisi Mad Max kadar başarılı olamadı. Toplam üç devam filmi çekilen Mad Max’in en çok hasılat getiren ve beğenilen filmi ikincisi Road Warrior olmuştu. Yönetmen George Miller’in hayat verdiği Mad Max, 1985 de çekilen son filmin 30 sene sonrasında tekrar karşımıza çıktı. George Miller bu defa eskisinden çok daha aksiyonu ve gerilimi bol bir Mad Max ortaya çıkartmış. Mad Max: Fury Road ‘da yönetmen yol aldığı çizgisinden hiç kopmamış hatta tam tersine çıtayı oldukça yükseklere taşımış.

Hikayemiz, yine kıyamet sonrasında eldeki tüm kaynakların tükendiği bir atmosferde geçiyor. Ailesini kaybettikten sonra yollarda , hayatta kalma savaşı veren eski polis Mad Max ‘in Ölümsüz Joe tarafından yönetilen büyük bir çetenin elinde tutsak olmasıyla başlıyor film.  Bu çetenin  başındaki Ölümsüz Joe, su ve yiyecek gibi tüm kaynakları elinde tutarak etrafındaki halkı kendi kölesi haline getirmeyi başarmış bir hilkat garibesi. Aynı zamanda kadınlardan oluşan bir harem kurmuş olan Joe, grubun başına da Furiosa gibi bir femme-fatale ‘i getirmiş. Bu arada Max'in kaçma çabaları sürerken diğer yandan da Furiosa, yanına bir kaç kadını da alarak, petrol  taşıyan bir tırla  ileride güzel bir hayat sürmenin hayalini kurduğu, eski yaşadığı yer olan yeşil diyara doğru yola çıkar. Fakat  Furiosa’nın aklında başka planlar dolanırken bir de işin içine Mad Max  girince güzel bir ortaklıkla beraber çöllerde muhteşem bir aksiyon başlar.

Mad Max’in eski filmlerinde de feminist bir yaşam tarzı anlatılmış ve güçlü kadınlara yer verilmişti. Bu kez yine kadınların direniş başlatan, mücadeleci hallerini sergilemekten çekinmeyen George Miller, neredeyse hikayeyi onların üstüne kurmuş. Furiosa’yı canlandıran Charlize Theron’un kesinlikle Mad Max karakterine göre çok daha ön planda olduğu bir gerçek. Mel Gibson’ı aratmayacak kadar iyi bir performans sergileyen Tom Hardy Max rolünde hiç sırıtmamış. Yalnız filmde başroldeki bu iki güçlü ismin yanında bir de Nux rolünü oynayan Nicholas Hoult var ki gerçekten oyunculuğu seyredilmeye değer.

Mad Max: Fury Road, başından sonuna kadar hız kesmeden mükemmel bir aksiyonla devam ediyor. CGI teknolojisi yerine daha çok vinçlerle ve gerçek araçlarla aksiyon sahnelerini çekmeyi tercih eden George Miller, serinin bu ilki filmi için muhteşem bir açılış yapmış. Arka fonda çalan içinize işleyen gergin müzikler eşliğinde, durmadan ilerleyen tırlarda geçen hareketli sahnelerde, nefessiz kalıp, koltuğa yapışacağınızın garantisini verebiliriz. Aksiyon sahnelerindeki patlayan arabalar, tırlar, motorlar ve vinçler, özel çekim teknikleri ile seyirciye muazzam bir görsel şölen yaşatıyor. Filmin dekorlarına, oyuncuların makyajlarına, araçların ve mekanların tasarımlarına oldukça özen gösterildiği çok açık. Mad Max: Fury Road ‘da asla unutamayacağınız diğer bir ikon ise, yolda durmak bilmek ve kötülerin yer aldığı çetedeki tamamı hoparlörden oluşan bir araçta, filmin sonuna kadar elektro-gitar çalan bir tip. Filmin gergin geçen her kovalamaca sahnesinde bu tipi gördüğünüzde bir gram gülerek en azından gerginliğinizi azaltıyorsunuz.

İlk üçlemedeki Mad Max serisi o zamanın kısıtlı teknik imkanlarıyla bile ne kadar kült bir film haline dönüştüyse, bir de günümüzdeki çekim teknikleri ile yapılmış bu son Mad Max’i düşünün artık. Eğer ki  böylesine doyurucu harika bir aksiyon filmini izlemek istiyorsanız size tavsiyem ilk seyrinizi mutlaka sinemada yapmanız. İlerde tv’da dvd ya da blu-ray de izlerken bu kadar zevk alacağınızı sanmıyorum. Bu arada George Miller, devam filmlerinin çekileceğinin haberlerini kesinleştirdi. Biz Mad Max severlere de sabırsızlıkla beklemek kalıyor.

Bu Yazım Ranini.tv'de yayınlanmıştır.
http://www.ranini.tv/ozel/5372/1/mad-max-fury-road-hiz-kesmek-yok


12 Mayıs 2015

MAMA


Yönetmenliğini Andres Muschietti ve yapımcılığını Guillermo Del Toro’nun yaptığı 2013 yapımı “Mama”, yönetmenin daha önce çekmiş olduğu aynı adlı iki buçuk dakikalık kısa filmin doksan dakikaya genişletilmiş hali. Kendisi bir reklam yönetmeni olan Muschietti, çektiği bu kısa korku filmi sayesinde sektörde çabuk fark edilip olumlu eleştiriler alınca yapımcı olan kız kardeşi Barbara Muschietti ile kolları sıvayıp filmi genişletmeye karar verdi. İki İspanyol kardeş, akıl hocaları Guillermo Del Toro ile beraber uzun süren görüşmelerin ardından hiç de kolay olmayan bu işe kalkışıp Mama’yı dram ve korku ögeleriyle harmanlayarak izleyicilerin önüne uzun bir yapım olarak çıkarmayı başardılar. Kısa filmi ilk seyrettiğinde oldukça etkilenen Del Toro, yapılan bir söyleşide Muschietti’nin dramdan çok iyi anladığını, kendisinin çok özgün biri olduğunu ve hikayenin merkezine iki küçük kızı taşıma fikrini çok iyi düşündüğünü dile getirmişti.

İspanya-Kanada ortak yapımı olan “Mama”, iki kız çocuğunu sahiplenmek isteyen bir hayalet annenin öyküsünü anlatıyor. Anne-babaları öldükten sonra ıssız bir kulübede yalnız başlarına kalmak zorunda kalan Victoria ve Lilly tam beş yıl sonra bulunurlar. Ne yazık ki bulunduklarında tamamen vahşileşmiş bir haldedirler. Amcası Lucas ve kız arkadaşı Annabel tarafından yeniden sahiplenen Victoria ve Lilly'yi beş yıl boyunca koruyan “Mama” onlardan kolay vazgeçmez. Eve musallat olan Mama, bundan sonra yeni yaşayacakları bu evde kızlara annelik yaparken bir yanda da ailenin başına bela olur.

Korku filmi seyircisi masalsı anlatımı olan hayalet hikayeleri benimsese de yönetmen Mama'da sadece masalsı bir korku filmi olsun, izleyici korksun, dehşete düşsün diye düşünmemiş, aynı zamanda böylesine ürkütücü bir hayalete insani duygular da katarak filmi dramatik bir havaya sokmuş. Annelik içgülerini bir hayalet hikayesinin üzerine inşa etmek daha önce pek rastlamadığımız sıradışı bir fikir. “Mama” aslında geçmişinde yaşadıkları yüzünden kalbi kırık ve öfkeli bir varlık. Karşısına kulübede yaşayan başıboş iki kız çocuğu çıkınca kendisine acılarını dindirecek ve rahatlıkla annelik yapabilecek bir ortam yaratıyor. Yıllar sonra birileri çıkıp onun “çocuklarını” sahiplenmeye kalkınca da çılgına dönüyor.
Filmin senaryosu son zamanlarda seyrettiğimiz birçok korku filminden daha özgün bir yapıya sahip. “Mama” henüz ilk sahnesinde seyirciyi avucunun içine alıyor ve doksan dakika boyunca bir daha bırakmıyor. Sinema sektöründe izlediğimiz çoğu korku filminde karşımıza çıkan, “ilk bir saat uzatılmış halde konuya giriş ve son kalan yirmi dakikada ise korkutan ögelerin serpiştirilmesi” klişesine bu filmde rastlamanız mümkün değil. Seyredeceğiniz son dakikaya kadar yönetmen size korkacağınızın garantisini baştan veriyor. Hayaletin koridorlarda dolaştığı ve duvarlarda gezindiği sahneler oldukça değişik bir  kamera tekniği ile çekilmiş, öyle ki  filmde üstünüze doğru gelen “Mama” ile her karşılaştığımızda ödümüz kopuyor. Mama’yı korkutucu gösteren unsurların başında filmi masalsı bir yapıya büründüren Gulliermo Del Toro’nun parmağı olduğunu şüphesiz.

Filmdeki karakterleri canlandıran oyuncular tamamıyla filmle özleşmişler ve gerçekten başarılı performans sergiliyorlar. Önceleri rockçı, bencil, soğuk bir kadın olan daha sonra ise yardımsever bir anne rolüne bürünen Annabel karakterini oynayan Jessica Chastain’den tutun da ufak vahşi çocuk rolündeki Lilly’i canlandıran Nikolaj Coster-Waldau’ya kadar tüm oyuncular filmde harika bir iş çıkarmışlar. Mama, oyunculukların yanı sıra kostümden saç ve makyaja, hayaletin ürkütücü görselliğinden senaryonun işleyişine kadar her türlü takdiri hak eden, korku filmi seven her izleyicinin görmesi gereken ender yapımlardan biri.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

4 Mayıs 2015

AVENGERS: AGE OF ULTRON



Marvel hayranlarının çoğunluğunun çizgi-roman fanatiği olduğunu bilmeyen yoktur .Tüm karakterlerin hayat hikayeleri , kötü güçlere karşı verdikleri savaşlar, birlik ve beraberlikleri birebir her karesi ile detaylı şekilde anlatılır çizgi-romanlarda. Önemli olan kısım bu karakterleri tüm ince detaylarıyla beyazperdeye aktarabilmek ve o iki saate sorunsuz şekilde sığdırabilmektir. 2008 yılında Iron Man ile başlayan Marvel filmleri serisi tüm hızıyla büyük bir başarıyla sinemaya uyarlanarak devam etti. The Incredible Hulk, Thor, Captain America gibi Marvel’in en güçlü süper kahramanları ardı ardına devam filmleriyle  sinemada hayat buldular. Marvel sinematik evreninin birer parçası olan bu filmlerin senaryoları, çizgi-romanlarının dışına çok fazla çıkmadan bekleneni izleyiciye verdi. Marvel tek tek ele aldığı bu karakterleri 2012 yılında nihayet The Avengers’ta toplayarak gösterime soktu ve izleyici kitlesini ikiye katladı. The Avengers , Shield ekibinin başı olan Nick Fury’nin  New York’u bir felaketten kurtarmak için tüm ekibi dünyanın dört bir yanından toplamasını anlatıyordu. Filmin eleştirmenlerden tam not almasının ve dünya çapında elde ettiği başarının ardından devam filminin gelmesi kaçınılmazdı. Bu arada geçen üç yıl zarfında Marvel’in Agents of Shield ve Agent Carter dizilerini ortaya çıkarması ve hikayeleri filmlerle tamamlar hale getirmesi, Marvel Sinematik Evreni için büyük bir gelişme oldu. ( Özellikle Agents of Shield’in en son yayınlanan ikinci sezon, 19.Bölümün son sahnesi, Avengers: Age of Ultron’un giriş sahnesiyle birebir bağlantılı )

Sonunda ilk filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Joss Whedon , Avengers: Age of Ultron ile kahramanları yeniden bir araya getirmeyi başardı. Bu defa dünya Ultron adında bir yapay zeka ürünü ile başı belada. Bu yapay zeka nın oldukça fazla maraheti var , Belli bir bedene sahip değil kendi iskeletini yaratabiliyor, istediği zaman yeniden kendini güncelliyor ve zekasını arttırarak oldukça kuvvetli bir hale dönüşebiliyor. Tony Stark’ın yanlış kararlar sonucu böyle bir gücü tekrar ortaya çıkarması ile Ultron yeniden hayat buluyor ve kahramanlarımızın başına bela oluyor. Ultron’u yaratma süresinde ve öncesinde verdiği tepkiler ile oldukça ön plana çıkan ve ekipte gerginlik yaratan Tony Stark filmin en kilit adamı rolünü üstleniyor.

Film nefes kesen bir açılış sahnesi ile açılıyor. The Avengers’dan hatırladığımız Loki’nin asasını, Shield’in ezeli baş belası olan örgüt Hydra’nın elinden almak için bir baskın düzenleyen Avengers ekibi, kareografisi düzgün bir aksiyon sahnesi ile izleyicileri ilk dakikadan itibaren büyülüyor.İlk filmde neredeyse ekibin yan üyeleri sayılan Black Widow ve Hawkeye  karakterlerine bu defa daha fazla ağırlık verilirken, bunun yanında yeni karakterlerde filme eklenmiş. Quicksilver ve Scarlet Witch adlı ikizleri de hikayeye ortak eden Joss Whedon, karakterlerin çıkışını çizgi-romandan farklı bir şekilde filme dahil etmiş. Vision adındaki diğer yeni karakter ise aslında Marvel  evreninin en tanınmış simalarından. Paul Bettany  gösterdiği mükemmel performans ile Vision rolünün tam hakkını vererek adeta gelecek  Marvel filmleri için kendisine zemin hazırlıyor.Tabii ki bu kadar süper kahraman bir araya gelince filmde eğlenceli mizahı bol diyaloglara da rastlamak mümkün oluyor. Joss Whedon, karakterlerin geçmişlerindeki derinlemesine yaşadıkları duyguları,korkuları seyirciyi sıkmadan güzel bir flashback ile sunuyor.

Film gösterime girmeden önce yayınlanan fragmanlarda bolca gördüğümüz Hulkbuster ve Hulk karşılaşmasının süresinin ne kadar uzun tutulduğunu ekrandan gözünüzü ayırmadan izlediğiniz için, anlamanız pek mümkün değil. Filmin başından sonuna kadar sağlam görsel efektlerle dolu, aksiyonun hiç kesilmediği Avengers: Age of Ultron, ilkine göre daha fazla teknolojik ve daha üstün çekim teknikleri ile süslenmiş. Sonuç olarak 140 dakikalık süresinin her dakikasının hakkını veren , hayranlarını üzmeyecek bir keyifli Marvel filmi Avengers: Age of Ultron.

Not : Hatırlatmamıza gerek yok gerçi ama “Asla bir Marvel seyircisi filmin yazıları bitmeden çıkmaz , çünkü mutlaka bir after-credits sahnesi vardır” .




8 Nisan 2015

KINGSMAN: THE SECRET SERVICE



Sinemanın son yıllarda yaptığı en büyük atılımlardan biri de çizgi romanları beyaz perdeye taşımak oldu. Yönetmen Matthew Vaughn “Kick-Ass” çizgi romanını başarıyla sinemaya uyarladıktan sonra aynı titizliği bu kez Kingsman için gösteriyor. “Stardust” ve “X-Men: First Class” gibi güçlü filmlere hayat veren yönetmen, hikayesini anlatırken bir yandan da birçok filme gönderme yapmayı ihmal etmiyor. “James Bond”dan “Kill Bill”e, “Bourne”dan “Men In Black”e pek çok farklı filmin altyapısını ve ince detaylarını gayet iyi şekilde filme yansıtıyor.
Kingsman, adını Kral Arthur ve şövalyelerinin kullandığı yuvarlak masadan alan, içinde Arthur, Lancelot, Galahad  gibi o döneme ait karakterler isimlerine de yer veren bir film. Kullanılan renkler, dekorlar, mekanlar o kadar özenle seçilmiş ki izlerken sanki kendinizi çizgi romanın içinde buluyorsunuz. Her türlü absürtlüğün ve ciddiyetsizliğin bol miktarda kullanıldığı Kingsman, bu tarz komedi aksiyonlarında görülen klişe sahneleri de içinde bolca barındırıyor. Bond tarzı üstün özelliklere sahip şemsiyeler, kalemler, çakmaklar, kameralı gözlükler ve bombalar neredeyse her kavga sahnesinde mevcut. Kingsman ajanının en büyük özelliği ise jilet gibi dikilmiş ve özel olarak tasarlanmış takım elbisesi. Görev sırasında birer İngiliz beyefendisi gibi görünmelerini sağlayan bu şık takım elbiseleri diken terzi dükkanın adı Kingsman. Tabii bu terzihane alışık olduklarımızın aksine gizli geçitlere ve bir uçak hangarına sahip olabilecek kadar devasa bir terzihane.
Filmin ana karakteri Galahad, usta çırak ilişkisinin usta olan tarafı. Kingsman teşkilatı gizli bir görevde kendi ajanını kaybedince yerine acilen birisini bulması gerekiyor ve ufak yaşta babasını kaybetmiş olan sokak serserisi olan Eggy, Galahad’ın vasıtasıyla kendini bu gizli istihbaratın içinde buluyor. Yeni yetme kahramanımız atlama, zıplama, dövüşme, silah kullanma gibi casusluk yetilerini kazanması için belli testlerden geçiyor ve dünyanın başına bela olan kötü karakterimiz Valentine’i alt etmek için göreve atanıyor.
Matthew Vaughn, kopan kafalardan ve bacaklardan kan çıkışını göstermekten özellikle kaçınmış olacak ki finale doğru bu sahneleri türlü kamera oyunları ile farklı bir eğlenceye dönüştürdüğüne şahit oluyoruz. Colin Firth'ün ortalığı kırıp geçirdiği kilisedeki aksiyon sahneleri adeta Tarantino filmleri havasında muhteşem bir kareografi ile çekilmiş.
“Terbiye insan için en büyük erdemdir” ilkesini izleyenlerin gözüne sokmaktan kaçınmayan Kingsman, başarılı oyunculuklarıyla da dikkat çekiyor. Eggy rolündeki Taron Egerton’ın filmdeki oyunculuk gösterisinin yanı sıra usta oyuncu Michael Caine de Arthur rolü ile filme ışıltı katıyor. Yönetmen, sürpriz oyuncu olarak da nam-ı değer Luke Skywalker yani Mark Hamill’ı seçmiş. Hamill’ın oldukça yaşlandığını görmek biraz içimizi burkuyor tabiî.
“Autin Powers” tarzı casusluk üzerine yapılmış komedi aksiyon filmlerinin son halkası olan Kingsman: The Secret Service, oldukça akıcı, hareketli ve eğlenceli bir film. Umarız Matthew Vaughn bu tarz filmlerle izleyicileri daha sık buluşturur.


FURIOUS 7



2001’den günümüze kadar devam eden Hızlı ve Öfkeli serisi hız tutkunları ve aksiyon sevenler için adeta bir fenomen haline geldi. Serinin her halkasında kamera tekniklerini özenle konuşturan yönetmenler, araba kovalama ve patlama sahnelerini daha önce filmlerde hiç görmediğimiz şekilde önümüze sundular. Rob Cohen'in başlattığı seri daha sonraları Justin Lin başta olmak üzere farklı yönetmenlerin elinden geçti. Furious 7’de ise “Saw”, “İnsidious”, “The Conjuring” gibi korku filmlerinden tanıdığımız yönetmen James Wan, farklı bir deneyimle karşımıza çıkıyor.
Kendi içinde gelişen ve kopmayan bir konu bütünlüğü taşıyan Fast and Furious serisi, bu özelliği ile kendisini alışıldık aksiyon serilerinden ayrı bir yere koyuyor. Özellikle serinin bir önceki filmin final sahnesinin Tokyo Drift’e bağlanması tüm izleyenleri hem şaşırtmış hem de çok sevindirmişti. İşte “Furious 7” de altıncı filmin bittiği yerden tam gaz devam ediyor. Bu sefer bir önceki filmdeki baş belası kötü karakter Owen Shaw’ın kardeşi, intikam için bizim ekibin peşine düşüyor. Furious 7’nin oyuncu kadrosuna Jason Statham’ın dışında yaşlı kurt Kurt Russel da eşlik ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu iki sevilen oyuncunun ekibe katılması filmin kalitesini gözle görülür şekilde arttırıyor. Özellikle Jason Statham’ın filme dahil olmasıyla beraber birebir dövüş sahnelerinin daha uzatıldıığını ve itinalı çekildiğini söylemek mümkün. Oldukça sert geçen kavga sahnelerindeki çekim ustalıkları sayesinde asla göz yormayan görüntüler ortaya çıkmış.
Son filme baktığımızda on dört yıl içinde, serinin, ilk filmlerindeki hikayeyle hiç alakası kalmadığını görüyoruz. Fakat seri konu bakımından çok daha sadeleşirken aksiyon sahnelerindeki tempo gittikçe artıyor. Yedi film boyunca görsel olarak gittikçe güzelleşen Fast and Furious serisi, farklı ülkelerin en güzel şehirlerinde çekilen hızlı araba sahneleri ile de  göz dolduruyor. Azerbaycan dağlarındaki nefes kesen kovalamaca sahneleri ile Abu Dabi’deki gökdelenden araba ile kaçış sahnesi adeta seyirciye yüksek dozda adrenalin enjekte ediyor. Ancak Furious 7’i serinin diğer filmleri ile kıyasladığımızda aksiyon sahnelerinin çok daha uzun ve mantık dışı olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan serinin, dördüncü filmden sonra yeni ekip ile beraber aksiyondaki ciddiliğini ve gerçekliğini yitirerek, bol esprili sahnelerle beraber daha eğlenceli bir hale dönüştüğünü görüyoruz.
Furious 7’nin çekimleri sırasında Paul Walker’ın araba kazasında hayatını kaybetmesi üzerine filme uzun bir süre ara verilmişti. James Wan filmin iptal olacağı söylentilerine karşı çıkarak CGI tekniği ile Paul Walker’a filmde hayat verdi. Bu sahnelerde Walker’ın kardeşleri Caleb ve Cody’i  oynatarak Paul Walker’ın sesi ve yüzünü CGI ile birleştirdiler. Ayrıca filmin finalinde çok özel hazırlanmış duygusal sahneler eşliğinde Paul Walker’a bir saygı duruşu da yer alıyor. Havada uçan arabalar, bol patlamalı sahneler, birebir dövüşler olsun, fazla gerçekçi olmasa da olur diyenlere Furious 7 ilaç gibi gelecektir. Ayrıca James Wan gibi genellikle korku filmleri çeken bir yönetmenin bu kadar bol aksiyonlu bir filmin altından başarı ile kalkmış olması takdire değer.



3 Nisan 2015

THE COBBLER

Şans Ayağıma Geldi

Hem oyunculuk , hem de yönetmenlik yapan Thomas McCarthy’nin  2011 yapımı ilk filmi Win Win ( Kazananlar Klübü) oldukça güzel eleştiriler almıştı. Ardından çektiği “The Cobbler” (Şans ayağıma geldi) ile bu sefer dram ve komedinin yanına fantastik unsurları da ekleyen Thomas McCarthy, Adam Sandler’ın yanı sıra, Dustin Hoffman ,Steve Buscemi ve Ellen Arkin gibi güçlü karakter oyuncularına da filmin kilit rollerini dağıtmayı uygun görmüş. Enteresan bir hikayeye sahip olan “The Cobbler” aslında izleyiciye güzel mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor. Kazanılan doğa üstü yetenekleri ve güçleri önce eğlence amaçlı sonrasında ise kendi çıkarlarımız için kötüye kullanma fikrini daha önce Jim Carrey’in “Bruce Almighty” (Aman Tanrım) filmi bizlere güzel bir şekilde anlatmıştı. Hemen hemen aynı giriş bölümüyle başlayan The Cobbler’ın hikayesi bir süre sonra farklı maceralara dönüşüyor.
Max Simkin (Adam Sandler), filmde  nesilden nesile geçen kunduracılık mesleğinin günümüzdeki en son temsilcisini canlandırıyor. Yahudi kökenli Max, babasının aileyi terk etmesinden sonra yıllardır hasta ve bunamış annesiyle birlikte yaşamaktadır. Gündüzleri baba yadigari olan ayakkabı tamirciliğini halen başarıyla sürdürmekte ve kendisi çevresindekiler tarafından çok sevilmektedir. Özellikle yan komşusu olan berber Jimmy( Steve Buscemi) ile çok iyi anlaşır onun sayesinde en sevdiği turşuları elinden eksik etmez. (Filmde neden devamlı bir turşu ikramı var diye düşünen seyircinin merakı filmin sonuna doğru son buluyor.) Max’in rutin bir şekilde devam eden esnaflık hayatı, günün birinde bodrum katında sakladığı eskilerden kalma bir dikiş makinesi sayesinde değişir. Müşterilerden gelen ayakkabıları bu makine ile tamir ettikten sonra ayağına giydiğinde ayakkabının sahibine dönüştüğünü anlayınca çılgına döner. Max için eğlenceli dönem şimdi başlar. Kimi zaman bir Çinli olup çin mahallesinde takılırken, kimi zaman bir çapkın olarak kızların peşine düşer. Yönetmen filmin ana konusunun yanı sıra kentsel dönüşümle ilgili bazı detaylarda seyirciye mesaj vermeyi de ihmal etmiyor. Max, güçlerini her ne kadar başlarda eğlence ve maddiyat için kullansa da sonradan elindeki bu sihiri çok daha farklı bir amaç için kullanıyor. Kendisi için çok özel anılara sahip olan evini asla terk etmek istemeyen yaşlı Solomon’u peşindeki bazı kötü adamlardan koruyan Max, ister istemez başını belaya sokar.

Bir anda sakin ve mutsuz bir adamın hayatını değiştiren bu harika sihir sayesinde film adeta eğlenceli bir masala dönüşüyor. Seyirciye zaman zaman böyle bir güce sahip olsan sen ne yapardın sorusunu sordurtan The Cobbler oldukça akıcı bir senaryoya sahip olduğundan sıkılmak için vaktiniz kalmıyor. Her ne kadar şekil veya beden değiştiren komedi filmlerinde rastladığımız klişe sahneler ve diyaloglar yine karşımıza çıksa bile seyirciyi rahatsız etmiyor. Oynadığı filmlerde mutsuz,sakin ama aynı zamanda çok sevilen,neşeli, eğlendiren karakterleri başarıyla oynayan Adam Sandler ,bu defa biraz daha dramatik bir role hayat veriyor. Filmin en önemli sahnelerinde ortaya çıkan  Dustin Hoffman ise sağlam oyunculuğu ile hikayeye renk katmış. Fazla uzatmadan tadında ve sürpriz bir finalle biten The Cobbler bu türün meraklılarına hoş vakit geçirtecek bir film.

THE TEXAS CHAINSAW MASSACRE (1974)


Teen slasher akımının öncülerinden olan 1974 yapımı Tobe Hooper imzalı ilk “Teksas Katliamı” filmi 40. yılı şerefine 2015 yılında yeniden restore edilerek vizyona girdi. Chicago daki film stüdyolarında beş ay süren bir çalışmanın ardından tekrar elden geçirilen film, ilk kopyalarına göre renk ve ses bakımından çok farklılıklar gösteriyor. Restore edilen film ilk kez 2014'de Cannes Film Festivali'nde gösterildikten sonra birçok ülkede gösterime girmeye devam etti.

The Texas Chainsaw Massacre için teen slasher akımı dediğimize göre biraz bu konudan bahsedelim. Bu tip filmlerde genelde genç oyunculardan oluşan bir grup görülür. Bu grup çoğunlukla ormanda kamp yapar ve sırayla bir katil tarafından öldürülürler. İlk başlarda sıkıcı ve tekdüze gelen bu filmlerin püf noktası, gerilimi ve heyecanı son sahnelere bırakmasıdır. Bolca vahşet içeren ve kan banyosu sahnelerin abartıldığı bu filmler çok fazla bütçe ile çekilmez. Fakat teen slasher tarzı filmler, sıradan senaryolara sahip olmasına rağmen en çok seyredilen korku filmi türlerindendir. Bu akımı ilk başlatan The Texas Chainsaw Massacre, ardından peş peşe çekilen Halloween, Friday The 13Th, Evil Dead, Scream  gibi seri filmlere yön vermiştir. Tobe Hooper’ın The Texas Chainsaw Massacre’da  elektrikli testereli ve yüzü maskeli bir katil olan Leatherface karakterini yaratırken gerçek bir seri katil olan Ed Gein’den esinlendiği söylenir. Vizyona girdiği senelerde birçok ülkede gösterimi yasaklanmış olan film, halen tüm zamanların “En İyi Korku Filmleri” anketlerinde ilk sıralarda yer almaktadır.

The Texas Chainsaw Massacre,İzlemek üzere olduğunuz film beş gencin ama özellikle Sally Hardesty ve sakat Frank’linin başına gelen bir trajedidir. Onların genç olmaları çok daha trajik bir olaydır. Ama çok çok daha uzun hayatlar yaşamış olsalardı bile o gün gördükleri dehşeti ve çılgınlığı ne beklerlerdi ne de bunu isterlerdi. Sakin bir yaz öğleden sonrası onlar için bir kabusa dönüşür. O günün olayları Amerikan tarihinde en tuhaf suçlardan birinin keşfine neden oldu. Teksas Elektrikli Testere Katliamı...” gibi tüyler ürperten bir giriş yazısıyla açılır. Hikaye Teksas’a doğru gitmekte olan bir grup gencin yolda garip görünümlü bir otostopçuyu alması ile başlıyor. Otostopçunun devamlı ailesini anlatması ve tuhaf davranışları yüzünden bir süre sonra onu indirip yollarına devam ediyorlar. Varmak istedikleri yere gelip yerleştikten sonra gruptan birisinin ormanlık alandaki garip bir evi ziyaret etmesi ile de kabuslar zinciri başlıyor. Çünkü evde yaşayan Sawyer ailesi, geçimini yıllarca kasaplık yaparak sağlamış fakat sonrasında işsiz kalmış ve insan avlamaya başlamış bir ailedir.

Filmin çekim teknikleri özellikle Sawyer ailesinin en manyak katili olan ve öldürdüğü kişilerin yüzlerinden kendisine maske yapan Leatherface’in kurbanlarını koşarak kovaladığı sahneler izleyiciyi oldukça geriyor. Evin içinde türlü işkencelere maruz kalan gençlerin, ailenin kendi içindeki tartışmaları fırsat bilerek kaçmaya çabalaması filmdeki gergin ortamı daha da şiddetlendiriyor. Filmin finaline doğru otoyolda Leatherface’in elektrikli testere ile yaptığı gösteriyi ise unutmak mümkün değil. The Texas Chainsaw Massacre bu kaçma kovalama sahneleri ile yıllarca farklı korku filmlerine örnek oldu. Filmin sembolü haline gelen Leatherface'den alınan ilham sayesinde korku sineması Jason Voorhees, Michael Myers ve Freddy Krueger gibi ürkütücü karakterleri ortaya çıkardı. Birçok filme ilham kaynağı olmuş 1974 yapımı orijinal The Texas Chainsaw Massacre,  bu türden hoşlananların kesinlikle seyretmesi gereken kült bir korku klasiğidir.  

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.