8 Mart 2016

KABR-İ CİN: MÜHÜR filminin yönetmeni ve oyuncuları ile Röportaj



Uzun zamandır yaptığım söyleşilerde Türk korku sinemasına gönül veren birçok yönetmen/oyuncu ile tanışma fırsatı yakaladım. Her seferinde farklı korku filmi projelerinden bahsediliyor ve bunları hayata geçirmek için bir emek veriliyor. Bu da korku sinemasının gelişmesi  adına çok güzel bir durum. Bende elimden geldiğince işim gereği ve korku sinemasına olan ilgim dahilinde tüm korku filmi yapımlarında emeği geçen her kişi ile tanışıp sohbet ediyorum. Bu işi severek yapıyorum ve yaptığım röportajlarında ona göre kaliteli olması için uğraşıyorum. Korku sineması da isteyerek, severek yapıldığında ve senaryolar da ona göre düzgün yazıldığında çok kaliteli işlerin ortaya çıkacağına inanıyorum. Her yönetmen, yapımcı ve senaristin yaptığı kaliteli işlerle Türkiye’de kendini bir marka haline getirmesi mümkün. Zaten yapılan işler kaliteli olduğunda başarısız olanlar kendi kendini yok ediyor. Ayrıca, Türk korku sinemasının da kısa bir zaman içinde yurtdışındaki filmlerden çok daha iyi yapımlar ortaya çıkaracağını düşünüyorum. 
Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlarımın bu defaki konukları Kabr-i Cin: Mühür filminin yönetmeni Volkan Adıyaman ve oyuncuları Burcu Küçük ve Orhan Milli. Bu güzel ekip ile filmin seslendirmesini yaptıkları stüdyoda buluştuk ve hoş bir sohbet eşliğinde korku sineması ve kendi filmleri hakkında bol bol konuştuk.

Volkan Adıyaman, Burcu Küçük ve Orhan Milli, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar. Knedilerine bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Kabr-i Cin: Mühür filmine gişede bol başarı diliyoruz.


VOLKAN ADIYAMAN

KE- Sizi daha çok görsel efektlerdeki uzmanlığınız  ve oyunculuğunuz ile tanıyoruz Kabr-i Cin: Mühür ilk uzun metrajlı film deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

VA- Öncelikle merhaba. Yaklaşık 16 yıldır sinema tv sektöründeyim. Aslında hali hazırda reklam filmleri video müzik klipleri çekiyorum ama onlar tabii ki arka planda kalıyor. Ayrıca sipariş üzerine senaryolar yazdım, uzun metraj ve dizi. Kabr-i Cin: Mühür ilk uzun metrajlı filmim. Korku yapmak aslında kolay bir is değil. Kabr-i Cin: Mühür ‘e genel anlamda baktığınızda hikayesiyle, senaryosuyla, efektleriyle diğer korku filmlerinden çok farklı. Aslında dram-gerilim türünde bir film. Seyirciler bu farklılığı izlediklerinde anlayacaklar ve büyük keyif alacaklar. Korku filmleri benim ilgiyle takip ettiğim bir tür. Türkiye’de yapılan korku filmlerinde gördüğüm eksiklerden dolayı ilk filmimi dram- gerilim türünde çekmek istedim. Çünkü bende klasik cin filmlerinden sıkıldım ve bu yüzden bu filmi yapmaya karar verdim.

KE- Kabr-i Cin: Mühür ne demek? Bize biraz filmin hikayesinden bahseder misiniz?

VA- Kabri Cin aslında cin mezarı demek. Filmin hikayesi ise şöyle; Yüzyıllar önce iyi bir Cin tarafından Kuran-ı Kerim'den yola çıkılarak yazılan kitabın, her yüz yılda bir koruyucuları gelmektedir. Bu koruyuculara Bekçi adı verilir. 1365 yılında Demirci yine bir cin vakasını çözmek için Mısır’ın Buhariye şehrine gider. Buhariye valisinin kızının içine cin girmiştir ve çıkartılması gerekmektedir. Bunu yapabilecek tek kişi Demirci'dir. Büyük uğraş sonunda Demirci cini çıkarır. Cin büyük bir intikam yemini eder. Uzun zaman sonra 1915 yılında Zöhre adında bir kız istemediği bir adam olan Kudret Ağa ile evlendirilmek zorunda bırakılır ve bu evliliği öğrenen Zöhre'nin sevdiği çocuk Selim dayanamaz ve intihar eder. O dönemdeki kitabın bekçisi ise Nezir Hoca'dır. Kitabı Kudret Ağa'nın kardeşi Hacer ile birlikte Zöhre çalar ve altından kalkamayacakları bir yükün altına girerler. Kitaptaki bir büyüyü yanlış yaparak Azazel adındaki cini serbest bırakırlar ve başları büyük bir belaya girer. İçinden çıkamayacakları bir beladan, köyü ve köy halkını kurtarmak için çabalayacaklardır fakat bu onlar için kolay olmayacaktır. Yıl 2015 olduğunda,1915 den kalan lanetin izleri Deniz ve arkadaşlarını da takip edecektir.

KE- Filmin senaryosu da size ait sanırım. Nasıl ortaya çıktı Kabr-i Cin: Mühür filmi? Yaptığınız araştırmalardan biraz bahseder misiniz?

VA- Evet filmin senaryosu bana ait. Coşkun Gündoğdu ile birlikte yazdım. Dünyada, insanlardan önce yasayan varlıklarla ilgili araştırmalar yaptım. Tabii bu çok kapsamlı bir konu. Ben sadece  ilgili konuya yönelerek cinleri araştırdım.  Aslında cinler bugüne kadar izlediğimiz filmlerdeki gibi basite alınacak varlıklar değiller. Onlarda bizim gibi yasıyorlar ve yaşam alanları var. Sadece boyut farkından dolayı birbirimizi göremiyoruz. Onların da alimleri ,ateistleri var. Bu musallat konusuna gelecek olursak, ki genelde filmlerde hep bir musallatlık olayı görüyoruz. Onlar insanlara aşık bile olabilir hatta yaptığınız bir hata yüzünden size kızıp musallat olabilirler. Aslında buda çok kapsamlı. Araştırmalarım.sonucunda klasik cin filmlerinden nasıl sıyrılırım ve sadece seslerle değil de hikayesiyle de insanların hem  gerilip,  hem de keyif alacakları nasıl bir iş ortaya çıkarırım diye düşündüm ve Kabr-i Cin: Mühür ortaya çıktı.

KE- Sizce korku filmlerinde ( genel olarak yerli / yabancı) ses efektlerinin arkasına sığınıp, göz yoran hızlı çekimlerle ve bilgisayarla yapılmış inandırıcılığı pek olmayan makyajlarla seyirciyi korkutmaya çalışmak sizce ne kadar doğru bir iş? Bu konuda neler yapılması gerek, doğrusu nedir?

VA- Korku dediğimizde kişiden kişiye değişen bir duygu olduğunu biliyoruz. Kimi insan yanında bomba patlasa hiçbir şekilde tepki bile vermez, ürkmez ama bir yılan gördüğünde korkudan çığlık atar. Bazı insanlar da, cin, şeytan, canavar, zombi,  vampir gibi çoğu uydurma varlıklardan hiçbir şekilde korkmaz, birinin boğazı kesilirken ki görüntüsü onları öyle bir etkiler ki, korkudan bayılırlar, ağlarlar. İşte bu çeşitliliği göz önünde bulundurarak türler ortaya çıkmıştır. Kimi filmler seslerle, kimisi görsellikle, kimisi ise bütün türleri karıştırarak filmler yapar. İste bu yüzden arz talep meselesinden dolayı yapımcılar, yönetmenler ve senaristler  bu tarz filmler üretirler. Aslında sorsanız herkesin yapmak istediği alışagelmedik işler elinde olabilir ama alıcısı olmadığı için sadece kenarda köşede kalır bunlar. Ben elimden geldiği kadar arz ve talebine bakmadan başarılı ve kaliteli filmler yapmak istiyorum. Yaptığım bir filmin başarısı herşeyden daha önemlidir benim için.

KE- Filminizin setinde yaşanan ilginç olaylar var mı? İlk uzun metrajlı filminizin bir korku filmi üzerine olması sizi zorladı mı?

VA-  Çekim yaptığımız sokakta yatır vardı. Birgün elektrikler kesildi sokakta ve bende fırsattan istifade lavaboya gitmek istedim. Karanlık sokakta ilerlerken tam yatırın olduğu yerde aksakallı  sarıklı cübbeli bir dede bana doğru bakıyordu. Bir anda kaskatı kesildim. Yüzünde bir nur vardı, ışık saçıyordu. Bana doğru yürümeye başladı. İçimden dua etmeye başladım. İyice yaklaştığında birde anladım ki, bizim nezir hocamız elinde cep telefonuyla biriyle konuşuyor:). Bunun dışında, bir kedi gördüm ince bir tahtanın üzerine cıkmış ve sırtı dönük oturuyordu. Kediye seslendim bakmadı bile, bir daha seslendim. Döndüğünde gözleri öyle bir parlıyordu ki, normal bir parıltı değildi. Tabii ki hemen fotoğrafını çektim. İlk uzun metrajlı filmimin korku üzerine olması beni hiç zorlamadı. Dünya sinemasını yakından takip ediyorum ve bu zaten benim işim. Yapmak isteyipte yapmadığım birçok teknik var bu filmde. Bir sonraki filmlerimde Türk standartlarının üstünde filmler yapacağım. Türk sinemasının da dünya sinemasında hatırı sayılır bir yere gelemsi gerekiyor. İnşallah benim gibi düşünen birçok yönetmen bunu yapar.

KE- Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz Türk korku sineması seyircisine? İzleyicileri neler bekliyor?

VA-  Film gerçektende her tür sever için ilgi çekici ve seyri güzel bir film oldu. Şunları söyleyeceklerine eminim. “Gerçektende başarılı ve değişik bir film olmuş.
Klasik bir cin filmi degil. Çok daha kapsamlı ve heyecanlı olmuş” .. Özenle tasarladığım bazı sahneler var. Oralarda fazlasıyla korkacaklarına eminim.

KE- Türk korku sineması, nereye gidiyor? Görüşlerinizi alabilir miyiz? Bir süre sonra cinlerden kurtulup başka konulara geçebilecek miyiz?

VA-  Türk korku sineması tamamen arz talep meselesine göre ilerliyor. Eğer  korku film yapımcıları ve yönetmenler arz talep meselesini aşarlarsa gerçekten çok iyi yerlere gideceğine inanıyorum. Üretken olmak zorundayız. Cinlerden kurtulmak derken tekrar dediğim gibi tamamen arz talep meselesi bu. Müslüman bir ülke olduğumuzdan ve cinlerinde Kuran i Kerim’de geçtiğini bildiğimizden dolayı, hali hazırda insanların korktuğu birşey var elimizde. Çocukluğumuzdan beri büyükler cinlerle ilgili hep birşeyler anlattılar bizlere. Onların adını bile söylemeyin vs gibi. Korku zaten bilinçaltımıza yerleşmiş. Türk yapımcılarda bunu gayet güzel kullanıyorlar. Cinlerden vazgeçip,  başka korkuları konu almak biraz cesaret işi. Benim projelerim arasında başka tür korkular da var ve eminim ki, insanları titretecek ve derinden korkutacak projeler bunlar. Burada şimdi söylemek istemiyorum. Malum fikirler ve projeler çalınabiliyor. Kısacası ben kendi adıma başka konuları işleyerek korku filmleri yapacağım.

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca anlatır mısınız?

VA-  Evet korku filmi projelerim var. Dediğim gibi konularıyla ilgili pek birşey söylemek istemiyorum çünkü şimdilik çok erken. Fakat ikinci uzun metrajlı filmim aksiyon-drama olacak ve sürpriz yıldız isimlerle çalışacağım.

KE- Çok korku filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

VA- Evet izlerim. “The Conjuring” benim favorim. Bunun dışında Tepenin Gözleri,  Evil Dead ve Insidious’ı sayabiliriz. Daha geriye gidecek olursak, çocukluğumuzun filmleri Elm Sokagi Kabusu, Candyman, Hayvan Mezarlığı ve The Exorcist favorilerimdir.

BURCU KÜÇÜK ve ORHAN MİLLİ

KE- Kendinizden ve oyunculuk deneyiminizden kısaca bahseder misiniz?

Orhan Milli- 1982 Türkiye doğumluyum. İlköğretimi Türkiye'de bitirdikten sonra Fransa'ya yerleştim. Paul Sebastier Konservatuvar Tiyatro ve Drama bölümünden mezun oldum, Sonrasında ise, Jacque Lecoq beden dili oyunculuğu akademisinde yüksek lisans Programını tamamladım. Fransa'da devlet tiyatrolarında kadrolu olarak sahne aldım. 2012 senesinde Kültür Bakanlığı tarafından devlet sanatçısı unvanını kazandım. Çok kısa bir zamandır Türkiye'de ikamet ediyorum ve ilk sinema filmi projem KABR-İ CİN oldu. Bunun haricinde Show Tv’de yayınlan Gamsız Hayat adlı dizi projesinde İbrahim karakterini canlandırdım fakat dizi reytinglerden dolayı yayından kaldırıldı. Şimdi ise Lazlarda Üç Harflidir (Komedi) sinema filminde MANTAR (köyün delisi) karakterini canlandıracağım.

Burcu Küçük - 1988 Bursa doğumluyum. Çocukluğumdan bu yana, müzik, dans ve resim başta olmak üzere temel sanat dallarıyla ilgilenen, oldukça sosyal bir öğrenciydim. Bu yatkınlığım okulun yılsonu etkinliklerinde hep en önde ve istekli olmamla birlikte tiyatro ile tanışmamla devam etti. Aynı zamanda ilkokul 3. sınıfta başladığım basketbola da 11 yıl boyunca profesyonel olarak devam ettim.
Tiyatro, dans, basketbol maçları, deplasmanlar derken oldukça hareketli ve dolu dolu geçen öğrencilik yıllarımın son demlerinde sağlık sorunlarından dolayı basketbolu bırakmak zorunda kaldım. Bu aşamada her daim hayalim olan ve bir gün gerçekleşeceğine gönülden inandığım oyunculuk tutkumu geliştirmek için Bursa Şehir Tiyatrosun da eğitim almaya başlamıştım. Ayrıca Turizm sektöründe başlayan çalışma hayatımdaki kariyer planlamam ve oyunculuk arzumun ağır basması sebebiyle İstanbul’a yerleştim. Başlangıçta Koza Tiyatrosu’nda görev aldım. Bu dönemlerde hayalimi gerçekleştirmemde bana vesile ve destek olan sevdiğim bir oyuncu arkadaşımın referansı ile “SIR” filmi için görüşmeye gittim. Hiçbir zaman unutamadığım günlerden biridir, mutlu ve inanılmaz heyecanlıydım. Tabi canlandıracağım karakter (Tuba) ve filmin “slasher” tarzı senaryosunu da katarsak çok da şaşkındım çünkü, korku filmleriyle büyüdüm diyebilirim. Çok keyifli geçen çekimlerin ardından vizyon tarihi ile ilgili sabırsız bekleyişimle beraber gelen “Kabr-i Cin” projesiyle yaşadığım gurur, sevinç ve mutluluk tarif edilemezdi. Muhteşem bir ekip olduk, çok keyifli ve eğlenceli çalıştık, gerçekten aile gibiydik diyebilirim. Her iki projede  çok değerli insanlar kattı hayatıma, hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum buradan. 

KE- Kabr-i Cin: Mühür filminde canlandırdığınız karakter hakkında bilgi alabilir miyiz?

OM - Kabr-i Cin: Mühür filminde,  SERKAN karakterini canlandırdım. Serkan; güvenilir, doğru ve sadık bir kişiliğe sahip. Deniz karakterinin iş ve yakın arkadaşı, aynı zamanda da ondan hoşlanan birisi.Serkan karakterinin en dikkat çekici tarafı, ilk başlarda normal birisi olarak gördüğümüz , daha sonrasında ise, beyni cin tarafından kontrol altına alınarak ona hizmet etmeye başlamasıdır. Yani büyüden sonra robotik olarak karakteri canlandırması da diyebiliriz.

BK - Hacer, 1915 döneminde kızını ve kocasını bir haslıktan dolayı kaybetmiş, köyün ağasının (Kudret) kardeşi, Zöhre’nin çocukluk arkadaşı, halis, iyi niyetli ve aynı zamanda manevi abla modelini üstlenmiş bir kadındır. Kudret’in Zöhre’ye olan ilgisinden en az Zöhre kadar rahatsız olan Hacer, bu uygunsuz durumu telafi edebilmek için başından sonuna kadar Zöhre’ye her türlü desteği vermekten çekinmez . Fakat bu durum Hacer’i sıradışı bir karar alarak büyü yapma noktasına kadar getirir ve iki arkadaş neye sebep olacaklarını bilmeden yaptıkları bu hatanın bedelini ödemek zorunda kalırlar.

KE- Daha öncede bir korku filminde yer aldınız. Bu defa da Kabr-i Cin: Mühür. Korku filmlerinde yer almak nasıl bir duygu? Diğer film türlerine göre daha zorlayıcı kısımları var mı?

Burcu Küçük - İki projenin de korku/gerilim filmi olması sebebiyle edindiğim deneyim ve tecrübenin şimdilik bu tarzda olduğunu varsayarsak, diğer film türleriyle ilgili bir kıyaslama yapamıyorum fakat, inanılmaz keyifli ve eğlenceli olduğu çok net. Bir taraftan çok eğleniyorsunuz ama aynı zamanda o korku/gerilim duygusunu işliyor ve yansıtıyorsunuz. Oldukça zıt duygular, çekim esnasında yaşanan ambiyans ve sonrasında gelen gülme krizleri sanıyorum ki başka bir işte nadir görülür.
Tek zorlayıcı kısmı bir nebze plastik makyaj ve uzun süre o halde kalmak zorunda olmak. Ya da senaryoya uygun enerjisi enteresan eski bir ev, villa, orman, gecenin 03.00 ü yatırın hemen yanı boş bir arazi. Ve orada gerçekleşen çarpılma sahnem en zorlayıcı olan enstantaneler sayılabilir.

KE-  Korku filminde yer almak nasıl bir duygu? Diğer film türlerine göre daha zorlayıcı kısımları var mı?

Orhan Milli - Korku filmlerinde yer almak çok keyifli ama, bir o kadar da zor .Çünkü beden dili oyunculuğu çok ön planda. Fiziksel olarak önceden hazırlık gerektiren sahneler olabiliyor. Özellikle benim karakterim için konuşuyorum ki, izleyince de bana hak vereceksiniz bundan eminim.

KE- Çekimler sırasında sette başınızdan geçen ilginç bir olay varsa bizimle paylaşır mısınız?

OM - Evet birçok örnek var ama, en ilginç olanı  sahne gereği Serkan karakterinin kesici bir aletle başka bir karakteri keserken, etrafta ki meraklı izleyicilerden bir çocuğun “Annneeeeee” diyerek kaçması. Tabii sonrasında şahsen durumu ona anlattım ve korkmasını gerektirecek bir şey olmadığını izah ettim.

BK - Korku filmi olunca ürkütücü ama komik anılar kaçınılmaz elbette. Çekimlerde yüzüme yapılan plastik makyaj uygulamasının bitmesine yakın zaman diliminde köyde elektriklerin kesilmesi üzerine gayr-i ihtiyari ekip arkadaşlarımın yanına gitmek için yürümeye başladığım esnada, (ki yüzümün ne halde olduğunu söylememe gerek yok sanırım) ekipten bir arkadaşın ışık vermek adına arabanın farlarını açması ve ışığın yüzüme bir anda yansıması üzerine çekimlerimizi izlemek isteyen köy sakinlerinden bir hanımın beni görünce “Tövbe bismillah” diyerek fenalaşması ve yaşadığım şok. Kendimi açıklama çabam,  yardım dahi edememem ve sonrasında gelen kahkahalar. Yaşadığım ilginç anılar böyle yazmakla bitmez sanırım.


KE- Gerçek hayatta cinlerle ya da büyülerle ilgili anlatılan hikayeler sizi etkiler mi, inanır mısınız?

OM - Gerçek hayatta bu kavramların varlığına inanırım ve gerçekten beni inanılmaz etkiler. Hatta geceleri uyanıp dua ettiğim durumlar bile olmuştur. Ben oynarken filmin etkisinde kaldım, ama siz izlerken ne yapacaksınız çok merak ediyorum. Bu konuyu filmi izledikten sonra güzel bir kahve eşliğinde tekrar konuşalım Korcan bey.

BK - İnanırım mı? Bu konuda nötr kalmayı tercih ediyorum desem daha doğru ama elbette inanışlarımızla doğru orantılı yaşanılan doğaüstü hikayeler şahsen ister istemez etkiliyor beni diyebilirim.


KE-  Rol tekliflerinde karşınıza çıkan senaryolarda en çok nelere dikkat edersiniz?

OM - En çok dikkat ettiğim şey, karakterin gerektirdiği oyunculuktur. Çünkü benim için en önemlisi, esas oğlan olmak değil, oyunculuk anlamında farklılık olmasıdır ki, bunu da Serkan karakterinde izleyeceksiniz.

BK- Sunulan karakteri okuduğum esnada analiz ederken, kendimi hayal ederek gerçekleştiriyorum. Benim için önemli olan oyunculuğumu ön plana çıkartacak olan sahneleri tespit etmek ve üzerinde bir süre çalışıp hazırlanmak.


KE- Devamlı cinler, büyüler ya da doğaüstü varlıklar olsun birçok film piyasaya çıkıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda? Bir süre sonra seyirciyi bıktırır mı bu konular? Yoksa bu rekabet daha mı iyi oluyor Türk korku sineması için?

OM - Aslında hepsi çok emek ve masraf harcanarak yapılan projeler, fakat ben senaryoların tam olarak beyazperdeye yansıdığına inanmıyorum. Bunun birçok nedeni var ve bunlardan en önemlisi bütçeler. Maalesef bütçesizlik zaman dilimini kısaltıyor, tabii haliyle zaman kısalınca projeyi yetiştirme telaşından dolayı kalite düşüyor ve birçok sahne ya iptal ediliyor, ya da daha kolayına kaçarak değiştiriliyor ki, bu durum gerçekten beni aşırı derecede rahatsız ediyor. Tabii ki projelerin çokluğu rekabeti doğuruyor ve rekabet olan yerde her zaman kalite artar. Bence Türk korku sinemasının en büyük avantajı, inançlarımıza göre konularımızın geniş ve göreceli olmasıdır. Bu konuda altyapısı olan senaristlerimiz çok iyi bilirler ki, iyi bir bütçeyle dünya korku sinemasında lider olabiliriz.

BK- Bu türle ilgilenen ciddi bir kemik kitle var tartışmasız. Bu sebeple gelişim gösterildiği taktirde seyirciyi bıktıracağını düşünmüyorum. Çünkü geçmişten bu yana inanışlarımız, toplumsal yapımız ve karşılaştığımız hikayeler bilinçaltımızda bu korkuyu besliyor. Gerçeklik payına değinmek istemiyorum ama bu anlamda bir açık var bu çok net. Beslenen bu korku duygusunun geliştirilerek işlenmesi ve içerisine dram,aşk gibi olgular katılarak dolu bir hikayeye dönüştürülmesi bana göre rekabeti arttırmakta. “Kabr-i Cin: Mühür” filminde bizler bunu deneyimledik, gerçekten çok emek verdik, takdir elbette seyircinin. Yine de korku/gerilim alanında Türk sinemasının farklı konu ve tarzlarda geliştirilmesinden yanayım kesinlikle.


KE- Yeniden bir korku filminde rol almak ister misiniz? Yakın zamanda yeni film projeleriniz var mı?

OM - Tabii ki, neden olmasın? İyi bir senaryo ve karakter olursa düşünebilirim. Yeni projelerim var, ama korku veya gerilim değil, aksine yukarıda bahsettiğim gibi bir komedi filmi. Bunun haricinde, yeni bir dizi için menejerimin görüşmede olduğu bir proje de bulunuyor.  

BK- Hayır demem tabii fakat, bir oyuncu olarak komedi, dram, aşk veya aksiyon alanlarındaki rolleri ve projeleri de deneyimlemeyi çok istiyorum. Yeni görüşmesini gerçekleştirdiğim bir komedi filmi projesi var çekimlerine başlanma tarihinin netleşmesini bekliyorum.


KE- Korku filmleri izlemeyi sever misiniz? Korku filmlerine ait en sevdiğiniz birkaç yabancı filmi yazar mısınız?


OM - İzlemeyi çok severim ama bir o kadarda korkarım. En çok sevdiğim filmler, uzakdoğu kökenli korku filmleridir, çünkü onlar daha gerçekçi ve aykırı beyinlerin çalışmasıdır. Hatta bu filmler kendi içlerinde öyle başarılıdır ki, izleyici çekik gözler görmesin ve tüm dünya izlesin diye Hollywood tarafından tekrardan çekilip pazarlanır.
Örnek olarak tavsiye edebileceğim birkaç film var tabii ki, 
1-Akasya 2-Ringu 3-One Missed Call 4-Kairo 5-The Red Shoes

BK- Çocukluğumdan beri, korkutmayı o adrenalini hissetmeyi ve hissettirmeyi sevdiğimden bahsetmiştim. Bu anlamda kardeşim (onu çok seviyorum beni affetsin) benden çok çekmiştir. Ayrıca çocukluk arkadaşlarımı toplayıp ürkütücü hikayeler anlatmaya bayılırdım. Birlikte toplanıp sürekli korku/gerilim filmleri izlerdik ve doğal olarak geceleri uyuyamayıp ertesi gün yaşadığımız korku dolu anları gülerek birbirimize anlatırdık. Ayrıca o dönemlerde Stephen King, Agatha Christie gibi yazarların kitaplarını çok okurdum. Hayvan Mezarlığı ile başlayan korku filmlerine olan ilgim Chucky (ona benzeyen en sevdiğim oyuncak bebeğimden korkar hale gelip kaldırmıştım hala saklarım) ve Elm Sokağı Kabusu benim o zamanki tabirimle ‘tırnaklı öcü’ ile devam etti. Şimdilerde daha çok korku yerine aksiyon filmilerini tercih ediyorum. Halloween, Texas Katliamı, Rose Red Konağı, Tepenin Gözleri, Identity, İnsidious, Sinister gibi yapımlar başucu filmlerim diyebilirim.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

ÖZGÜR ÖZBERK & ŞAHİN YİĞİT ile RÖPORTAJ


Uzun zamandır yaptığım söyleşilerde Türk korku sinemasına gönül veren birçok yönetmen/oyuncu ile tanışma fırsatı yakaladım. Her seferinde farklı korku filmi projelerinden bahsediliyor ve bunları hayata geçirmek için bir emek veriliyor. Bu da korku sinemasının gelişmesi  adına çok güzel bir durum. Bende elimden geldiğince işim gereği ve korku sinemasına olan ilgim dahilinde tüm korku filmi yapımlarında emeği geçen her kişi ile tanışıp sohbet ediyorum. Bu işi severek yapıyorum ve yaptığım röportajlarında ona göre kaliteli olması için uğraşıyorum. Korku sineması da isteyerek, severek yapıldığında ve senaryolar da ona göre düzgün yazıldığında çok kaliteli işlerin ortaya çıkacağına inanıyorum. Her yönetmen, yapımcı ve senaristin yaptığı kaliteli işlerle Türkiye’de kendini bir marka haline getirmesi mümkün. Zaten yapılan işler kaliteli olduğunda başarısız olanlar kendi kendini yok ediyor. Ayrıca, Türk korku sinemasının da kısa bir zaman içinde yurtdışındaki filmlerden çok daha iyi yapımlar ortaya çıkaracağını düşünüyorum.

Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlarımın bu defaki konukları İfritin Diyeti: Cinnia filminin yönetmenleri Özgür Özberk ve Şahin Yiğit. Kendileri ile Kadıköy’de buluşup güzel bir sohbet eşliğinde korku sineması ve kendi filmleri hakkında bol bol konuştuk. Özellikle gerçek hikayeye dayanan filmlerinin çekimleri sırasında yaşadıkları ürkütücü olayları dinlemek çok enteresan oldu.

Özgür ve Şahin ikilisi, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar. Her iki yönetmene de bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve İfritin Diyeti: Cinnia filmine gişede bol başarı diliyoruz.


KE-  Özgür bey oyunculuk, yapımcılık ve yönetmenlik gibi birçok konuda deneyiminiz var. Komedi filminden sonra şimdi de bir korku filmi çektiniz? Neden korku filmi çekmeyi tercih ettiniz?

ÖÖ- Asıl mesleğim mühendislik olmasına rağmen, 23 senedir oyunculuk son 6 senedir de yapımcılık ve yönetmenlik yapıyorum. Arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine izlerdim sadece korku filmlerini. Çünkü kötü bir korku filmi hem zamana hem de paraya yazık diye düşündürüyordu bir seyirci olarak beni. Türkiye’de çok etkili korku filmleri çekildiğini de düşünmüyordum açıkçası. Bir gün askerlik arkadaşım ve senarist bir arkadaşı, korku filmi çekmek istediklerini söylediler ve bana bir senaryo yolladılar.. Yazılanların gerçek olması ve senaryonun gidişatı beni çok etkiledi ve ben de bu filmi çekmeyi ve isterlerse de seve seve oynayabileceğimi söyledim. Bu filmi çekerken amacımız biraz da sektördeki korku filmlerinin dışında, daha yüksek bir çizgisi olan, kaliteli bir yapım yapmaktı. Bunda da başarılı olduğumuzu göstermek istiyoruz artık.

KE-  Özgür bey  hem Cinnia, hem de tanıtımlarınızda sıkça bahsettiğiniz “Mühr-ü Vekil” hakkında bilgi verir misiniz, nedir bunlar ?

ÖÖ- Cinnia, bizim filmde adı geçen yüksek mertebeli bir cin. Filmdeki karakterlerden birine musallat oluyor ve olaylar bu şekilde gelişiyor. Mührü Vekil ise, dünyada dört tane olan ve cinler alemiyle direk temas halindeki, Hz. Süleyman’ın mührüne ve kabiliyetlerine sahip bir kişilik.

KE- Filminizin çekildiği Kütahya’da mezarlık sahnelerinde başınıza bir takım ilginç olaylar gelmiş. Bunlardan bazılarını bize anlatır mısınız?

ÖÖ- Filmi dokusu gereği Gediz’de çekmek istedik ve konu gereği de sahnelerden birisinin  mezarlıkta çekilmesi gerekiyordu. Zincirlikuyu’dan bile geçerken ürken birisi olarak, neredeyse terkedilmiş eski Gediz’de Erdoğmuş köyünün bir mezarlığında çekim yapmak gerçekten benim için çok cesaret isteyen birşeydi. Mezarlığa akşam 11 gibi geldik. 30 kişilik bir ekiptik ve mezarlığın girişinde çıtımızı bile çıkarmadan yaklaşık 15 dk kadar jeneratörlerin gelmesini bekledik. O sırada filmin çıkış noktası olan Hasan Hoca geldi ve bizden once çekim yapacağımız mezarlığa girmek istediğini söyledi. Bizim zaten çıtımız çıkmıyordu korkudan. Kendisi içeriye girdi ve bir 5 dk kadar sonra dışarıya çıktı. İçeride 4000 5000 civarında cin olduğunu o yüzden de bizim çekim yapacağımız yeri korumaya aldığını söyledi ve bize birkaç anlamadığımız dilde şeyler söyleyip alnımıza parmağını sürdü. İlk başta çok garip geldi bu hareketleri, ama sabahın 4’üne kadar süren çekimleri öyle büyük bir huzur ve sükunet içinde bitirdik ki, kesinlikle ne yapıldıysa işe yaradığını anladık. Kamera kayıtlarında bütün bu ritueli yakında paylaşacağım.

KE-  Filmin çekimleri sırasında yaşadığınız ilginç veya korkutucu olaylar varsa bizimle paylaşır mısınız?

ŞY- Aslında paylaşacağımız birçok hikaye var gerçekte yaşamış olduğumuz fakat buraya yazmak ne kadar doğru olur bilemedim, sonuç olarak bir korku filmi çekiyoruz ve yazılan sahnelerin yarısından fazlası gece planlarından oluşuyor ki, gece zaten başlı başına bir gerilim bir korku unsurudur  Örneğin terk edilmiş bir mezarlığın ortasında sabahlara kadar çekimler yapıyorduk. Bir gün çekim bitip odama geldiğimde lambanın anahtarını açar açmaz ampul patladı.Tabii o anda korkmamak elde değil ve geceyi kamera asistanlarının odasında tamamlamıştım.

KE- Filmin gerçekten yaşanmış bir olaydan kurgulandığını biliyoruz. Gerçek yaşam öyküsünü filme çekmek nasıl bir duygu? Olayları kurgularken ne gibi zorluklar çıkıyor karşınıza?

ÖÖ- Biz çok zorluk yaşamadık, çünkü olayı yaşayan Hasan bey çoğu sahnede bizimleydi. Çekim yaparken gözlerinden akan yaşı gördüğümde, onu eski anılarına götürdüğümüzü hissediyordum. Her konuda bize yardımcı olması, bizim işimizi çok kolaylaştırdı aslında. Filmin içinde kurgu faktörüde olduğu için olabildiğince gerçeklerden ödün vermemek gerekiyordu. İkisinin birleşimini iyi yaptığımızı düşünüyorum.

KE- Şahin bey sizi daha çok görüntü yönetmenliğinden ve çektiğiniz reklam filmlerinden tanıyoruz. Çok ünlü yönetmenlerle birlikte çalıştınız. Bize biraz kendinizden ve yaptığınız işlerden kısaca bahseder misiniz?

ŞY- Doğrudur. Kariyerimde Abdullah Oğuz , Sinan Çetin gibi Türkiye’nin en büyük isimlerin görüntü yönetmenliğini yaptım. Fakat 5 yıldır çeşitli reklam ajanslarına yönetmenlik yapmaktayım. Şu anda yaptığım işlerin çoğunluğunu reklam filmleri oluşturuyor. 2016 yılında çekmeyi planladığım  duygu yüklü bir filmde var.

KE- Özgür Özberk ile birlikte bir korku filmi çektiniz. İki yönetmenle beraber film çekmenin zorlukları var mı? Nasıl bir uyum içindeydiniz sette? Anlaşamadığınız yerler oldu mu hiç?

ŞY- Tabii ki oldu. İki yönetmenli işler çoğunlukla fikir ayrılıklarına gebedir.  Fakat bir şekilde orta yolu bulduk ve güzel bir iş çıktı. Özgür başrolde olduğundan daha çok kamera önündeydi, ama biz bir şekilde birbirimizin eksik kaldığı yerleri dolduruyorduk.

KE-  Yaşanmış bir olayı kurgulamak için oyuncu seçiminin iyi olması gerekir. Şahin bey filmin castını oluştururken en çok nelere dikkat ettiniz?

ŞY- Özgür projeyi getirdiğinde bana castin %90 nini oluşturmuştu kafasında . Tüm oyuncular arkadaşıydı zaten ve tüm karakterlerin rolleri de sanki oyuncularımız için yazılmıştı. Bir filmde en önemli şeylerden birisi de doğru oyuncuyu oynamaktır. Tabii bunun en doğru cevabını seyirci verecek. Bende sabırsızlıkla bekliyorum tepkileri. 

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

ŞY- Bende senin gibi düşünmekteyim çünkü çekilen korku filmlerinin tamamı üç aşağı beş yukarı birbirine benzemektedir. Tabii bu durum da,  seyircide korku filmleri üzerinde bir ön yargıya oluşmasına sebep olmaktadır. Peşin hükümlü bir seyircinin filme girdiğinde ki tepkileri de azalıyor hatta birçok seyircide korkmak için değil filme girmek için ya da eğlenmek için korku filmlerini seçiyor. Buna kendi adıma tüm samimiyetimle söylüyorum ki, bizim hikayedeki güvendiğim tek şey ise hikayenin gerçekten yaşanmış bir hikayeden uyarlanan bir hikaye olmasıdır. Senaristimiz İbrahim Bey sadece bir senaryo yazarı değil aynı zamanda bu mistik  olayların odağında yaşayan birisidir. Ben filmin çekimlerinde sonuçta bir senaryo olduğunu bilmeme rağmen korktuysam, seyircinin de korkacağının garantisini veriyorum.

KE- Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz Türk korku sineması seyircisine? İzleyicileri neler bekliyor?

ÖÖ- Filmimizle ilgili net olarak söyleyebileceğim şey, filmimizin çok iyi bir senaryosunun olması, çünkü her şey gerçeğe dayanıyor. Hatta hocaya gelen 3 gencin hocayla yaptığı konuşmadan bir alıntı yapmak gerekirse, gençler hocaya insanları filmde dumanla ya da efektle değil de gerçeğin kendisiyle korkutmak istediklerini söylüyorlar. Hocanın cevabı ise daha ürkütücü “ya gerçeğin kendisi sizi korkutursa”. Bizim bu filme çıkış hikayemizde birebir olarak böyle oldu zaten.

ŞY- Tabii ki çektiğimiz işin arkasındayız ve gerçekten yaptığımız işe güveniyoruz. Öncelikle seyirci salondan çıkarken beklentilerini karşılamış bir şekilde çıkacağını düşünüyorum, çünkü  birçok korku filminden çıktıktan sonra seyirci hayal kırıklığıyla salondan ayrılıyor. Aslında bizim hikayenin çıkış noktası da tam burada. Hayal kırıklığıyla salondan ayrılan seyirciler için yaptık bu filmi. Yaşanmış bir hikaye olduğundan kesinlikle bu film seyirciye dokunacak ve gerçekten onları da filmden sonra da etkileyecek.

KE- Diğer yaptığınız işlerle kıyasladığınızda korku filmi çekmenin ne gibi zorlukları var?

ÖÖ- Film çekmenin zorluklarından farklı değil aslında. Bütçesel bir zorluk her zaman var zaten. Korku filmlerindeki klişeleri ve sıradanlığı aşmak zor olabilir çünkü alışılagelmiş bir mantık var ve onun dışına çıkınca sanki yanlış yapılıyormuş hissi doğuyor. Biz bu filmi çekerken en büyük amacımız da aslında bu klişelerin dışına çıkabilmekti. Umarım bu farkı görebilen bir kitleye hitap ederiz.

ŞY-  Korku filmi çekmek aslında biraz tarz meselesidir. Kimisi müzikle hazırlar seyirciyi korkutmaya, kimisi aniden bir korku ögesini objektifin önüne düşürür, kimisi de sadece bir gerilim yaratır. Normal filmi bir kalemde çektiğinizde ok insanların fazla korkmasını bekleyemezsiniz, ama korku filmi olunca işler değişiyor. Aslında hafife alındığı gibi korku filmi çekmek basit bir iş değildir, bilakis korku yaratmak bütünlük ister ve daha zordur. Müziklerin, oyunculuğun ve görüntünün harmonisi ile karıştırıp korku yaratmak elbette zor bir iş. Fakat biz bunu başardığımızı düşünüyoruz.


KE- 2016’da çok fazla korku filmi vizyona giriyor. Bu durum nasıl etkileyecek sizce Türk korku sinemasını?

ÖÖ- Bence fazla olması sorun olmaz ama, kalitesiz birçok yapım olması piyasayı çok etkiler. Çok iyi yapılmış bir film bile, diğer örnekleri çok kötü olduğu için ilgi çekmeyebilir. Bu nedenle kendimizi çok iyi anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Doğru zamanda doğru seyirciyle karşılaşırsak, eminim farkımız ortaya çıkacaktır.

ŞY- Bizim vizyon tarihimizde seyircinin karşısına tek korku filmi olarak biz çıkacağız ve bu durumda bizim filmimize olan sorumluluğumuzu daha da arttırıyor. Genel olarak skalanın altında kalacağını da hiç düşünmüyorum.

KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca anlatır mısınız?

ÖÖ- Senaryosuna inandığım bir başka proje olursa neden olmasın. Yaza çekmek istediğim iki drama filmim var. Vizyon tarihinin ertesinde hemen onlara başlamayı düşünüyorum. Çok ilginç projeler olacak. Hayırlısı diyelim.

ŞY- Bu sene için korku filmi yapmayacağım fakat Cannes ve Altın Portakal sinema festivalleri için dram bir hikaye çekeceğim. Beklenti ve hedeflerim daha yukarıda ve bunun için de durmadan çalışıyorum, üretiyorum. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

18 Şubat 2016

FOUND


2012 yapımı Found, uzun zamandır izlediğim en rahatsız edici ve sinir bozucu filmlerden birisi. Çok düşük bir bütçeyle ilk uzun metrajlı filmini çeken yönetmen Scott Schirmer,  kullandığı çekim teknikleri ve korku filmlerine yolladığı bolca göndermeleri ile adeta izleyiciye 80’ler havasını yaşatıyor. Aslında tam olarak filmde bir yıl aralığı vs. belirtilmiyor, fakat duvardaki rock gruplarına ait posterleri, video kaset dükkanında kiralanan filmleri ve çalan müzikleri hesaba katarsak hikayenin 80’lerde geçtiğini çıkartmak mümkün.

Bir romandan uyarlanan Found, abisinin katil olduğunu öğrenen fazla meraklı bir ergenin bozulan davranışlarını ve huzursuz yaşantısını ele alıyor. 12 yaşındaki Marty (Gavin Brown), okulda devamlı tartaklanan, korku filmi meraklısı olan bir çocuktur.  Şiddete eğilimli bir baba ve korku filmlerine düşkünlüğü yüzünden her seferinde kendisini azarlayan bir anne ile aynı evde yaşamak zorundadır. Arkadaşları ile evde film izlemeyi seven Marty’nin en büyük tutkusu ise, abisi Steve (Ethan Philbeck)’in odasına girip eşyalarını karıştırmak ve onun yaşam tarzına özenmek. Yalnız görülüyor ki, Marty’nin gizlice yaptığı keşiflerin ardından abisinin yaptığı işleri öğrendiğinde ortada pek de özenilecek bir tarz yok. Çünkü abisi Steve, geceleri ortadan yok olan, kurbanlarının kafasını keserek odasında saklayan kafayı sıyırmış bir seri katil. Odasında bulduğu kesik kafayı gördükten sonra ne yapacağını şaşıran ama nedense bu konuda sessiz kalmayı bir türlü beceremeyen Marty, bir akşam arkadaşı ile beraber izledikleri korku filmindeki dehşet veren olaylarla abisinin yaptıkları arasında bir bağ kurar. Şiddet kısımları çok yüksek olan bu filmde, işkence yaparak kurbanlarının kafasını kesen bir maskeli katil konusu işlenir. Ve filmdeki katilin taktığı gaz maskesinin aynısı abisinde de vardır.

Filmin bundan sonrası ise, seyirciye oldukça rahatsızlık ve tedirginlik veren olaylar örgüsü ile dolu. Konusunu her ne kadar ayrıntısı ile kısaca anlatsam da, bu filmde önemli olan şey, bu ayrıntıları izlerken yaşadığınız gerilim ve sonlara doğru hızlanacak olan kalp atışlarınızın ritmi. Found’ın en güzel yanlarından birisi, kamera tekniklerinin yerli yerinde kullanılmış olması. Marty’nin bozuk olan davranışları, telaşlı ve ne yapacağını şaşırmış halleri yakın plan çekimlerle filme oldukça iyi yansıtılmış. Ayrıca Marty ve Steve’nin performansları da filmi çok iyi yerlere taşıyor. İki kardeşin hem aile içinde, hem de kendi aralarındaki sıkıntılı ve gerginlik yaratan diyaloglar ise izleyiciyi filme daha fazla bağlıyor.

Filmin başlarda yavaş ilerleyen dramatik hali, finale doğru adım adım artan gerilimle birlikte bambaşka bir şekle dönüşüyor. Bu arada yönetmen kesinlikle filmin ana fikri konusunda oldukça açık ve net davranmayı tercih etmiş. Korku filmi izlemenin insanları ne kadar değiştirebileceğini ve fazla özenildiği takdirde nelere yol açacağını da birebir cesurca anlatmış. Psikolojisi bozuk olan insanların zaten korku filmlerini eğlence olarak görmeyip, katilleri taklit ederek ortada gezmesi gayet doğal. Ama filmde asıl anlatılan şey, katil olan bir ağabeyle birlikte yaşayan korku filmi meraklısı bir kardeşin gerçeklerle yüzleştikten sonra hayatının bir korku filmine dönüşmesi.

Uzaktan çok basit ve sıradan bir slasher filmi izlenimi veren Found, başarılı efektleri ve çekimleri ile göz dolduran, korku filmine düşkün olanları ilgilendirecek çok fazla detayı içinde barındıran oldukça profesyonelce işlenmiş bir yapım. Film psikolojik drama şeklinde başlıyor ve gerilimle devam ederek “gore” ile finali yapıyor. Bu arada hikayesi, baştan sona kadar içinize huzursuzluk verecek bir yapıya da sahip.

Bu arada bir dip not verelim: Filmin içinde Marty’nin abisinin odasında izlediği  “Headless” filmi yönetmen Arthur Cullipher tarafından 2015 yılında çekilmiş. Bulup izlemek şart.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.


ÖZGÜR YELENCE ile RÖPORTAJ

 

Türk Korku sinemasına katkıda bulunan yönetmen ve oyuncularla uzun zamandır yaptığım röportajlar serisi tam gaz devam ediyor. Bu defaki konuğum, tv başında yıllarca severek izlediğimiz “Bizimkiler” dizisini 13 yıl boyunca çeken Yalçın Yelence’nin oğlu Özgür Yelence. Kendisi setlerin tozunu yutmuş ve yıllarca bu sektörde görev yapmış oldukça deneyimli birisi. Ayrıca çok da iyi bir korku filmi fanatiği. Özgür Yelence’nin ilk filmi Ceberrut, cinli, büyülü hikayelerin biraz daha dışında kalan, bir evde yaşanan ürkütücü, paranormal olaylara yer veren ve içinde mizahi unsurları da barındıran bir korku/gerilim yapımı.

Beni kırmayıp Hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere kendisine yönelttiğim soruları cevaplayan Özgür Yelence’ye ilk filminde iyi gişeler ve bol başarılar diliyor, teşekkür ediyorum.  


KE- Öncelikle 13 Yıl boyunca herkesin çok severek izlediği unutulmaz “Bizimkiler” dizisinin yönetmeni Yalçın Yelence’nin oğlu olmak nasıl bir duygu diye sormak istiyorum. Babanızın kariyerinizde size ne gibi yararları oldu? Kendinizden ve daha önce yaptığınız işlerden biraz bahseder misiniz?

ÖY- Yalçın Yelence’nin oğlu olmak bir sınav aslında… Herkesin gözü yaptığınız işin kalitesinde. Kötü bir iş yapma şansınız, hata yapma şansınız herkese oranla daha az. Herkesin kıyasladığı kişi bir anda babanız oluyor ve başarınızın çıtası çok yükseliyor. Bu bakımdan zor bir sınav olacak. Umarım hem benim, hem de babamın adına laik bir iş çıkar ortaya. Yalçın Bey’in oğlu olmanın yararları inanılmaz oldu elbette. Setlerde büyüdüm her işi yaptım diyebilirim. Işık ayakları, kablolar toplamaktan getir götür işlerine kadar tam anlamıyla mutfağın ortasına düştüm. Asıl hayalim oyunculuktu bu sebeple konservatuar tiyatro bölümünde okudum. Şansım hep kamera arkasına itti beni. Uzun dönem asistanlıklar yaptım. Daha önce babamın haricinde Orhan Aksoy, Kaya Ererez, Eser Zorlu, Sevgi Birsel, Levent Kırca gibi ustalarla çalışma onların asistanlıklarını yapma şansım oldu. Elbette uzun süren bu asistanlık sayesinde bu günlerimde yönetmenlik koltuğuna oturma fırsatım oldu. Daha önce yönetmen olarak diziler ve televizyon filmleri çektim, uzun süre belgeseller hazırladım bakalım umarım sinema da yaptığımız film sevilirse bu mecrada devam etmeyi çok arzu ediyorum. 

KE- Ceberrut ilk uzun metrajlı film deneyiminiz. Neden ilk olarak bir korku filmi çekmeyi düşündünüz? Korku filmlerine ilginiz nereden geliyor?

ÖY- Korku filmleri ve yazarları özellikle StephenKing gençliğimin kahramanıydı. “IT” romanından uyarlanan filmi hiç unutamadım ama işin doğrusu hayatım boyunca en çok sevdiğim branş komedi oldu. Yaptığım komedi filmlerinde çok eğlendim ve çok keyif aldım. Sinema için ilk filmimin de komedi olmasını çok istiyordum. Ama ard arda gelen tesadüfler bizim bu filmi yapmamızı sağladı. İlk hedefimiz korku filmi olmasa da,  bu filmin olmasından çok mutluyum. 

KE- Ceberrut ne demek? Filmin gerçek hikayeden kurgulandığı biliyoruz. Senaryosunu da yazdığınız Ceberrut’ın çıkış hikayesi nedir, nasıl oluştu?

ÖY- Ceberrut kindar intikamcı anlamına geliyor. Bu filmin ilk filmim olması dediğim gibi tesadüfle gerçekleşti. İlk filmim komedi filmi olacaktı bunun  için hazırlıklar yaptım senaryo oyuncu mekan nerdeyse tüm alt yapı tamamlanmıştı ki, bir problem filmimizi bir sonraki yaza attı. Ne yapalım diye düşünürken iş dışı bir sohbette arkadaşım yaşadığı evden ve gizeminden bahsetti. Bu hikaye kafamda şimşekler çaktırdı oldukça ilginçti. Bu gerçek hikayeyi aldık ve yaşandığı söylenen evde hayata geçirmeye çalıştık

KE- Filmde cinlerin ve büyülerin yerine, doğaüstü olaylar yer alıyor. Sizce paranormal vakalar insanları ne derece ürkütür ve etkiler. Gerçeklik payı nedir, diğer korku türlerine göre?

ÖY- Ceberrut filmi de, bakıldığında bir cin filmi olarak düşünülebilir ama biz senaryomuzda bunun üzerine bir atıfta bulunmadık. Daha çok Amerikan sinemasının ele aldığı şekilde yansıtmaya çalıştık. Film gerçek bir hayattan kesinti olarak kaleme alındı. Öyle ki filmin ilk yarım saati neredeyse insanları bir komedi filmine geldik havasına sokabilir. Çünkü konu aldığımız gençler farkında olmadan düşecekleri duruma gelişleri filmin hazırlık süreci diğer filmlere göre biraz farklı. Ben ilk sahneden “Burada cin var. Sizi korkuturuz. Ahh işte cinler geldi diye” başlamadım. Paranormal olayların insan üzerinde daha etkili olduğunu düşünüyorum. Güzel, güneşli sıradan bir gün bazen dakikalar içinde bir kabusa dönüşebilir. Bu yüzden film başta ağır başlıyor gibi düşünülebilir ama, ilerledikçe çok yüksek nabızlara ulaştığını düşünüyorum. Gerçeklik payına gelirsek, kendinizi bir paranormal olayın içinde düşünün ve hiçbir şey o korkunun önüne geçemez derhal oradan kaçar kurtulursunuz. Bu yüzden bu bir kapan hikayesi ve gerçek zaman diliminde geçiyor. Bir an gelip olaylar başlayınca her şey çok ama çok hızlı ilerliyor.  Tüm korku filmi yapan arkadaşlarımızı tebrik etmek gerek cidden kolay gibi görülse de bence en zor branş korku filmleri. Fakat film yaşamazsa, sizi içine alıp sürüklemezse sadece büyülerle veya dinsel objelerle yavan kalıyor diye düşünüyorum. Ben hiçbir din öğesi kullanmamaya özen gösterdim. Dört genç ve bir hoca yanlış yere gittiler ve bunu çok geç fark ettiler. Ne bir dinsel obje ne bir ayet ne bir muska sadece yanlış zaman yanlış yer… Sanırım diğer Türk korku filmlerinden en büyük farkımız bu olacak. 

KE- Filmin hem oyuncusu, hem yönetmeni olmak üstüne bir de korku filminde yer almak sizi hiç zorlamadı mı?

ÖY- Ne siz sorun ne ben söyleyeyim desem… Bu durum aslında planlanan işleri çok değiştirdi. Çünkü baştan asla böyle bir planlamamız yoktu. Biz hazırlıklarımıza ciddi provalarla başladık ben sadece kendi işimi yapıyordum. Tiyatrodan gelen alışkanlık birazda oyunculuğu sevmem sanırım oyuncu arkadaşlarıma ne istediğimi anlatırken bazen onların yerlerine geçip oynayarak anlatmaya çalışıyorum. Tabii bu provalarımızı yapımcımız sevgili Raşit Görgülü de izliyordu. Çekimlere başlamamıza üç veya dört gün kala sağlık problemlerinden çokta sevdiğim dostum olan bir oyuncumuz ayrılmak durumunda kaldı.  Hemen tekrar oyuncu arayışına girdik. Açıkçası role uygun tüm arkadaşlarımızı uzun çalışmalar sonunda bir araya getirmiştik ve yeni gelecek arkadaş daha önce yaptığımız iki haftalık provalardan yoksun olacaktı. Raşit Bey ve oyuncu arkadaşlar çekimlere iki gün kala beni bu rol için kandırdılar… Oyunculuk hayalimdi elbette hem de bir sinema filminde başrol oynamak rüya gibiydi… Rüyamda filmin çekilmesi gibi tesadüfler sonucu gerçek oldu. Bu çalışma beni gerçekten çok zorladı. Ama babam Yalçın Bey’in bize süpervizörlük yapması aynı zamanda yapımcımız Raşit Bey’in ödüllü bir yönetmen olması sayesinde birçok açık kapatıldı… 

KE-  Filmin setinde yaşanan enteresan/komik olaylar oldu mu?

ÖY- Ben her setimde babamdan öğrendiğim gibi eğlenceli çalışmayı çok seviyorum. Küfür, kıyamet, bağrışmalar en nefret ettiğim şeyler. Bu yüzden şakalar espriler her an işin keyfiydi. Ama enteresan olaylar için tam adamına soruyu sordunuz. Hayatımda yaşamadığım kadar tersliği bu filmde yaşadım desem. Şimdi bunu okuyan arkadaşlar “Hah bir korku filmi yine olaylar yaratıp ilgi çekmeye çalışıyorlar” diyebilir… Asla… Bu olayların yaşandığı ev olduğu için mi bilmem, ya da olayı ben karıştırıp kaleme aldığım için mi onu da bilmiyorum ama terslikler peşimi hiç bırakmadı. Sanırım iki kez kıl payı kafamın yarılmasından kurtuldum. Bir kez hastanelik oldum. İki kez ayağımın kırılmasından kıl payı kurtuldum. Sette artık bir asistanım elinde soğutucu spreyle peşimden dolaşıyordu. Bunları geçtim ilk haftanın sonunda sesim tamamen kısıldı ve filmin bir kısmını mecburen kısık sesle oynamak zorunda kaldım. Kardeşim Işık, her konuda fikir alışverişi yaptığın en önemli desteklerimden biriydi. Bir gün “Abi valla bu olaylar sanırım senin başına bu filmi çekme diye geliyor ama biz başaracağız” dedi. Ben karşılık olarak “boşver, ben idare ederim, allahtan yağmur yok havalar bizim yanımız da” dedim… Nereden dedim bilmiyorum ki… Ertesi gün sete geldiğimizde arka bahçe tam bir göl olmuştu. Artık tesadüfler diyerek geçiyoruz….

KE- Filminiz hakkında neler söylemek istersiniz Türk korku sineması seyircisine? İzleyicileri neler bekliyor?

ÖY- Bu film hani güzel bir gün geçirişiniz eve gelir ayaklarınızı uzatır televizyon seyredersiniz sonra duvarda bir gölge gördüğünüzü sanır bir an gerilirsiniz ya. Sonra hele evde yalnızsanız her baktığınız yer türlü türlü tuhaflıklara gebedir. Portmantoda aslı mont sanki oradan seyreder sizi. Bir korkunun içine çekilir vücudunuz, ürperir. Her sesi, her çıtırtıyı duyar olursunuz. Bildiğiniz tüm duaları okusanız da o duvarlar dar gelir size çıkıp o evden kurtulmak istersiniz. Bunlar hep beynimizin oynadığı oyunlardır aslında bir arabanın farının gölgesi ateşler belki olayları yada seyrettiğiniz bir film veya okuduğunuz bir kitap. Işıkları yakınca her şey biter ya hani…İşte bu filmde seyirciyi tek başımıza yaşadığımız kokular  bekliyor. Tek fark beynimizin bir suçu yok ve ışıkları yaksanız da hiçbir şey bitmiyor. 

KE-  Türk korku sineması, nereye gidiyor? 2016’da çok fazla korku filmi vizyona giriyor. Bu rekabet nasıl etkileyecek sizce Türk korku sinemasını?

ÖY- Türk sineması artık her branşta büyük ve güçlü adımlarla ilerliyor. Elbette rekabet her sektörde olduğu gibi sinemada da oldukça yararlı. Bu rekabet tüm izleyenlere daha iyi filmler izleme yolunu açıyor bence. Çünkü rekabete ayak uydurmanın tek yolu daha fazla kaliteden geçer. Rekabet olmazsa gelişimde olmaz. Korku sineması dünya sinemasının olmazsa olmazı. Türkiye’de de artık dünya sinemasının sıralamasına girebilecek korku filmlerinin yapılıyor olması gurur verici. Umarım bu rekabetin içinde şans bulan bir film olur Ceberrut…


KE- Yeniden korku filmi çekmeye devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz varsa kısaca bahseder misiniz?

ÖY- Evet düşüncemiz Ceberrut filmini devam ettirmek. Farklı hikayelerle farklı mekanlarda Ceberrut’u seyirci ile tekrar buluşturmak. Ama bunun yanında en büyük hayallerimden biri yine Türkiye de denenmemiş bir korku türü çekmek. Bu tarz    Amerikan sinemasında kullanılan “Hiper-Horror” dediğimiz bir tür. Üç boyutlu olarak çekmeyi düşündüğümüz bu film bir adamın intihara kadar sürüklenen hikayesini konu alıyor. Senaryosu hazır olan bu proje bakalım hayat bulabilecek mi hep beraber göreceğiz.


KE- Çok korku filmi izler misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, favoriniz olan korku filmi ve yönetmenler nelerdir?

ÖY- Korku filmlerini gerçekten çok seviyorum ve çok fazla izliyorum. Beni en çok etkileyen filmler tabii biraz eskiye gideceğim yaşımda çıkacak ama StephenKing’in romanından uyarlanan “IT” filmi,Christine, TheExorcist, TheAmityvilleHorror, Shining, yeni dönemde ise Paranormal Activity, Insidious, TheConjuring,  Annabelle favorilerim. Sadece korku ustası değil ama en büyük usta bence John Carpenter özellikle They Live yine unutamadığım bir filmdir. Bu arada sizin John Carpenter ile yapmış olduğunuz röportajı da okudum çok başarılıydı. Yerli korku filmleri dışında yurtdışındaki korku sinemasına yönelik yönetmen ve oyuncularla röportaj yapmanız çok iyi bir iş. OrenPeli ve James Wan da özellikle son dönemde imrenerek takip ettiğim yönetmenlerden. Ayrıca sevgili Hasan Karacadağ’a özellikle Türk sinemasında korku filmlerinisevdirdiği için teşekkür edip sevgi ve saygılarımı sunuyorum…

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.