15 Haziran 2015

BACKCOUNTRY

Neymiş, şehir en güzeliymiş

Gerçek yaşam öyküsü olsun da nasıl olursa olsun, hele ki hayatta kalma mücadelesi varsa süper olur diyenlerin boğazında kalacağı bir film Backcountry . Daha baştan hevesinizi kırmak istemezdim ama neye bulaştığınızı bilin diye uyarıyorum. Kimilerine göre yere göğe sığmayan, hatta Toronto film festivalinde iyi övgüler alan bu filmin, kendi türünün örnekleri arasında oldukça yavan kaldığı aşikâr.

Buradan sonra yazacaklarım az biraz spoiler verir söylemedi demeyin!
Kanada’nın ıssız ve devasa bir ormanı olan Backfoot, Alex’in en favori yeridir. Öncesinde birçok kez burada bulunduğundan, her yerini çok iyi bildiğini düşündüğü bu ormana karşı aşırı bir sevdası olan Alex, bu sevdasını kız arkadaşı Jenn ile paylaşmak ister. Lay lay lom şeklinde hoş bir araba yolculuğu sonrası ormana varırlar. Orman bekçisinin, girişte yanlarına harita almaları konusundaki ısrarına karşı gelip, “Ben buraları avucumun içi gibi bilirim” tavırlarıyla reddeden Alex, filmde az çok neler olacağının ipucunu o an zaten seyirciye veriyor. Bir de üstüne kız arkadaşı orman yolculuğu boyunca ilgilenmesin diye telefonunu arabada bırakan Alex’in yüzünden ikili daha baştan doğaya karşı 2-0 yenik başlıyorlar serüvenlerine. Yollarına devam eden çiftimizin başına önce nereden çıktığı belli olmayan zararsız ama uyuz bir tip musallat olurken, daha sonra ise (afişine zaten koymuşlar fotoğrafı, çok da spoiler olmaz) koca bir ayı peşlerine takılır. Baştaki hatalardan dolayı yollarını da kaybeden Alex ve Jenn, iletişimin sıfır olduğu bu balta girmemiş ormanda artık baş kahramanımız olan aç ve inatçı siyah ayıya karşı bir yaşam mücadelesi içine girerler.
Backcountry, harika doğa manzaraları eşliğinde izleyiciyi sıkmadan normal tempoda ilerliyor. Hatta aralara serpiştirilmiş güzel ağır çekim kamera hareketleri, orman çıtırtıları, belirsiz sesler, güzel bir gerilim başlayacağının müjdesini seyirciye veriyor demek isterdim, ama nafile. Çiftin kamp yaptıkları sırada çekimleri gayet düzgün ve sağlam bir gerilim yaratan 1-2 olayın dışında elle tutulur bir yanı yok maalesef Backcountry’nin. Sonlarına doğru yönetmenin yaşam mücadelesi odaklı ve heyecan yaratan kurgusu, ne yazık ki basit ve sıradan bir finalle son buluyor. Aslında doğada hayatta kalma konulu filmlerin çoğu yavan başlar sonradan açılır, bunda da aynı şeyi bekledik ama olmadı. İlla ayılı, kurtlu, ormanlı ve heyecanlı filmler istiyorsanız; The Edge (1997) ve The Grey’i (2011) tavsiye edebilirim.

Aynı zamanda oyuncu ve bu filmin senaristi olan Adam MacDonald’ın ilk yönetmenlik denemesi Backcountry, sevilen bir konuyu yetersiz şekilde işlemesinden dolayı bana göre sınıfta kalıyor. Ama filmin bize bir takım dersler verdiği de gerçek! Eğer ki ıssız bir ormana gidersek (ki hiç gerek yok şehirden fazla uzaklaşmaya) yanımıza harita, bol su, en az iki adet cep telefonu, birkaç kesici alet, ecza dolabı, sedye, sniper tüfeği, el bombası gibi bizi hayatta tutabilecek tüm objeleri bulundurmamız gerekiyor…
Bu Yazım içeriks.com'da yayınlanmıştır.

12 Haziran 2015

SAN ANDREAS

Hem binalar , hem çekimler Yıkılıyor !

Deprem faciasını gözler önüne seren CGI harikası San Andreas Fayı’na geçmeden önce , bu tarz filmlerin başlangıcı olan 1974 yapımı Earthquake (Zelzele) filmini hatırlatmakta yarar var. Birçok ünlü oyuncuyu içinde barındıran Zelzele’yi,  günümüz felaket filmleri ile kıyasladığımızda görselliğin daha geri planda olduğunu, karakterlerin yaşam biçimlerine ve hayatta kalma çabalarına daha fazla ağırlık verildiğini görmekteyiz. O zamanlarda görsel efektlerin bu denli ileri seviyede olmamasından dolayı filmlerin, en göz alıcı sahnelerinin  dublörlerle ve gerçek ekipmanlarla çekildiğini biliyoruz. Ancak şimdiki felaket filmlerine baktığımızda ise elle tutulur sağlam bir senaryosunun olmadığını, tamamen yeni çekim teknikleri ve bilgisayar destekli sahnelerle doldurulduğunu söylemek mümkün. San Andreas’da işte bu anlattıklarımızın hepsine şahit oluyoruz. Bu tarz filmlerin zaten fragmanından da karşımıza ne tür bir yapım çıkacağını az çok kestirmek mümkün. Şundan eminim ki izleyicinin birçoğu bunun bilincinde ve ona göre bu tür filmleri seyrediyor, yani görselliğe doyayım, nasılsa konu yoktur, bu da beni tatmin eder mantığı.

Yıllar önce ülkemizde de meydana gelen deprem faciasından sonra böyle filmler karşımıza çıktığında ekran karşısında ister istemez o korku dolu acılı günleri hatırlamadan yapamıyoruz maalesef. San Andreas fayı California’da bulunan Pasifik okyanusuna kadar ilerlemiş olan deprem üretmeye her an hazır oldukça büyük bir fay . Bu fayın kırılması halinde Amerika’nın başına neler gelebileceğinin az çok yaşayanlarda farkında sanırım, ki zaten filmin yönetmeni de bakın böyle olursa başınıza bunlar gelecek diye belli mesajları izleyenlerin gözüne tek tek sokuyor.

San Andreas filmine gelecek olursak, hikayedeki felaketler zincirinin Los Angeles,San Francisco ve California üçlüsünde yaşandığına tanık oluyoruz. Filmin baş kahramanı Ray ,iri kıyım, tamamı kastan oluşan akrep kralımız Dwayne Johnson, bir arama kurtarma ekibinin başı. Nerede başı sıkışmış, yardıma ihtiyacı olan birisi varsa ekibi ile beraber anında orda. Karısından ayrılmış ve tek başına hayatına devam eden Ray’in en çok sevilen yönü ailesine olan bağlılığı. Arada eski karısı Emma ( Carla Gugino) ve kızı Blake ( Alexandra Daddario )’i ziyarete giderek hasret gideren Ray’in aileye bir katkısı da olmuş tabii ki. Blake de aynı babası gibi pratik zekaya sahip ve kendi başına her işini halledebilecek kadar özgüveni olan korkusuz bir kız haline gelmiş. Karaktersiz zengin iş adamı olan üvey babası ile beraber San Francisco’ya gelen Blake, buraya hem tatil hem de iş görüşmesi için gelen iki kardeşle tanışır.Bu arada bilim adamı Profesör Lawrence ( Paul Giamatti ) artçı bir sarsıntıya tanık olur ve  devamlı ölçümler yaparak yakın zamanda başlayacak büyük bir deprem uyarısı için halkı bilinçlendirmeye çalışır. Kısa bir sürede hızla ilerleyen fay hattı kırılmaya başlayınca felaketler zinciri ardı ardına kendini gösterir. Helikopterle yaptığı uçuş sırasında San Francisco’nun yerle bir olduğuna bizzat tanık olan Ray’in yapması gereken tek şey eski karısı ve kızı Blake’i bu felaketten sağ çıkartmaktır. Filmin geri kalan kısımlarında bir yandan Ray’in aileyi birleştirmesine bir yandan da Blake ve depremin kendisine yakınlaşma fırsatı yarattığı Ben ve çok bilmiş kardeşi Ollie’nin yaşam mücadelesine tanık oluyoruz.

San Andreas “2012” filminden sonra bu tarz felaket içeren yapımlara yapışmış olan klişe birçok sahneye sahip bir film. Ray’in ailesini kurtarma çabaları sırasında havada ve karada kullanmadığı araç kalmadığı gibi, yerin yarıldığı gökdelenlerin koptuğu, binaların patladığı ve tsunaminin yer aldığı dev felaketler çeşidinin hiç birisinden kafasına bir taş bile düşmeden sıyrıksız kurtuluyor. Şehrin devamlı yıkıldığı, havada sürekli toz fırtınasının olduğu , etrafta ölü ve yaralıların kol gezdiği bir ortamda ne yapmak gerekir ? Elbetteki türlü şakalar, uzun uzun geçmişle olan sohbetler, sabit bakışmalar ve öpüşmeler. Dünya yıkılır aşk yıkılmaz, aile bölünmez mantığında ilerleyen San Andreas’ta elle tutulur hiç mi bir şey yok. Bu tarz klişeleri göz ardı ederseniz ( ki böyle bir filme geliyorsanız etmek zorundasınız ) görsel olarak çok şey var. CGI tekniğinin tek kelimeyle yıkıldığı, muazzam bir çekim tekniği sizleri bekliyor. Tsunaminin yer aldığı bölümlerdeki efektler, gökdelenlerin yıkıldığını gösteren sahnelerdeki gerçeğe çok yakın planlanmış çekimler , binaların içindeki patlamaların ve yıkılmaların olduğu detaylardaki kamera tekniğinin titizliği, gerçekten akıllara durgunluk verecek kadar mükemmel  tasarlanmış.

Daha önce Journey 2: The Mysterious Island’da Dwayne Johnson’la yine birlikte çalışmış olan yönetmen  Brad Peyton’un böylesine çekim tekniği zor bir aksiyon filminin altından başarıyla sıyrıldığını görüyoruz. Felaket filmleri sevenlerin bayılarak izleyeceği San Andreas, vizyondaki en hareketli, görselliği en doyurucu filmlerden birisi.

Bu Yazım Süper Karga'da yayınlanmıştır.

EX MACHINA

Bizden akıllı bir yapay zeka

Bugüne kadar yapay zeka üzerine yapılan filmler,diziler bilim-kurgu seven herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bilim-kurgu öyle bir oluşumdur ki sayesinde güzel bir hayal gücü yaratırız seyrederken ve hep deriz ki “ben biliyorum ilerde bu şekilde olacak”. Küçükken hatırlıyorum Uzay Yolu ( Star Trek) dizisi vardı, ışınlanmayı gördük, hep istedik bir yerden bir yere hoopp saniyede varalım taşıma aracı falan olmadan mis gibi ama olmadı . Uzay 1999 ( Space 1999 ) vardı yine ,gelecekte geçen dizide neler vardı neler, öyle bir evrendi ki ona da özendik 1999 yılı gelince kesin uzaydayız dedik yıl 2015 yine bir şey yok . Yani teknoloji var birşeyler yapılıyor ama filmlerdeki ve dizilerdeki gibi değil, bunu öğrendik ( mi hayır öğrenmedik). Çünkü yine yapay zekalı, robotlu uzaylı her film izlediğimizde kafadaki çarklar yine başlıyor uçuk kaçık çalışmaya, yine bir hayal, yine bir umut. İşte Ex Machina konusu ve kurgusu bakımından bizleri oturup yine düşündürecek kadar güzel işlenmiş bir film.

Şunu da belirteyim hemen, Ex Machina’yı anime sevenler sakın Applessed Ex Machina ile falan karıştırıp üzülmesinler, alakası bile olmayan bir film bu. Yönetmen Alex Garland’ın önceki yaptığı işlere baktığımızda hiç de fena filmlere el atmadığını görüyoruz. 28 Days Later , Sunshine, Dredd gibi değişik filmlere senaryo yazması ve bunların üstüne böyle enteresan bir bilim kurguya yönelmesi fena olmamış . 70’lerin harika bilim-kurgu dizisi Logan’s Run’ın yeni çekilecek versiyonunun senaryosunun  yine  Alex Garland’a ait olduğunu görmek memnun etmedi desek yalan olur.

Filmin konusuna gelelim hemen; Ünlü bir şirkette programcı olarak çalışan Caleb , ormanların içinde iyiden iyiye gizlenmiş bir deney üssüne çağrılır. Seve seve büyük bir hevesle mekana gelen Caleb , çok zengin bir adamın yarattığı Ava adındaki kadın bedenine sahip yapay zekayı harikasını görünce şaşkına döner.(Dönmesi de normaldir bizde izlerken Ava’yı görünce döndük zaten). Çok iyi tasarlanmış neredeyse her şeyi ile dört dörtlük bir kadın vücuduna sahip, fazlasıyla zeki,  bildiğimiz insan olmuş bir robot var karşımızda. Senle oturuyor, sohbet ediyor, dinliyor üzülüyor, seviniyor hatta aşık olma duyusu bile var daha ne olsun, sadece yarı çıplak bir yapay zeka o kadar. Ava’nın yaratıcısı Nathan denen kendini beğenmiş uçuk şahıs Caleb’i yarattığı bu yapay zeka tasarımı ile içten fetheder. Film boyunca anlatılmak istenilen “yapay zekanın insan doğası ve temelleri üzerine nasıl oturtulur” gerçeğini , ikili diyaloglarla bol bol anlıyoruz ve öğreniyoruz. Yapılan deneyin amacına yönelik olan makine ile insan arasındaki etkileyici soru cevaplar, aralarındaki etkileşim, hisler tamamen sizi içine alıyor. İşte buralarda yine dağılıp bilim-kurguya yenik düşüyoruz ve ister istemez bundan her eve lazım mantığını yürütüyoruz. Bildiğimiz bir robot değilki bu gel git falan yok Ava’da, o zaten işini biliyor senin ne düşündüğünü anlayıp ona göre davranacak kadar iyi tasarlanmış bir yapay zeka ürünü. Doğanın içinde izole edilmiş deney üssündeki 4 kişilik tiyatro (4 dedim 3 kişiyi anlattım 4.’yü izleyince görün) şeklinde ağır ağır ilerleyen Ex Machina, sonlarına doğru içinizi kıpırdatan ve evet birşeyler olacak galiba müziği ile beraber hafif gerilime dönüşüyor.

Konusu ilgi çekici olmasına rağmen o kadar ağırdan gidiyor ki film sıkılmıyorsunuz belki ama sırf meraktan sonuna kadar izliyorsunuz. Zaten yönetmeninde amacı bu değil mi ? Ava ile Caleb arasındaki diyaloglar çok güzel, ilgi çekici, merak uyandırıcı fakat , yönetmen filmin süresini biraz daha uzatıp konunun daha derinlerine inseydi sanırım Ex Machina bir başyapıt olabilirdi. Sanki filmin kendi kendini kapana kıstırmış bir havası var .Gizem unsurları sizi filme bağlıyor ama asla doyurmuyor.

Filmin mekan tasarımı gayet düzgün, renkler , kasvetli dar alanlar filmin yapısına çok uyumlu. Ava’nın bedeni için yapılmış 3D grafiklerin başarısı çok çok iyi. Ne zaman ne olacağının sinyalini veren müzikler yerli yerinde ve filme çok uymuş. Oyuncuların performansları asla kötü değil farklı karakterlere göre iyi bir cast seçimi yapıldığı ortada. İçinde aksiyon barındırmayan, yalın ve sığ bir senaryonun üzerinde dönen Solaris tarzında bir bilim-kurgu filmi arıyorsanız Ex Machina sizi memnun eder. Şimdilik malum ortamlar dediğimiz yerlerde bulup seyredebilirsiniz. Başınıza gelebilecek her şeyi fazla içine girmeden ( mesela niye gerilim var anlatmadım ) yazmaya çalıştım. Beğenip beğenmemek size kalmış, izleyin görün. 
 
Bu Yazım içeriks.com'da yayınlanmıştır.

10 Haziran 2015

KUNG FURY

80’lere absürd bir bakış

Geçenlerde malum ortamlarda gezindiğim sıralarda şans eseri karşıma çıkan Kung Furyhakkında ne övgüler ne beğenmeler yazılmış çizilmiş anlatamam. İsveç yapımı olan 30 dakikalık bu film David Sanberg tarafından yazılmış ve yönetilmiş bir kısa metraj harikası. Sin City tarzında, yani animasyonla gerçek oyuncuların karışımından oluşan bir çekim tekniğiyle hazırlanmış olan Kung Fury, seyredenleri 30 yıl öncesine taşıyor. Absürtlüğün tavan yaptığı ‘B tipi Trash’ tarzı olan bu film, 80’lerin Synthesizer ağırlıklı müzikleri eşliğinde o dönemlerde yaşadığımız her türlü detaylarla dalga geçiyor.
Yönetmenin kendisinin canlandırdığı Kung Fury karakteri, başında bant ile gezen, adeta Street Fighter oyunundan fırlamış bir Miami polisi. Filmin açılış sahnesi, 1985 yılında ortağı ile devriye gezinen Fury’nin, üzerine yıldırım düşmesi sonucu doğa üstü güçlere sahip olması ile başlıyor. Artık bizim polis Fury’likten Kung Fury’liğe adım atarak ortalığı kasıp kavuran yenilmesi zor bir kahraman haline dönüşür. Kung Fury’nin bundan sonraki görevi, başına gelen olayların sorumlusu olan ve geçmişten gelen Hitleri yakalamaktır. Bunu başarmak için acilen bir zaman makinası icat edilir ve bizimki geçmişe gitmeye çalışır. Fakat işler hesaplandığı gibi gitmez ufak bir hatadan dolayı Fury kendini başka dönemlerde bulur.
Buraya kadar yazılanlardan da anladığınız üzere normal bir konu yok her şey maksimum derecede abartılmış vaziyette. Filmde 80’lerde günlük hayatta kullandığımız aletlerden tutun o zamanların dizi ve filmlerinde yer alan birçok sahneyi size hatırlatacak çok şeyle karşılaşmanız mümkün. Omuzlarda taşınan kasetçalarlardan Atari’ye , Kara Şimşek’ten kütük gibi olan bilgisayarlara kadar bir dolu materyal var. Fury’nin Thor’la karşılaşması, Trex’in üstünde gezmesi, Atari oyunlarındaki dövüş teknikleriyle savaşması gibi inanılmaz absürt sahnelerin yer aldığı Kung Fury, son zamanlarda seyredebileceğiniz en eğlenceli film, Çok fazla şeyden bahsetmiş olsam bile ne yazık ki seyretmeden bunların tadına varamayacağınızdan dolayı fazlaspoiler olduğunu sanmıyorum. Çünkü yarım saatin neredeyse her saniyesi ince espriler ve sürpriz sahnelerle dolu.
80’lerin retro tarzıyla, müzikleriyle ve hatta son derece başarılı çekim teknikleriyle harmanlanmış bu yarım saatlik filmi, B Tipi filmlere ilgisi olanların mutlaka izlemesi gerek. Bir de filmin ‘Kung Fury : Street Rage’ adında mobil telefonlar için oyunu da çıkmış ki, meraklıları oyunu da film kadar sevecektir eminim. Son olarak Kung Fury için söylenecek tek şey var aslında: Bu filmi ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz!
Bu Yazım içeriks.com'da yayınlanmıştır.


INSIDIOUS : CHAPTER 3

Korku ve ÖTE’si

Insidious ( Ruhlar Bölgesi), son yıllarda çekilmiş korkutmayı hakkıyla başaran, senaryosu, kurgusu yerli yerinde olan dehşet veren bir korku serisi olarak ilerlemeye devam ediyor. James Wan ve Leigh Whannell adında iki korku ustası zamanında Saw ( Testere) gibi unutulmayacak bir gerilim hikayesini ortaya çıkararak mükemmel bir seriye ön ayak oldular. Yıllar sonra yine bir araya gelen ikili bu defa Insidious’u yarattılar. İlk iki filmin yönetmen koltuğunda oturan James Wan, bu seri ile korku sinemasında iyiden iyiye bir marka haline gelirken , kendisinden çok şey öğrendiğini de saklamayan Leigh Whannell ise Insidious Chapter 3’ de senaristlikten ilk yönetmenlik deneyimine geçiş yapıyor.

Serinin ilk iki filmini kısaca özetleyecek olursak; üç cocuklu bir ailenin babası olan Josh’un  küçüklüğünden beri kendisiyle beraber yaşayan yaşlı bir kadının hayaletini istemeden oğlunun hatta ailesinin başına musallat etmesine tanık olmuştuk. Diğer taraf dediğimiz Öte’deki bu kötü varlıkların amacı yaşayan bir insanın bedenini ele geçirip kendi tarafına alabilmekti. Kısa bir süre sonra oğulları kaybolan Lambert ailesinin evinden gece,gündüz tuhaf sesler gelmeye, objeler yer değiştirmeye başlayınca Öte’deki ruhlarla iletişime geçip bu varlıktan kurtulmak için tek çareleri bir medyuma başvurmak olmuştu. Filmin en önemli karakteri sayılan, paranormal hisleri kuvvetli , korkusuz bir kadın olan medyum Elise , hem komik, hem de sakar iki yardımcısı Tucker ve Specks ile birlikte ailenin başını bu beladan kurtarmaya çalışmışlardı. ( Bu arada üç filmde de Specks karakterini oynayan oyuncunun İnsidious serisinin senaristi ve 3. filmin yönetmenliğini de üstlenmiş olan Leigh Whannell olduğunu da hatırlatmak isterim. ) . Bu iki filmin de korku filmi seyircisi tarafından tam not aldığını, korkutmakla ilgili görevlerini kesintisiz yerini getirdiğini görmüştük.

Insidious Chapter 3’de yaşananlar ise ilk filmden birkaç sene öncesinde geçen bir hikayeyi anlatıyor. Bu defa karşımızda anneleri ölmüş olan ve  babalarıyla beraber hayatlarını sürdüren iki çocuklu Brenner ailesi var. Evin tek kızı olan Quinn’in  ölen annesiyle iletişime geçmek için, kocası öldükten sonra inzivaya çekilmiş yalnız bir medyum olan Elise’nin kapısını çalması ve onu ikna etme çabalarıyla başlıyor film. İlk başta ufak bir seans deneyen Elise, Öte’de gördüğü ürpertici şeyler sonrasında yardımdan vazgeçmesinin ardından umutsuz bir halde evine geri dönen Quinn’in başına gelmedik kalmıyor. Geçirdiği bir kazanın ardından evden çıkamaz bir hale gelen Quinn’in odasından sesler geliyor ,duvarlar çatlıyor, korkunç, nefes alma zorluğu çeken yaşlı bir adam hayaleti ortada dolaşıyor ve bu varlık Quinn’e her saldırdığında aşırı derecede zarar veriyor . Başlarda anlatılanlara inanmayan ve sonunda kızının başına gelenlere kendi gözleriyle şahit olan evin babası Sean , meşhur medyumumuz  Elise’den yardım istiyor. Buraya kadar ( neredeyse filmin ilk bölümü diyebileceğimiz kısım) anlattıklarımızın arasında bu varlıkla mücadele esnasında yaşanan tüm  korkutucu olaylar zinciri , seyirciyi gerçekten  oldukça korkutmayı başaran bir yapıya sahip. Çıt çıkmayan sessizliğin ve karanlığın hakim olduğu her sahnede adeta yerinize çivilenip kalıyorsunuz. Işıkların, objelerin yerinde kullanımı ( özellikle artık bu serinin vazgeçilmezi olan karanlıkta elinde lamba ile hayalet arama kısımları), kameranın açısı, arka planda çalan ürkütücü müzik ve çekimlerin başarısı sayesinde hop oturup hop kalkıyoruz .

Filmin aslında ikinci kısmı sayılabilecek olan bölümde , Elise ve yardıma gelen hayalet avcısı iki kafadarın gelip tesisatları kurmasıyla başlayan ve ailenin de eşlik ettiği Öte’ye geçiş seansları, kesinlikle filmin en güzel ve en heyecanlı sahnelerini oluşturuyor. Elise’nin diğer tarafa geçisindeki kararlı ve kendinden emin davranışlarını yansıtan bölümler, hem sarsıcı, hem de filmin ana temasıyla ilişkili sürpriz sahnelere hakim. Insidious Chapter 3’in iki kahramanı diyebileceğimiz Elise ve Quinn’in yaşadığı dramatik olayların ortaklığı, filmin gerilim yönünde ilerleyen akışını az da olsa farklı bir  yöne çeviriyor.

Aileyi oynayan tüm bireylerin oyunculuklarının vasat olmadığı Insidious Chapter 3’de Lin Shaye’nin canlandırdığı Elise karakterinin neredeyse ikinci yarıda filmi tek başına götürdüğüne ve çok başarılı bir performans gösterdiğine şahit oluyoruz. Kim bilir ileride belki  Elise ve bu iki komik partnerinden oluşan ekibin paranormal olaylara el atmalarını anlatan bir film bile yapılabilir. Sonuç olarak serinin diğer filmlerine bağlayıcı bir özelliği olan ve hikayenin ana kısmını ele alan Insidious Chapter 3, bana göre ilk iki filmden çok daha fazla heyecanlı ve korkutucu. Serinin diğer filmlerini izlemiş olan korku filmi sevenlerin tereddüt bile etmeden Insidious Chapter 3’i izlemelerini tavsiye ederim.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

6 Haziran 2015

THE AGE OF ADALINE

Yaşlanmayan Mucize

Zaman döngüsü içinde yer alan fantastik bir olay kurgusuna bağlanmış romantik filmler izleyiciler tarafından her zaman çok beğeni toplamıştır. Geçmişe ya da geleceğe gitmeler, ölümsüz olma hali , yeniden doğma ve beden kazanma gibi olgular drama ve romantizmle karıştırılıp güzel bir senaryo ile karşımıza çıktığında bu tarz filmler tadından yenmez bir hale geliyor. The Time Traveler’s Wife , The  Curious Case of Benjamin Button , About Time  gibi masalsı anlatımla işlenmiş romantik yapımlar hem kafamızı karıştırır, hem de bizi başka diyarlara götürür. İşte tür olarak hemen hemen bu filmlerin izinden giden bir film “The Age of Adaline” ( Ölümsüz Aşk) 
.
Filmimiz, 1937 yılında yaşadığı bir kaza sonunda büyük bir mucizeyle artık hiç yaşlanmayacak olan Adaline Bowman’ın romantik ama aslında oldukça dramatik olan öyküsünü anlatıyor. Kaza sonrası kendisinin yaşlanmadığını fark eden Adaline, bu sırrını günümüze kadar kızı hariç hiç kimseye söylemez. Başlarda güzel gibi görünen bu mucizevi yaşam tarzı Adaline’ın yıllar geçtikçe kendisini daha da mutsuz hissetmesine sebep olur. İnsanların kendisinin bu durumunu fark etmesini önlemek için her on yılda bir devamlı yeni kimlikler edinerek ve farklı şehirlere taşınarak yaşamını sürekli değiştirir. Asla kimseyle bir ilişki yaşamayan, aşık olmaktan korkan ve bu gibi durumlar karşısına çıktığında uzaklaşarak kaçmayı tercih eden  Adaline’nın karşısına günümüzde Ellis Jones adında karizmatik hayırsever bir kitap kurdu çıkınca olaylar değişir.

 The Age of Adaline, seyirciyi izlerken Adaline yapan bir film. Düşünsenize, 1908 de doğuyorsunuz yıl olmuş 2015 hala yüzünüzde bir kırışıklık bile yok. Tüm arkadaşlarınızdan, ailenizden neredeyse kimse kalmamış. Çocuğunuz yanınızda anneanneniz şeklinde geziyor, dışarıdan anlaşılması imkansız görünen olaylar zinciri içindesiniz. Yaşadığınız her ortamı, her insanı bir süre sonra terk etmek zorundasınız. Belki de sonsuza kadar yaşayacaksınız ama yalnız ve mutsuz bir şekilde. İşte izlerken hafızanızı zorlayan The Age of Adaline’nın duygusal olduğu kadar ürpertici ve trajik tarafları da mevcut maalesef.

Yönetmen koltuğunda genç bir isim Lee Tolan Krieger var. Daha önce Vazgeçmem Senden ( Celeste & Jesse Forever) adlı hoş bir gençlik filmi yapmış olan Krieger için The Age of Adaline sanırım bir dönüm noktası olacak. Filmin birçok yerinde renklerin ve tasarımların mükemmelliği sayesinde gerçekten tablo gibi sahneler mevcut.  Mekanlar, kostümler, oyunculuk seçimleri her şey yerli yerinde. Ellen Burstyn gibi yaşlı ve usta bir oyuncunun Adaline’nın kızını oynaması hem ilginç hem de çok hoş. Filmin ortasında aniden karşımıza çıkan Harrison Ford, seyirciye adeta oyunculuk dersi verircesine döktürüyor. Özellikle filmin  akışını değiştiren Harrison Ford’un olduğu sahnelerin ve diyalogların dokunaklığı bizi kalbimizden vuruyor.  Adaline rolü için seçilen Gossip Girl dizisiyle parlayan ve kendisi gibi oyuncu olan Ryan Reynolds’un eşi Blake Lively’in oyunculuğu  bana göre beklentilerimin çok üstündeydi.  Bugüne kadar pek fazla filmde yer almayan Blake Lively’i bu filmdeki başarısının ardından sinema dünyasında daha fazla görmemiz mümkün. Başından sonunu tahmin etmenin pek zor olmadığı The Age of Adaline, son zamanlarda izlediğim en keyif veren filmlerden birisi oldu. Senaryonun düzgünlüğünün yanı sıra, oyuncuların da performansı iyi olunca ister istemez filmin büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz. Romantik ve dramatik ögelerin yanında hikayenin fantastik bir olay kurgusuna oturtulmuş olması sizi rahatsız etmediği gibi aksine filme bağlıyor. İki saatlik süresi boyunca hiç sıkmayan The Age of Adaline , böyle filmlere bayılırım diyenler için güzel bir kuyruklu yıldız hikayesi.


Bu Yazım Ranini.tv'de yayınlanmıştır.


28 Mayıs 2015

POLTERGEIST ( 2015 )

Kötü Ruh 

80’lerde 3 dalda Oscar adaylığı yakalamış olan Poltergeist (Kötü Ruh) , Steven Spielberg’in elinden çıkmış ve Tobe Hooper ( Texas Chainsaw Massacre) tarafından hayata geçirilmişti. O dönemlerde çok ses getirmiş ve yıllarca adından konuşulmuş olan Poltergeist, yarattığı perili ev türü ile kült olmayı başarmış bir filmdi. Eski yapım Poltergeist, tam üç farklı filmle bir seri olarak gösterilmiş, fakat hiç birisi ilk filmin yakaladığı başarıyı yakalayamamıştı. Insidious ve The Conjuring gibi ruhlarla işbirliği içindeki korku filmlerinin konu kaynağına ilham olmuş olan Poltergeist, bu defa Monster House , City of Ember gibi farklı türlerle uğraşmış olan yönetmen Gil Kenan tarafından yeniden çevrilmiş. Son dönemde eski korku filmlerini başarısız bir remake yapma eylemi tüm hızıyla devam ederken, Poltergeist’ın en azından senaryoya oldukça sadık düzgün bir yapım olduğunu söyleyebiliriz. Evil Dead gibi kült bir korku filmini yaratmış olan Sam Raimi’nin Poltergeist’ın yapımcısı olması da bu yeni çevrim için büyük bir artı teşkil ediyor.

Poltergeist’ın başlangıcı, çokça korku-gerilim filminde rastladığımız bir ailenin banliyödeki yeni evlerine taşınması gibi klasik bir sahne ile açılıyor. Maddi açıdan güçlük çeken fakat oldukça neşeli olan ailemizin üç çocuğun yeni eve adapte olması sırasında yaşanan , evdeki paranormal olaylar filmin daha henüz başlarında seyirciyi pür dikkat konuma getiriyor. Evin ufak kızı, korkak abisi ve yetişkin ablaları, kısa bir süre içinde evdeki tüm korku dolu olayların baş kahramanları haline gelirken, hiçbir şekilde ailelerini inandıramazlar.( Bu kısım çok da şaşırdığımız bir kısım değil tabii ki ). Evlerinin mezarlık üzerine kurulduğunu bilmeyen Bowen ailesi, küçük kızlarının boş televizyon ekranıyla kısık kısık konuşmasının ardından ortadan kaybolmasıyla beraber, eve musallat olmuş sahipsiz kötü ruhlarla başları belaya girer. Evi saran ve oldukça korkunç bir hale dönüşen bu kötü ruhların yok olması için ailenin tek çaresi, meşhur bir reality show ikonu ve tecrübeli bir medyum olan Carrigan Burke’ı çağırmak olur. Medyumun ve donanımlı paranormal olaylar ekibinin eve tüm sistemleri kurmasıyla beraber kısa sürede evin içi bir savaş alanına döner.


Poltergeist’ın fragmanında gördüğümüz ve afişinde de yer alan ufak kızın televizyon ekranına elini yapıştırma sahnesi ilk çevriminden bu yana yıllarca filmi efsane haline getiren bir konsept olmuştur. Kötülüklerin çıkış kaynağı olan televizyon olgusunun belki de The Ring’e ilham  kaynağı olduğunu bile düşünmek mümkün. Sinemacılar bu ve bunun gibi objeleri ( dolap, ayna, oyuncak, televizyon gibi ) yeni filmlere taşıma konusunda başarılı oldukları da bir gerçek. Korku filmlerinin ( Annabelle, Chucky gibi ) vazgeçilmezi olan palyaço ve kaşı gözü oynayıp hareket eden oyuncakları Poltergeist’a taşımış olan Gil Kenan, bu objeleri verimli bir halde kullanarak güzel bir şekilde izleyiciyi korkutmayı başarıyor. Filmin ilk yarısı,çıt çıkmayan sessizliğin ve karanlığın hakim olduğu tüm sahnelerde seyirciyi hoplatmak ve ürkütmekle geçiyor. İkinci yarısından sonra olayların akışı, daha bir dış dünya ile iletişim şekline büründüğünden korku ögeleri, yerini bol gürültülü efektler eşliğinde gerilime bırakıyor. 

Genç oyuncuların aile bireylerinden çok daha inandırıcı performans gösterdiği Poltergeist,ın özellikle çocukların gece saldırıya uğradıkları korku ve gerilim dolu sahnelerin mükemmelliği ile çok konuşulacağı kesin. İlk yapıma göre akıcılığından bir şey kaybetmemiş olan Poltergeist, remake’in hakkını veren , seyircinin memnun olmamasını gerektiren hiçbir unsurun yer almadığı, hem korkutucu, hem de heyecanlı bir korku filmi olmuş. 

Bu Yazım Ranini.tv'de yayınlanmıştır.
http://www.ranini.tv/ozel/5371/1/poltergeist-evin-gecmisini-bilmeden-tasinma

18 Mayıs 2015

MAD MAX: FURY ROAD

Hız Kesmek Yok

Post apokaliptik türünün en iyi örneklerinden birisidir Mad Max. Bu tarz filmler,  bir nükleer bomba ya da global bir savaşın sonrasında geçer. Piyasada kıyamet sonrasında filmler olarak da bilinir. Yaşanan felaketin ardından sağ kalanların su ve yiyecek peşinde olduğu, kötülerle iyilerin savaştığı, vahşi adamlardan oluşan çetelerin kol gezdiği bir dönemdir post apokaliptik dönem. 80’lerde başrolde Mel Gibson’ın yer aldığı bu türe öncülük eden Mad Max’in ardından aynı dönemi yansıtan düşük bütçeli birçok film çekildi fakat hiç birisi Mad Max kadar başarılı olamadı. Toplam üç devam filmi çekilen Mad Max’in en çok hasılat getiren ve beğenilen filmi ikincisi Road Warrior olmuştu. Yönetmen George Miller’in hayat verdiği Mad Max, 1985 de çekilen son filmin 30 sene sonrasında tekrar karşımıza çıktı. George Miller bu defa eskisinden çok daha aksiyonu ve gerilimi bol bir Mad Max ortaya çıkartmış. Mad Max: Fury Road ‘da yönetmen yol aldığı çizgisinden hiç kopmamış hatta tam tersine çıtayı oldukça yükseklere taşımış.

Hikayemiz, yine kıyamet sonrasında eldeki tüm kaynakların tükendiği bir atmosferde geçiyor. Ailesini kaybettikten sonra yollarda , hayatta kalma savaşı veren eski polis Mad Max ‘in Ölümsüz Joe tarafından yönetilen büyük bir çetenin elinde tutsak olmasıyla başlıyor film.  Bu çetenin  başındaki Ölümsüz Joe, su ve yiyecek gibi tüm kaynakları elinde tutarak etrafındaki halkı kendi kölesi haline getirmeyi başarmış bir hilkat garibesi. Aynı zamanda kadınlardan oluşan bir harem kurmuş olan Joe, grubun başına da Furiosa gibi bir femme-fatale ‘i getirmiş. Bu arada Max'in kaçma çabaları sürerken diğer yandan da Furiosa, yanına bir kaç kadını da alarak, petrol  taşıyan bir tırla  ileride güzel bir hayat sürmenin hayalini kurduğu, eski yaşadığı yer olan yeşil diyara doğru yola çıkar. Fakat  Furiosa’nın aklında başka planlar dolanırken bir de işin içine Mad Max  girince güzel bir ortaklıkla beraber çöllerde muhteşem bir aksiyon başlar.

Mad Max’in eski filmlerinde de feminist bir yaşam tarzı anlatılmış ve güçlü kadınlara yer verilmişti. Bu kez yine kadınların direniş başlatan, mücadeleci hallerini sergilemekten çekinmeyen George Miller, neredeyse hikayeyi onların üstüne kurmuş. Furiosa’yı canlandıran Charlize Theron’un kesinlikle Mad Max karakterine göre çok daha ön planda olduğu bir gerçek. Mel Gibson’ı aratmayacak kadar iyi bir performans sergileyen Tom Hardy Max rolünde hiç sırıtmamış. Yalnız filmde başroldeki bu iki güçlü ismin yanında bir de Nux rolünü oynayan Nicholas Hoult var ki gerçekten oyunculuğu seyredilmeye değer.

Mad Max: Fury Road, başından sonuna kadar hız kesmeden mükemmel bir aksiyonla devam ediyor. CGI teknolojisi yerine daha çok vinçlerle ve gerçek araçlarla aksiyon sahnelerini çekmeyi tercih eden George Miller, serinin bu ilki filmi için muhteşem bir açılış yapmış. Arka fonda çalan içinize işleyen gergin müzikler eşliğinde, durmadan ilerleyen tırlarda geçen hareketli sahnelerde, nefessiz kalıp, koltuğa yapışacağınızın garantisini verebiliriz. Aksiyon sahnelerindeki patlayan arabalar, tırlar, motorlar ve vinçler, özel çekim teknikleri ile seyirciye muazzam bir görsel şölen yaşatıyor. Filmin dekorlarına, oyuncuların makyajlarına, araçların ve mekanların tasarımlarına oldukça özen gösterildiği çok açık. Mad Max: Fury Road ‘da asla unutamayacağınız diğer bir ikon ise, yolda durmak bilmek ve kötülerin yer aldığı çetedeki tamamı hoparlörden oluşan bir araçta, filmin sonuna kadar elektro-gitar çalan bir tip. Filmin gergin geçen her kovalamaca sahnesinde bu tipi gördüğünüzde bir gram gülerek en azından gerginliğinizi azaltıyorsunuz.

İlk üçlemedeki Mad Max serisi o zamanın kısıtlı teknik imkanlarıyla bile ne kadar kült bir film haline dönüştüyse, bir de günümüzdeki çekim teknikleri ile yapılmış bu son Mad Max’i düşünün artık. Eğer ki  böylesine doyurucu harika bir aksiyon filmini izlemek istiyorsanız size tavsiyem ilk seyrinizi mutlaka sinemada yapmanız. İlerde tv’da dvd ya da blu-ray de izlerken bu kadar zevk alacağınızı sanmıyorum. Bu arada George Miller, devam filmlerinin çekileceğinin haberlerini kesinleştirdi. Biz Mad Max severlere de sabırsızlıkla beklemek kalıyor.

Bu Yazım Ranini.tv'de yayınlanmıştır.
http://www.ranini.tv/ozel/5372/1/mad-max-fury-road-hiz-kesmek-yok


12 Mayıs 2015

MAMA


Yönetmenliğini Andres Muschietti ve yapımcılığını Guillermo Del Toro’nun yaptığı 2013 yapımı “Mama”, yönetmenin daha önce çekmiş olduğu aynı adlı iki buçuk dakikalık kısa filmin doksan dakikaya genişletilmiş hali. Kendisi bir reklam yönetmeni olan Muschietti, çektiği bu kısa korku filmi sayesinde sektörde çabuk fark edilip olumlu eleştiriler alınca yapımcı olan kız kardeşi Barbara Muschietti ile kolları sıvayıp filmi genişletmeye karar verdi. İki İspanyol kardeş, akıl hocaları Guillermo Del Toro ile beraber uzun süren görüşmelerin ardından hiç de kolay olmayan bu işe kalkışıp Mama’yı dram ve korku ögeleriyle harmanlayarak izleyicilerin önüne uzun bir yapım olarak çıkarmayı başardılar. Kısa filmi ilk seyrettiğinde oldukça etkilenen Del Toro, yapılan bir söyleşide Muschietti’nin dramdan çok iyi anladığını, kendisinin çok özgün biri olduğunu ve hikayenin merkezine iki küçük kızı taşıma fikrini çok iyi düşündüğünü dile getirmişti.

İspanya-Kanada ortak yapımı olan “Mama”, iki kız çocuğunu sahiplenmek isteyen bir hayalet annenin öyküsünü anlatıyor. Anne-babaları öldükten sonra ıssız bir kulübede yalnız başlarına kalmak zorunda kalan Victoria ve Lilly tam beş yıl sonra bulunurlar. Ne yazık ki bulunduklarında tamamen vahşileşmiş bir haldedirler. Amcası Lucas ve kız arkadaşı Annabel tarafından yeniden sahiplenen Victoria ve Lilly'yi beş yıl boyunca koruyan “Mama” onlardan kolay vazgeçmez. Eve musallat olan Mama, bundan sonra yeni yaşayacakları bu evde kızlara annelik yaparken bir yanda da ailenin başına bela olur.

Korku filmi seyircisi masalsı anlatımı olan hayalet hikayeleri benimsese de yönetmen Mama'da sadece masalsı bir korku filmi olsun, izleyici korksun, dehşete düşsün diye düşünmemiş, aynı zamanda böylesine ürkütücü bir hayalete insani duygular da katarak filmi dramatik bir havaya sokmuş. Annelik içgülerini bir hayalet hikayesinin üzerine inşa etmek daha önce pek rastlamadığımız sıradışı bir fikir. “Mama” aslında geçmişinde yaşadıkları yüzünden kalbi kırık ve öfkeli bir varlık. Karşısına kulübede yaşayan başıboş iki kız çocuğu çıkınca kendisine acılarını dindirecek ve rahatlıkla annelik yapabilecek bir ortam yaratıyor. Yıllar sonra birileri çıkıp onun “çocuklarını” sahiplenmeye kalkınca da çılgına dönüyor.
Filmin senaryosu son zamanlarda seyrettiğimiz birçok korku filminden daha özgün bir yapıya sahip. “Mama” henüz ilk sahnesinde seyirciyi avucunun içine alıyor ve doksan dakika boyunca bir daha bırakmıyor. Sinema sektöründe izlediğimiz çoğu korku filminde karşımıza çıkan, “ilk bir saat uzatılmış halde konuya giriş ve son kalan yirmi dakikada ise korkutan ögelerin serpiştirilmesi” klişesine bu filmde rastlamanız mümkün değil. Seyredeceğiniz son dakikaya kadar yönetmen size korkacağınızın garantisini baştan veriyor. Hayaletin koridorlarda dolaştığı ve duvarlarda gezindiği sahneler oldukça değişik bir  kamera tekniği ile çekilmiş, öyle ki  filmde üstünüze doğru gelen “Mama” ile her karşılaştığımızda ödümüz kopuyor. Mama’yı korkutucu gösteren unsurların başında filmi masalsı bir yapıya büründüren Gulliermo Del Toro’nun parmağı olduğunu şüphesiz.

Filmdeki karakterleri canlandıran oyuncular tamamıyla filmle özleşmişler ve gerçekten başarılı performans sergiliyorlar. Önceleri rockçı, bencil, soğuk bir kadın olan daha sonra ise yardımsever bir anne rolüne bürünen Annabel karakterini oynayan Jessica Chastain’den tutun da ufak vahşi çocuk rolündeki Lilly’i canlandıran Nikolaj Coster-Waldau’ya kadar tüm oyuncular filmde harika bir iş çıkarmışlar. Mama, oyunculukların yanı sıra kostümden saç ve makyaja, hayaletin ürkütücü görselliğinden senaryonun işleyişine kadar her türlü takdiri hak eden, korku filmi seven her izleyicinin görmesi gereken ender yapımlardan biri.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.

4 Mayıs 2015

AVENGERS: AGE OF ULTRON



Marvel hayranlarının çoğunluğunun çizgi-roman fanatiği olduğunu bilmeyen yoktur .Tüm karakterlerin hayat hikayeleri , kötü güçlere karşı verdikleri savaşlar, birlik ve beraberlikleri birebir her karesi ile detaylı şekilde anlatılır çizgi-romanlarda. Önemli olan kısım bu karakterleri tüm ince detaylarıyla beyazperdeye aktarabilmek ve o iki saate sorunsuz şekilde sığdırabilmektir. 2008 yılında Iron Man ile başlayan Marvel filmleri serisi tüm hızıyla büyük bir başarıyla sinemaya uyarlanarak devam etti. The Incredible Hulk, Thor, Captain America gibi Marvel’in en güçlü süper kahramanları ardı ardına devam filmleriyle  sinemada hayat buldular. Marvel sinematik evreninin birer parçası olan bu filmlerin senaryoları, çizgi-romanlarının dışına çok fazla çıkmadan bekleneni izleyiciye verdi. Marvel tek tek ele aldığı bu karakterleri 2012 yılında nihayet The Avengers’ta toplayarak gösterime soktu ve izleyici kitlesini ikiye katladı. The Avengers , Shield ekibinin başı olan Nick Fury’nin  New York’u bir felaketten kurtarmak için tüm ekibi dünyanın dört bir yanından toplamasını anlatıyordu. Filmin eleştirmenlerden tam not almasının ve dünya çapında elde ettiği başarının ardından devam filminin gelmesi kaçınılmazdı. Bu arada geçen üç yıl zarfında Marvel’in Agents of Shield ve Agent Carter dizilerini ortaya çıkarması ve hikayeleri filmlerle tamamlar hale getirmesi, Marvel Sinematik Evreni için büyük bir gelişme oldu. ( Özellikle Agents of Shield’in en son yayınlanan ikinci sezon, 19.Bölümün son sahnesi, Avengers: Age of Ultron’un giriş sahnesiyle birebir bağlantılı )

Sonunda ilk filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Joss Whedon , Avengers: Age of Ultron ile kahramanları yeniden bir araya getirmeyi başardı. Bu defa dünya Ultron adında bir yapay zeka ürünü ile başı belada. Bu yapay zeka nın oldukça fazla maraheti var , Belli bir bedene sahip değil kendi iskeletini yaratabiliyor, istediği zaman yeniden kendini güncelliyor ve zekasını arttırarak oldukça kuvvetli bir hale dönüşebiliyor. Tony Stark’ın yanlış kararlar sonucu böyle bir gücü tekrar ortaya çıkarması ile Ultron yeniden hayat buluyor ve kahramanlarımızın başına bela oluyor. Ultron’u yaratma süresinde ve öncesinde verdiği tepkiler ile oldukça ön plana çıkan ve ekipte gerginlik yaratan Tony Stark filmin en kilit adamı rolünü üstleniyor.

Film nefes kesen bir açılış sahnesi ile açılıyor. The Avengers’dan hatırladığımız Loki’nin asasını, Shield’in ezeli baş belası olan örgüt Hydra’nın elinden almak için bir baskın düzenleyen Avengers ekibi, kareografisi düzgün bir aksiyon sahnesi ile izleyicileri ilk dakikadan itibaren büyülüyor.İlk filmde neredeyse ekibin yan üyeleri sayılan Black Widow ve Hawkeye  karakterlerine bu defa daha fazla ağırlık verilirken, bunun yanında yeni karakterlerde filme eklenmiş. Quicksilver ve Scarlet Witch adlı ikizleri de hikayeye ortak eden Joss Whedon, karakterlerin çıkışını çizgi-romandan farklı bir şekilde filme dahil etmiş. Vision adındaki diğer yeni karakter ise aslında Marvel  evreninin en tanınmış simalarından. Paul Bettany  gösterdiği mükemmel performans ile Vision rolünün tam hakkını vererek adeta gelecek  Marvel filmleri için kendisine zemin hazırlıyor.Tabii ki bu kadar süper kahraman bir araya gelince filmde eğlenceli mizahı bol diyaloglara da rastlamak mümkün oluyor. Joss Whedon, karakterlerin geçmişlerindeki derinlemesine yaşadıkları duyguları,korkuları seyirciyi sıkmadan güzel bir flashback ile sunuyor.

Film gösterime girmeden önce yayınlanan fragmanlarda bolca gördüğümüz Hulkbuster ve Hulk karşılaşmasının süresinin ne kadar uzun tutulduğunu ekrandan gözünüzü ayırmadan izlediğiniz için, anlamanız pek mümkün değil. Filmin başından sonuna kadar sağlam görsel efektlerle dolu, aksiyonun hiç kesilmediği Avengers: Age of Ultron, ilkine göre daha fazla teknolojik ve daha üstün çekim teknikleri ile süslenmiş. Sonuç olarak 140 dakikalık süresinin her dakikasının hakkını veren , hayranlarını üzmeyecek bir keyifli Marvel filmi Avengers: Age of Ultron.

Not : Hatırlatmamıza gerek yok gerçi ama “Asla bir Marvel seyircisi filmin yazıları bitmeden çıkmaz , çünkü mutlaka bir after-credits sahnesi vardır” .