28 Ağustos 2015

HITMAN:AGENT 47



Hitman, bilindiği üzere zamanında piyasayı alt üst etmiş çok sıkı bir video oyunudur. Oyunda sessizce ve düşmanlara fark edilmeden yaklaşıp onları arkasından iple boğarak öldüren bu suikastçiyi yönetirken çok dikkatli olmak gerekir. Katilimiz siyah takım elbisesi, kırmızı kravatı, kel kafası ve ensesindeki seri numarası yazılı barkodu (640509-040147) ile cool bir assassin tiplemesidir. Hitman, Romanya’da Dr. Wolfgang tarafından en azılı katillerin DNA’sından yaratılmış bir çeşit klondur. Deneyler sonucu artık neredeyse bir makine kadar soğuk ve duygusuz olan suikastçimiz, aynı zamanda korkusuz, çok hızlı ve fazlasıyla güçlüdür. Yakın dövüş tekniklerini çok iyi bilir ve mükemmel bir sniperdır. Durum böyle olunca tabii ki yapımcılar bu kadar güzel bir hikayeye el atmadan yapamazlardı. 2007’de ilk Hitman filmi ortaya çıktı, fakat içinde her ne kadar tanınmış oyuncuları barındırsa da beklenen ilgiyi görmedi. Oyunu ile film karşılaştırıldığında, çok fazla eksikler vardı senaryoda. Araya 2012’de Interview with a Hitman adında sadece kahramanın adını kullanarak kendine pay çıkartan ve bir katilin hikayesine odaklanan çakma bir film daha piyasaya düştü. Bu filmin basitliğinden bahsetmeye gerek bile yok zaten. Ve şimdi de karşımıza 2015 yapımı tam dazlak olmayan sıfır kesim saçı ile başka bir Hitman ortaya çıkıverdi.

Genelde suikastçiye görev verilip düşmanları öldürmesi beklenirken, bu defa suikastçinin peşine düşmanlar takılıyor. Hikayede, genetik yapılarıyla oynayarak suçlular ordusu kurmak isteyen bir kurumun hedefi haline gelen Ajan 47, film boyunca yanına kendisi gibi özel olarak eğitilmiş ve programlanmış bir bayanı (Katia) da alarak, ordan oraya koşturup kedi fare oyunlarıyla boğuşuyor. Bizimkilerin peşlerine takılan ve Hitman kadar güçlü, yakın dövüşten iyi anlayan, oldukça zeki bir belayı oynayan yeni nesil Star Trek’in Spock’ı, Heroes’ın Sylar’ı Zachary Quinto filmin aksiyonuna yakışır güzel bir iş çıkarmış. Bana göre ne olursa olsun Sylar’dan beri bu adama kötü rol daha çok yakışıyor. Katia’yı oynayan Hannah Ware ise, bu kadar aksiyonu bol bir filmin içinde gösterdiği hızlı ve çevik halleriyle hiç mi hiç sırıtmıyor. Homeland’ın asık suratlı, tepkisiz, mimiği alınmış karakteri Peter Quinn’i canlandıran Rupert Friend ise,yine aynı tavırlarıyla tam bir Hitman olmuş. Bu rol için, sevimsiz olsun, buzdolabı gibi bir oyuncu olsun diye düşünen yapımcılar için biçilmiş bir kaftan olsa gerek Rupert. Her ne kadar başarıyla rolünün altından kalksa da, ben yine de bu adama Homeland’den beridir ısınamadım o ayrı.

Hitman:Agent 47, bir aksiyon filmi olarak dövüş sahnelerinden tutun da, CGI tekniğinin başarısına kadar kesinlikle birçok filmle yarışacak bir yapım olmuş. Mantıksızlığın hat safhada olduğu aksiyon sahnelerini zaten filmin fragmanından biliyor olsak bile, beyazperdede izlemek ayrı bir keyif. Filmin başlarında yer alan sorgulama sahnesindeki aşırı uçuk kaçış sahnesinin ardından, zaten az sonraki 1,5 saat boyunca nelerle karşılaşacağınızı kestirmeniz mümkün. Kırmızı kravatı asla bozulmayan son 5 dakikaya kadar sıyrığı bile olmayan kel kahramanımız, film boyunca neler yapmıyor ki. Yakın dövüş sahnelerindeki ihtişam, John Wick tarzı ani ve hızlı çekimler, mideye, bacağa, kafaya nereye gelirse silah sıkma sekansları gayet mükemmel. Aksiyon olsun da nasıl olursa olsun diyenleri mest edecek düzeydeki araba kovalamaca ve helikopter sahnesi, CGI teknoljisinin her türlü nimetlerinden oldukça yararlanmış. Özellikle sonlara doğru harika bir müzik eşliğinde Katia ile beraber Mr. And Mrs. Smith tarzı ağır çekimde düşmanları teker teker indirme sahnesi tam bir görsel şölen. Yönetmen Aleksander Bach’ın ilk filmi olan Hitman:Agent 47, her ne kadar kendini tekrar eden ve yenilikçi bir tarzı olmayan aksiyon filmi olsa da, bir ilk deneme olarak gayet güzel görünüyor.

Film, aslında Hitman’in asıl çıkış hikayesine karşı geliyor vekahramanı, sessiz, görünmez olmasının dışına taşıyarak tamamen ortalarda gezinen, elini kolunu sallayarak her yere girip çıkan bir katile dönüştürüyor. Oyunla karşılaştırma içine girmeden, aksiyon sahnelerindeki mantıksızlıklara fazla takılmadan kısa bir gülücükle bu sahneleri aşarak izlerseniz, size çok keyif verecek bir film Hitman:Agent 47. Ayrıca final sahnesinden de anlaşılacağı üzere devam filmi yolda olsa gerek.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

19 Ağustos 2015

THE GIFT



Joel Edgerton, Animal Kingdom, The Great Gatsby, The Thing (2011) gibi filmlerdeki performanslarından tanıdığımız bir oyuncu. Edgerton, ilk kez yönetmenliğe soyunduğu filmi The Gift’in aynı zamanda hem senaristi, hem de filmin esrarengiz ve kafayı sıyırmış Gordo’su. Bu tuhaf piskopatı izlerken Pasifik Tepelerindeki Michael Keaton’ı, Korku Burnu’ndaki Robert De Niro’yu aklımıza getirmeden de yapamıyoruz. Hatta buna benzer son zamanlarda The Guest (2014) diye hiç de fena olmayan bir filmin ortaya çıktığını da belirtirim. Eve musallat olan, genelde nerden geldiğini belli etmeyen etse de yalan dolan bir hikayeye sahip gizemli bir yabancı üzerine işlenmiş filmlerin geneli izleyiciyi memnun eder. Sadece son sahnesinde her şeyin açığa kavuştuğu enteresan bir senaryo ile seyirciyi pür dikkat ekrana yapıştırır. The Gift yine aynı çizgide yol alan eski psikolojik gerilim filmlerinin tadında başarılı bir yapım.

Hikaye, Gordo adındaki sinsi bakışlı piskopat tipli bir karakterin üzerine yazılmış. California’ya yeni taşınan Robyn ve Simon çiftinin başına musallat olan Gordo ilk başta Simon tarafından kaleyi fetheder. Kendisinin liseden arkadaşı olduğunu söyler ve olaylar bu sevimli tanışmanın ardından ufak ufak rahatsız bir hal alır. Gordo gündüzleri Simon işteyken Robyn’i hedef alarak her gün kapısına farklı hediyeler bırakır ve evlerinin etrafından ayrılmaz. Nezaketen kendisine iyi davranışlarda bulunan aileye, gün geçtikçe hediyeler yollaması, aniden ortaya çıkması ve anlattığı tuhaf hikayeler yüzünden rahatsızlık vermeye başlar. Bu yabancının amacı nedir? Neden Simon’ı 20 yıl sonra buldu ? Neden sadece Robyn’e takıntı vaziyetinde gündüzleri ziyaret ediyor ? Bu hediyelerin anlamı nedir ? Rahatsız davranışlarının ardında geçmişi ile ilgili ne gibi bağlantılar yatıyor ? İşte bu sorular seyirciyi filmin son sahnesine kadar rahatsız ediyor, kafa kurcalıyor ama asla sıkmıyor.

Joel Edgerton, oynadığı Gordo karakterinde çok başarılı. Hatta o kadar başarılı ki yolda görseniz boğazına yapışırsınız bela tipin. Senaryosunu da yazan Edgerton, ilk denemesi olan bu uzun metrajlı filminde kendisini gayet güzel kanıtlamayı başarıyor. Böyle eli ayağı düzgün bir filmle çıkış yapması tabii ki sinema severleri memnun ettiği gibi yeni bir beklenti içine de sokuyor. Simon’ı canlandıran Jason Bateman genelde komedi ağırlıklı filmlerde rastladığımız bir oyuncu olmasına rağmen filmdeki gergin koca rolünün altından kolayca çıkmayı başarmış. Gordo’nun oyunculuğu kadar filmde  Robyn karakterine hayat veren Rebecca Hall ‘ın mükemmel performansı da gözden kaçmıyor. Özellikle evde sessizliğin hakim olduğu bir ortamda Robyn (Rebecca Hall)’ın gergin halleri izleyicinin de an ve an gerilmesine neden oluyor. Çıt çıksa hoplayacağınızı bilseniz bile o an beklemekten başka çare kalmıyor.

Hikayenin düzgün oluşunun yanında birde evli çiftin oyunculukları göz doldurunca tabii ki seyirciyi içine hapseden oldukça inandırıcı bir film ortaya çıkmış. Edgerton filmde geçmişle olan hesaplaşmalara ağırlık verirken,aslında izleyenlere mesaj niteliğinde birçok şeyi anlatmaya çalışmış.Şöyle ki;zamanında yapılan hatalar, saklanan sırlar gün gelir karşınıza çıkar, hem de en mutlu anınızda tüm huzurunuzu kaçırarak. Edgerton, hikayesinde kişisel bozukluğu olan erkek tiplemesini öne çıkarırken, aynı zamanda kendine güveni olmayan ve yalan üzerine kurulu bir hayatı felsefe edinmiş karakterlerede bayağı bir dokunduruyor. Kötülüklerin mutlaka bir şekilde karşılığı olabileceğini açık ve net bir şekilde anlatan The Gift, tuhaf ve merak uyandıran hediyeleri de hikayenin alt metnine güzelce yerleştiriyor.
Evliliğin temel taşı olan dürüstük ilkesini sonuna kadar savunan film,başladığı ilk dakikadan son ana kadar seyirciyi merak içinde bırakıyor ve bolca düşündürüyor. İzlerken kafanızda türlü türlü  senaryolar üretebileceğiniz The Gift, her ne kadar klişe bir konuya sahip olsa da, hikaye örgüsünün düzgün gidişi sayesinde dipten ve derinden gelen gerilim ve gizem, sonlara doğru iyice artarak ürpertici detaylarla sonlanıyor. Psikolojik gerilim türündeki yapımların arasında şimdiden kendine iyi bir yer edinmeyi başaran The Gift, asla izleyiciyi üzmediği gibi tam tersine gizemli bir ziyafet veriyor.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

13 Ağustos 2015

FİNALİYLE BEYİN YAKAN FİLMLER



Bazı filmler vardır pek ortalıkta dolanmaz sanki görünmez gibidirler, vizyona girer ama pek fark edilmez veya hiç vizyona uğramazlar. Bu filmleri ya bir yerden duyarsınız ya da internette aniden bir şeye bakarken karşınıza çıkar. Hatta bazılarının yönetmenini bile duymamışızdır ama bir film yapmıştır ve yıllarca kulaktan kulağa yayılır kendisinden söz ettirir. Sadece son 5 dakikası için bile çok iyi eleştiriler alan ve finaliyle izleyiciye ters köşe yaptıran yapımlardır bunlar. Aşağıda göreceğiniz listede; son ana kadar gizemini koruyan gerilim ya da fantastik bilim-kurgu diyebileceğimiz ilginç finalleriyle beyin yakan cinsten izlenmeye değer filmler yer alıyor. Bu listedekilerin çoğu yazının başında yazdığım gibi benimde şans eseri karşıma çıkan filmler. Aralarında izlemediğiniz filmlerin de olacağını düşündüğüm bu 10 filmlik listede, özellikle son ana kadar sizi ekrana bağlayan Neler oluyor? Nasıl yani? Gibi sorularla sizi boğuşturup sürpriz finaliyle de gerçekten şok etmeyi başaran yapımları sıraladım. Bu tür filmlere merakı olanların bu filmleri bir şekilde bulup izlemeleri tavsiye olunur.

INCENDIES (2010)
Kanada yapımı, Oscar adayı film vasiyetinde çocuklarına memleketi Lübnan'a dönüp, abileriyle babalarını bulmalarını isteyen bir kadının gençliğinde yaşadığı sancılı yılları ve çocuklarının bu geçmişle yüzleşmelerini konu alıyor. Başından sonuna kadar seyirciyi ekran başına kitleyen, iliklerinize kadar işleyen ve psikolojinizi bozacak bir finale sahip muhteşem bir filmdir.

PREDESTINATION (2014)
Robert A. Heinlein’in 1958 de zaman paradoksu üzerine yazdığı " All You Zombies" adlı kısa hikayesinden kurgulanarak yapılmış olan film, beyin devrelerinizi yakacak kadar enteresan bir kurguya sahip. Zaman makinası döngüsü üzerine kurulmuş olan filmin başrolünde Ethan Hawke yer alıyor.
THE CALLER (2011)
Mary, sıkıntılı bir boşanma süreci yaşayan genç bir kadındır. Yalnız başına yeni bir eve taşınır. Kocasının yerli yersiz tacizleri, az gelişmiş bir mahalle, yalnızlık derken Rose adlı bir kadından esrarengiz telefonlar almaya başlar. Filmin bundan sonrasıki kısımları sizi tamamen içine alıyor, bırakmıyor ve finali ile de oldukça şaşırtıyor.

COHERENCE (2013)
100 sene aradan sonra Dünya'nın çok yakınından geçen bir kuyruklu yıldız insanlara enteresan bir şekilde zarar verir. Bir yemek ve muhabbet için bir araya gelmiş karakterlerimiz de bu değişikliğe maruz kalarak farkında olmadan bir süre sonra kendi yansımalarıyla karşılaşacak ve olaylar gelişecektir. Paralel evren ve Quantum fiziği gibi temaların yer aldığı ve bir süre sonra gerçekten çok dikkatli seyretmenizi gerektirecek değişik bir film.

COME BACK TO ME (2014)
Sarah ve Josh evli bir çifttir. Bir trafik kazasının ardından Sarah arasıra baygınlık geçirmeye başlar. Bu arada Josh kısır olmasına rağmen Sarah hamile kalır. Bu bayılmalarının sırrını çözmek isteyen Sarah eve gizli kamera yerleştirir ve olaylar gelişir. Yine sonuna kadar hayretler içinde izleyeceğiniz bir film. Özellikle finali sizi ters köşe yaptıracak cinsten.

LOS CRONOCRIMENES – (TIME CRIMES, 2007)
Zamanda yolculuk ve paradokslar üzerine kurulu  olan filmi aslında bir seri cinayet filmi olarak da görebiliriz. Hikaye Hector un ormanda çıplak bir kızın başında elinde makaslı maskeli bir adamı görmesiyle başlıyor. Ardından olayın içine giren Hector kendisini bir zaman döngüsünde buluyor. Senaryo ve kurgunun mükemmelliği ile seyirciye adeta beyin jimnastiği yaptıran film diğer gerilim filmlerinden çok daha farklı bir yapıya sahip.

THE HOUSE OF THE END OF TIME (2013)
Yer yer karmaşık zamanla gelecek arasında gidip gelen ve  aklınızı kurcalamak üzere zekice yapılmış bir film. Büyük bir evde yaşayan gizem dolu bir hayat süren Dulce nin yaşlandıktan sonra geçmişteki sırları araştırmak üzere geri dönüşünü anlatan film, korku-gerilim türlerindeki görünen tüm detayları seyirciyle paylaşıyor. Mistik bir öyküye sahip olan yapım tatmin edici finaliyle yine benzer örneklerine taş çıkartıyor.

OPEN GRAVE (2013)
Ormanlık bir alanda uyanan 6 kişi kendilerine ya da geçmişlerine dair hiç bir şey hatırlamamaktadır. İçlerinde sağır dilsiz olan ama Japonca yazabilen bir kız ise sürekli ayın 18'ini işaret etmektedir. Kısa kısa yaşadıkları geri yüklemelerle nerede olduklarını hatırlamaya çalışan 6 kişi kendilerine ne olduğunu anlamaya çalışır. Sonuna kadar hatta son 1 dakikaya kadar hiçbir şeyin tam anlamıyla belli olmadığı gayet başarılı bir gerilim filmi. Film boyunca puzzle gibi parçalar yavaş yavaş yerine yerleşiyor ve en sonunda ana resim ortaya çıkıyor

EVIDENCE (2013)
Bir grup detektif korkunç bir katliamı suç mahallinde bulunan kayıt cihazlarıyla anlamaya çalışır. Görüntülerde bir çölün ortasına düşen otobüs yolcularının hayatları pahasına mücadele ettiklerini, gizemli bir katilin bu insanları birer birer öldürdüğünü görürler. Filmi başından sonuna kadar dikkatle izleyip her türlü detayı not alıp tahminler yapsanız da maalesef yine ters köşeye yatırıyor.

STATIC (2012)
Çocuklarını trajik bir şekilde yitiren evli çiftimiz zor günler geçirmekte ve evlilikleri de sallantı içine girmektedir. Günün birinde yaşamlarına dahil olan gizemli bir yabancı onların zor günlerini daha da karmaşık duruma sokar. Static, seyirciye sonuna kadar yaşattığı gizem ve sürpriz finali ile enteresan filmler arasına giriyor.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

2 Ağustos 2015

MISSION: IMPOSSIBLE - ROGUE NATION



Çocukluğumuzun dizisi Görevimiz Tehlike, zamanında Mr. Spock’ı bile uzaydan alıp ajan yapmış dönemin en kült casusluk dizilerindendir. Maskeler sayesinde kılık değiştirme, kusursuz planlar, harika bir ekip dizinin ana temasıdır ve yaklaşık 50 yıl süren bir macerası vardır Görevimiz Tehlike’nin. 1996’da Brian De Palma sayesinde dizi beyazperde de Tom Cruise eşliğinde hayat bulmuş ve devam filmleri de yaklaşık her 4 yılda bir yenilenerek seyirciyle buluşmuştur. Ethan Hunt karakteri neredeyse artık Tom Cruise’un üzerine yapışmış durumda. Onsuz bir Görevimiz Tehlike düşünmek artık ne yazık ki mümkün değil. Belli bir yaştan sonra içini korkusuzluk saran ve asla yaşlanmayan oyuncunun adrenalin tutkusu da gün geçtikçe artmakta. Hem oyuncu hem de yapımcı olarak karşımıza çıkan Tom Cruise, her geçen filmde bir öncekinin üstüne çıkabilmek, çıtayı yükseltmek ve izleyicinin beklentilerini karşılamak için farklı yollara başvuruyor. Daha önceleri gökdelen tepelerinde gezinen ünlü yıldız şimdi de dublörsüz olarak uçak tepesinde yer alıyor. Her defasında farklı yönetmenlerin el attığı başarılı serinin son ayağı olan Rogue Nation, Edge of Tomorrow, Jack Reacher, The Usual Suspects gibi başarılı filmlerin senaryo yazarı Christopher McQuarrie  tarafından seyirciyle buluşuyor.

Serinin 4.filmi olan Ghost Protocol’un kaldığı yerden başlayan Rogue Nation , muhteşem bir uçak sahnesi ile açılıyor. Ethan Hunt’ın karşılaşacağı en zor görevlerden birinin ilk adımlarını attığı bu sahneden sonra, kendini aksiyonun kucağına atan film durmaksızın tam gaz ilerliyor. Başından beri çalıştığı örgüt olan IMF ( Impossible Missions Force)’In kapanması ve CIA ‘in eline geçmesi ile yüz yüze kalan Ethan Hunt başını bu defa iki farklı belaya bulaştırıyor. Öğrendiği bu gerçeğin ardından yalnız başına kalan Hunt, IMF’in kendisini didik didik aramasından kurtulup onlara gerçeği kanıtlamak zorunda kalıyor. Ordan oraya koşturan Hunt, kendisine esas hedef olarak da, daha büyük tehdit unsuru oluşturacak olan ikinci baş belası Sendika denen bir Anti-IMF örgütünü seçiyor. Bir yandan kedi fare oyununa dönüşen kovalamacayla ugraşan ve hayalet şeklinde takılan Hunt, bir taraftan da dördüncü filmle beraber oluşan harika ekibini toplamaya çalışıyor.

Rogue Nation, bir yandan James Bond filmlerini aratmayacak kadar teknolojik bir aksiyonla seyirciyi doyururken, diğer yandan da filmin başarılı senaryosunun altında ilerleyen akıl almaz  bir soygun ve suikast oyunlarıyla dolu nefis bir hikayeye el atıyor. Filmin bana göre en unutulmayacak sahnesi olan Viyana operasındaki gerilim yaratan bir müzik eşliğinde gerçekleşen ikili suikast girişimini ve Hunt’ın son anda verdiği kritik kararı mutlaka görmeniz gerekiyor. Bunun dışında BMW’nin araba ve motorsiklet reklamını bol bol gözümüze soktuğu enfes takip sahneleri de filme renk katıyor. Casablanca’nın daracık yollarında başlayan müthiş araba takip sahnesinin yarattığı aksiyon hiç ara vermeden, yerini nefes kesen motorsiklet sekansına bırakıyor. Ethan Hunt, MI:2’deki akrobatik motorsiklet sahneleriyle bizi buluşturan ünlü aksiyon yönetmeni John Woo’dan çok şey öğrenmiş olsa gerek ki bu defa daha farklı ve daha hızlı motorlarla son sürat gaza basıyor. Yönetmenin ve Tom Cruise’ın özellikle CGI tekniğinden mümkün oldukça az yararlanıp, maksimum derecede gerçek sahnelerle filmi doldurmak istemesi, izleyiciye  daha kusursuz ve heyecan dozu yüksek bir aksiyon gerilimi yaşatıyor.

Oyuncu seçimlerine göz atacak olursak, öncelikle son iki filmde diğerlerine göre çok daha başarılı bir cast seçimine rastlamak mümkün. Ghost Protocol ile ekibe katılan Simon Pegg tarafından yaratılan mizah ile daha eğlenceli bir hale gelen Görevimiz Tehlike, Ving Rhames ve Jeremy Renner’ın da yan rollerdeki katkılarıyla izleyiciye tam bir seyir zevki yaşatıyor. Kadın karakterlerin de yine başarısından söz etmek gerekirse eğer, bu defa geçen filmdeki Lea Seydoux’un başarısını ikiye katlayan bir femme fatale karşımıza çıkıyor. Bakışlarını ve mimiklerini  007-For Your Eyes Only’deki Bond kızı Carole Bouquet’e çok benzettiğim Rebecca Ferguson, Rogue Nation’da hem dövüş teknikleri, hem de başarılı oyunculuğu ile adeta döktürüyor. Daha önce pek elle tutulur bir filmi bulunmayan oyuncunun eminim ki bu filmden sonra yolunun açık olacağı garanti. Belki o da günün birinde Lea Seydoux gibi fark edilip, Mission Impossible’dan çıkan bir Bond kızı olabilir. Deliver Us From Evil’da içine şeytan kaçmış bir adamı canlandırarak harika bir iş çıkaran Sean Harris, o çirkin, sevimsiz suratı ve buz kalıbı tavırlarıyla Rogue Nation’ın kötüsü Solomon Lane karakterinin altından gayet güzel şekilde kalkıyor.

Görevimiz Tehlike filmlerinin her defasında daha da iyiye giden bir imaj çizdiğini düşünürsek eğer, Rogue Nation’ın bu çizgiyi daha da öteye taşıdığını görmemek mümkün değil. Bir yandan kendine hayran bıraktıran parlak fikirlerle dolu bir casusluk hikayesi, diğer yandan ihtişamlı çekim teknikleri  ile donatılmış görsel olarak seyirciyi doyuran ve durmak bilmeyen temposu ile son zamanların en sıkı ajan filmlerinden birisi Mission Impossible-Rogue Nation.
Not: Tom Cruise hazır yaşlanmıyorken arayı fazla uzatmadan devam filmleri gelse iyi olur.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

29 Temmuz 2015

STARGATE SG-1 ( Yıldız Geçidi )


Bilim-Kurgu severlerin yıllarca gözdesi olmuş televizyon tarihinin en uzun soluklu yapımı Stargate SG-1, 1994 yapımı Kurt Russel’ın başrolde oynadığı eski mısır tarihine mistik açıdan yaklaşan Stargate (Yıldız Geçidi) filminden  esinlenerek yaratılmış mükemmel bir dizidir. İlk iki sezon bölümlerin normal seyrettiği fakat 3.sezondan sonra kendi içinde ortak bir konuya bağlanıp uçuşa geçmiş olan dizi tam 10 sezon herkesi ekran başına yapıştırmayı başarmıştır. Eski mısır tanrıları ile uzaydaki diğer yaşayan ırkların yaşam biçimlerini araştırmak üzere kurulu bir ekibin maceralarını anlatan Stargate SG-1, 1997-2007 yılları arasından yayınlanmış ve kendisine inanılmaz bir hayran kitlesi yaratmıştır. Halen bu diziyi bilmeyenler ya da  tekrardan hatırlamak isteyenler için bu nostaljik tanıtım yazısı işinize yarayabilir.

Stargate SG-1, nın bu kadar fazla beğenilmesinde içerdiği hikayenin yanı sıra ana karakterlerin de payı oldukça fazla.. Dizinin en kıdemli ve disiplinli askeri olan Albay Jack O’Neill karakterini canlandıran Richard Dean Anderson’ı 80’lerin dizisi MacGyver’dan hatırlıyoruz. Jack, en önemli yerlerde verdiği kritik kararları ve yarattığı esprili ortamları sayesinde dizinin baş kahramanı ve sevilen bir karakteridir.Ekibin ordu subayı ve kadın karakteri  Samantha Carter (Amanda Tapping) feminist ve sevecen hallerinin yanında insancıl tavırlarıyla da ön plana çıkarak kısa sürede dizinin sevilen yüzü haline gelmiştir. Amanda Tapping bu dizide meşhur olduktan sonra Sanctuary adında bir bilim-kurgu / gerilim dizisinde daha uzun süre rol almıştır. Yine dizinin en sempatik karakteri Daniel Jackson (Michael Shanks) ise arkeoloji ve dil bilimi uzmanı olarak tüm gezegenlerdeki keşiflerde yeni uygarlıkların tanınmasında en önemli rolünü üstlenir. Ekibin diğer üyesi, Jaffa ırkından olan Teal’c (Christopher Judge) ise bir tanrı olarak gördüğü Apophis’in eline düşmüş esir durumundayken SG-1 tarafından kurtarılarak takımın arasına katılır. Kısa sürede ekibe ayak uyduran Teal’c gruptaki pek çok şeye karışmaz, espri yapmaz ve çok ciddidir. Teal’c aynı zamanda kendi ırkının hepsinin bedeninde yaşayan Goa’uld parazitine de sahiptir. Neredeyse dizinin tüm sezonları boyunca bol bol karşımıza çıkacak olan Goa’uld’lar hakkında biraz bilgi vermekte fayda var. Goa’uld’lar parazit bir ırk olup çok tehlikelidirler ve ses efektli konuştuklarından kolayca fark edilirler.Larvalar halinde doğarlar ve insanların bedeninde konukçu olarak yerleşirler. Jaffa ırkındakilerin bedeninde yaşayan bu parazitler çıkarıldıkları zaman bedenin ölmesine neden olurlar. Ayrıca  Goa’uld’lar diğer canlı organizmalarla beraber yaşayabilir ve onların bilincini de ele geçirebilirler. Bu yüzden farklı ırklardan elde ettikleri teknoloji sayesinde tüm gezegenleri gezebildikleri gibi, hastalıkları tedavi edebilir, ölüleri diriltebilir ve yüzyıllar boyu hayatta kalabilirler.

Yıldız geçidi içinden geçildiğinde milyonlarca ışık yılı uzağa insanları taşıyan Naguadah adında bir elementten yapılmış üstünde 39 ayrı sembolün bulunduğu bir cihazdır. Geçide girilen 7 adet sembol sayesinde gidilecek gezegene olan yolculuk başlar. Amerikan Hava Kuvvetleri’nin komutası altında bulunan bu geçit sayesinde SG-1 gibi farklı gruplar oluşturularak başka gezegenlere yolculuk yaptırılır. Bu keşif yolculuğunun amacı, yeni ırklar keşfedip onlarla uyum sağlamak ve iyi ilişkiler kurmaktır. Bir dağın eteklerinde kurulu olan bu üssün başında General George Hammond (Don S.Davis) bulunur ve SG-1 ekibi ile de kendisi ilgilenir ve çok iyi anlaşır. Böylesine bir keşfin ekibe ve üsse getirdiği hastalıklar, virüsler ve farklı türden uzaylılar gibi tehlike arz eden pek çok şey de vardır tabii ki. SG-1’ın gezegen keşfinin yanı sıra diğer görevi de Goa’uld’lara karşı her türlü silah donanımına ve bilgiye sahip olmaktır.

10 sezon boyunca  yapılan keşiflerde ve maceralarda Ancients (Kadimler) , Asgard, Furlings, Nox, Tauri , Tok’ra , Tollan , Jaffa , Alterans, Goa’uld , Replicator, Aschen, Unas, Re tu gibi karşımıza farklı birçok ırk çıkar. Bu ırkların ya da uygarlıkların iyi olanları olduğu gibi kötü güçlere sahip olanları da mevcut tabiî ki. Aralarında en önemli yere sahip olan Kadimler normal insan ırkının ilk evrimidir. Zihin okuma, telekinezi gibi büyük yeteneklere sahip olan bu ırk aynı zamanda gezegenler arası yolculuk yapan en büyük ve en hızlı yıldız gemisi Atlantis’in yaratıcısı ve Dron adı verilen silah sisteminin de sahipleridir. Oldukça fazla sayıdaki bu ırklarla ilgili bilgi vermeye başlarsak eger yazı alır başını gider ve yeni izleyecekler için de bir esprisi kalmaz. Diziyi seyrettikçe bu uygarlıkları tanıyıp onlara iç içe olmanız çok daha iyi olacaktır.

Dizinin ayrıca 2008 yapımı Ark of Truth ve Continuum adında 10.sezondan sonrasında yaşananları konu alan iki adet önemli TV filmi de bulunmaktadır. Eğer halen diziye başlamamış olanlar varsa diziyi bitirdikten sonra bu iki filmi seyretmeleri gerekiyor. Ayrıca dizinin getirdiği başarının ardından Stargate Atlantis (2004-2009 yıllarında 5 sezon süren ve SG-1’ın 8.sezonu ile paralel olarak ilerleyen yan dizisi ) ve Stargate Universe (2009-2011-2 Sezon) adında iki adet Stargate temalı dizisi de bulunuyor. Stargate Atlantis’i mutlaka seyretmenizi tavsiye ederim ki zaten SG-1’i izlerken ister istemez Atlantis maceralarına da tanıklık edeceksiniz. SG Universe biraz Stargate havasının dışında kalan vasat bir dizi olduğundan çok fazla tavsiye etmiyorum. İzleyip izlememek tamamen size kalmış. Diğer önemli iki yapımda Stargate sevenler için hazırlanmış belgeseller. İlk belgesel True Sience, Amanda Tapping’in sunumu ile solucan deliği ve zamanda yolculuk üzerine yapılmış farklı teorilere bilimsel açıklamalar getiriyor. 2.belgesel, Behind The Mythology de ise, oyuncular, yapımcılar ve dizinin mitolojik yönden başarısını anlatan uzmanlar ile yapılan söyleşilere yer veriliyor.

Her bölümde alternatif gerçekler, zamanda yolculuk, teknolojik gelişmeler gibi birçok farklı konuya uzanan Stargate SG-1, bugüne kadar bilim-kurgu seven herkes tarafından olumlu eleştiriler almış, seyrettikçe bağımlılık yaratan ve yıllar geçse de defalarca izlemekten asla bıkmayacağınız bir başyapıt. Başlarda klişe giden 40’ar dakikalık sürede her türlü macerayı bir çırpıda tamamlayan bir dizi olarak başlamış, fakat  sezonlar ilerledikçe senaryosu ve kurgusu oturmuş mükemmel bir bilim-kurgu efsanesine dönüşmüştür. Antik mısır uzaylılarıyla devamlı bir mücadele içinde olan SG-1, bizlere farklı kültürlere sahip uygarlıkları anlatan ve hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan yarı aksiyon, yarı felsefik  oldukça eğlenceli bir bilim-kurgu dizisidir.

Tüm sezonları bitirdiğinizde çok üzülecek, Jack’in esprilerini ve ekibin arasındaki harika diyalogları özleyecek ve karşınıza çıkan her bilim-kurgu dizisini Stargate SG-1 ile kıyaslayacaksınız ki bu da size maalesef diğer dizilerden fazla zevk almamanıza sebep olacak. İşte bu yüzden birçok SG-1 fanatiği gibi sizde yıllar sonra bu diziyi arşivinizden çıkarıp tekrar tekrar izleyeceksiniz. Yeni başlayacaklara şimdiden ne mutlu diyorum !

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

24 Temmuz 2015

RAVENOUS



Karşımızda 2013 yılında hayata veda eden bazı Tv filmi, mini seri ve dizilerin birkaç bölümüne el atmış ve toplamda ise dört filmi bulunan kadın bir yönetmen var, Antonia Bird . Kendisinin yapımı Ravenous ( Yırtıcı ) gibi enteresan bir senaryoyu kimseye kaptırmadan beyazperdeye uyarlaması, yaptığı diğer işlerin yanında kesinlikle en iyisi. Kıyıda köşede kalmış henüz keşfedilmeyi bekleyen kara mizah soslu bir korku - gerilim filmi Ravenous. Tanıdık oyuncuların yer aldığı böylesine garip bir film,  izlediğiniz zaman kendinize “ Bugüne kadar nasıl gözümden kaçmış ? “ dedirtecek kadar başarılı. Filmin yapımına baktığımızda ise Çek Cumhuriyeti, USA, UK gibi üç ayrı ülkeyi görüyoruz, demek hepsi filmin bir yerinden tutmuş olsa gerek ki ortaya tam karışık bir yapım çıkmış. Soğuk vekarlı mekanlarda geçen Western tadındaki bu gerilim filmi daha ilk başından Friedrich Nietzsche‘nin “Canavarlarla savaşanlar dikkat etsinler zira günün birinde kendileri de canavara dönüşebilirler” sözüyle size gerekli mesajı bırakıyor zaten.

1800’lü yıllarda Amerika-Meksika iç savaşında geçen hikaye, aslında alt metninde yatan Weendigo adlı bir Kızılderili efsanesine dayanıyor. Spencer kalesine günün birinde gece yarısı sığınan Colqhoun ( Robert Carlyle )adlı birinin anlattıkları herkesi şaşkına çevirir. Hikayeye göre Albay Ives komutasındaki birlik yoğun kar yağışı sonrası mağarada mahsur kalır ve Ives günler geçtikçe  açlıktan ölmemek için tüm ekibini tek tek öldürerek yemiştir. Bu yamyamlık gösterisinden en sona  Colqhoun ve yaşlı bir kadın kalır. Fakat Colqhoun bir şekilde Ives’in elinden kurtulur ve bu kaleye sığınır. Anlattıklarını ibretle dinleyen yüksek rütbeli asker Boyd ( Guy Pearce ) ve Albay Hart,kadının hala mağarada olabilme umudunu ve bu anlatılanlarının gerçekliğini ortaya çıkarmak için Colqhoun eşliğinde bir grupla mağaraya doğru yola koyulurlar. Ancak mağaraya ulaştıklarında şok edici bir gerçekle ve ummadıkları bir sürprizle baş başa kalırlar.

Tarihi bir dönem filmine Western sosu katarak üstüne bir de gerilim ve korku ögeleri serpiştirince işte ortaya böylesine değişik bir film çıkıyor. Sinir bozucu müziklerininde katkısıyla, beyazların hakim olduğu kış görüntüleri eşliğinde yamyamlık dersleri veren Ravenous, aralardaki hiç mi hiç sırıtmayan kara mizahın da etkisi ile sonuna kadar kendisini izlettiren bir film. Filmde asıl işlenen Weendigo ( Kızılderililerin dağlarda dolaştığını sandıkları bir ruh ) efsanesine göre, canlı insan eti yiyerek beslenmek, yediğin kişinin gücünü alıp onun kadar sağlıklı olmaya yarıyor.Ravenous’un Cannibal Holocaust(1980) filmindeki gibi belgesel şeklinde bir uslübu yok, Alive (1993)’daki kadar da gerçek bir hikaye de değil ama kendi başına ayrı bir tarzı olan ustaca hazırlanmış bir yapım. Görüntü yönetmeninin, özellikle mekan tasarımındaki ince detayları ve karla kaplı doğanın güzelliklerini harika bir şekilde ön plana çıkarması titiz çalıştığının bir örneği.

Filmin en güçlü oyuncuları Guy Pearce ve Robert Carlyle gösterdikleri solo performansları ile adeta oyunculuk dersi veriyorlar.Filmde ufak da olsa önemli bir rolü üstlenen Scream filminin aksak polisini canlandıran David Arquette de yer alıyor. Yönetmen filmin başlarında sönük geçen diyaloglu sahnelerin ardından, birliğin ormana daldığı kısımdan itibaren sarsıcı müziklerin gıcırtısıyla birlikte, filme hızlı bir ivme kazandırarak sonuna kadar izleyiciye kedi fare oyunu eşliğinde merak uyandıran bir gizem yaratıyor. Yalnız bazı sahnelerdeki mizahi ögeler her ne kadar filme yakışsa da yer yer yaratılan gerilimi alt seviyeye taşıyor.Yamyamlığın sanki bir zerafetten ibaret olduğunu gösteren rütbeli askerden yapılan insan eti yahnisinin severek yenildiği sahneler size bir müddet bir şey yedirmeyebilir.

Ravenous ,1840’larda Amerika’da yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazılmış bir hikaye bile olsa, senaryo ve kurgusu fazlasıyla fantastik olduğundan filmde gerçeklik payı pek fazla gözükmüyor. Bu senaryo Robert Rodriguez ya da Quentin Tarantino’nun eline geçmiş olsaydı akıllara zarar bir şekilde nakış gibi işlerlerdi. Antonia Birdde elinden geleni yapmış ve ortaya gerilimi ve mizahı yerli yerinde olan, alternatifi fazla  bulunmayan, seyircide farklı bir haz bırakacak, hoş ve enteresan bir film çıkarmış. Yamyamlık üzerine işlenmiş tarihi bir Western gerilimi olarak adlandırabileceğimiz Ravenous’u eski bir film olduğundan biraz araştırdığınızda bulmanız mümkün. Herkesin kolay kolay beğeneceğini ummadığım filmin, peşinden farklı yorumları da getireceğine eminim.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

AFFLICTED


Blair Witch Project ile başımıza musallat olan found footage tekniği aslında korku sinemasında deneysel bir tür. Titreyen kamera hareketleri ile belgesel havası verilerek çekilen ve önceleri bağımsız filmlerde yer alan bu teknik, zamanla korku sinemasının ana kaynağı haline geldi. Rec, Cloverfield, Paranormal Activity gibi yapımlar bu akıma yön verirken, son yıllarda çekilen Grave Encounters, The Den , V/H/S gibi filmler ve benzerleri ile halen gittikçe artmaya devam ediyor. Seyredenin midesi bulanır mı, başı döner mi, filmin sonunu getirir mi, düşünen yok. Neyse sonuçta korku filmi sevenlerin öyle ya da böyle katlandıkları found footage tekniğine yeni bir örnek olan Afflicted, biraz daha farklı, fazla göz yormayan, akıcı, gerilimi ve aksiyonu iyi bir film. Kanada yapımı film düşük bütçesine rağmen, çekim teknikleri, görselliği ve merak uyandıran ilerleyişi ile diğer korku filmlerinden bir iki gömlek üstte kalıyor. Filmi yazan ve yöneten Derek Lee ve Clif Prowse, aynı zamanda filmin oyuncuları olarak da karşımızdalar hatta karakter isimleri bile kendi isimleriyle aynı olarak.

Bu zırdeli ikilinin önlerinde başarmak istedikleri bir programları var. Dünya seyahatine çıkıp her türlü deneyimlerini adım adım kameraya çekerek, Ends of the Earth isimli bloglarında bu videoları yayınlayıp sosyal medya aracılığıyla tüm dünyaya yaymak.  Yalnız Derek’te beyin anevrizması var ve bu hayati tehlike taşıyan hastalığından dolayı bu gezi onun için çok önemli, hatta onun son yolculuğu bile olabilir. Avrupa gezilerine başladıktan kısa bir süre sonra Derek, Paris’te geceyi birlikte geçirdiği bir kadın tarafından sabah ısırılmış ve yaralanmış olarak uyanır. En yakın arkadaşı ve can dostu olan Clif kendisini bu halde görünce bir şok yaşar, ne olduğunu anlamaz fakat Derek’in tıbbi yardım almama isteği üzerine yollarına devam ederler. Fakat Derek gün geçtikçe kusmaya ve değişim yaşamaya başlar. Yavaş yavaş enfekte olmuş vücudu kendisine normal olmayan üstün güçler kazandırmaya başladıkça Clif’in Derek’teki bu değişimin her anını videoya çekme hevesi tavan yapar. Derek gün geçtikçe motosikletle yarışacak kadar hızlı, dev kayayı eliyle tek vuruşta ikiye ayıracak kadar güçlü ve istediği yere zıplayacak kadar çevik bir hale gelmeye başlar. Hoşlarına giden bu süper kahraman halleri bir müddet sonra eğlenceden çok şiddete dayalı bir gerilime dönüşür. Tek yapmaları gereken şey, Paris’te Derek’in başına bu virüsü yayan o kızı yani Audrey’i bulup bu beladan nasıl kurtulacaklarını öğrenmektir.

Filmin kalanı hakkında yazılacak çok detay varken susmayı ve geri kalan tüm gerilimin aksiyona nasıl dönüştüğünü ekran karşısında birebir yaşamınızı tercih ediyorum.Değişim süreçlerinde Derek’in şekilden şekle girdiği sahneler, makyajlar ve özel efektler şaşırtıcı derecede çok iyi. Beklediğinizden fazlasını size veren Afflicted, başlarda bahsettiğimiz tekniği her ne kadar içerse de fazla yorucu olmayan kamera  teknikleri sayesinde kısa sürede sizi ekrana bağlıyor. Sürekli her anı videoya çeken bir ikili var ve devamlı boynunda kamera ile ordan oraya koşturuyor, düşündüğünüz zaman böyle bir işi başarmak o kadar da kolay değil hele ki  enfekte olmuş yaralı, eskisinden daha güçlü ve saldırgan bir arkadaşınız yanınızda devamlı değişim geçiriyorsa. Filmin başlarında,“ne oluyor? nasıl yani?”gibi bir sürü sorularla seyirciyi boğuşturan Derek ve Clif ikilisi, ilk yarıda filmin yavaştan hızlıya doğru ilerleyen gerilimini, sonlara doğru playstation oyunları tadındaki kamera tekniği ile aksiyona dönüştürüyor.Ortasından sonra daha da net anlaşılan konunun ana fikrine baktığınızda hiç de yabancısı olmadığımız klişeleşmiş bir olay olduğuna şahit oluyoruz. Ama her ne kadar klişe de olsa filmin kurgusu ve oyunculuklarıo kadar başarılı ki, size türünün örneklerine göre daha farklı bir deneyim yaşatıyor. Derek Lee’nin oyunculuğu tartışılmaz derecede iyi, Clif deseniz onun da aşağı kalır yanı yok. Kısaca adamlar yazmış, yönetmiş ve oynamışlar üstüne bir de filmdeki ürpertici atmosferi ve gerilimi seyirciye her an yaşatmışlar, bunun karşılığında Toronto Film Festivali En İyi Film ödülü dahil birçok ödülü kapmışlar,haliyle izleyici olarak bize de takdir etmek ve seyretmek düşer
.

2013 yapımı Afflicted, enfeksiyon kapmış birinin gün geçtikçe neler yaşadığını, fiziksel ve ruhsal değişim sürecini anlatan gerilimi bol ve aksiyonu yerinde bir film. Her ne kadar bir korku başyapıtı olmasa da, orijinal anlatımı ve çekimleri sayesinde kendisini, bu tür filmlerin arasından sıyırıp diğer koltuğa oturtuyor. 

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

19 Temmuz 2015

ANT-MAN



Marvel  evreninde Spider-Man’e benzer eğlenceli tarzıyla çizgi roman dünyasında sevilen bir kahramandır Ant-Man. Kendisi aslında Avengers’ın kurucularından olup aynı zamanda Ultron yapay zekasını da bulan bir bilim adamıdır. Hatta serinin ikinci filmi olan Avengers: Age of Ultron’ da kendisine yer verilmemesi fanatiklerini de epey şaşırtmıştı. Esas ismi Dr. Hank Pym olan Ant-Man yaptığı bilimsel deneyler sonunda cisimlerin boyutlarını değiştirebileceğini kanıtlamış oldukça başarılı bir biyokimyacıdır. Pym’in  üzerinde çok çalışıp keşfettiği bu kostüm, giyeni bir karınca kadar küçültebildiği gibi istediği zaman da kendi boyutuna döndürebilen bir teknolojiye sahiptir. Ant-Man karıncalarla iletişim kurup, onları yönetebilme becerisinin yanı sıra Captain America tarafından eğitilmiş çok iyi dövüş stilleri sahibi ve usta  bir dalgıçtır.

Filmimizin baş kahramanı olan Scott, hapisten yeni çıkmış, eski karısının yanında kalan küçük kızına çok düşkün ve hayatını yeninde kurmaya çalışan işinin ustası sevimli bir hırsız. Girdiği işlerde tutunamayıp kovulan ve paraya ihtiyacı olan Scott, kısa bir süre içinde herşeyi ile planlanmış bir tanışma olayına ön ayak olacak yeni bir hırsızlık oyununa dahil olur. Fakat bu defa para yerine bir kostüm bulan Scott bu sayede yaşlanmış Dr.Hank Pym ( Michael Douglas ) yani eski Ant-Man ile tanışır. Pym kendisinden büyük bir sırrın değerli bir parçası olan bu kostümü, eski asistanı (şimdiki kötü karakterimiz) Darren’dan koruması için bir teklif alır. Miras niteliğinde bir devir teslim olayından sonra kostümün yeni sahibi Scott, Ant-Man olarak bir yandan karıncalarla iletişim kurup onları yönetebilme becerisi üzerine çalışırken diğer yandan da Pym’in kızı Hope’dan dövüş teknikleri öğrenerek stajına başlar. Ant-Man in kötü karakteri Yellow Jacket(Darren) rolünde The Strain dizisinden tanıdığımız Corey Stoll yer alırken, Pym’in kızı Hope Van Dyne rolünü Lost dizisinin Kate’i Evangeline Lilly üstleniyor. Scott karakterine hayat veren Paul Rudd için söylenecek tek şey ise Ant-Man için çok iyi seçilmiş bir oyuncu olması. Film boyunca rolüne yakışır şekilde sevimli karınca kahramanını, sempatikliği sayesinde bize sevdirmeyi başarıyor.

Karıncalarla içli dışlı olan onlarla beraber hareket edip istediğini yaptıran, küçülen ve büyüyen bir kahraman olan Ant-Man sanırım Marvel’in en esprili, en sevimli karakterlerinden birisi. Spiderman de gördüğümüz şen şakrak tavırların hemen hemen hepsine sahip olan kahramanımız bir nevi, ufalıp her delikten içeri sızabilen bir casus. Bu özelliği sayesinde Avengers takımında çok da iyi işler başaracağı açıkça ortada. Ant-Man’in Marvel Sinematik Evrenine dahil olduğu zaten önceden açıklanmıştı, fakat filmde gördüğümüz Falcon’la olan sahnelerini ve diğer Marvel filmlerine yapılan bolca referansları gördükten sonra kahramanımızın yeni gelecek Captain America filmi olan Civil War’daki yerinin kesinleştiği apaçık ortada. Scott’ın ustası olan yaşlı Pym yani Michael Douglas çıkarttığı tartışılmaz başarılı oyunculuğu ile filmin en ağır toplarından birisi tabii ki. Bu arada filmde harika bir iş çıkaran soyguncu ekibinin en matrak üyesi Luis’i canlandıran Michael Pena, komik bir rolle karşımıza çıkarak görüldüğü her sahnede seyirciyi kopartıyor. Konuyu toparlamakta asla zorlanmayan ve ikinci yarıda ise seyircinin tüm beklentisini sonuna kadar karşılayan Ant-man, senaryosunun sağlam duruşu sayesinde hiç kafa karıştırmadan net şekliyle önümüze sunuluyor. Yalnız, çizgi romanlarda Pym’in karısı Wasp’ın bolca yer aldığı gözlenirken filmde Wasp karakterinin üstünden çok kısa geçiliyor fakat yine de bununla ilgili ufak ve önemli bir sürprize de yer veriliyor.

Filmin yönetmeni Peyton Reed, daha önceleri komedi ve gençlik filmleriyle haşır neşir  olmasının kendisine kazandırdığı mizah anlayışını seçtiği ilk Marvel filmi Ant-Man üzerine nakış gibi işlemesi ve altından başarıyla sıyrılması, gelecek projeler için kendisine büyük bir referans örneği. Perspektif açıdan çok iyi işler çıkaran Peyton Redd, karakterin küçülüp büyümesinin yanı sıra kaçma ve kovalamaca sahnelerindeki görselliği üç boyuta titiz bir şekilde taşıyor. Ant-Man’in sulardan ve kurşunlardan kaçışı, finalde oyuncakların arasında geçen trenli aksiyon sahneleri, animasyon tekniğinin tavan yaptığı ve seyirciyi en fazla eğlendiren bölümler.

Diğer Marvel yapımlarındaki süper kahramanların solo filmleri ve Avengers ekibi kadar ciddi bir konuma sahip olmayan casus karıncamız Ant-Man’in  eğlenceli ve yardımcı bir yan kahraman olarak bundan sonraki Marvel filmlerine renk katacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Uzun lafın kısası Ant-Man,  Spider-Man serisi ve Guardians of The Galaxy tadında, onlar kadar hoş vakit geçirten bol esprili ve komedi ağırlıklı görülmeye değer bir Marvel filmi.

NOT: Filmin finalinde yazılar başladığında yerimizden kalkmadan beklediğimiz klasikleşmiş iki after credits sahnesi sayesinde kafanız rahat ve huzurlu bir şekilde salondan ayrılıyorsunuz.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

STRANGERLAND



Fırtınanın Ortasında adıyla gösterime giren Strangerland, içinde barındırdığı bir dakikalık kum fırtınası yüzünden bu ismi kullansa da siz filmi orijinal ismiyle bağdaştırarak izlemeye başlayın yoksa çok şeyler bekleyerek hüsrana uğrarsınız. Avustralyalı yönetmen Kim Farrant ilk sinema filmi olan Strangerland’ı, daha önce kendi ülkesinde çektiği  belgeseller ayarında karşımıza çıkarıyor. Nicole Kidman kendi anavatanı Avustralya’da film çekmenin verdiği mutluluktan olsa gerek mükemmel bir performans gösteriyor. Açıkçası kendi adımaNicole Kidman’ı Eyes Wide Shut’dan beri, bu kadar başarılı bir oyunculukta izlediğimi hatırlamıyorum. Tabii bu oyunculuk filmin çıtasını her ne kadar yükseltse de genel olarak Strangerland için çok başarılı bir yapım demek zor.

Fırtınanın ortasında olmasa da, çölün ortasında tuhaf insanların yaşadığı bir kasabada geçen Strangerland, ayaklı pervanelerin karşısında uyumaya çalışan ve baygınlık geçiren insanların yaşamlarını bize izletirken, onlar bunaldıkça biz de burada bunalıyoruz. Hikayede bir ailenin daha öncesinde 15 yaşındaki kızları Lily’nin  başına gelen kötü bir deneyim yüzünden yaşadıkları yerden bu sıcacık kasabaya taşınması ve sonrasındaki bir kaybolma olayı anlatılıyor. Cinsel dürtülerle fazla ilgili bir genç kız olan Lily ve ne olduğu bilinmeyen durgun bir halde gezinen ufak erkek kardeşi Tommy,ansızın bir gece yarısı evi terk ederler, gidiş o gidiş. Sabah evin içinde yaşanan büyük telaşın ardından kasabanın kıdemli polis memuru ve tüm halkı bu geniş çaplı araştırma için seferber olur. Fakat incelemeler sırasında olayların perde arkasında Lily’nin gizli gerçekleri  su yüzüne çıkmaya başlarken bir yandan da Parker ailesinin tuhaf davranışları yüzünden etraftaki dedikodular gittikçe artar.Bu sırada başlayan kum fırtınasının ardından gizemli bir şekilde kaybolan iki kardeşin azgın çöl sıcaklarında çok da fazla yaşam şansının olmayacağı gerçeği üzerine, ailede psikolojik travmalar ve gerginlikler boy gösterir.

Filmin içinde önemli bir yere sahip olan cinsel sapkınlıklar, sanki ailedeki dişi kadın karakterlerin üzerine kara bulut gibi yapışmış bir durumda. Ne zaman neden olduğu anlaşılmayan hâl ve hareketler, karşı cinsi kışkırtmalar yer yer filmin dramatik gidişine ters düşüyor. Parker ailesinin çaresizliğini, ruhsal bozukluğunu çok iyi şekilde analiz ederek seyirciye birebir aktaran yönetmenin bunu başarmasının altında kesinlikle oyuncu seçimindeki titizliği yatıyor.Neredeyse True Detective ile eşdeğer olan Strangerland, aynı dizideki gibi derin karakterler tahlilleriyle iç içe ve oldukça ağır ilerleyen cinayet soruşturmasına sahip bir film. Senaryo daha önce defalarca işlenmiş, klişe bir kayboluş hikayesi olmasından dolayı fazla bir beklenti içine giremiyorsunuz, çünkü hikayede yoğun oyunculuk gücü dışında farklı hiçbir şey yok. Polis memuru David rolünde meşhur Ajan Smith’imiz Hugo Weaving ve Parker ailesinin baba karakterini üstlenen Joseph Fiennes gerçekten filme yakışır şekilde ustaca oynuyorlar. Nicole Kidman’ın alacakaranlıkta çölde sergilediği solo performansı tek kişilik tiyatro gösterisi edasında çok ihtişamlı ve görülmeye değer.

Kasabada yaratılan başarılı mekan tasarımını, kızgın güneşin kasabayı kızıla boyamasının filme kattığı psikolojiyi ve çölde geçen sahnelerin kamera tekniğini gördükçe, filmin daha önce belgesellerle iç içe olan uzman bir ekibin elinden çıktığına hak veriyorsunuz. 2015 Sundance Film Festivali’nde oldukça ilgi görmüş olan Strangerland, benim tarafımdan ilgi görmeyerek bilindik hikayesi ve anlamsız ve boş finaliyle sınıfta kalan, fakat oyunculuk adına övgüyü sonuna kadar hak eden bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.

13 Temmuz 2015

“ SİZİ AYAKTA TUTACAK 6 FİLM” SERİSİ

6 Films to Keep You Awake ( Peliculas para no dormir )

Peliculas Para No Dormir, 2006 yılında Tv için hazırlanmış korku-gerilim temalı altı filmden oluşan başarılı bir mini seridir. İspanyol korku sinemasının gündemde olmasının temellerini atan bu mini seride serideki tüm filmler sinema için yapılmış birçok filmden daha fazla atmosfer ve kurgu bütünlüğü içeriyor. Ortalama 70-75 dk süren  tüm filmler Masters of Horror serisi gibi birbirlerinden bağımsız bölümlerden oluşuyor. Korku / Gerilim tarzı sevenlerin kaçırmaması gereken bu 6 filmi şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi seyirler.

Regreso a Moira ( Spectre ) - Filmin yönetmeni Mateo Gil , aynı zamanda yönettiği filmlerin de senaristi. Yazdığı filmler arasında Tesis, Open Your Eyes (Vanilla Sky) ve The Sea Inside bulunan yönetmenin önceki senaryolarına baktığımızda nasıl bir filmle karşılaşacağımız anlamak mümkün. Filmin konusu : Yaşlı bir yazar büyüdüğü kasabayı ziyarete gider. Anıları canlanır ve kasabanın sokaklarında gezmeye başlar. Gezerken küçükken aşık olduğu kadını görür. Kadın bir yaş bile yaşlanmamıştır. Kadını takip eder ve bunun gizemini çözmeye çalışır. Fakat bulacağı şeye hiç hazırlıklı değildir. Spectre ağır ilerlemesine rağmen izleyeni sıkmıyor, uyutmuyor.

La Culpa ( Blame ) - Filmin yönetmeni Narciso Ibáñez Serrador'u "Who Can Kill a Child?" ve "The House that Screamed" adlı filmlerden hatırlıyoruz. Filmin konusu :Tek başına bir anne olan Gloria'nın ekonomik problemleri ortaya çıkınca, iş arkadaşı Dr. Ana Torres onu altı yaşındaki kızıyla yaşadığı büyük evinde yaşamaya davet eder. Ev aynı zamanda bir jinekoloji kliniği olarak kullanılmaktadır. Bunun karşılığı olarak, Gloria Ana'ya asistanlık yapacaktır. Kısa sürede Gloria, Ana'nın kliniği bir kürtaj kliniğine çevirdiğini, lezbiyen olduğunu ve kendisine aşık olduğunu keşfeder. Blame serinin en zayıf halkası olmasına rağmen asla vasat değil.

La Habitacion Del Nino ( The Baby’s Room ) - Mutant Action, Day of the Beast, Common Wealth, gibi filmlerin yönetmeni olan Álex de la Iglesia kesinlikle serinin en iyi filmini çekmiş. Filmin konusu : İspanya'da Juan ve eşi Sonia'nın mükemmel bir hayatları vardır. Yeni bebekleri olmuştur ve iyi bir mahallede onarılması gereken eski bir eve taşınmışlardır. Juan'ın kız kardeşi ve onun kocası çifti ziyarete geldiklerinde onlara bir bebek monitörü verirler. Gece boyunca Juan ve Sonia sesler duyarlar fakat odada kimse yoktur. Ertesi gün Juan eve bir alarm sistemi kurar ve bebek odasını gözlemlemeye başlar. Juan odada bir adam görünce bıçağını alır ve oğlunu korumaya gider. Fakat Sonia Juan'ın deli olduğuna inanmaktadır ve bu yüzden annesinin evine taşınır. Bu arada gazeteci bir arkadaşı Juan'a paralel evrenlerden bahseder ve o evden ayrılmasını, yoksa paralel evrende sıkışıp kalacağını söyler. Gerilim dozu yüksek olan bu filmi asla unutamayacağınız kesin.

Cuento De Navidad ( The Christmas Tale )  - REC filmlerinin üçüncüsünü yöneten Paco Plaza’nın elinden çıkmış olan filmin konusu: 1985 yılında bir kıyı şehrinde arkadaşlar Koldo, Peti, Tito, Eugenio ve Moni, ormanda sıkışmış, Noel Baba kostümlü bir kadına rastlarlar. Grubun bir kısmı polis merkezine gidip yardım isterken, diğerleri bir ip bulup kadına yardım etmeye çalışırlar. Polis merkezine giden grup, kadının aranan bir soyguncu olduğunu öğrenirler. Ormandaki grup da kadını aç susuz orada bırakmakla tehdit edip çaldığı parayı vermesini isterler. 80’lerin nostaljisini yaşamak isteyenler için ideal olan The Christmas Tale, Stephen King’in Stand By Me filminin biraz daha piskopatçası olmuş.

Adivina Quien Soy ( A Real Friend ) – Filmin Yönetmeni Enrique Urbizu , aynı zamanda Johnny Depp’in başrolde oynadığı gerilim filmi The Ninth Gate (9.Kapı)’nın senarisiti. Filmin konusu : Estrella iyi bir öğrenci ve zeki bir gençtir fakat okulda dışlanmaktadır. Estrella boş vakitlerini korku romanları okuyarak ve korku filmleri izleyerek geçirirken annesi de bir hastanede hemşiredir. En sevdiği yazar Stephen King'dir. Annesi Angela'nın çözülemeyen bir travması vardır ve hem hastanedeki yabancılarla hem de apartmanlarının kapıcılarıyla garip şekilde seks yapma alışkanlığı vardır. Birçok korku/gerilim filmlerinin karakterlerine göndermeler yapan film A Real Friend,fantastik gerilim türüne iyi bir örnek.

Para Entrar a Vivir ( To Let ) – Jaume Balaguero, REC serisini hayata geçirmiş ve toplam 3 filmini yönetmiş bir yönetmen olarak, serinin en heyecanlı filmine de el atarak kendine has üslubu ile renk katmış. Filmin konusu :  Mario ve hamile sevgilisi Clara'nın acilen bir ev bulmaları gerekmektedir. Çünkü evlerini satmışlardır ve taşınmak için 15 günleri vardır. Mario'ya güzel bir evin reklamı ulaşınca, sevgilisi Clara'yı kendisiyle beraber gidip evi görmeye ikna eder. Şehirden oldukça uzağa giderler ve terk edilmiş bir mahalledeki eski bir evin önünde bir emlakçı ile tanışırlar. Çift daireyi gördüklerinde pek de beğenmezler fakat kalmak zorundadırlar. To Let, Serinin en temposu düşmeyen ve sürekli bir gerilim yaşatan filmlerinden birisi.

Bu Yazım Popüler Sinema'da yayınlanmıştır.